Kamis, 10 Mei 2012

Yüzyılların Ötesinden Günümüze Malezya’da Bir Yerli Kabile: Semailer (I)


Mehmet Özay                                                                                                                  10 Mayıs 2012

Malezya yerel yaşamına yönelik henüz yeni tamamlanmış bir gezinin lik izlenimleriyle yeniden karşınızdayız. Söz konusu geziden kimi ayrıntıları paylaşmadan önce, gezinin mahiyetini anlamada yararlı olacağı düşüncesiyle, kısa bir girizgâha ihtiyaç var. Antropoloji dünyasının yakından tanıdığı “aborjin” kültürü Avustralya, Afrika ve Amerika yerlileri üzerine yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Ancak aborjin kültürünün bu iki kıta ile sınırlı olmadığı da gerçektir. Malezya topraklarında yerliler denildiğinde ilk akla gelen “Orang Asli”dir.

Kampta liderlik yapan Bay dostumuz
‘Orang’ kelimesi Türkçe’ye ‘Orangutan’ ile geçmişse de, bu kelimenin gerçekte kullanılışı “orang hutan”, yani “Orman insanı”dır. Her iki kelime de Malay dilinin -ki bununla sadece Malezya’da değil, tüm Malay Yarımadası’nda kullanılan dili kastediyoruz- ‘orang’ ve ‘hutan’ kelimesi, insan ve orman anlamına gelir. Bu iki kelimenin birleşmesinden hasıl olan yeni keleme ise Oranghutan’dır. 

Cuma günü 40 kişilik bir ekiple çıktığımız ve üç gün süren gezimizde Malay Yarımadası’nın ilk yerleşimcileri kabul edilen ‘orang asli’lerin yaşadığı Pahang Eyaleti’ne bağlı Ulu Slim yerleşim yerine onbeş kilometre uzaklıktaki Pos Bersih köyüne yolcu olduk. Köy adını, köyün ortasından geçen ırmaktan, yani ‘Temiz Nehir’den (Sungai Bersih) alıyor. Orang asli, yani bölgenin ilk yerleşimcileri... Orang aslilere ilk vurgunun, İngilizlerin Yarımada’yı keşif çalışmaları sırasında kaleme alınan eserlerde rastlanıyor. Bu anlamda ilk akla gelen isimlerin başında Frank Swettenham ve Huge Clifford olduğunu biliyoruz. Gezimizin odağındaki Ulu Slim’e bağlı köy, yani Pos Bersih bu anlamda tarihi bir öneme sahip. Köyün önemi nereden geliyor? Birincisi Yarımadada’ki 19 yerli kabilesinden en önemlilerinin başında gelen Semai’lerin burada yaşıyor oluşu. İkincisi, Yukarıda adlarını zikrettiğimiz ve 19. yüzyıl ikinci yarısında Pahang Sultanı ile İngilizler arasında anlaşma yapmak amacıyla bölgeye gelen Swettenham ve Clifford’un birbiri ardı sıra bu köyden başlayarak Perak ve Pahang sınırları boyunca keşif gezilerini yürütmüş olmalarıdır. Pos Bersih, aynı zamanda, aynı bölgede ancak dağ zirvelerine yakın bölgelerdeki diğer iki yerli köyüne ulaşmada önemli bir aktarma organı rolü görüyor. Bu nedenledir ki, Swettenham ve Clifford yaklaşık yüzelli yıl önce gezilerine buradan başlamışlar.

Köyün bugünkü önemi, önemli yerli kabilelerden birine ev sahipliği yapmasının yanı sıra, sahip olduğu doğal zenginlikleri nedeniyle turizm anlamında önemli bir cazibe merkezi. Kuala Lumpur’a yakınlığı ile dikkat çeken bölge, yerli kültürün dinamiklerini taşımasıyla da yerli ve yabancı çeşitli ilgi gruplarının dikkatini çekiyor. Köyün hemen yanı başında, iki nehrin birleştiği noktada kurulan kamp misafirler için doğal bir yerleşke olurken, dağ yürüyüşü, rafting gibi sportif faaliyetlerin yanı sıra, Semai yerlilerinin doğal yaşamlarını kısmen de olsa tecrübe etme imkânı tanıyor. Tüm bu özellikleri olmakla birlikte Pos Bersih’in içinde yer aldığı ormanlık saha, bir doğal park hüviyeti taşımıyor. Semailer de dahil olmak üzere, yerel kabileler, kendi doğal yaşam alanlarını terk etmek istemediklerinden, hükümet organları da bu konuda herhangi bri zorlamaya gitmiyorlar. Ancak, yerli kabilelerini içinde bulundukları sahada yerleşik hale getirmeye çalışıyorlar. Pos Bersih de böyle bir yerleşik alan olarak dikkat çekiyor. 

Pos Bersih'te bir şelale
Semai kabilesini tanımaya yönelik çabamızda üç farklı kişi ile yaptığımız röportaja dayanıyor. İlki, farklı bir kabileden, yani ‘Jakun’lara mensup olmakla birlikte, bu köyde çalışan Bay; ikincisi, gene bu köy ve civarında doğa sporlarını organize eden kurumun yetkilisi Amr ve son olarak da kabilenin lideri. Yaşları 8 ilâ 11 arasında değişen, dört küçük yerli çocuğu ile sohbetimiz ve genel anlamda gözlemlerimizin de bilgi kaynaklarımız arasında yer alıyor.

Zaten bu nedenledir ki, Malezya hükümeti 1970’lerden başlayarak Orang aslileri yerleşik hayata geçirme politikasını izlemeye başladığında önemli zorluklarla karşılaşmış. Yüzyılların birikimini birkaç yıl gibi kısa sürede değiştirmeye çalışmak başarısız sonuçlar verse de, bugün artık önemli sayıda yerli toplulukların gene kendi doğal ortamlarında yani ormanlarda ancak yerleşik köy hayatına bağlı olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu, Pos Bersih orang asli köyü için de geçerli. Ancak şunu da unutmamak lazım ki, -tıpkı Filistinli dostum Amr’ın dediği üzere-, orang aslilerin kültür şokunu atlatabildiklerini söylemek o kadar da kolay değil. Bunu teyit anlamında kabilenin ‘batin’ adı verilen lideri  ile görüşmemizde, ormanın kabilenin yaşamında hâlâ büyük bir yere sahip olduğunu, yiyeceklerinin önemli bir bölümünü ormandan temin ettiklerini ve bu çerçevede zaman zaman günlerce ormanda yaşam sürdürdüklerini öğreniyoruz.

Bir Semai evinden görüntü
Semailer buraya 1975’de yerleştirilmişler. Hükümetin politikaları doğrultusunda inşa edilen betonarme köy evlerinde yaşamlarını sürdürseler de, doğal yaşamdan kopamadıklarının göstergesi olarak evlerinin hemen yanı başına bambu ağacından inşa edilen evler de hâlâ bir geçiş sürecinde olduklarının yapısal göstergelerinden. 700 kişinin yaşadığı köydeki ilkokul, yerli çocuklarının modern yaşamlar bağlarını sağlayan önemli yapısal araçlardan biri olmasıyla dikkat çekiyor. Ziyaretimizin ilk günü, okul bahçesinde bazı öğrencilerle kısa fakat anlamlı bir program gerçekleştirdik. Çocuklarla gerçekleştirilebilecek en kolay aktivitelerden biri olarak resim yarışması, öğrenciler ile ziyaretçilerin birlikteliği ile gerçekleşirken, katılımcı çocuklar güzel hediyelerle gönülleri alındı. Öğrencilerin resim yarışması sürerken, okulun hemen yanıbaşındaki çim futbol sahasında, ekibimizin aralarında, Güney Koreli, Malay, Alman, Türk ve Yemenli öğrencilerden oluşan uluslararası takımı ile orang asli takımı arasındaki bir futbol maçını kaçınılmaz kıldı. Sonucun tahmin edilebileceğinin aksine, oldukça orgazine bir takım ruhu sergileyen orang aslilerin 4-0’lik galibiyeti ile sonuçlandı. Bir diğer bakış açısıyla, orang aslilerin sadece ormanda yaşama hünerleriyle sınırlı olmadıkları, aynı zamanda, günümüz modern yaşamının en önemli araçlarından biri kabul edilebilecek sportif faaliyette, özellikle de futbolda hüner sahibi olduklarını gösteriyor. 

Bir süredir bu yerli kabile ile ortak çalışmalar yürüten Amr’ın ifadesiyle Semai’ler orang asliler arasında en dayanışmacı, sıcak kanlı ve nazik insanlar olarak tanımlanıyor. Ancak bir o kadar da çekingenler. Bunu kabile reisi mülâkatım sırasında bizzat şahit olduğumu söylemeliyim. Yerlilerin genelde yabancılarla temas kurmaktan kaçındıkları bilinir. Bunun nedeninin, öncelikle dil engeli olduğu söylense de aslında, derinlerde başka nedenler olduğu düşünülebilir. Antropolojik bir değerlendirme üzerinden düşünüldüğünde, tarihin erken dönemlerinden bu yana doğa ile içiçe yaşayan bu insanların, dışarlılıklarla çok nadir doğrudan temas kurdukları biliniyor. Doğanın kendilerine bahşettiği nimetlerin bolluğu karşısında, ne bir başka bölgedeki kabilenin topraklarına girmeyi ne de bu anlamda bir savaşı hayatlarına geçirmemiş bir topluluk orang asliler. Yerliler, doğa keşfindeki hünerleri üzerine söz söylenemeyecek topluluklardan. Öyle ki, yerleşik hayata geçmiş olsalar da, çocuklar erken yaşlarından itibaren ormana keşfe giderek atalarının kültürlerini edinmeye devam ediyorlar.

http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=209278&q=mehmet+%C3%B6zay

Rabu, 09 Mei 2012

Endonezya Siyaseti Ya Da Seçkinler Söylemi (II)


Mehmet Özay                                                                                                            3 Mayıs 2012

Bir önceki yazımızda dikkat çekmeye çalıştığımız hususa kısa bir değiniyle başlayalım. Suharto’nun icad ettiği rejim, onunla birlikte ortadan kalkmış değil. Aksine, aradan geçen süreye adını veren reform sürecine rağmen, o rejimin varlığını bugüne kadar sürdürdüğü aşikâr. Bir süredir dikkat çekilen Endonezya demokrasisi, Suharto rejiminin ürünü olarak “money politics” denilen yozlaşmanın yeni bir boyutu ile dikkat çeker. Yozlaşmanın başucunda siyasi seçkinlerin olması aslında pek de şaşılası bir durum değil. Ancak Susilo Bambang Yudhoyono’nun kurduğu “Demokrasi Partisi” ile halkına verdiği umudun pek de şayanı dikkat bir gelişmeye konu olmaması, bir başka şekilde ülke siyasetini “money politics”den arındıracak ‘yasal yatırımları’ üstlenmemesi, ülke halkının yakın gelecekten ümitvarlığına mani oluyor.

Siyasi merkezde durum bu minvaldeyken, ülkenin siyasetine hayat veren atar damarı konumundaki adalet yapısının çürümeye yüz tutması da sıradan halkın umuduna dayanak bulacağı bir hak arayışını geçersiz kılıyor. Sözde “bağımsız” adalet mekanizmasının da tıpkı, reel politik “oyuncular” kulvarına parallel görünümü, ve yaygın bir deyişe konu olduğu üzere adaleti “çeklere havale etmesi”, geniş halk yığınlarının dışarıda bırakıldığı ve seçkinlerin bizatihi kendilerinin biçtiği rollerini “hakkıyla”  sergilemeleri sonucunu doğuruyor. Siyasetin odağındakilerle adalet kurumundan sorumlu olanların birbirini muhtaç ve birbirini besleyen yani “simbiyotik” ilişkileri nedeniyledir ki, Suharto döneminin ürünü olan ve çeşitli yapılar altında organize olmuş “iktidar havuzcukları” varlığını sürdürdüğü ileri sürülebiliyor. Bu bağlamda, kimilerinin kafa karıştıracak “delilleriyle” ortaya çıkabileceğini belirtelim. Nedir, bu kafa karıştıracak deliller? 

Küresel çerçevede, Endonezya’nın yirmi gelişmiş ekonomi içinde yer alması, bölgesel olarak da, son birkaç yılda sergilediği %6’lık büyüme oranlarıyla ASEAN’ı ve Asya-Pasifik’i kuşatacak bir ekonomik “yeterlilik” göstermesi vb. Dikkat ediniz, kapitalist fetişizminin damarlarında kol gezdiği bir ülkeden bahsediyoruz. Gökdelenleri ve varsıl kesimleri ile tutunduğu kapitalist çerçevenin ötesinde, geniş kitlelerin kendi halinde varlık sürdüğü ülke, temelde Suharto döneminde ve bizatihi Suharto’nun “katkıları” ile “kalkınma hamlelerini” sergilerken de benzer bir “çelişkiyle” içiçeydi. Ancak bu kalkınmışlık ne maddeden ne de ruhen ülkenin etnik unsurlarına göz açtıracak politikalar geliştirilmesine olanak sağladı. Meseleye bu minvalden bakıldığında, dünün “Tek Adamı” Suharto’nun yerine, bugün, seçkinler klanının hükmü sürdüğünü söyleyebilir miyiz?

Seçimlere iki yıldan az bir sürenin kaldığı Endonezya’da özellikle genç neslin umudunu bağlayabileceği ülkeyi hak ve adil bir yönetime taşıyacak siyasi liderlere ve kadroları henüz ortalıkta gözükmüyor. Yeniden nükseden seçim ve liderlik telaşında ortalığın dünün seçkinlerinin ve onların uzantılarının parsellediği bir arenaya dönüşüyor oluşu kitleler arasında “Suharto sonrasında ne kazandık?” sorusunu sormaya itiyor.  Siyasilerin uyuşturularına alışmış o kitleler mevcuz durumu NATO olarak adlandırıyorlar. Yani “No Action Talk Only”.

Son gelişmeler muvacehesinde dikkate alındığında, bunun pratikteki adının kök salmış yolsuzluk(lar) olduğunu söyleyebiliriz. Demokrat Parti’nin yani SBY’nin kurduğu partinin “haznedarlığını” yapan Nazaruddin’in büyük yolsuzluk kanalının başını tutması. İşin boyutları Nazaruddin’in “Ben bunu kendim için değil, aksine partimin politika kampanyalarına kaynak aktarmak için yaptım” ifadesiyle ayyuka çıktı. Elbette burada yolsuzlukları konusunu enine boyuna ele alıyor değiliz. Bu örnekle yukarıda dile getirilen seçkinler söyleminin realitedeki karşılığını “derinden” ortaya koyuyoruz. Niçin derin diyoruz? Çünkü, SBY 2004 yılında seçimler öncesindeki vaadi ülkeyi “yolsuzluk” batağından kurtarmaktı. Oysa aradan geçen süreçte ortaya çıkan manzara, bu yolsuzluğun üzerine gitmek bir yana, bizâtihi kurduğu parti organının odağının batağa saplanmış olmasına şahit olunuyor. Artık giderek daha çok kişinin “Bu durum Endonezya’yı nereye götürüyor?” sorusu giderek yüksek sesle dillendirmesine neden oluyor.

Rabu, 02 Mei 2012

membuat blogger


latihan blog
latihan blog
latihan blog
latihan blog
latihan blog
latihan blog
latihan blog
v

Endonezya Siyaseti Ya Da Seçkinler Söylemi (I)


Mehmet Özay                                                                                                                  26 Nisan 2012

Endonezya'da siyaset kazanı bugünlerde, 2014'de yapılacak başkanlık seçimlerine yönelik ihtimaller üzerine kurulu bir söyleme konu oluyor. Daha iki yıl var, ne gerek var konuşmaya denilebilir. Ancak, kendisine model olarak Amerika siyasetini almış Endonezya, tıpkı Amerika'da olduğu üzere, seçimlerden iki yıl öncesi kritik bir "eşik" telâkki edilmesiyle dikkat çekiyor. Bu bağlamda, genel anlamıyla Endonezya siyasetine ve özelde de Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono (SBY) ekseninde bakmakta fayda var.
Endonezya siyaseti üzerinde düşünülmeye başlandığında akla ilk gelen unsur 32 yıllık iktidarı ile Suharto gelir. Bu, Suharto'nun salt uzun erimli iktidar  aygıtının başında olmasından değil, bizatihi bu aygıtı Endonezya şartlarında "icad etmesinden" dolayıdır. Böylece, tümüyle bu iktidar aygıtının ürünü olarak, ülkeyi bir baştan bir başa saran yapısal bir bütünün ortaya çıktığı görülür.
Her ne kadar 1998 Mayıs ayında iktidarını devretmek zorunda kalmış olsa da, "Tek Adam" iktidarının, gerek merkez gerekse çevrede yarattığı çeşitli boyutlardaki "iktidar havuzcukları" varlığının ortadan kaldırılması zaman alır. Yani, bir diktatörün yerinden edilmesinin, aynı zamanda, ülkenin refaha, demokrasiye geçişi anlamına geldiği yolundaki söylemler şu ya da bu şekilde siyasete bulaşan "duygusallık modu"ndan ya da mucizevi bir dönüşüm bekleyen "masum halkın" naif beklentisinden başka bir şey değildir. Aksine, diktatörlerin devrilmesi halkın önünde açılan yeni bir kapı mesabesinden başka bir şey değildir.
Bu yanılgı Endonezya'da yaklaşık son 15 yıldır gündemde olan "reform aşamasının" henüz arzu edilen düzeyde gerçekleştirilemediğinin de üzerini örtmektedir. Öyle ki, 1998 yılından ancak yedi yıl sonra ülkenin ve de bölgenin en önemli sorunu kabul edilebilecek Açe Savaşı sona erdirilebilmiştir. Bu barışın sadece Açe'ye değil, ülkenin geneline hiç de azınsanmayacak, psikolojik, ekonomik ve sosyal getirilerinden bahsedilebilir. Elbette en önemlisi de dönemin Devlet Başkanı Yudhoyono'nun kaçınılmaz olarak bu barış sürecinden en büyük "hasılayı" toplamış olmasında yatar. SBY'nin söz konusu bu barışın getirdiği potansiyel veya pasif enerjiyi  aktife dönüştürmede önemli bir başarı sergilediği iddia edilebilir. Hattı zatında, bugünden yakın geçmişe bakıldığında, bu sürecin ülke siyasetinin "reformcu yüzü" kadar, içinde taşıdığı kırılganlığa da çare olacak bir boyutta seyrettiği düşünülemez mi?
Yani, 1998 yılının 'Bahar'ında başlayan dönüşüm yedi yıl boyunca daha çok kırılgan yüzüyle ortaya çıktı. Bu kaçınılmaz olarak, yukarıda dile getirdiğimiz üzere, Suharto döneminin salt bir "Tek Adam" iktidarı değil, başlı başına yaratım sürecinde Suharto'nun gözardı edilemeyecek bir rolünün olduğu sistemik bir olgu olduğu kuşkusuz. 2004 seçimlerini, üniformasını çıkarmış eski bir general olduğu dikkate alındığında sistemin tam da odağında olmakla birlikte süpriz adayı SBY'nin yeni ve de "alternatif" bir siyasi aktörlüğüne geçişi anlamı taşır. SBY'nin siyaset sahnesine ortaya çıkışı, yeni bir "tek adam" kimliği ile olmamıştır. Seçimlerden kısa bir süre önce kurduğu 'Demokrat Parti' adıyla da bir mesaj veriyordu. Üstüne üstlük, seçimin akabinde Endonezya 'demokrasisine' has bir gelişme olarak -ve de bizatihi kendisi reform sürecinin dikkate alınması gereken önemli bir basamağı olacak şekilde-, "partilerarası koalisyonun" hayata geçirilmesine tanıklık edilmiştir. Bu bağlamda, Singapur'un seçkin yüksek öğretim kurumlarından biri olan S. Rajaratnam Uluslararası İlişkiler Okulu'nun öğretim üyelerinden Farish A. Noor'un SBY'nin bu süreçteki rolü hakkında üstü kapalı dile getirdiğini biz açık ve net ifade edelim. Yani, bu özelliğiyledir ki, SBY, modern Endonezya siyasi tarihi içerisinde yeni bir yapılanmanın mimarı görülebilir.
Reform söyleminin "dayattığı" çeşitli koşullanımlardan bir anlamda bağımsız olmakla birlikte, ülkedeki reform olgusuna katkısının "işte reform böyle olur" dedirtecek bir gelişme kabul edilen 2005'deki Açe Barışı'nın getirisi, SBY'nin bir anda sadece ülkesinde ve bölgesinde değil, belki de bundan çok daha öte bir etki alanı yaratımıyla küresel anlamda güçlü bir "siyasi itibar" olarak somutlaştı. SBY'nin 2009 seçimlerine hazırlanmasında ve de elde ettiği seçim kazanımının, yukarıda dile getirilen sürecin, kimi çevrelerce kabul edilebilirliği sorgulansa da, nihayetinde doğal akışının bir ürünüydü. Süreci bu şekilde okuduğumuzda, elbette ki Suharto sonrası döneme damgasını vuran en önemli gelişme nedir sorusuna cevabını vermiş oluruz.
Bu süreçten hareketle, 2014 seçimlerine nasıl bir yaklaşım sergileyebiliriz sorumuzun cevabını da bir sonraki yazıya saklayalım.


http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=207586

Selasa, 01 Mei 2012

Japon Aklı Mekong’da


Mehmet Özay                                                                                                            23 Nisan 2012

Japonya, kadim Mekong topraklarına geri dönüyor! Aslında II. Dünya Savaşı’nın akibetinden sonra kalkınma odaklı projeler bağlamında yeniden girdiği bu coğrafyadan çıkmadığını söylemek bile mümkün.

Çin ve ABD bir yandan Kuzey Kore, öte yandan Güney Çin Denizi üzerinden “hırlaşmayla” meşgulken, Japonya geçen yıl geçirdiği büyük doğal afete rağmen, bölgesinde söz sahibi olma konusunda ciddi ve istikrarlı adımlar atmaya devam ediyor. Bunun en son göstergelerinden biri, geçen hafta beş gün süren Japonya-Mekong toplantılarının Tokyo’da gerçekleştirilmesiydi.

Kadim doğu geleneklerinin dilinde ‘Suyun Anası’ anlamına gelen Mekong, Doğu Asya’nın bağrından doğarak Hint-Çin’ini boydan boya kateden kadim nehir bugünlerde yeni bir jeo-politik ve ekonomik gelişmeye konu oluyor. Bu gelişme, elbette, Güneydoğu Asya’nın son birkaç yılda öne çıkan veya çıkartılan konumundan azade değil. Bu gelişme neye işaret ediyor? Öncelikle Güneydoğu Asya halklarının modernleşme serüvenlerinde “Batılı Beyaz adamın” karşısında alternatif olarak gördüğü ve ‘has’ Asyalı olan bir Japon ‘mucizesine’ inanışının devamı olduğu kesin. Öte yandan, II. Dünya Savaşı’ndan  sonra devşirilen küresel hegemonya savaşında gerek iç faktörler gerekse bölgesel ve küresel aktörlerin çabasıyla büyük yıkımlara konu olmuş Hint-Çin’inin yeniden ayakları üzerinde durma çabasının bir ürünü sayılabilir. Bir diğer husus ise, Japonya’nın Doğu Asya’da bir yandan Çin öte yandan Kuzey Kore’nin şu veya bu şekildeki sınırlamalarına konu olan ‘kıtasahanlığını’ Güneydoğu Asya üzerinden devam ettirme projesi olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu amaçla Japonya’nın öncülüğünde beş ulus devletin yani Myamnar (Burma), Laos, Tayland, Kamboçya ve Vietnam’ın devlet başkanları veya başbakanlarının katılımıyla Tokyo’da önemli bir toplantı silsilesi gerçekleştirildi. Bu beş ülkeyi ortak kılan gerek sembolik gerekse maddi anlamda Mekong Nehri’dir. Tarihin kadim devletlerinin neşet ettiği bu Nehir havzası, bugün post-modern dünyanın giderek daralan neo-kapitalist sularına hayat taşımaya aday gösteriliyor. Bu bağlamda, Myanmar’ı konu alan çalışmalarımızla bunu kısmen bugüne kadar ortaya koymaya çalıştığımızı söyleyelim. Japonya’nın ‘Mekong Birliği’ olarak da adlandırılabilecek bu oluşuma ev sahipliği kadar ‘ağabeylik’ yapmasının gayet anlaşılır, rasyonel ve bir o kadar da kültürel nedenleri var. İşin rasyonel tarafına baktığımızda ASEAN içerisinde yer alan ancak diğer beş üyenin aksine ekonomik gelişmişlik katsayılarının pek de tatminkar düzeyde olmadığı bu beş ülkenin kendi haline bırakıldıkta, Güneydoğu Asya kalkınmasından hakkıyla bahsedilemeyecek olduğu görülür. Burada niçin ASEAN kendi içerisinde gelişmelere yön vermiyor da Japonya işe karışıyor sorusunda ‘el-hak’ doğruluk payı yok değil. 

Ancak bu soru bir eksikliği de içinde barındırdığını söyleyelim. Nedir o? ASEAN tek başına biryerlere gelme mücadelesi verirken, elbette model ve destek alacağı oluşumlar hep varolageldi. Bunların son dönemdeki göstergelerini geçen bir iki yılda çok net yaşadık. Bir yanda, Asya-Pasifik toplantıları, öte yanda Çin-Rusya-Avustralya ve AB’nin bizatihi ASEAN içinde gözlemci, yarı gözlemci vb. Pozisyonlarla işbirliğine yönelik atraksiyonlarını unutmayalım. Öyle olduğu içindir ki, Japonya, gerek tarihsel gerekse bölge ülkelerinin kültürel donanımları bağlamında Güneydoğu Asya ülkelerinin kendilerini “yakın” hissettikleri bir ülke olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamad, Japonya’nın söz konusu bu ülkeler nezdinde “güvenirlik katsayısını” da unutmamak lazım. İşte bugün Japonya Mekong Birliği’ni toplaması ile bölgeye yeni bir ivme kazandırma peşinde. 

Bu ivme, elbette kültürel donanımları ile öne çıkmasıyla dikkat çekerken, elbette Japonya ekonomik yapılanmasının elverdiği güçten istifade ile bölgenin “makro perspektifte” ele alınmasından yana. Bunun için de bu projeye çok ciddi baktığın ortaya koyacak maddi desteğini de göstermiş durumdu. Bunun adı da, gelecek üç yıllık projeler için 600 milyar Yen’lik yatırım bütçesini onaylamış olması. Mekong Nehri’nin birbirine eklemlediği bu beş ülke arasında özellikle Tayland ve Vietnam’ın dışında diğer üç ülkenin ekonomik anlamda hala “emekleme” devresinde bulunuyor olmaları, Mekong’un yakın ve orta vadede güvenliğe varacak kadar potansiyel sorunlarla yüzleşeceği ihtimalini gözlerden uzak tutmuyor. Bu nedenledir ki, Japonya bölgeyi stratajik bir okumaya tabi tutarak “kümülatif” bir kalkınmanın gereğinden hareketle ülkelere rehberlik ediyor. 

Mekong dendiğinde, bir karşılaştırma yaparak ne demek istediğimizi siz okuyucularımıza ifade edelim. Diyelim ki, Nil, Missisippi, Fırat-Dicle, Ganj vb. Nehirler içinde yer aldıkları coğrafi havzalar için ne anlam ifade ediyorlarsa Mekong da hiç azınmanmayacak derecede bölge ülkeleri için büyük bir kıymete haiz.

Tabii bu girişimde, en gözde konuk ise Myanmar olduğuna kuşku  yok. Devlet Başkanı Thein Sein’in yirmisekiz yıl gibi uzun bir aradan sonra Japonya’ya yaptığı ziyaret kadar, böylesine önemli bir bölgesel birliktelik içerisinde yer alıyor oluşu ülkenin içinde depelenip durduğu badireden bir an önce kurtulma çabası olarak da okunabilir. Yukarıda Japonya’nın Batılı kalkınmış ülkelerden farklı kılan bir yapısı olduğunu söylemiştik. Nedir bunun pratikteki karşılığı diye soracak olursak, bu unsurlardan birinin Myanmar’a yaptırımların uygulandığı son yirmi yıllık süre zarfında, insani yardımı kesmemiş olmasıdır. Son gelişmeler çerçevesinde de Japonya’nın en önemli yatırımcı grubu Keidanren, birkaç ay sonra başlayacak Myanmar “çıkartmasının” alt yapı hazırlıklarına çoktan başlamış durumda. Ülkenin geçirdiği badireleri gözönünde bulunduran Japon hükümeti, Myanmar’ın 300 milyar (yaklaşık 4.7 milyar Dolar) borcunu sildiğini açıkladı. Elbette, silinen bu borçların yerine yenisinin geleceği ve bunun da Japon yatırımcıları marifetiyle ülkenin kalkınmasında kullanılacağını söylemeye gerek yok. Daha da ötesi, Japonya kuzey-güney istikametinde bu beş ülkeyi keserek bir anlamda bütünleştirici bir rol oynayan Mekong Nehri’nin oluşturduğu ‘Havza’yı –ki bunu artık bir ekonomi havzası olarak değerlendirebiliriz- bir bütün olarak düşünerek Myanmar’ı bir yandan ekonomik olarak bölgeye entegre ederken, öte yandan, ülkelerarası bağlantılarla her ülkede siyasi ve de ekonomik varlığına kapı aralıyor.

Bir Konferans Üzerine Düşünceler


Mehmet Özay                                                                                                                                        20 Nisan 2012

Geçtiğimiz son üç gün (17-19 Nisan) ISTAC konferans salonu, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi Tarih ve Medeniyet Bölümü’nce düzenlenen “Sömürgecilik” üzerine uluslararası bir konferansa ev sahipliği yaptı. Konferansın kavramsal çerçevesi ve içeriğine dair birşeyler söylemeden önce, bir zihniyeti ortaya koyacak girizgâh bağlamında şunları ifade etmekte fayda var. Konferansın duyurusunu aldığımda, şaşırmadım değil. Malezya gibi yakın ve görece uzak tarihin derinliklerine inme konusundaki akademyanın “çekinceleri” olduğu bir ülkede bu başlıkta bir konferansın gerçekleştiriliyor olmasını “büyük bir cesaret” olarak adlandırıyorum. Ancak detayda, konferansın Hindistanlı bir akademisyen başkanlığında gerçekleştirildiğini gördüğümde “Malay akademisyen dostların kendilerini riske atmak istemediklerini” bir kez daha tanık olduğumu söyleyebilirim. Öyle ki, programda yer almasına rağmen, rektörün de katılmamış olması bir yanıyla “mesafenin” kurumsal boyutta tutulduğu imajını vermiyor değildi.

Konferans duyurusu aldığımda aklıma birkaç yıl öncesinde Malezya üzerine araştırmalarıma başladığımda kıymetli dostların nazik uyarıları hatırladım... “Aman ha sekülerleşmeye dokunma!” Ben de öyle yaptım... Kimileri sömürgecilik ile sekülerliğin ne ilgisi var diye sorabilir. Halbuki “geçmişte” İslam vatanlarını saran sömürgeciliğin adım be adım Müslüman unsurların sekülerleştirilmesindeki rolünün yadsındığı söylenemez elbette.

Ancak bu konferansın ortaya koyduğu gibi, geçmişi “hakkıyla” masaya yatırmadan bazı şeyler de halledilemiyor. Halledilmesini beklemek de beyhude bir çaba! Örneğin, konferansın yapıldığı ülkeyi, yani bugünü itibarıyla Malezya’yı anlamak, mevcut resmi/siyasi söylemle “idare edilebilecek” gibi değil. Ancak hâlâ rezervler olduğuna da bu konferans vesilesiyle tanıklık etmiş olduk. Konferans mekân olarak seçilen ISTAC binasının -ki sömürge döneminde valilik binası olarak kullanılan bir yapıydı- kimi detaylarını da bu vesile ile müşahade etme olanağı buldum. Özellikle, Ana Toplantı Salonu’nun mimari yapısal özellikleri daha kapıdan girmeden katılımcıları çarpmaya yetiyor. Dikdörtgen plânlı geniş salon bir Katolik ya da Anglikan kilisesini andırmasıyla dikkat çekiyor. Büyükçe kapıdan girildiğinde gözler, üç sıra oturma düzenini aşıp karşıda kutsal “altar”la bütünleşiveriyor. Her ne kadar, dar ve iki büklüm hissettiren ve bedene rahatlıktan ziyade “titreşim” veren ve yanınızdaki “mü’min” (bu anlamda, Hıristiyan veya Müslüman fark etmez) ile birlikteliğinize olduğunca mani olan “ağır” sıra, kendinizi altar’da işlenen “kutsallığa” zorunlu konsantre eden bir oturma düzeneğinde -aradan geçen zamana rağmen- herhangi bir değişikliğe gidilmediyse de, arka plânına yerleştirilen arabesk mimari replikası, “altar”ın Hıristiyan kutsallığından arındırılıp, İslamlaştırılması için bir gayret olarak okunabilir.

Ağırlıklı katılımın yurt dışından akademisyenlerin ve araştırmacıların oluşturduğu “Colonialism and De-colonialism”başlıklı konferans, sadece geçmişi değil, bugün var olan özellikleriyle nüfusunun kahir ekseriyeti Müslüman olan ve adına ulus-devlet yapılanması denilen siyasi bütünün anlaşılmasında da rol oynayacağı düşünülebilir. Öyle ki, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Körfez Bölgesi’nde süre giden gelişmeleri bu süreçlerden bağımsız okumak mümkün mü? Ya da Güneydoğu Asya’da “yeni değerler” olarak gündemde önemli yer işgal eden ya da ettirilen ve küreselleşmenin alabildiğine “hazlandığı” Myanmar (Burma) ve Vietnam’ı ne kadar uzak tutabiliriz? Bu ülkeler ya da içinde yer aldıkları bölgeler “yeni sosyal mühendislik” çalışmalarından ne kadar azadedir?

Öte yandan, gene Malezya bağlamında şu hususa da değinmekte fayda var. Nedir o? Kimi gözlemler çerçevesinde ele alındığında, Malezya’nın uzun tarihi geçmişinde rolü olan “dışarlıklıların”, yani “sömürgecilerin” bu topraklara her yönüyle rolü ve nüfuzunun üzerine gidenlerin, Çin kökenli akademisyenlerle, özellikle Singapur’daki yüksek öğretim kurumlarında konuşlanmış “Beyaz” akademisyen ve araştırmacılar olduğu görülür. Fotoğrafa bu minvalde yaklaşıldığında, Malay Yarımadası özelinin de ötesine taşacak şekilde, Müslüman Malay toplumlarının tarihinin ve de bugününün “Beyazlarca” şekillendirilmesinin, bir tür sömürgecilik algısının ve zihniyetinin devam ettirici unsurları olduğuna kuşku yok denebilir.


Konferansın Kuala Lumpur’da gerçekleştirilmesinden midir bilinmez, genelde sunumlar İngiliz sömürgeciliği üzerine odaklanıyordu. Bir yanıyla Malaya -ki coğrafi ve tarihi ilişkiler bağlamında Singapur’un da içinde olduğu ve Güney Tayland’a kadar uzanan bölgeyi ve insanlarını içine alan bütün- ve Hint Alt Kıtası özellikle de Hindistan, öte yanında Kara Afrika’nın bugünlerde de “hareketli” köşelerinden biri olan Nijerya üzerine araştırmalar dikkat çekiyordu. Ancak konferansa konu teşkil eden “sömürgecilerden” eser olmaması ilginçti. Bir Amerikalı katılımcının Myanmar üzerine sunduğu tezi dışında İngiltere başta olmak üzere Anglo-Sakson dünyasından, Hollanda’dan ve de Fransa’dan bir tek katılımcının olmaması enterasandı. Niçin bu ülkeleri sayıyoruz. Çünkü en azından Güneydoğu muvacehesinde bu üç ülkenin sömürgeciliğin dinamik unsurları oldukları gibi, “decolonization” yani sömürgeciliğin sözde ortadan kaldırıldığı iddia edilen son elli yıllık dönemde bölgeye dair siyasi ve de ekonomik atraksiyonlarının metodda farklılık olmakla birlikte nitelik olarak pek de farklılık göstermediği aşikâr. Bu Batılı zihniyetin “sömürgeciliği” yadsıdığı anlamına gelmiyor elbette. Konferansta sunulan onlarca çalışma bir yana, ilgi çeken metinlerden biri yönlerinden biri Prof. Dato Paduka Mohamad Abu Bakar tarafından sunuldu. Bu çalışma, küreselleşmenin alabildiğine “tapınılası” bir olgu olarak yeşertilmeye çalışıldığı bir dönemde sömürgecilikten küreselleşmeye uzanan bir bağa dikkat çekmesiyle önemliydi. Prof Abu Bakar’ın dediği gibi geçmişiyle irtibatı kopan veya kopartılan toplumların küreselleşme çağında, küreselleştirilen Batı tarihinin referanslarının kurbanı olacağı muhakkaktır.



Values of Terengganu

HAJI ABDULLAH: A Great Master of Perahu 
Haji Abdullah and his works
'May Allah Protect Terengganu'
Makam Raja Masjid Abidin
Masjid Abidin/White Masjid
Surau Haji Muhammad Kerinci
Coat of arms-Sultanate of Terengganu
A modern 'perahu'
Mr. Hasni, an artisan of making 'Perahu'
A small size 'Perahu'
Masjid Tengku Tengah Zahara
Golden beach of Terengganu
Traditional Terengganu boat