Tampilkan postingan dengan label Çin. Tampilkan semua postingan
Tampilkan postingan dengan label Çin. Tampilkan semua postingan

Jumat, 02 September 2016

Çin'in G20 'gösterisi' ve bazı gerçekler / China’s G-20 ‘show’ and some facts


Mehmet Özay                                                                                                                        02.09.2016

Çin, bu yılki G-20 toplantılarına ev sahipliği yapıyor. 4-5 Eylül tarihlerinde Çin’in doğusunda tarihi bir şehir olan Hangzhou’da gerçekleştirilecek zirvenin, tıpkı öncekiler gibi, aslında öncesindeki teknokratların, uzmanların aldığı kararların onanması şeklinde geçeceğini söylemek mümkün. Çünkü G-20 çerçevesinde maliye, enerji gibi bakanlıklar ile merkez bankası başkanlarının toplantıları pek gündemde yer işgal etmese de belirleyicilik noktasında önem arz ediyor. Buna ilâve olarak B-20, L-20, T-20, W-20 gibi birliklerin G-20 politikalarının oluşturulmasına katkısından da söz ediliyor. Dünya ekonomisinin ‘en büyükleri’ olarak adlandırılan ülkeleri yıl içerisinde periyodik olarak biraraya getiren bu toplantılarda küresel ekonominin içinde bulunduğu durum ve geleceği konusunda politikalar üretiliyor. Bununla birlikte 2009, 2010 yıllarında olduğu gibi bazı yıllarda iki defa gerçekleştirildiği görülüyor. Birliği oluşturan 19 ülkenin yanı sıra, Avrupa Birliği’ni de zikretmek gerekir. Sekreteryası bulunmayan birlik, periyodik olarak değişen ev sahibi ülkenin maharetiyle organize ediliyor.

Küresel ekonomide belirleyicilik
G-20’nin temel amacı küresel ekonomiyi canlandıracağı varsayılan ticaret, yatırım, bankacılık, yenilikçilik, istihdam sektörlerinde küresel yasalar tasarımlamak ve uygulanması noktasında rehberlik yapmak. Bununla birlikte, katılımcı ülkelerin coğrafi, sosyo-kültürel farklılıklarından hareketle küresel ekonomide Batılı ülkelerin dışında bazı ülkelerin de rol aldığı gibi bir yanılsama ortaya çıkabilir. Aslında bu çeşitlilik, ülkelerin özellikle nüfuz ve bununla doğru orantılı tüketimcilik kapasitesinin büyüklüğünün bir eseri. Bu nedenle, katılımcı üyelerin her birinin küresel ekonomi politikalarının belirlenmesi sürecine ne denli katkıda bulunduğu şüpheli. Aralarında Brezilya, Endonezya, Hindistan gibi ‘geri kalmışlıkla gelişmekte olmaklık’ arasında yer alan ülkelerin de bulunduğu dikkate alındığında, temelde ekonomik büyüklük ile küresel ekonomi politikalarına yön verme arasında bir fark olduğu görülür. Söz konusu zirve ev sahibi ülke kadar katılımcı ülke bürokrasisinin koltuk altına sıkıştırılmış dosyalarını küresel aktörlerle paylaşma zemini de hazırlamaktadır.  

G-20 adıyla toplantılar 1999 yılında başladı. Bu durum, aslında o döneme kadar dünya ekonomisinin belirleyiciliği noktasında girişimler yapılmadığı anlamı taşımıyor elbette. Aksine IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası birlikler ile ABD ve AB bağlamında yürütülen çabaların küresel bir yapılaşma kazanmasında sadece Asya Krizi’ni bahane etmek mümkün değil. Örneğin benzer dönemde, yani 2001’de Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) kabulüyle, sahip oldukları nüfus hacimleriyle neo-liberal ekonominin uygulayıcısı olmaya hazır ülkelerdeki gelişmeleri de hesaba katmak gerekir.

Çin’in ekonomide korumacılığı ve karşı çıkışlar
Zirvenin, ekonomi alanındaki düzenlemeler noktasında bir süredir ABD ve AB ile anlaşmazlık yaşayan ve bu nedenle serbest ticareti ilke edinen (DTÖ) kıstaslarına uyması için baskıya maruz kalan Çin’de yapılacak olması önemli. Anlaşmazlığın önemli bir alanını, Çin ekonomisinin devlet teşekkülleri eliyle yürütülüyor olması ve Çin iç piyasasının Batılı şirketlere ‘fair-play’ kurallarına uymayacak şekilde kapalı olması. Bu durum, devlet müdahaleciliğini gündeme getirdiğinde klasik liberal ekonominin oyun kurallarının dışına çıkılmış kabul ediliyor. Çift rakamlı büyüme dönemini geride bırakan Çin, ekonomide şu veya bu ölçüde korumacılığa yönelirken Batılı ülke liderleri ve ekonomi uzmanları, Çin’in DTÖ’ye verdiği sözleri yerine getirmesinde ısrarlı.

Yatırımlar noktasında da sıkıntılar yaşandığı biliniyor. Özellikle Alman şirketlerinin Çin’de karşı karşıya kaldığı zorluk Merkel tarafından gündeme taşınıyor ve zirvede de görüşülecek konular arasında bulunuyor. Öyle ki, Çin devlet teşekkülleri Avrupa ve Avustralya’ya açılım yaparken, benzer bir durumun Çin’de gerçekleşmesinin önünü alacak ‘korumacılık’ yasaları geliştiriyor. Bu çerçevede, son dönemde Avustralya ve İngiltere’nin Çin şirketlerinin yatırımlarına engelleme çabası da bunun bir sonucu. Çin, özellikle son çeyrek asırda elde ettiği ekonomik büyüme eğilimlerinin doğurduğu bir tür ‘öz-güvenle’ hareket ediyor. Ancak bu ekonomik kalkınmışlık sürecinde liberal politikaların dışında bir yol izlemediği dikkate alındığında, Çin dönüp dolaşık Batı ekonomisinin kıstaslarına uymak zorunda kalacaktır. Aksi halde uluslararası çevrelerin Çin’i ‘piyasa ekonomisi’ne dahil etmeme tehdidinin doğurabileceği sıkıntılardan bahsetmek mümkün. Kaldı ki Çin, zirveden sadece birkaç gün önce yapılan görüşmelerde AB-Çin kapsamlı yatırım anlaşmasının 2017 yılında imzalanabileceği gündeme geldi.

Güvenlik olmadan ekonomik gelişme olmaz
Küresel ekonomiyi ilgilendiren alanların yanı sıra, bu alanların sağlıklı işlerliği için kaçınılmaz olan bölgesel ve küresel güvenlik konusu da zirvede birincil görüşme alanlarından biri olacak. Bu bağlamda, ilk akla gelen husus, zirvenin yapılacağı ülke Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizleri üzerindeki egemenlik iddiaları ile Kore Yarımadası’ndaki gelişmeler. Çin’in bu iddialarına karşılık olarak Uluslararası Tahkim Mahkemesi geçen Temmuz ayında Çin aleyhine karar verse de konuyla ilgili tartışmalar sürüyor. İddialarını tarihi bağlama oturtan Çin şu ana kadar geri adım atmış değil. Bu nedenle, söz konusu bu iddiaların, bölge ülkeleri kadar Batılı ülkeler için de deniz ticaretinin seyir ve güvenliğine engel olduğu yolundaki açıklamalar bir süredir gündemde yer işgal etmeye devam ediyor. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, zirveden birkaç gün önce Hindistan ziyareti sırasında Güney Çin Denizi anlaşmazlığında karşı karşıya gelen Çin ve Filipinleri konuyu barışçıl yollarla halletmeye yaptığı davet etti. Burada tabii ki sorun, sadece komşu ülkeler arası var olan bir anlaşmazlık değil. Bunun ötesinde Doğu ve Güney Çin Denizleri’nin yeni bir küresel ‘çatışma’ alanı olduğu ve bu anlamda ABD’nin ‘Asya Yüzyılı’ konsepti çerçevesinde Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’nı gündeme getirmesi

Bu çatışmacı alanlara karşılık Çin hükümeti zirveyi bir tür başarıya çevirmenin hesabını yapıyor. Bu amaçla, G-20 birliği dışındaki ülke liderlerini de davet etmek suretiyle, Çin’in kalkınmışlığını ve bir dünya lideri olmaklığını ‘paylaşmayı’ plânlıyor. Çin, zirve dolayısıyla bir dünya lideri pozunda pembe bir tablo çizmeye hazırlanırken, karşısında küresel ekonominin kurallarını belirleyen ancak Çin’in bu alandaki işbirliğinden memnun olmayan belirleyen Batılı ülkelerin, jeo-stratejik yapılaşmasına yön verme uğraşındaki ABD’nin ve bölgesel barış ve güvenliğinin tehdit altında olduğu algısına sahip ASEAN’ın karşı çıkışlarına maruz kalacağına kuşku yok.

Rabu, 13 Juli 2016

Güney Çin Denizi’nde Yeni Dönem / A New Era for the South China Sea


Mehmet Özay                                                                                                             13 Temmuz 2016

Uluslararası Tahkim Mahkemesi, Güney Çin Denizi egemenlik hakları konusunda uzun süredir beklenen kararını nihayet 12 Temmuz’da açıkladı. Filipinler’in girişimiyle, yaklaşık 3.5 milyon kilometrekarelik Güney Çin Denizi’nin yüzde doksanlık bölümünde hak iddia eden Çin’e karşı açılan dava, Çin’in aleyhine sonuçlandı. Mahkemenin verdiği kararın en dikkat çekici iki yönü, Çin’in bu denizlerde geçmişte hakimiyet kurduğu teziyle, bu denizde ‘hususi ekonomik bölge’ oluşumuna yol açacak adaların varlığı argümanını reddetmesiydi. Öteden beri Çin hükümetinin ne açılan davayı ne de mahkemenin vereceği kararı tanıyacağı yollu açıklamalara rağmen, karar gündeme damgasını vurdu. Çin yönetiminden gelen ilk açıklamalarda vurgu, kararın ‘asılsız’ temeller üzerine bina edildiği yönünde. Mahkemenin Çin’in geniş bir su havzasını  kaplayan egemenlik söylemini reddeden kararına rağmen, davacı ülke konumundaki Filipinler’de memnuniyetle karşılansa da bir bayram havasının estiğini söylemek mümkün değil. Hükümetin konuya temkinli yaklaştığı gözleniyor. Öte yandan, bu karar, öncelikle Filipinler ile Çin bağlamanın ötesinde bir anlam ifade ediyor. Bu anlamda, Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile, bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarlarıyla hareket eden bölgedeki Avustralya, Japonya gibi diğer ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor.

Sorunun Farklı Boyutları
Mahkeme sürecine konu olan Güney Çin Denizi anlaşmazlığının birkaç kayalık, adacıktan öte bir karşılığı var. Bu noktada Çin ile komşuları kadar ABD ve diğer ulusları bu anlaşmazlık hususunda söz söylemeye sevk eden unsurların tarihi, ekonomik, siyasi alanlarıyla öne çıkıyor ve bu bağlamda komplike bir durum arz ediyor. Bu komplike durumun neye tekabül ettiğini ana başlıklar halinde yazacak olursak şu hususları gündeme getirmek gekerir. Çin’in hak iddiasının temelinde yaklaşık beş yüz yıl, kimi açıklamalarda daha da geçmişe uzanan ‘tarih’ referans; 2. Dünya Savaşı sonrasının belirsizliklerle dolu küresel siyasetinde boşluktan istifadeyle oluşturduğu ‘teritoryal genişle/t/me stratejisi’ ve son otuz yılda sergilediği ekonomik kalkınmanın zorlamasıyla küresel güç unsuru olgusu ve bunun kaçınılmaz olarak bölgesel hegemonya çabaları bulunuyor. Buna ilâve olarak, 1970’li yıllardan bu yana bölgede deniz altı petrol v edoğal gaz rezervlerine dair bilgilerin gündeme gelmesi; on üye ülkeli ASEAN’ın ‘birlik’ ruhunun bölgesel ve küresel politikalara yön verebilecek bir siyasi oryantasyon sağlayamaması; 1982 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Yasası Sözleşmesi (UNCLOS); ABD’nin 21. yüzyıl Asya Çağı projesi; küresel çapta dikkat çeken gelişmekte olan on üç ülkeden dokuzunun Doğu ve Güneydoğu Asya sınırlarında bulunuşu; Güney Çin Denizi’nin küresel ticaretin 5.3 trilyon gibi devasa bir ekonomik boyutuna konu olması. Mahkeme kararının tüm bu sorunları çözdüğünü söylemek mümkün değilse de, konuya taraf ülkelerin önüne uluslararası ilişkilerde yeni bir mecra ve dönem açıyor.

Bu süreçte, projeksiyonların Çin’e çevrilmesinde Çin’in konuya çelişkili yaklaşımının etkisi var. Örneğin, Çin yönetiminin teritoryal hak meselesinde en önemli argümanı ‘tarihe’ referans iken, aynı zamanda uluslararası yasa ve sözleşmeleri tanıyacağını açıklaması birbiriyle örtüşmediği aşikâr. Bu noktada, Çin yönetimi bir yandan ‘tarihi’ gerçekliği dikkat çekerken, öte yandan 1948 yılından bu yana geçerli olan ve hiç kuşku yok ki, önceki süreçlerle farklılaşan BM kararlarına gönderme yapıyor. Bir diğer husus, Çin bölgedeki adacıklar üzerine sivil ve askeri imkânlarını harekete geçirecek şekilde gerçekleştirdiği alt yapı yatırımlarına karşılık, bu yapılanmanın, deniz fenerleri bağlamında olduğu gibi, uluslararası denizcilik ve bölge ülkelerine faydasını vurgusudur.  

Bölgede Sınır Anlaşmazlıkları
Asya-Pasifik bölgesinde değişik ülkeler arasında ikili sınır anlaşmazlıklarının varlığı ve bundan mütevellit örneğin Tayland-Kamboçya arasında olduğu gibi zaman zaman yaşanan sınır çatışmaları veya Malezya-Tayland, Malezya-Singapur ve Endonezya-Doğu Timor arasında var olan anlaşmazlıklar öteden beri vakidir. Ancak özellikle son beş yılda, Güney Çin Denizi’ni çevreleyen altı ülkenin şu veya bu şekilde hak iddiasıyla bağlantılı durum gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.

Filipinler’in 2013 yılına dayanan Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne başvurusu bölge denizlerinde anlaşmazlıkta bir ilk olma özelliği taşıyordu. Filipinler’in bu çıkışını sadece bu ülke yönetiminin bir girişimi olarak değil, bu sürece destek veren ABD ve AB gibi Batılı ülke ve kurumların da varlığıyla birlikte ele almak gerekir. Öte yandan, Filipinler’in yanı sıra, kendisi gibi diğer üç ülkenin de üyesi olduğu ASEAN’ın ortak bir politik duruş sergileyememesi bölge ülkelerinin hem kendi aralarında, hem Çin hem de Batı ile ilişki kombinezonlarını ortaya koyuyor. Güney Çin Denizi egemenlik iddialarında adı sıklıkla geçen Vietnam, Malezya, Bruney’nin yanı sıra, Natuna Adaları özelinde son dönemde yaşananlar dikkate alındığında Endonezya’yı da eklemek gerekir.

Karar Sonrası Olası Gelişmeler
Mahkeme kararının Çin’in ‘canını sıktığına’ ve psikolojik bir tepki olarak bu devasa denizde hak iddiasına sıkı sıkıya bağlanacağına kuşku yok. Bu durumda, başta Filipinler olmak üzere bölge ülkelerinde bir hassasiyet oluştuğu ve bu durumun bir ‘provokasyona’ yol açıp açmayacağı konusunda bir endişeden bahsedilebilirse de, şu anki durum itibarıyla ortada ‘kaynayan bir kazandan da’ söz etmek mümkün değil. Yaklaşık son altı yıldır giderek ivme kazanan Güney Çin Denizi sorununda, tüm handikaplarına rağmen, ilk defa uluslararası bir karar ortaya çıktı. Bu gelişme, taraflara içinde barışçıl sürecin de bulunduğu yeni ‘pozisyon/lar’ almaya zorlayacaktır. Bunun ipuçlarını geçen birkaç ay içerisinde görmeye başladık. Öncelikle, Filipinler’de henüz yeni göreve başlayan başkan ve hükümet çevrelerinin, mahkeme sürecini başlatan bir önceki dönemden farklı bir uslüp ve yöntemi benimsemiş olduklarına tanık olunuyor. Ülke iç politikasında ‘şahin’ bir duruş sergileyen yeni başkan Rodrigo Duterte, ilk kabine toplantısında ‘hiç kimseyle çatışmak istemediklerini’ açıklaması, Çin’le ilişkileri masa başında halletmek istedikleri yönünde daha önceki söylemin devamı mahiyetindeydi. Duterte, ayrıca ABD’nin bölgedeki ilişkilere nüfuzunu eleştirmesiyle Çin’in bir anlamda gönlünü çelmeye çalışıyor.

Bu noktada, Filipinler’in bir ön adım kabul edilebilecek bu siyasi söyleminin, diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde bir ‘Asyalılık ruhuyla’ istikrarlı bir şekilde sürdürülüp sürdürülebileceği veya Filipinler’in bu argümanın hem Çin hem bölge ülkeleri üzerinde yapıcı bir faktör olup olmayacağını zaman gösterecek. Anlaşmazlığın temel nedeni olan bu suların jeo-politik özelliği kadar, su altı ve deniz ürünleri gibi ekonomik değerleri önem arz ediyor. Bu noktada, Duterte konuyu pragmatik bir yaklaşımla ele alarak bu değerlerin Çin’le paylaşımını gündeme taşıyor. Filipinler’de geliştirilmekte olan bu yeni yaklaşım, Çin yönetiminin söz konusu anlaşmazlıkta hiçbir şekilde üçüncü tarafın yaptırımlarına boyun eğmeyeceği ve konunun ilgili ülkelerle ikili görüşmelerle çözüme kavuşturulması konusundaki görüşü dikkate alındığında kısmen Çin’in arzu ettiği bir durum olduğu söylenebilir.

Çin Komşularını İkna Etmesi Gerekiyor
Filipinlerin gerek uluslararası tahkim mahkemesine başvurusu gerekse de yeni başkan ve hükümetle birlikte yukarıda dile getirilen görüşüyle Çin’in bir adım önünde gözüküyor. Çin yönetimi bu aşamada tarihe atıf yapan retoriği ve büyük devlet imajınının ötesinde somut ve yapıcı adım atması gerekiyor. Bu bağlamda, bölge ülkeleriyle ekonomi alanında son derece önemli ilişkileri olan Çin’in Filipinler’den başlayarak komşularını teritoryal hak meselesinde ikna etmesi gerekiyor. Bu, büyük bir devlet olma iddiasındaki Çin için, aynı zamanda bir sorumluluk anlamı taşıyor.

Asya Kaplanları ile başlayan ve diğer ülkelerin de benzer yolu izleyerek istikrarlı ekonomik kalkınma sürecine konu olmaları Çin’den bağımsız bir gelişme değil. Bu noktada, Çin’in 2014 yılı Mayıs ayında dev petrol sondaj platformunu Vietnam açıklarına taşımasıyla başlayan ve Vietnam kamuoyunda Çin karşıtlığına dönüşerek bazı Çin vatandaşlarının hayatını kaybetmesine ve ülkedeki Çin yatırımlarına yönelik saldırılara ve maddi zarar görmesine neden olan gösterileri bölgedeki hiçbir ülke tekrarlanmasını istemeyecektir. Bu noktada, bölge halklarının olası ‘milliyetçilik’ temelli çıkışlarını doğru kanallara yönlendirebilmekse hükümetlerin becerisine kalmış.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/guney-cin-denizi-nde-yeni-donem-/606775                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            

Rabu, 29 Juni 2016

Bretix Sonrası Çin-AB İlişkileri /China-EU Relations After Bretix

Mehmet Özay                                                                                                               29 Haziran 2016

Geçen Perşembe günü İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğinin referanduma götürülmesinin ardından ortaya çıkan tablo bir panik ortamı yaratmış gözüküyor. Yapılan açıklamalarda İngiliz halkının verdiği kararın, sadece Avrupa ekonomi tarihi açısından değil, küresel olarak da etkileri olacağı varsayılan bir dönüm noktasına işaret ediliyor. Küresel bağlam içerisinde dikkat çeken bölgelerin başında hızla gelişmekte olan 13 ekonomiden 9’una ev sahipliği yapan Asya-Pasifik bölgesi yer alıyor. Bu çerçevede, sadece bölgenin değil, küresel bir eko-politik meydan okumasıyla da dikkat çeken Çin’in bu gelişmeden azade tutmak mümkün değil. Çin’in AB ile olan serbest ticaret anlaşmaları çerçevesinde Birlik’le olan ilişkilerinde İngiltere’nin motor gücünü oluşturuyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının Çin üzerinde ne türden bir sonuç veya sonuçlar silsilesi doğuracağı da tartışılan konular arasında bulunuyor.

Çin’in genel itibarıyla AB ile ilişkilerinde ‘öncü güç’ olarak İngiltere’nin adını zikretmek gerekiyor. Şi Cinping’in devlet başkanlığıyla birlikte, Çin’i ekonomik anlamda giderek daha fazla küresel işbirliklerine açılmasında AB ile ilişkiler çerçevesinde, Başkan’ın geçen yılın Ekim ayında yapılan Avrupa ziyareti hatırlanabilir. Bu gezinin önemli ayaklarından birini de İngiltere’deki görüşmeler oluşturdu. Bu çerçevede, görüşmelerin dikkat çeken yönlerinden belki de birincisi, Çin hükümetinin 62 milyar dolarlık ticaret/yatırım anlaşmasına imza atmasıydı. 2000-2015 yılları arasında Çin’in Ada’ya doğrudan yatırımlarının 16.6 milyar dolar olduğu ve Çin şirketlerinin İngiltere’de büyük ölçekte 22 yatırımı olduğu hatırlandığında, bu son ziyaretle bunun önümüzdeki süreçte daha da artacağı sinyali verilmişti. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2015 yılı verilerine göre 78,5 milyar dolar civarında olmasına karşılık İngiltere Çin’in birincil ticaret ortağı konumunda değil.

Şi Cinping’in AB ile işbirliğine verdiği önemin arka planında, Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne girişinden sonraki 15 yıl sonra AB tarafından ‘piyasa ekonomisi’ uygulayan bir ülke olarak kabul edilmesi yer alıyor. Bu anlamda gerek ABD’nin gerekse AB’nin konuyla ilgili olarak zaman zaman Çin’e yaptıkları nüfuz  biliniyor. Bunun en son örneğine, Merkel’in Haziran ayı ortasında Çin’e yaptığı en son ziyarette tanık olunmuştu. Bu noktada, İngiltere’nin AB ile yollarını ayırma kararıyla, Çin’in bu süreçte AB tarafından verilen ‘sözün’ yerine getirilmesinde temel muhatabının öncelikli olarak Almanya olacağına işaret ediyor. AB’nin piyasa ekonomisi şartlarının Çin tarafından yeter düzeyde karşılanması talebine karşılık, Çin’in verilen sözün yerine getirilmesi yönündeki karşı talebinin zafiyetinin taraflar arasında bir tür ‘ticaret savaşı’ ihtimalini ortaya koyuyor. Ancak ne AB ve Çin ne de küresel ekonomi böylesi bir savaşı kaldıramayacağından hareketle taraflar, İngiltere sonrası ilişkilerde yeni bir yol haritasında bulunması gibi rasyonel bir çözüme doğru yol alacaklardır.

Çin-AB İlişkilerinde Yeni Yol Haritası
Hiç kuşku yok ki, Çin, yani dünyanın ikinci ve İngiltere, yani beşinci en büyük ekonomisi arasındaki ilişki, salt iki ülke arasındaki bağla açıklanamaz. Çin’in İngiltere’deki varlığının salt Ada ülkesiyle değil, Ada üzerinden AB ile eko-siyasi bağlamında değerlendirmek gerekir. Belki bundan daha da çok İngiltere’nin Çin-AB ilişkilerindeki rolüyle yapısal bir özellik arz ediyor. Bugün gelinen noktada, Çin iş çevrelerinin halihazırda İngiltere’deki varlıklarının geniş AB pazarında nasıl bir rol değişimine konu olacağı bir merak konusu. Çin-İngiltere arasındaki bu görece güçlü bağın, aşağıda kısaca değinileceği üzere tarihsel bir veçhesi de olduğu hatırlandığında, son gelişme üzerine iki ülke ilişkilerinin büyük bir değişime konu olacağını düşünmek de gerçekçi olmayacaktır. Ancak yeni bir yol haritasının belirlenmesi için de gerekli adımların atılması beklenecektir.

AB, Çin İçin Vazgeçilmez Bir Ticari Ortak
Tüm bu hususiyetler dikkate alındığında, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının Çin’de psikolojik etkileri kadar, pratikte ticaret ve yatırımlar noktasında da zamana yayılan bir etkisi olacaktır.  Tabii bu noktada, bir yandan AB’de dizginleri elinde tutan güçlerin açıklamalarından da anlaşıldığı üzere İngiltere’nin Birlik’ten ayrılması öyle kendi haline bırakılmayacaktır. Çin özelinde de, Çin’in ‘bekle-gör’ politikasından ziyade, ilişkileri yerli yerine oturtma konusunda girişimleri olacağının sinyali de verildiği görülüyor. Kaldı ki, İngiltere’nin Birlik’ten tam anlamıyla ‘kopması’ için birkaç yıl gibi görece uzun bir sürecin olduğu da unutulmalı. Bu süreç, İngiltere’yi Birlik’ten ayırırken, doğan belirsizlikler karşısında, öncelikle Birliğin kendi içinde ve akabinde Birlik ile Çin arasındaki ticaret ve yatırım imkanlarının yeniden yapılandırılması için yeterli bir zaman sağlayacaktır.

Unutulmamalı ki, Şi Cinping’in AB ziyaretinin arka planında ABD’nin Asya-Pasifik bölgesini kaplayan ‘Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’yla (TPPA) doğan bir tür ‘dışlanmışlık’ psikolojisini ve bunu doğuracağı ekonomik zafiyetlerin üstesinden gelmesi bulunuyor. Bu anlamda, Çin yönetiminin bir yandan tüketim ekonomisinin alabildiğine gelişme gösterdiği ve bunun körüklendiği bir iç piyasa, öte yandan, ülkenin bugün küresel ekonominin ikinci gücü olarak edindiği yeri koruma adına giderek daha fazla liberal ekonominin kurallarına bağlılık konusunda sergileyeceği pragmatiklik, Çin-AB ilişkilerini de yeni döneme göre dizayn edilmesini sağlayacaktır. Söz konusu bu pragmatik yaklaşımın, yukarıda kısaca dile getirildiği üzere Çin’e, AB’nin talep ettiği ‘piyasa ekonomisi’ sıfatını kazanmasının da yolunu açacağını bir kez daha hatırlatalım.

Bu yeni yol haritasında AB’nin taleplerinin dışında, Çin’in agresif küresel yatırımcı rolünü İpek Yolu Kuşağı çerçevesinde Doğu ve Orta Avrupa’ya taşıma planının da kayda değer bir rolü olacaktır. Şi Cinping’in belki de Çin için yüzyılın projesi veya projelerinden biri olmaya aday ‘Kara ve Deniz İpek Yolları’ Projesi’nde işin kara bölümünde tüm imkanları sonuna kadar zorlama konusunda kararlılık sergileyecektir. Bu noktada, AB’deki ekonomik koşulların da zorlamasıyla Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin bu sürece ‘yeşil ışık’ yakma noktasında ipe un sermeyeceklerdir.

Zikredilmesi gereken bir diğer önemli husus mali yatırımlar konusunda. Çin para biriminin ‘uluslararasılaştırılmasında’ Çin Halk Bankası’nın beş milyar yuanlık bono alımı, Çin Tarım Bankası’nın da bir milyar  yuanlık ikili kur bono alımlarını Londra merkezli gerçekleştirmesinden mütevellit Londra’nın sahip olduğu rol yeni bir mali merkeze taşınacaktır. Bu noktada, Almanya en önemli aday konumunda olduğu söylenebilir.

İngiltere – Çin İlişkilerinde Tarihi Perspektif

İngiltere dendiğinde sadece Avrupa kıtasının batısında görece orta büyüklükte bir Ada ülkesi anlaşılmaz. İngilizlerin on altıncı yüzyılın sonlarında Hint Okyanusu’na açılmaları ve Hindistan merkezli kurulan İngiliz Doğu Hint Şirketi’nin sadece dönemin İngiltere’siyle değil, belki bundan daha çok Asya’nın iki kadim medeniyeti Hindistan ve Çin arasındaki ticari faaliyeti organize eden yüzüyle ortaya konuyordu.

İngiliz Krallığı’nın, 1588 yılında İspanya Krallığı karşısında kazandığı deniz zaferi İngilizlerin dönemin Hint Okyanusu merkezli sömürgecilik faaliyetlerinde etkin rol almasına yol açtı. Bugün adına ‘Endonezya’ denilen ülkenin batısındaki Sumatra Adası merkezli başlayan ticari faaliyetlerinde zamanla tekstil ticaretinin varlığının öne çıkması, akabinde ‘çay’ talebindeki artış İngilizleri önce Hindistan ve Çin’le ticari ilişkilerine ivme kazandırdı. Bir Ada ülkesi olan İngiltere, bu iki kadim coğrafya ve medeniyet arasındaki ticari faaliyetlerini Penang, Singapur ve Hong Kong Adaları bağlantılarıyla sağlarken bu sürecin zorunlu bir yönelimi olarak bölge siyasetini de şekillendirmekten geri kalmadı. O günlerden yakın geçmişe kalan en önemli bakiyelerden biri Hong Kong yönetiminin 1997 yılına kadar İngilizlerin hakimiyetinde bulunmasıydı.

Ekonomik Göstergeler Ümitvar Gelecek
Çin’in gelişen bir ekonomi olması, iç tüketim mekanizmalarının ve orta sınıf yapılaşmasının varlığı, tüketim ekonomisi, Hong Kong merkezli İngiliz kültürüne ve ‘sporuna’ eğilimler gibi faktörler İngiltere’nin Çin’le ilişkilerinde ‘ön açıcı’ hususlar olarak dikkat çekiyor. Çin’in akademik araştırma ve bilimsel eğilimler ve buluşlarda halen batının standartlarını yakalama uğraşı, İngiltere’nin bu alanlardaki birikimlerinin de işlevselliğini artırıyor. Bu anlamda, iki ülke ticaretin 2013 yılında yetmiş milyar doları bulması bunun ilişkilerin geldiği noktayı göstermesi bakımından önem taşıyor. Bu istatistiki veriyi İngiltere adına daha da değerli kılan Çin’e ihracatın yüzde on beş düzeyinde artış göstermesidir. Öte yandan, Çin’ çeşitli ülke ve bölgelere yönelik ‘agresif’ yatırım atağında İngiltere’nin önemli bir payı olduğuna dikkat çekmek gerekir. Bu çerçevede, Çin’in  2005-2013 yılları arasında İngiltere’ye yatırımı 18 milyar dolarken bu oranın önümüzdeki on yıllık süre zarfında 150 milyar doları bulacak olması iki ülkeyi kopmaz bir bağla birbirine kenetlendiğinin göstergesidir.

Çin-AB İlişkilerinde Almanya Faktörü
Bugün gelinen noktada, İngiltere’nin AB dışında kalması, Çin-AB ilişkilerinde sürdürülebilirlik sorununu gündeme getiriyor. Bununla birlikte, küresel ekonomik yapılaşmalar ve özelde Çin’in liberal ekonomiye endekslenen duruşu, İngiltere’ye rağmen Çin’i ABD ile ilişkilerinde geri adım attırmayacaktır. Ada ülkesinin Birlik’ten ayrılmasının ardından Almanya-Fransa ve İtalya devlet/hükümet başkanlarının verdiği tepki, AB’nin ekonomik ve de siyasi varlığının güçlendirilerek devamından yana olduğunu ortaya koyuyor. Bu duruş, hiç kuşku yok ki, Çin’le ilişkilerde de yankısını gösterecektir. Birliği ekonomik anlamda domine eden Almanya ‘Şansölyesi’ Angela Merkel’in, son on yılda Çin’e dokuz resmi ziyaret yaptığı hatırlanacak olursa, Almanya-Çin ilişkilerini salt iki ülke üzerinden değil, AB ile bağlantısıyla birlikte ele alınmasını gerektiriyor.  Bu anlamda, yukarıda zikredilen Çin’in İngiltere yatırımlarının Almanya üzerinden devamlılığının sağlanabileceği düşünülebilir. Tabii bu durum, Çin-İngiltere arasında geleneksel ve tarihsel kökleri zengin Çin-İngiltere ilişkilerinin durması anlamına gelmeyecektir. Aslında, küresel ekonomide ulusaşırı şirketlerin varlığı, ekonomi değerlerin mobilizasyonu İngiliz şirketleri kadar Çin şirketlerinin de farklı kombinasyonlar geliştirebilmesine olanak tanıyacaktır. Ortada kayda değer bir siyasi belirleyicilikten değil, aksine küresel ekonominin ‘sağlıklı’ yürütülebilmesine matuf ABD öncülüğündeki bir ‘üst tasarım’dan bahsedilecek olursa, küresel ekonomi mimarlarının ne AB’yi ne Çin’i bu son gelişmeden ötürü ‘mağdur’ etmeyeceği de aşikâr. 



Selasa, 21 Juni 2016

Obama - Dalai Lama Görüşmesi’nin Hatırlattıkları

Mehmet Özay                                                                                                              17 Temmuz 2016

Dalai Lama Öncülüğünde Tibet Siyasi Hareketi ve Çin’le İlişkiler
Tibet’in dini ve siyasi lideri Dalai Lama’nın geçen Çarşamba günü ABD Başkanı Barack Obama ile görüşmesi Çin tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Tibet Budizminin sadece ruhani değil, siyasi liderliğini de yürüten seksen yaşındaki Dalai Lama’nın, zaman zaman Batılı ülkelerin yakın ilgisine mazhar olduğu gibi siyasilerle de görüştüğü biliniyor. Bu bağlamda söz konusu görüşmenin, Obama’nın Dalai Lama ile dördüncü kez olduğunu hatırlamak gerekir. Tüm bu görüşmeler öncesi ve sonrasında Çin’den tepkilerin gelmesi de rutin bir durum arz ediyor. Örneğin 2012 yılında İngiltere Başbakanı David Cameron’ın görüşmesinin ardından bir yıl boyunca İngiltere’ye bakan düzeyinde heyet gönderilmemesi verilen tepkilerin boyutun ortaya koyması bakımından dikkat çekici.

Bu hafta ortasında yapılan görüşme, Çin’in çıkışı özelinde bir değerlendirmenin ötesinde hiç kuşku yok ki, yönetimde son aylarını yaşayan Barack Obama’nın insan hakları ve dini azınlıklar konusunda sergilediği önemli bir duruş olarak anlaşılabilir. Görüşme için mekân seçimi de oldukça ‘incelikliydi’. Beyaz Saray’da siyasilerle görüşmelerde kullanılan ‘Oval Office’ değil de, ‘Map Office’in seçilmesi, Obama’nın Çin’den gelecek tepkileri sembolik olarak engellemeye matuf bir girişimdi. Toplantının bir başka önemli yanı ise, tarihi Çin’in tarihi gibi binlerle ifade edilen bir geçmişe dayanan ve kendine has kültür, gelenek ve dini ile Asya’nın özgün bir coğrafyasını oluşturun Tibet’in siyasi varlığına dair de bir hatırlatma içeriyor.

Çin’in Egemenlik Hakkının İhlali
Bu ve benzeri görüşmeler üzerine Çin hükümetinin verdiği tepkilerin temel nedeni, egemenlik haklarının ihlal edildiği iddiasına dayanıyor. Çin yönetimi yarım yüzyılı aşkın bir süredir Tibet’in kendi toprağı olduğu; Dalai Lama’nın dini lider değil, dini liderlik kisvesi altında siyasi lider olarak Çin’i bölmeye çalıştığını ileri sürüyor. ABD’nin veya bir başka Batılı liderin Dalai Lama ile görüşmesini de Tibet’in Çin’in toprağı olduğu konusundaki güvencesine muhalif bir girişimde bulunması yönündeki iddialarından kaynaklanıyor.

Çin’in Tibet topraklarında nasıl bir hak iddia ettiği ve bunu nasıl pratiğe geçirdiği konusu önemli. Tarihin uzun bir döneminde bağımsız bir toprak parçası olarak varlığını korumuş olan Tibet, dönem dönem Moğolların ve çeşitli Çin hanedanlıklarının ve akabinde çok kısa bir süre de olsa, 19. yüzyıl sonlarında İngilizlerin siyasi egemenliğine girdi. Özellikle bu son dönem, Çin devleti tarafından Tibet’in Çin’den koparılması süreci olarak algılanıyor ve bugün Çin yönetiminin Batılı devletlere Dalai Lama konusundaki uyarılarının da temelini  oluşturuyor. Öte yandan 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yaşanan siyasi değişimler neticesinde Tibet bağımsız bir toprak parçası hüviyetine kavuştu. 1949’daki komünist devrimle birlikte, sadece ‘uzak’ tarihin değil, 19. ve 20. yüzyıl başları gibi yakın tarihinde de  maruz kaldığı istilalarla bir tür korunma psikolojisine bürünen Çin, Tibet gibi pek de o dönem uluslararası gündemde yer etmeyecek bir coğrafyayı ilhak girişiminde bulundu.

Tibet’in İlhakı veya Tarihi Gerçekler
Çin’in Tibet’i işgal etmesinin temel nedeni tıpkı Güney Çin Denizi konusunda olduğu gibi ‘tarihe’ yapılan referans. Ancak uluslararası arenada haklarını arayan Tibetliler ise, ‘farklı’ bir tarihle gündemi belirlemeye çalışıyor. Geçmişte dönem dönem ortaya çıkan Moğol ve Çin istilalarına rağmen, bağımsızlığını koruyabilmiş olan Tibetliler bu her iki yabancı topluluk içerisinde Tibet budizminin yayılması gibi kültürel etkileşimde etkin rol oynadı. Yakın döneme gelindiğinde ise, özellikle Çin’deki gelişmelerle birlikte 20. yüzyıl başlarında da bağımsız bir ülke konumunda. Çin’in bu çetrefilli tarihi süreçte bir dönem hakimiyet kurduğu Tibet’i komünist devriminin akabinde yeniden kendi toprağı kabul ederek ilhak etmesi bugüne kadar devam edegeldi. Başta Hindistan olmak üzere çeşitli ülkelere göç eden on binlerce Tibetli’ye karşılık, geride kalan topluluk ise, Çin hükümetlerinin uyguladığı iç göçlerle neredeyse azınlık konumuna geldi. Çin yönetimi, bu süreçte Tibet’te nükleer silah üretimi gerçekleştirip, atıklarını gömerek hem doğa ve hem de insan sağlığını tehdit eden icraatları olduğu belirtiliyor. 

Tibet ise, tıpkı geçmişte olduğu gibi komşuları Moğollar ve Çinlilerin dev ordularıyla değil ‘bilgelikleriyle’ ayakta kalabildiklerinden bugün de aynı tabloyla karşılaşıldığını söylemek mümkün. Dalai Lama’nın dünyayı gezerek siyasi ve toplum liderleriyle görüşmeleri Tibet hareketinin stratejisini oluşturuyor. Savaşı değil, barışı öngören ve bu çerçevede Çin devletiyle ortak noktalarda buluşacak bir barış anlaşması yapılmasını talep ediyor. 

Tibet Sürgün Hükümeti
Çin’in 2. Dünya Savaşı sonrasında kendi iç güvenliğini tehdit ihtimali bulunan çeperindeki bölgeler üzerinde siyasi hakimiyet kurma politikası Tibet’i de içine alacak şekilde genişlemiştir. Komünist devrimden sadece birkaç yıl sonra yani 1950 yılında Çin’in Tibet’i ilhakı başladı. Bu süreçte, Dalai Lama Pekin nezdinde girişimlerde bulunup dönemin önde gelen siyasileriyle görüşmeler yapsa da, Çin’in bildiğini okuması üzerine baş gösteren toplumsal ayaklanma sonrasında gelen şiddet ortamı üzerine Dalai Lama 1959 yılında yaşadığı toprakları terk ederek Hindistan’ın kuzeyinde Dharamshala’ya yerleşti. Bu süreçte, dikkat çeken husus, Dalai Lama ‘pasif eylem’ yöntemini benimseyerek Hindistan’ın kuzeyinde ‘Küçük Laksa’da yaşamını sürdürürken, sürgün hükümetinin başında yer almakla kalmamakta, seçimlerle sürgün parlamentosu oluşturarak demokratik bir sisteme atıfta bulunur.

Dalai Lama, bu mücadelede Tibet’in önde gelen siyasi ve entellektüelleriyle Hindistan’da faaliyet gösterirken, Batılı ülkelerde de temsilcileri ve bağlılarıyla dikkat çeker. ‘Tibet Sürgün Hükümeti’ adıyla anılan siyasi temsil kurumunun Hindistan’da bulunması Çin ve Hindistan ilişkilerinde hassas noktalardan birini oluşturur. Dalai Lama’nın, Tibet’in bağımsızlığı ve Çin istilasından kurtulma yönünde başlattığı mücadele, o dönemin özellikleri dikkate alındığında sıradan bir hareket olarak değerlendirilemez. Aksine, sömürge sonrası dönemin artan siyasi bilinç ve özgürlükçü hareketlerinin bir parçası olarak kendine yer buldu.

Bu anlamda, Dalai Lama şahsında Tibet Budizminin özgürlükçü hareketler noktasında ‘pasif eylem’ olarak adlandırılabilecek bir direnişi olduğu görülür. Batılı siyasiler nezdinde kabul görmesi aşağıda bahsedileceği üzere, Dalai Lama’nın siyasi bir lider olarak belirlediği ve temsil ettiği dini/geleneksel yapıya göre oldukça ‘liberal’ yönelimle bağlantılı. Tabii, bu kabulün bir siyasi desteğin yanı sıra, Batı’nın ‘mistik doğu’ geleneklerine yönelik sempatisinin de rolü olduğunu söyleyebiliriz.

Aradan geçen on yıllar içinde Tibet temsilcileriyle Çin’li yetkililer arasında çeşitli görüşmeler yapılması ve BM tarafından 1959, 1961 ve 1965 yıllarında çözüm ortaya koyması iki taraf arasında anlaşmayı getirmedi. Dalai Lama’nın Obama’yla yaptığı son görüşmede ortaya konduğu üzere Tibet tarafı bağımsızlık değil, Çin yönetimiyle masaya oturup ‘gerçek’ bir otonom yapı kazanmayı hedefliyor. Bu otonom yapı içerisinde yukarıda ifade edildiği üzere ‘demokratik’ bir yönetimi öngörüyor.

Dalai Lama: Bir Ruhani Lider
Gerçek adı Tenzen Gyatso olan Dalai Lama, Tibet Mahayana Budizminin ruhani lideri olduğu kadar, belki bundan daha çok anavatanının özgür bir yönetime kavuşması için verdiği mücadeleyle siyasi bir lider olarak tanınıyor. Dini-kültürel bir geleneğin uzantısı olarak ortaya çıkan Dalai Lama, Budha’nın reankarnasyonu olarak bugüne kadar varlığını sürdürdü. 1950 yılında ise 15 yaşındaki Dalai Lama bu silsilenin 14. mensubu olarak görevlendirildi.

Dalai Lama adı, pek de dünyevi çaba ve gayretlerle irtibatlı olmadığı varsayılan bir dinin, yani Budizmin kendi halinde bir rahibi olmaktan ziyade, siyasi hareketle birlikte anılır. Her ne kadar kendisini ‘Ben sıradan bir rahibim’ diye tanımlasa da, Budizm öğretisinin Orta Asya’da Tibet topraklarındaki varlığının temsilcisi olan ve ‘Lama’lar silsilesinin 14.sü olan Dalai Lama, yarım yüzyıldır Çin’in hakimiyetine karşı Tibet’in bağımsızlığı için verdiği siyasi bağımsızlığın öncüsüdür. Pür dini inanç ile mücadeleyi şahsında bütünleştiren Dalai Lama, sergilediği duruşuyla belki de mensubu bulunduğu dine ve de siyasi harekete uzak kitlelerce de ilgi görüyor.

Bir Budist Rahibin Demokratik Çıkışı
Dalai Lama’nın siyasi hayatı, Çin’in ilhak girişimiyle birlikte dönemin Çinli yetkilileriyle görüşmeleriyle başlatılabilir. 1960’lı yıllarda ise, sürgün hükümetine ‘demokratik’ bir yapı kazandırmasıyla üçüncü dünya ülkelerindeki dini liderler arasında farklı bir duruşu olduğunu ortaya koydu. Sürgün parlamentosu seçimle belirlenirken, olası bir ‘Tibet özgürlüğünde’ siyasi bir hak talep etmeyeceğini de beyan ederek halkına nasıl bir siyasi yönetim istediğinin işaretlerini verdi. Dalai Lama’nın sürgündeki icraatlarının belki de en dikkat çekeni, 1960’lı yılların başlarında, ‘gelecekteki’ bir Tibet devletinin anayasasını oluşturmak oldu. Budist ilkeler ve modern demokratik değerlerin birleşiminden doğan bu anayasa, şu ana kadar uygulama fırsatı bulamasa da, salt bir yönetim meselesi olarak değil, Tibet siyasi kültürünün dönüşümü anlamı taşımasıyla da dikkat çekiyor.

Siyasi bir lider olarak uluslararası arenaya çıkışı ise, 1973 yılından itibaren Litvanya’dan ABD’ye çeşitli ülkeleri, Vatikan’dan Canterbury Kilisesi’ne kadar çeşitli küresel dini kurumları, sivil toplum kuruluşlarından üniversiteler kadar ‘seküler’ yapıları ziyaretleri Dalai Lama’yı uluslararası bir figür haline getirirken, tüm bu süreçte Tibet davası için destek arayışlarını sürdürdü. Şiddetten kaçınan ve diyalogu öncelleyen siyasi yaklamışı nedeniyle 1989 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.

Bu noktada, Dalai Lama’nın 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren verdiği mücadele yerel veya bölgesel değil, küresel bir boyutu taşındı. Hindistan’da gördüğü kabulün ardından, özellikle Batılı ülkelerden aldığı destek salt bir sempati ürünü de değil. Başta Tibet’in geçmişi olmak üzere sahip olduğu egemenlik hakkı, o topraklarda hüküm süren toplumun insan hakları çerçevesi kadar, Çin gibi bölgesel ve giderek küresel bir tehdit algısına yol açan bir gücü kendi sınırlarına çekmenin de bu süreçte bir rolü var.

Komünist Devlet Budizmi Şekillendirmek İstiyor
1949 yılında Çin devleti ‘komünizmi’ siyasi rejim olarak belirlese de, kadim Çin geleneği ve bu geleneğin bugüne yansıyan yüzünde Budizm kaçınılmaz bir sosyal gerçeklik olarak kendini ortaya koyar. Bu anlamda, Tibet Budizmi ile tüm dinlere yönelik baskılara rağmen, halkın ‘külürel’ genetiğinde sahici bir yeri olduğu düşünülebilecek ve adına ‘Çin Budizmi’ denilecek yapı arasında ne türden bir bağdaşıklık ve kopukluk olduğu sorgulanmayı hak ediyor. Bu çerçevede Çin yönetimi Dalai Lama’yı tanımadığı gibi, onun vefatının ardından gelecek Lama’yı tanımayacağını açıkça ortaya koyuyor. Açıkçası komünist bir ideolojiye dayanan Çin yönetiminin bir dini grubun liderini belirleme hakkını kendinde bulundurması söz konusu din ve o din mensupları üzerindeki siyasi baskısının bir göstergesi olduğu kadar, kendi içinde de son derece çelişkili bir durum oluşturuyor.


Jumat, 17 Juni 2016

Çin ‘Müslüman Şehri’ Projesi ve Hedefleri / China’s Muslim City Project and Objectives

Mehmet Özay – Kuala Lumpur

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’ın Ocak ayında Ortadoğu’ya yaptığı ziyaretler çerçevesinde ‘Arap Politika Belgesi’ adı verilen bir belge yayınlandı. Çin ve Arap dünyası arasında mevcut ilişkileri, uzun vadede daha da geliştirmeyi hedefleyen belgenin ardından, Çin’de kurulacak ‘Dünya Müslüman Şehri’ projesi gündeme geldi. ‘Hui Kültür Parkı’ adıyla da anılan proje, ülkenin batısında Çinli Müslümanların ağırlıkta olduğu Yinchuan yakınlarında 2012 yılında inşa edilmeye başlandı ve 2020 yılında tamamlanması plânlanıyor.

Bu anlamda Çin’in durup dururken böylesi bir proje için 3.7 milyar Dolar ayırması; projenin Sincan Eyaleti’nde değil de, ülkenin batısında Ningxia Eyaleti başkenti ve Çin asıllı Müslümanların ağırlıkta olduğu Yinchuan şehrinde yapılıyor olması; Komünist rejimle idare edilen Çin’in bu projeyle bölgesel ve küresel Müslüman çevrelere bazı mesajlar vermek istemesinin yanı sıra, İpek yollarının bağlantı noktasında bulunmasından hareketle seçildiği mekân, maddi-manevi donanım, ekonomik kalkınma ve küresel imaj gibi çeşitli açılardan ele alınmayı hak ediyor.

Çin-Arab Ülkeleri Yakınlaşması
Çin, 1980’lerin başından itibaren sergilediği ekonomik kalkınma hamlesi çerçevesinde ihtiyaç duyduğu enerji kaynakları, özellikle petrole bağımlılık dolayısıyla Arap dünyasına yakınlaşma eğilimi gösterdi. 2000’li yıllara gelindiğinde ise, Çin artık ekonomik gücünün yanı sıra, dünya siyasetinde bir güç merkezi olmaya doğru ilerliyordu. Bu anlamda, kayda değer bir gelişme gösteren Çin, dünya ülkeleriyle sadece ekonomi ve ticaret bağlamında kalmayan bir yakınlaşma içine girmeye başladı. Bu süreçte Çin-Arap ülkeleri arasında askeri işbirlikleri, alt yapı yatırımları, krediler gibi vasıtalarla yeni bir yapılanma gündeme geldi. Akabinde, ‘Çin-Arab İşbirliği Forumu’ ‘Çin-Arap Dostluk Konferansları’ ile ‘Çin-Arab İlişkileri Medeniyetler arası Diyalog Toplantıları’ birbirini izledi.

Hiç kuşku yok ki, bu süreç küresel bir güç olma iddiasındaki Çin’in dışa açılma politikasının bir yansıması. Devlet Başkanı Şi Cinping’in bu yılın başında Mısır ve Suudi Arabistan gibi Arap dünyasının iki önemli ülkesine yaptığı ziyaret çerçevesinde ortaya konan ‘Arap Politika Belgesi’, ilişkilerin sadece bu iki ülkeyle sınırlı olmadığını da gösteriyor. Aksine, Çin yönetimi, İslamiyetle özdeşleştirilen Arap dünyasını bir bütün olarak ele aldığını, söz konusu belgeyi Arap Birliği’ni muhatap almasıyla gösteriyor. Çin’in, Arap ülkeleriyle kurduğu ve kurmakta olduğu ilişki enerjiden eğitime, medyadan barış süreçlerine kadar teknik, kültür, yatırım, ekonomi gibi pek çok konuyu kapsamasıyla, tıpkı 2015 yılında Afrika açılımında olduğu gibi bir Arap açılımı sürecine işaret ediyor. 

Hui’ler Üzerinden Yeni Bir Din Algısı Üretimi
Bir süredir Sincan Eyaleti’nde Uygurlara yönelik uygulanan etnik politikaların şiddete dönüşmesine karşılık Çin, ülkede Müslümanların sadece Uygurlardan ibaret olmadığını, söz konusu ‘Müslüman Şehri’ projesini, Han etnik yapısına mensup Müslümanların yaşadığı bir bölgede ortaya koyarak göstermek istiyor. Tarihin değişik dönemlerinde İslamiyeti benimseyen bu kitle ‘Hui Müslümanları’ olarak anılıyor. Temelde aynı kültür ve medeniyet köklerinden gelen kitle olmaları nedeniyle Hui’lerin Çin komünist rejimi ve geniş Çin toplumuyla ilişkilerinin Uygurlarınkinden farklılık arz edeceği düşünülebilir.

Ancak Çin yönetimi, Hui Kültür Parkı adını verdiği projeyle, komünist rejimin tasarladığı veya arzu ettiği bir İslam dini ve kültürü yapılaşmasını kendi eliyle ortaya koymaya çalıştığını söylemek mümkün. Bu anlamda, ‘Müslüman Şehri’ imajı, Çin devleti perspektifinden İslam kültür ve medeniyeti bağlamında çeşitli mekânlar/yapılar ve etkinliklere konu olacağı düşünülerek bir ‘Çin Müslüman Şehri’ imajı oluşturulacaktır. Ancak bunun salt mekânsal konumlandırmayla sınırlı olmayacağı, peşinden komünist rejimin resmi din anlayışı -ki burada İslamiyeti anlamak gerekir- ve pratiğini toplumsal kanallara taşıyacak bir süreç işletilecektir.

Müslüman Toplumlara Uzatılan ‘Zeytin Dalı’
2012 yılında başlanan söz konusu şehir inşasını, Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2013 yılında kadim Deniz ve Kara İpek Yolları projesini dillendirmesi ve akabinde bu yılın başında Ortadoğu’ya gerçekleştirilen resmi ziyaretle birlikte ele almak gerekir. Bu çerçevede, komünist Çin rejiminin İslamiyet algısı bağlamında, Çin toplumundaki Müslümanlarla ilişkisi kadar Arap dünyası açılımı noktasında Arap toplumları ve genel itibarıyla Müslüman toplumlara verilmek istenen bir mesaj var. Bu noktada Çin’in örneğin uluslararası bir nitelik kazanmış olan Müslüman Uygurlarla arasındaki çatışmacı durum, ülke içinde hangi İslam algısını gündeme getireceği sorununun doğmasına neden oluyor.

Hiç kuşku yok ki, küresel bir güç olan Çin’in, İslamiyetle özdeşleştirilen Arap dünyasıyla bugüne kadar enerji gibi sınırlı alanlardaki ilişkilerini geliştirilebilmesi için İslam toplumlarına pozitif bir mesaj verme zorunluluğunda olduğu görülüyor. Bu bağlamda, Sincan Eyaleti’ndeki Uygur Müslümanlarına yönelik politikalarıyla olumlu bir imaja sahip olduğu söylenemeyecek Çin yönetimi, bu ‘Müslüman şehri’ projesiyle iki hedefi gerçekleştirmeyi istiyor. İlki rejimin İslamiyete dair küresel imajını yenilemek. İkincisi ise, ‘Arap Politika Belgesi’nde ortaya konduğu üzere, Arap ülkeleriyle kurulması plânlanan kapsamlı işbirliklerinin ‘yumuşak’ alt yapısını tesis etme. Bu bağlamda, söz konusu bu proje, Arap ülkeleriyle kurulan ilişkinin ilk etapta sosyo-kültürel vechesini öne çıkarmayı hedefliyor. Bu noktada, Arap Politika Belgesi’nde ‘Kültür ve Toplumlararası Değişim’ başlıklı bölümdeki birinci maddede yer alan ‘medeniyetler arası diyalogun geliştirilmesi’ yaklaşımına tekabül edecek bir boyutu var.

Hazcı Kültür İnşası ve Dini Manipülasyon
Bununla birlikte, adı, tasarımı, ilham kaynağı gibi arka plân oluşumunda bir tür İslami sosyo-kültürel devinime ev sahipliği yapacağı imajı veren bu projenin hangi boyutları kapsayıp kapsamadığını bütünüyle ortaya koymak en azından şu anda mümkün değil. Ancak bazı batılı gözlemcilerce ‘Muslim Disneyland’ olarak adlandırılması ve belirli noktalardan doğrudan uçak seferlerine başlanacak olması gibi alt yapı hazırlıklarından hareketle, bu ‘kültür’ projesinin, paralı Arap turistler için cazibe merkezi olması yönünde bir çaba sergileniyor.

Bu tip projelerin temelde popüler, gündelik ve tüketimci/hazcı kültüre ait değerlerle bezenmesi, hedef kitle olarak görülen Arap halklarının ‘iştah’ yönüne hitap edecektir. Tabii bu noktada, ‘disneyland’ yaklaşımının Binbir Gece masalları ve efsanevi Alaaddin konseptleriyle bir oryantal duruşa işaret ettiği de gözlerden kaçmamalı. Bu da, karşımıza ateistlikte iddiasını sürdüren, ‘kapitalizme’ de epeyce yol vermis olan bir ülkede post modern bir durum ortaya çıkıyor. Bu anlamda, projenin seküler/dini turizm, eğlence sektörü gibi hususlarıyla öne çıkartılmasının, komünist bir rejimin İslamiyet gibi bir dine açabileceği alanın bizatihi devlet kurumları ve aktörlerince manipülasyonundan ibaret olduğunu gösteriyor.

Çin ve Arap İlişkilerinde Yeni Model: İpek Yolları
'Disneyland’ inşasının Çin-Arap ilişkilerinin ekonomik vechesiyle ilgili bir boyutunun da olduğuna kuşku yok. Öncelikle pür bir yatırım olarak ele alındığında, devlet başkanı Şi Cinping tarafından ilk defa 2013 yılında gündeme getirilen ve bu yılın başında Mısır ziyareti sırasında yaptığı konuşmada üzerinde durduğu ‘Kara ve Deniz İpek Yolları’ projeleriyle doğrudan bağlantılı. Geniş anlamda değerlendirildiğinde, İpek Yolları her iki güzergâhtan da Arap ülkeleriyle birleşiyor. Dolayısıyla Yinchuan şehrine yeni bir çehre kazandıracak olan proje, çeşitli ekonomik faaliyetlere konu olmasıyla ‘Deniz ve Kara İpek Yolları’ projelerinin bir ayağını teşkil ettiği görülür. Bu anlamda, Kara İpek Yolu’nun Çin’in batısında geçtiği bu şehir, bu anlamda bir cazibe merkezi olmaya aday. Bu proje de, söz konusu bu plânın bir parçası.

Bu nedenle, Çin yönetimi İpek Yolları projesiyle hem bölgesel hem küresel alt yapı yatırımları, ticaret ve siyasi ilişkileri geliştirmeyi öngörüyor. Projeye ‘İpek Yolu Ekonomi Kuşağı’ adı verilmesi de bunun göstergesi. 1980’lerin başından itibaren birinci kalkınma hamlesi olarak değerlendirilebilecek süreçte güneybatı sahil şerindeki ve hinterlandındaki şehirlerin büyük bir hızla kalkınarak küresel ekonomi ve kültür yapılaşmasına eklemlenmesinin ardından, şimdi sıra geri kalmış bölgelere geliyor. ‘Müslüman şehri’nin inşa edileceği Yinchuan şehri de ülkenin geri kalmış batı bölgesinde, kadim İpek Yolu güzergâhında bulunmasıyla öne çıkıyor.


Senin, 16 Mei 2016

Çin’de Kültür Devrimi’nin Ellinci Yılı / 50th Anniversary of China’s Cultural Revolution

Mehmet Özay                                                                                                                  16 Mayıs 2016

16 Mayıs 1966’da başlayan Kültür Devrimi’nin ellinci yılı. Kültür Devrimi, 1949 Komünist Devrimi’nden sonra, aradan geçen on altı yıllık süre zarfında Çin’de meydana gelen ve lider kadronun kültür yozlaşması olarak yorumladığı gelişmelerin önünü almak için gerçekleştirilen ve her yönüyle yıkıcı bir süreç oldu. Aradan geçen yarım asra rağmen, ne Kültür Devrimi ve ne de onun lideri Mao Zedong ülkede değerlendirilmeye tabi tutulmadı. Ancak, Kültür Devrimi’ne konu olan burjuvazi eğilimlerinin benzeri ve hatta daha ileri düzeyde yansımaları 21. yüzyıl başlarında Çin toplumunun başat özelliği haline geldi.  

Kültürel Dejenerasyon ve Çözüm
Kültür Devrimi, Batı burjuvazisinin tesirinden kaynaklanan ‘kültür dejenerasyonuna’ son verilmesi kadar, komünist devrimi yozlaştırıcı olduğu ileri sürülen kadim Çin geleneklerine ve dini yapılaşmalara, yani geniş anlamıyla Çin toplumsal kültürüne karşı da işletilerek, Maocu komünist ideolojiyi yeniden yapılandırma anlamı taşır. 1949 devrimi üzerinden pek fazla süre geçmemişken ve devrim lideri Mao da hayattayken ortaya çıkan bu “sosyo-kültürel erozyona” çözüm bulmak da ona düşüyordu. Biri içerden diğeri dışardan iki kültürel yapı ve göstergeleri, Mao ideolojisi ve bu ideolojinin temsilcilerince düşman ilân edildi.

Bu anlamıyla, dönemin Batı burjuvazisinin kültürel objelerinin ve kısmen de olsa ideolojisinin Çin’e nüfuz etmesine karşı verilen devlet merkezli bir devrimci kalkışma. Ve dönemin lideri Mao Zedong ile yardımcısı Lin Piao’nun öncülüğünde on binlerce gencin tüm ülke sathında mobilize edilmesiyle gerçekleştirildi. Lin Piao’nun yürüttüğü süreç, ülkede fiziksel baskılar, ölümler, intiharlar kadar bugüne kadar sarılamamış psikolojik yaralar açmasıyla modern Çin tarihinde yerini alıyor.

Hedefte Kadim Çin Kültürü de Var
Kültür devriminin doğurduğu ‘şiddet’, sadece ithal burjuvaziyi hedef almadı, aksine yalnızca Çin’de değil neredeyse tüm Doğu ve Güneydoğu Asya’ya nüfuz etmesiyle dikkat çeken kadim Çin kültürel unsurlarına da yöneldi. Çin devletinin, dönemin kültürel etkileşimi bağlamında ortaya çıkan burjuvazi eğilimli toplumsal değişimlere verdiği ideolojik tepkinin Mao ideolojisie bağlı yüz milyonlarca köylü kitlesinin var oluşsal dayanağı olan Çin gelenek ve kültür unsurlarını da kapsaması, hiç kuşku yok ki, devrim yapıcıların açmazlarından biriydi.

Mao, Batı toplumlarında ortaya çıkan ‘proleter’ sınıfına ait olmayan, ancak proleter yerine ikame edilen ve bir anlamda sanal ‘işçi sınıfı’ olarak da karşılık bulan köylü kitlelerini, ideolojisinin en önemli unsuru kabul ederek anlamlandırıyordu. Bunun dışında toplumsal yaşamın üretebileceği tüm unsurlar ikincil, hatta var olma şansı dahi tanınmayan olgular bütünüydü.

Kültür Odaklı Toplumsal Kıyım
16 Mayıs 1966’da başlayan bu süreç, Kızıl Muhafızlar adı verilen milis güçler tarafından ülkenin dört bir yanındaki ‘operasyonlarla’ gerçekleştirildi. Komünist Partisi başta olmak üzere tüm kurumlar, buralara nüfuz ettiği iddia edilen ‘burjuvazi’ ideolojisiyle bağlantılı kişilerden ‘temizlendi’. Yerlerinden, işlerinden olan milyonlarca insan kadar, yaklaşık bir buçuk milyon kişi hayatından oldu. Devrimin ruh halini ortaya koyması açısından bir örnek vermekte fayda var. Suçlananlar arasında, bugünkü Çin devlet başkanı Xi Jinping’in babası ve Mao dönemi bakanlarından Xi Zhongxun da vardır. Suçlanma nedenlerinden biri, o dönem Doğu Almanya’ya yaptığı seyahat sırasında dürbünle Batı Almanya’ya bakması gösterilir. Zhongxun işkence görürken, üvey kızkardeşi de baskılar karşısında intiharı yeğlemişti. 

Kültür Devrimi Tabusu
Aradan geçen elli yıl sonrasında Kültür Devrimi bugün Çin yönetiminde ve toplumunda neye tekabül ediyor sorusuna doğru bir cevap bulabilmek mümkün değil. Ellinci yıl dolayısıyla Çin’de bir süredir olduğu gibi kutlamalar yapılmazken, o döneme ait akademik, siyasi ve kültürel hesaplaşmaya da tanık olunmuyor. Sokaktaki vatandaş ve medya, komünist partisi  korkusundan konu hakkında görüş belirtmezken, Komünist Partisi organlarında da Mao’nun başında bulunduğu Kültür Devrimi girişiminin gerçekliği, nelere yol açtığı ve sonuçları gibi hususlarda derslerin çıkartılmasına matuf bir çabadan söz edilemiyor.

Özellikle Komünist Partisi açısından bunun ideolojik bağlamda anlaşılır yönü, Mao’nun Parti’nin ideologu ve kurucusu olması nedeniyle parti ile özdeşleştirilmesidir. Mao’ya veya onun Kültür Devrimi’ne yöneltilecek bir eleştirel yaklaşım, kuşkusuz ki, Çin halkı nezdinde partinin meşruiyetinin de zedelenmesi anlamı taşıyacaktır. Mao’nun kendisi ve bütüncül anlamda ideolojisini eleştirmek bile şimdilik Çin nezdinde dokunulmaması gereken bir tabudan başka bir şey değil. Bu nedenle, Çin yönetimi ve aydınları hem korkuya neden olan hem de kortukan bu tabuyla başbaşa yaşamayı tercih ediyor.

Komünist Partisi: Bir Varoluş Sorunu

Bir liderin ve bir ideolojinin tabu haline gelmesinin nedenleri olmalı. Bu noktada, Komünist Partisi’ni büyük kitleler için bu kadar önemli kılan sebeplerin kaynağını 19. yüzyılda aramak gerekir. Yanı başındaki komşusu Japonya gibi modernleşme sürecine adım atamamış; yönetim zaafiyetleri karşısında köylü kitlelerinin isyanları ve yaşanan devrimler; Batılı sömürgecilerin varlığı ve Japon ordularının Çin’i işgali gibi süreçlerin akabinde Çin’i ‘kurtaracak’ bir ideolojinin önderlik ettiği toplumsal ve siyasal hareket gelecek yüzyıla damgasını vuracaktı. Özellikle İngiliz ve Japon emperyalizmine karşı, Çin’in kadim geçmişinin bir karşılık veremeyişi, aksine çözümün Batı’nın ürettiği anarşizm, sosyalizm ve akabinde Marksizm’de bulması, uzun bir dönemin ardından bu ideolojinin, ‘Çin birliği’ni sağlayan yegâne siyasi yaklaşım olarak algılanmasını sağladı.

Marksizme biçilen bu kurtarıcılık ve ulusal birliğin sağlanmasındaki rol, yukarıda dile getirilen sürecin önüne kesen bir yöne işaret ettiğine kuşku yok. Şayet Kültür Devrimi ve akabinde Komünist Parti ideolojisi bir sorgulamaya tabi tutulursa, ortaya çıkacak ideolojik boşluk Çin devleti ve bu devletin yüz milyonlarca bağlısını, terk edilmiş Çin geleneksel yapısına dönüşünü olanaklı kılacak bir dönüşüme mi götürecektir, yoksa Batı kapitalizmine teslim bayrağı mı çekecektir soruları gündeme gelecektir. Bu nedenle Çin yönetimi, böylesi varoluşsal bir boşluğa sürüklenmek yerine, yukarıda dile getirilen tabunun şu veya bu şekilde ‘güç verici’ yapısına bağlılığını yeğliyor.

ABD ile Eğitim Kültür Anlaşması
60’lı yılların ikinci yarısında devrime neden olan ve ‘kendiliğinden’ bir sosyo-kültürel akışkanlık olarak da kabul edilebilecek olan burjuvazi nüfuzunun, bir başka düzeyde Çin toplumuna ‘enjektesinde’ devriden sadece birkaç yıl sonra iktidarın siyasi bir tercihi olarak
gündeme gelmeye başladı. Bu bağlamda, ABD Başkanı Richard Nixon’un 1972 yılı Şubat ayında Pekin’e yaptığı ziyaret, iki ülke ilişkilerinin etkisi bugüne kadar sürecek bir seyrin ilk ipuçlarını oluşturuyordu. Nixon’un, Çin’in dönemin belki de en önemli siyasi konusu olarak algıladığı Tayvan’ı siyasi bir argüman olarak da olsa kendi sınırları içerisinde tanıma söylemini kabul ederken, ABD ve Çin arasında sadece ekonomik değil, eğitim ve kültür alanlarında işbirliği konusunda anlaşma sağlandı. Çin, niçin bu kadar çabuk bir sürede ABD ile masaya oturdu acaba sorusu hakkıyla araştırılmaya muhtaç. Bu noktada, Kültür Devrimi’nde, milyonlarca insanın mağduriyeti kadar, ülke ekonomisinin aldığı yara ve gerileme, bir sonraki jenerasyonun pragmatik bir açılım ihtiyacını ortaya koymuş olmalı.

2000’li Yıllar ve Çin Orta Sınıfı
Şöyle bir kıyaslama yapmak da mümkün. 1960’lı yıllarda kültür devrimine yol açan ve bazı yönleriyle sadece sembolik düzeyde kaldığı kabul edilebilecek burjuvazi eğilimleri şeklinde tevarüs eden toplumsal değişimlerin içeriğiyle, 2000’li yıllarda artık bir orta sınıfın yaratıldığı ve bu sınıfın neredeyse tüm taleplerinin sınır tanınmaksızın karşılandığı bir Çin toplumu var karşımızda. Bu gelişmeyi, 1990’lı yıllardan itibaren baş gösteren ‘küreselleşme’ olgusu karşısında Çin’in tutunamadığı şeklinde yorumlamak mümkün. Tam da bu noktada, Çin zaten kültür devrimini bu nedenle yapmamış mıydı sorusu gündeme getirilebilir. Kimi sosyal bilimcilerin ileri sürdüğü üzere, her dönemin kendi şartları çerçevesinde bir tür küreselleşmeden bahsetmek mümkün. Bugün olsa olsa bunun hızı ve kapsam alanının umulmadık şekilde gelişmiş olmasıdır farklı olan. 1960’lı yıllarda Kültür Devrimi’ne giden süreçte ‘burjuvalaşma’ eğilimi sembolik ve pratik düzeyde karşılığını bulur ve Çin sınırlarında yer edinirken, bu gelişmeyi dönemin bir tür küresel etkileşimine bağlamak mümkün.

Dünkü devrimden bugüne kalan nedir sorusuna iki yöntemle cevap bulmak mümkün. İlki, Çin halkı nezdinde bu konunun nasıl algılandığının tespitidir. Çin resmi politikası, araştırma ve soruşturmaya yer verilmesine olanak tanımayan bir yapı olduğundan, halk katmanlarına inip bu noktada cevap bulmak mümkün değil. İkincisi ise dış gözlem. Ne kadar sağlıklı olduğu tartışmalı kabul edilse de, dışardan gözlemler Çin’in 1960’lardaki kültür devrimine neden olacak unsurları çoktan içselleştirdiğini ortaya koyuyor.

Bu içselleştirme, yurt dışında öğrenim gören Çinli öğrencilerden uluslarararası medyaya; sadece orta sınıflar için değil, belki daha çok ‘proleter’ sınıf için ‘yeni bir kazanım olarak’ futboldan, Çin devletinin reform olarak değerlendirilebilecek ekonomi alanında aldığı kararlara kadar bir dizi araçlarla gerçekleştiriliyor. Örneğin, 2015 rakamları dikkate alındığında, üç yüz bin civarında Çinli öğrencinin ABD yüksek öğrenim kurumlarında okduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Bu eğilimin orta dereceli okullara kadar da yaygınlık kazanarak, ebeveynlerin yaşları küçük olan bu gruptaki çocukları için özel Katolik okullarını tercih etmeleri dini-kültürel boyutunda işin içine girdiğini gösteriyor. 2005 yılında orta dereceli okullarda okuyan Çinli öğrenci sayısı binin altındayken, 2013 yılında bu rakamın yirmi üç bine çıkması gibi hususiyetler dikkate alındığında, Çin’in 1960’lardaki Kültür Devrimi’nin gündeme taşıdığı argümanla çelişkiler taşıyan kayda değer sosyo-politik değişimler yaşandığı gözlemleniyor. Kültür Devrimi olgusu üzerinde ‘Çin Komünizmi ve Toplumsal Değişme’ veya benzeri pek çok çalışma yapmak mümkün. Ancak bu çalışmaların Çin toplumunun nabzını tutabilecek şekilde ortaya konulabilmesi için Çin’in biraz daha değişim geçirmeye ihtiyacı var.

Komünist Partisi Yola Devam
Bu durum, bizi artık ‘Komünist Partisi etkin değil’ sonucuna götürmüyor elbette. Ancak bugün Çin rejiminin savunabileceği alanların sınırının daraldığı da ortada. Örneğin, Batı kapitalist sisteminin ürünü kabul edilen sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte dini gruplara yönelik yasa düzenlemesinin bir tür ‘demir yumruk’ göstergesi olduğuna kuşku yok. Xi Jinping’in parti mensuplarının yolsuzluklarıyla mücadelesi de takdire şayan. Ancak tüm bunlar Çin’in Kültür Devrimi günlerinden çok uzakta olduğunu görmeyi engellemiyor.

Aradan geçen yarım yüzyıl sonunda, Çin’de yaşanan Kültür Devrimi, kurucu liderin ve resmi ideolojinin ‘haklı eylemi’ olarak o günden bu yana meşrulaştırılıyor. Ancak devrimin başlarında, dört genç Kızıl Muhafız tarafından dövülerek öldürülen mühendis Chen Yangrong’un oğlu, “Geçmiş beş bin yıllık Çin tarihi böyle zulüm görmedi” diyerek Kültür Devrimi’nin neye tekabül ettiğini kısaca ortaya koyuyor.