Tampilkan postingan dengan label ENDONEZYA. Tampilkan semua postingan
Tampilkan postingan dengan label ENDONEZYA. Tampilkan semua postingan

Sabtu, 10 September 2016

Cakarta’da bir ‘Jawa Şeytanı’ Gösterimi / ‘Setan Jawa’ in Jakarta


Adil Yurtkuran                                                                                                                       10.09.2016

‘Setan Jawa’ adlı siyah beyaz film 2 Eylül Cuma akşamı basın mensupları için Taman İsmail Marzuki sanat merkezinde sunuldu.

‘Setan Jawa’, yani ‘Cava Şeytanı’ adını taşıyan siyah-beyaz filmde Cava mitolojilerinden biri olan ‘Pegusihan’ perdeye aktarılmış. Bir hedefe ulaşmak için ‘şeytanla’ yapılan anlaşma veya bir başka deyişle şeytana ruhunu satma denilebilecek ‘Pegusihan’ anlayışı bir mitolojik öge olmakla geçmişe bağlanırken, bugün dahi pratiğe dökülmesiyle varlığını sürdürüyor. Endonezya sinema tarihi açısından bu sessiz filmi ayrıcalıklı ve bir ilk kılan ise, genişçe sahne üzerinde yer alan canlı bir orkestranın eşlik etmesiydi. Bu siyah-beyaz sessiz filmle Ada’nın kadim dini-kültürel yapısını farklı bir boyutta izleme imkânı bulurken, sessizliği ‘bozan’ ise genişçe sahneyi kaplayan Orta Cava’nın geleneksel müzik enstrümanları eşliğinde eşsiz bir ziyafet veren orkestra oldu. Yaygın adıyla ‘gamelan’ olarak bilinen enstrümanlar mistiğ yoğunluğu artırırken, perdede akan hikâyeyi seyircilere aktaran ise ikisi erkek üç bayan hikâye anlatıcılarıydı. Tabii ‘hikâye anlatıcısı’ derken burada yeksenâk bir konuşma değil, aksine -bir benzetme yapmak gerekirse- tastamam opera sanatçıları anlaşılmalı.

Çalışma 1992 yılından bu yana faaliyet gösteren ve son derece zengin Endonezya kültür değerlerini yeni nesle ve dünya kamuoyuna aktarmayı hedefleyen Bakti Budaya Djarum Foundation’ın katkılarıyla hazırlanmış. Bu anlamda Cava Şeytanı, aralarında Endonezyalı ve Avustralyalı akademisyenlerin, araştırmacıların, yerel-geleneksel etnik sanatçıların,  da yer aldığı geniş bir kadronun el birliğinin ürünü. Filmin yönetmesi ise, Endonezya film sektörüne 35 yılını vermiş ve halen genç ve dinamik olan Garin Nugroho. Yönetmen Garin, gerek konuşmasında gerek kaleme aldığı tanıtım yazısında Cogcakarta’da doğup büyümüş biri olarak bu bölgenin zengin mitolojik değerleri ve müziğiyle hem hal olurken, bu sessiz film ve ‘Şeytan’ örneğinde olduğu gibi Batı’da üretilen ‘Nosferatu’ ve ‘Metropolis’e atıf yapmaktan da geri kalmıyor.

Film, bir köyde orman ürünleriyle geçimini sağlayan genç bir erkeğin soylu bir kıza aşkını konu ediniyor. Bu aşkı metafizik plândan fiziki plâna taşımada rol üstlenen ise ‘Şeytan’ oluyor. Bu gencin normal şartlarda gerçekleşmesi mümkün olmayan evliliğini, ‘şeytan’a başvurarak gerçekleştirmesi etrafında dönen bir yapım. Sömürge döneminde sömürgecilerce el üstünde tutulan, varsıl bir konumla ‘derebeylik’ düzeninde yol tutan ‘soylu’ bir aileye mensup genç kız, kibri her haline yansımış annesi ve kendilerine eden iki ‘soytarı’ ile bir at arabasıyla Pazar ziyaretine gider. Pazar yerinde yoldan geçen kaba saba bir satıcının şöyle bir omuz vuruşuyla sarsılan genç kız saçına taktiği nadide bronşunu düşürür. Bir köşede ormandan topladığı ağaç ürünleriyle yaptığı süpürgelerini satmakta ve olan bitene tanık olan gencin yere düşen bronşu alması, aynı zamanda onun ‘şeytanla’ pazarlığa girmesinin de başlangıcını oluşturur.

Film pek çok simgesel sosyal ve kültürel ögeleri içermesiyle dikkat çekiyor. Bu anlamda, Hollanda sömürgeciliğinin 1870’lerden itibaren özellikle Cava Adası’nda uygulamaya başladığı ‘etik politika’ nedeniyle yoksulluğun toplumun neredeyse her kesimine ulaştığına vurgu yapan kırdan kareler; aynı dönemde sömürge yönetimince ‘araçsallaştırılan’ yerli soylu tabakası ve bunların giderek kendi insana yabancılaşan ve dışlayan modernleşmeci değişim süreci; Cogcakarta-Solo gibi iki önemli klasik yönetim merkezine ev sahipliği yapan Orta Cava’nın kadim gölge tiyatrosu (wayang); gene bu bölgenin binyıllar öncesinde ürettiği ve doğada neredeyse her türlü varlıkla ilişkilendirilen iyi ve kötü ruhlar; ve bu ruhların sözlü kültürden somut yapısal unsurlara yansımasının ürünü olan mimari yapılar yaklaşık iki saat süren filmin akışı içinde yer alıyor.

Filmde Hollanda sömürgeciliğine atıf, yukarıda dile getirilen ‘etik politika’ ile yoksullaşan kitlelerin bu yoksulluktan kurtulmak için mitolojik ‘değerlere’ yönelmeleriyle ilintilidir. Bu anlamda yoksullukla mündemiç genç erkek, gene sömürge yönetimince işlevselleştirilen ve bir başka toplumsal tabakayı temsil eden soylular sınıfına mensup kıza olan aşkını, ancak bu ruhlar dünyasının baş aktörlerinden ‘şeytan’la anlaşarak gerçekleştirebilir.

Filme konu olan ‘pegusihan’ inancı, sadece geçmişe ait bir olgu değil, bugün de Cava toplumunun kayda değer bölümünde varlığını sürdürmesiyle güncel bir durum arz ediyor. Burada gene yönetmen Garin’in ifiadesiyle söyleyecek olursak bu inancın siyaset, ekonomi ve kültür dünyasındaki ‘aktörlerce’ uygulanagelen bir toplumsal karşılığı bulunuyor.

Cakarta’da Taman İsmail Marzuki sanat merkezinde sadece iki gösterime konu olan film, önümüzdeki haftalar içerisinde Avustralya’da Melbourn’de izleyicilerle buluşacak.


(Not: Adil Yurtkuran arkadaşımıza blog’umuza katkılarından ötürü teşekkür ederiz.)

Rabu, 17 Agustus 2016

Endonezya: Bağımsızlığın 71. Yılı / Indonesia: 71 Years of Independence


Mehmet Özay                                                                                                                        17.08.2016

Endonezya Cumhuriyeti 71 yaşında. Güneydoğu Asya topraklarında Pasifik Savaşı sonrasında bağımsızlığını kazanan ülkede bugüne kadar geçen süre, kendi kendini yönetebilmeyi öğrenme denemeleriyle geçti. Uzun yüzyıllar bölgede varlığını sürdürmüş olan sömürgeci Hollanda’nın, Japonların teslim olmasından çok kısa bir süre sonra yeniden ‘eski topraklarını’ ele geçirme arzusu bir direnişle karşılaştı. Bu süreçte, savaşın Avrupa cephesinde önemli yıkıma uğrayan Hollandalılar İngilizlerin desteğinde Cava Adası’nda ve Sumatra’da Batavya, Surabaya, Semarang, Medan gibi önemli şehirlere asker çıkartarak, Takımadalar topluluklarını sömürgeleştirmeye kaldıkları yerden devam ettirme arzusundaydılar. Bu noktada, bir zamanların ‘Doğu Hint Adaları’ denilen topraklarda özgürlük mücadelesi kadar, uluslararası çevrelerin bu bağımsızlığı ‘tanımada’, dönemin ABD yönetiminin rolü de göz ardı edilemez. ABD için Takımadalar’ın bağımsızlığı sürecindeki müdahalenin gerekçesi ise, kendi küresel siyasi ve ekonomi çıkarlarıyla bağlantılı olarak komünizm tehdidi karşısında dönemin Amerikan ekseninin oluşturulmasında Takımadalar’ın vazgeçil/e/mezliğinde yatar.

Ordu ve toplumsal hareketler
Bu süreçte, düzenli ordunun imkânsızlığı karşısında, öne çıkan ‘düzensiz’ silahlı birlikler verilen mücadelede rol oynadı. Bu rol, söz konusu bu düzensiz yapılardan bir bölümünün, 17 Ağustos 1945’de birer siyasetçi olarak bağımsızlık ilânı için henüz hazır olmadığı anlaşılan Sukarno ve yardımcısı Hatta’yı bizzat radyo binasına getirip ‘iki cümlelik’ bağımsızlık bildirgesini okutmalarıyla çarpıcı bir yön içerir. Bununla birlikte, ilânının uluslararası arenada tanınması için 1949 yılının beklenmesi gerekti.

Düzensiz birliklerin varlığı, bir süre sonra düzenli orduya evrilmesiyle devam ederken, ordu bağımsızlık öncesi süreçten devraldığı rolü, ülke siyasal gündemini belirleyecek şekilde bugüne kadar korudu. Bu bağlamda, bağımsızlık öncesinin kendi başlarına hareket eden söz konusu silahlı grupların rolü ile, bağımsızlık sonrasında doğan ‘ordu’nun bugüne kadar ki siyaset üzerindeki tesirinde bir tür benzerlik olduğu söylenebilir. Bunun yanı sıra, kahir ekseriyeti Müslüman olan Adalar topluluklarınca verilen özgürlük mücadelesinde milliyetçilikle İslamcılığın iç içe geçmesi kadar, sömürge eğitimi nedeniyle ve kimi toplumsal unsurların girişimleriyle komünist ideolojinin yeşerdiği geniş Endonezya toplumunda siyasi yönetim bugüne kadar bu siyasi ve toplumsal güçlerin mücadelesine de konu oldu.

Bağımsızlık düşüncesine giden yol
Batılı güçlerin bölge üzerindeki siyasi tasarımlarının yanı sıra, Takımadalar toplumlarının bağımsızlık çabalarının modern anlamda ortaya çıkmaya başlaması yirminci yüzyılın başlarına kadar geri gider. Birinci dünya savaşı sonrasında günlük yayın organlarının yaygınlaşmasıyla bağımsızlık düşüncesi görece geniş kitlelerce paylaşıldı. Örneğin, ‘Soeara Atjeh’ adlı yayın organında ‘İslam ve Milliyetçilik’ başlığı altında ele alınabilecek yazıların yer alması coğrafi olarak Takımadalar’ın en batısı ile aynı dönemlerde merkezi oluşturan Java Adası’ndaki yaklaşımların benzerlik taşıdığını ortaya koyuyor. Hollanda sömürge okullarında öğrenim gören ve süreçte ülkenin aydınlarını oluşturacak kişilerin Avrupa’daki devrimlerden hareketle milliyetçilik ve komünizm akımından etkilenmeleri, bölgenin asli unsurlarından İslamcı perspektifle birlikte bağımsızlık yolunda siyasi ideolojiler olarak yer aldı. Bu ideolojilerin kurumsal karşılığı ise, İslamcılığın Masyumi partisi; milliyetçiliğin Endonezya Milliyetçi Partisi; komünizmin de Endonezya Komünist Partisi ile karşılığını buldu.

Model arayışında Türkiye faktörü
Bölge Müslümanlarının dışarlıklı ve sömürgeci ticari tekel karşısında varlık göstermenin somut adımı olarak ‘Sarekat Islam’ı kurmaları ve bu mücadelenin zamanla Masyumi adıyla bir siyasi partiye evrilmesi önemli süreçlerden sadece biridir. Bölge halkının, aydınlarının ve hocalarının özgürlük mücadelesindeki rolleri ile bu süreçte Türkiye’deki gelişmelerin de şu veya bu şekilde bir tesiri bulunuyor. Bu bağlamda, ‘genç’ Türkiye Cumhuriyeti’nin lideri Kemal Atatürk’ün basın yayın organları kadar posterlerinin evlere kadar girmesi; Atatürk ve Enver Paşa’nın ‘Soeara Islam’ gibi basın organlarında da görüldüğü gibi bazı yayınlara konu olması; Ziya Gökalp, Halide Edip Adıvar’ın yazılarının Sukarno gibi geleceğin devlet başkanınca okunması nasıl bir devlet yapısının ortaya çıkacağına dair ipuçları verir.

Ülkenin nasıl bir siyasi model üzerine oturtulacağı meselesinde ‘cumhuriyet’ ile ‘federalizm’ arasındaki fark, ülkenin kurucu figürlerinin yaklaşımıyla, sömürgeci gücün Takımadaları siyasi bir yapı olarak kendine organik olarak bağlı kılma arasındaki mücadeleye denk gelir. Karanın Cumhuriyet lehinde oluşmasında, özellikle Sukarno’nun yukarıda zikredilen isimlerin eserlerine ve ideolojilerine dair eserleriyle ilgili hapiste yaptığı okumaların kayda değer bir yeri vardır. İlk gençlik yıllarından itibaren milliyetçi bir damara sahip olan Sukarno’nun bu ideolojik yapılaşma süreci kadar, halk katmanlarında da Türkiye’deki bağımsızlık ve devamındaki süreç sembolik karşılığını Atatürk’ün posterlerinin evlerin duvarlarında asılı olmasıyla bulur.

Panca Sila: İdeolojik Temel
Yukarıda zikredilen ve geniş adalar topluluğunu birleştiren Cumhuriyet’in temel ilkeleri, yine Sukarno’nun ‘Türkiye okumaları’nı yansıtacak şekilde ‘beş ilke’, yani Panca sila’da karşılığını bulur. Hukuki, siyasi, ekonomik, sosyal kalkınma ve plüralizme vurgu yapan bu ilkeler ‘ten Tanrıya inanç’, ‘milliyetçilik’, ‘adalet’, ‘temsili demokrasi’ ve ‘refah devleti’ne işaret eder. Ve bu ilkeler anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddelerini oluşturur. Bu anlamda panca sila, Sukarno’nun, sömürgeci yönetim altında geçen gençlik yıllarında toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulan tek Tanrıcı, milliyetçi ve sosyalist akımların biraraya getiren bir ilkeler dizinidir.

Farklı toplum kesimlerini biraraya getirmeyi hedefleyen, bu anlamda ulusal bir moral değerler bütünü kabul edilen panca sila, ülkenin temel ideolojisi olarak ortaya çıkmış ve bugüne kadar varlığını korumuştur. Bu ideolojik temellendirme, bağımsızlık öncesi süreçte çeşitli siyasi faaliyetleriyle dikkat çeken grupların, yeni devletin ideolojisi belirlemede içine girdikleri rekabet sürecinin bir ürünüdür. Bu çerçevede geniş kitlelerin dini inançlarının Müslümanlıkla buluşmasına rağmen, bir İslam Devleti düşüncesi pratiğe geçirilmez.

Ordudan Reforma
Ancak aradan geçen süreçte, meclis varlığı, İslamcı partinin yasaklanması ve meclis varlığının kontrol altına alınması ve darbe Sukarnolu yılların özetidir. Darbeyle yerine gelen üniformasını çıkartıp sivil kıyafeti giyen general Suharto otuz iki yıllık iktidara damgasını vurdu. 1998’de baş gösteren halk ayaklanması ile siyasi ve sivil hayatın yeniden düzenlenmeye başlandığına tanık olundu. Adına ‘reform’ denilen bu sürecin ilk beş yıllık bölümü geçici başkanlık yapan Prof. Dr. Habibie; ülkenin dini/sivil organizasyonlarından Nahdat’ul ulama’nın da yöneticiliğini yapmış olan, liberal İslamcı olarak da bilinen Abdurrahman Vahid ve Sukarno’nun kızı Megavati’nin başkanlığına konu oldu. Ardından, yukarıda zikredildiği üzere askerin ülke siyasetindeki başat rolüne gönderme yapacak şekilde, başkanlık iki dönem yani on yıl boyunca eski bir general Susilo Bambang Yudhoyono taşındı. 1998’den sonra başlayan ve aradan geçen on beş yıla rağmen, reform sürecinde ne kadar ilerleme sağlanabildiği bir soru işareti. Bugün iktidarın başında mevcut köklü siyasi partiler içerisinde kayda değer rol almamakla beraber yerel yöneticilik tecrübesiyle halkın teveccühe mazhar olmuş Joko Widodo bulunuyor. Bağımsızlığın kutlandığı bugünlerde Jokowi ülkenin temel ilkelerine yani panca sila’ya atıfta bulunurken reformları hayata geçirmekle meşgul olmayı da göz ardı etmiyor.

Selasa, 09 Agustus 2016

Endonezya’da Başkan Jokowi’den Kabine Hamlesi / Jokowi Reshuffle the Cabinet


Mehmet Özay                                                                                                                     09.08.2016

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo, iki yıldan daha az bir süre içerisinde ikinci kez kabine değişikliğine gitti. Bu sıradan bir değişim değil, aksine dokuz yeni ismin bakanlığa getirilmesi ve dört ismin de başka bakanlıklara atanmasıyla önem arz ediyor. Ülkede başkan ve yardımcısının seçilme süreçleri ve bu bağlamda siyasi partilerin oynadıkları rol, bugün yaşanan kabine değişikliğinde de kendini gösterdi.

2014 seçimleri öncesinde önemli reformlar vaat eden Jokowi’nin başkanlığının ilk iki yılında söz konusu vaatlerin pratiğe geçirilebildiğini, bir başka ifadeyle Başkan’dan büyük umutları olan halkın gelişmelerden tatminkâr olduğunu söylemek güç. Bu noktada, Başkan’ın kabinede ikinci ve de önemli bir değişikliğe daha gitmesi bunun göstergesi. Halka yakınlığıyla tanınan Jokowi’nin, Endonezya Mücadeleci Demokrat Parti (PDI-P) üyeliğinin dışında siyasi partilerin ‘derin’ yapılarıyla organik bağı bulunmuyor.

Bu nedenle, reform çabası arzu edilen bir istikamette ilerleyememesine rağmen, Jokowi’nin devlet başkanlığına giden süreçte halktan aldığı desteğin şu veya bu şekilde halen sürdüğü de görülüyor. Ancak ülkede beş yılda bir yapılan başkanlık seçimleri için hazırlıkların üçüncü yıla girilmesiyle başladığı düşünüldüğünde Jokowi’ye halk desteği kritik bir aşamada bulunuyor. Uzun yıllardır siyasi partilerden umduğunu bulamayan geniş halk kesimleri nezdinde Jokowi’nin bir umut olarak ortaya çıkması tesadüf değildi. Ancak Jokowi’nin tek başına bu süreci götürmesi ve halkın sorunlarına pratik karşılık bulma çabası da mümkün değil. Bu nedenle, Jokowi kendisini destekleyen siyasi partiler koalisyonunu genişletirken, partilerin sunduğu adaylar arasından tercihlerle kabineyi oluşturuyor. Bu çerçevede 2014 seçimlerinden sonra Jokowi’yi destekleyen partiler mecliste yüzde kırklardaki destek bugün yaklaşık yüzde yetmişlere ulaştı.

Jokowi iktidarında üçüncü kabinede bazı isimler özellikle dikkate alınmayı gerektiriyor. Bunlar arasında Siyasi, Hukuk ve Güvenlik İşlerinden Sorumlu Koordinasyon Bakanlığına getirilen eski general, Hanura partisi kurucusu ve önceki dönem başkan adaylarından Wiranto. Wiranto, başından bu yana Jokowi’ye destek verse de, bugüne kadar kendisi kabine de yer almamıştı. Bunun yanı sıra bu bakanlığın son derece stratejik oluşunu da bir yere not etmek gerekir. Doğu Timor ve Açe süreçlerinde adı insan hakları ihlâlleriyle anılan Wiranto’nun böylesine önemli bir bakanlığa getirilmiş olmasının süreçte eleştirileri de beraberinde getirecektir. Bir diğer bakan ise, Susilo Bambang Yudhohoyo (SBY) başkanlığı döneminde Maliye Bakanlığı yapan (2005-2010), ardından Dünya Bankası’nda üst düzey bir göreve atanan Sri Mulyani Indrawati. Sri Mulyani’nin bakanlıktan ayrılmasında o dönem ‘Bank Century’ vakası olarak kayıtlara geçen yolsuzluk etken olmuştu. Aradan geçen beş yılın ardından Sri Mulyani’nin yeniden aynı bakanlık koltuğuna oturması onun aklandığı anlamına geliyor. Ancak tezat içeren husus, o tarihlerde bakanlıktan ayrılması için baskı kuran çevrelerin, ki bunlar arasında bugün hükümete destek veren Golkar Partisi de bulunuyor, bugün bakanı alkışlarla karşılamasıdır. Sri Mulyani’nin yeniden göreve getirilmesinde, ekonomik kalkınmada geçen yıl yüzde 4.79, bu yılın ilk altı ayında da 4.92 olarak, yani 2010’lu yılların en düşük seviyesini görmesinin rolü büyük. Ülkenin önemli dini/sivil toplum kuruluşlarından Muhammediyye’ye mensup Malang Muhammediyle Üniversitesi Rektörün Muhadjir Effendy’nin Eğitim Bakanlığı’na getirildi. 

Bu noktada, 2014 seçimleri öncesi ve akabinde Müslüman çevrelerin Jokowi’ye yönelik eleştirilerinin, bu son atamalar ve ittifaklarda da ortaya çıktığı üzere Muhammediyye’nin Başkanla ‘ilişkilerini’, PKS’in başkana verdiği destekle birlikte değerlendirmek gerekir. Daha önce Başkan’a eleştirel yaklaşan Müslüman çevrelerin bu değişimin nedenleri de dikkatle incelenmeyi gerektiriyor. Bununla birlikte, Müslüman çevrelerin Başkan’la ilişkilerinde farklılaşmanın daha başlardan itibaren gündem geldiği de biliniyor. Bu çerçevede, Diş İşleri ve Sosyal İşler Bakanlarının Alimler Birliği’ne (Nahdat’ul Ulama) bağlı kişiler olması bunun göstergesi. Bakanlık değişimi konusunda ise Başkan’a en yakın isimlerden biri olarak bilinen eski general Luhut Paddjaitan’ın Siyasi, Hukuk ve Güvenlik İşlerinden sorumlu koordinasyon bakanlığından Denizcilik İşleri Koordinasyon Bakanlığına atanması oldu. Başkanın ‘yakın iş arkadaşı’ olmasının dışında, kabinede giderek öne çıkan ve bir Başbakan gibi hareket eden Luhut’un bu yeni atamayla belli bir ‘sınıra’ çekildi.

Tabii burada siyasi partiler Jokowi’yi niçin destekliyor sorusu önemli. Bakanlıkların her birinin kendi iç dinamikleri ve bu dinamiklere hakim olma arzu ve çabası siyasi partileri kabinede yer almaya iten en önemli faktör. Bunun yanı sıra, Bakanların başında bulundukları kurumlarında plân ve programlarını gerçekleştirme arzularının, başta Başkan olmak üzere diğer ilgili bakanlıklarla koordinasyonun önüne geçmesi de bugüne kadar yaşanan sıkıntıların başında geliyor. Özellikle geçen süre zarfında enerji ve madencilik, maliye, küçük ve orta ölçekli işletmeler, ulaştırma bakanlıklarının koordinasyon konusunda sergiledikleri düşük performans ve kendilerine tahsis edilen ve bir anlamda reform sürecinin önemli ayaklarından birini oluşturan bütçelerini uygun bir şekilde kullanamamaları Jokowi’nin vizyonunun pratiğe dökülememesi anlamı taşıyor. Hem yurt dışı yatırımlar hem de ülke bütçesine katkısıyla önemli bir yeri bulunan Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı ile Denizcilik İşleri Koordinasyon Bakanlığı arasında yaşanan söz düellosunun Jokowi’nin ‘iktidarına’ yönelik bir müdahale olduğu gibi, ülkenin potansiyel kaynaklarının işletilmesi konusundaki anlaşmazlık kabinedeki ayrışmayı en iyi şekilde ortaya koyuyordu. Bu anlamda çeşitli bakanlıklar arasında koordinasyon eksikliği doğal olarak reform sürecinin tıkanması anlamına geliyordu. 

Kabine değişikliğindeki bir diğer faktör ise bazı siyasi partilerin Jokowi yönetimine destek verme kararıdır. Bu nedenle, Başkan ve siyasi partiler arasındaki pazarlıkların kabinede bakan dağılımlarına yansıma gerekliliği ikinci kabine değişikliğinde rol oynadı. Bu çerçevede Golkar, Ulusal Emanet Partisi (PAN) ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (PKS) öne çıktığı görülüyor. Her üç parti de 2014 seçimleri ardından başkan adaylarından ve adı insan hakları ihlalleriyle birlikte anılan, eski general Prabowo Subianto’yu destekleyen ‘Kırmızı-Beyaz Koalisyonu’ adı verilen ittifak içerisinde yer alıyordu. Parlamentoda milletvekili çoğunluğunu elinden tutan bu koalisyonun hedefi mecliste blok oluşturarak reforma dönük politikaların önünü tıkayarak Jokowi’yi köşeye sıkıştırmaktı. Ancak bu üç parti bugün gelinen noktada siyasi pragmatiklik örneği göstererek, eski generalle yollarını ayırmakta bir sakınca görmüyor. PKS yönetiminin Jokowi’yle görüşmeler yapmasına ve politikalara destek vermesine rağmen, yeni kabinede üyesi bulunmuyor. Buna mukabil, PAN iki, Golkar ise bir bakanlık alarak Jokowi’ye verdikleri desteğin somut karşılığını almış oldular.

Bu üç partinin siyasi ideolojileri çerçevesinde 2014 seçimlerden bu yana sergiledikleri tutum ayrıntılı olarak incelenebilir. Ancak burada, özellikle Golkar üzerinde dururken, benzer bir yaklaşımın diğer parlilerce de ortaya konduğunu akılda tutmakta fayda var. Ülkenin köklü partilerinden Golkar’ın 2014 seçimleri sonrasında Jokowi’ye destek vermemişti. Partide daha seçimler öncesinde başlayan liderlik yarışı seçimlere başarısızlık olarak yansımakla kalmamış, liderlik kavgasının devamı da Jokowi’nin desteklenip desteklenmemesinde de ortaya konmuştu. Suhartolu ‘Yeni Düzen’ döneminin yegâne iktidar gücü Golkar bugünlerde iç çelişkilerini kısmen aştığı intibaı vererek Jokowi’ye destek veriyor. Bu destek, Jokowi’nin popülaritesinden istifadeyle, ‘Biz de Jokowiciyiz’ yaklaşımının bir yansıması olarak pratikte karşılığını buluyor. Parti içi tartışmalar şimdilik durulsa da, ideolojik olarak iflas etmişliğin bir göstergesi olarak 2019 seçimlerine yönelik bir vizyon sunulamıyor. Bu vizyonsuzluğun doğurduğu açık, parti üst yönetiminin Jokowi’nin 2019’da yeniden başkan seçileceği tahminleri bağlamında ‘Jokowicilik’le karşılık buluyor. Geniş kamuoyu önünde Başkan Jokowi’yle aynı safta yer aldığını gösteren Golkar’ın hedefinde seçimlerde yüksek oranda oy alarak daha çok milletvekili çıkartmak. Bu anlamda, Golkar’ın başkana sunduğu bu destek, 2019 seçim sürecinin de somut olarak başladığı anlamı taşıyor.

Devlet Başkanı Jokowi’nin kabineyi yenilemesiyle hem siyasi partilere hem de halka önemli bir mesaj verdi. Atamalar sonrasındaki ilk konuşmasında ‘söz bende’ diyen Jokowi, kabinede bir daha bakanlar arası çatışmalara meydan vermeyeceğini ortaya koymuş oldu. Kabine değişikliğiyle Endonezya yeni bir döneme adım attı ve bu gelişme halk nezdinde yakından takip edilecektir. 

Rabu, 27 Juli 2016

Malay Dünyasında ‘Darbe’ ve Türkiye Algısı / Perception of the Coup and Turkey in Malay World


Mehmet Özay                                                                                                                      25.07.2016
Türkiye’de 15 Temmuz akşamı gerçekleşen darbe girişiminin dikkatle izlendiği ülkeler arasında Endonezya ve Malezya da bulunuyor. Güneydoğu Asya’da halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan bu iki ülkede Türkiye’ye karşı beslenen ilginin şu veya bu şekilde tarihi bir gerçekliğe oturduğu malum. Bunun modern dönemde, farklı boyutlarda gerçekleştirilmeye çalışılan bağlamlarıyla yeni bir rota çizilmekte olduğu çabası da gözlerden kaçmıyor. Öte yandan, Türkiye’nin son yıllarda gerçekleştirdiği siyasi ve ekonomik kalkınma çabasının da bölgede ‘heyecanla’ izlendiği gözleniyor. Bununla birlikte, son on gün içerisinde bölgede öne çıkan basın yayın organlarında Türkiye’deki gelişmeye dair doyurucu bir bilgilendirme ve analiz olduğunu söylemek mümkün değil.
Batı Medyası ve Yerli Algı
Bölge basınının gelişmeleri doğrudan Türkiye’den öğrenmek yerine, batılı basın yayın organlarından aktarma veya bu yayın organlarının Türkiye’deki temsilcilerince kaleme alınan haberler bağlamında bir değerlendirme çabası içerisinde oldukları dikkat çekiyor. Darbeyle ilgili haberlerin yanı sıra, bazı yazarların ve akademisyenlerin kaleme aldığı yazılarda güncelliği devam eden darbe süreciyle birlikte, Türkiye’nin son kırk yılını aynı anda değerlendirme çabası içine girmesi, genel okuyucu kitlesini bilgilendirme hedefini ne kadar gerçekleştirdiği konusunda şüphe uyandırıyor.
Bölge ülkelerindeki ulusal basında Türkiye devleti ve milletinin 15 Temmuz’da karşı karşıya kaldığı tehlike üzerinde durulmaz ve bu darbe gerçekleşseydi Türkiye devleti ve milletinin neyle karşı karşıya kalacağı dikkate alınmazken, batılı siyasetçilerin ‘darbeyle mücadelede’ Türkiye’ye demokrasi dersi verme çabasına dair yazılar sayfaları dolduruyor.
Gene benzer yazılarda, darbenin doğrudan hedefi konumundaki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Batılı yayın organlarının söyleminin tekrarı olarak, son 13 yıllık iktidarında ‘dikkatöryal’ eğilimlere sahip olarak resmederken, aynı Erdoğan’ın darbenin fark edilmesiyle birlikte sosyal medya üzerinden Türk halkına ‘darbeye karşı durun’ çağrısına yüzbinlerin karşılık vermesini geniş okuyucu kitlesinin bir anlam çerçevesine oturtması mümkün gözükmüyor. Batılı yayın organlarının Türkiye devleti Cumhurbaşkanı’na biçilen ‘diktatör’ ve ‘İslamcı’ sıfatlarının nasıl örtüştürülebileceği konusunda da, İslami hassasiyete sahip olduğu görülen bu toplumlarda bir düşünce pratiği sadır olmuyor.
Terör ve Karizma
Söz konusu yazılar ‘darbe’/’ordu’, ‘hocaefendi’/’hizmet’, ‘Erdoğan-Gülen çatışması’, ‘Türk halkı’ gibi alt başlıklara ayrılıyor. Bu başlıklar bile, yazan kişinin konuya vukufiyeti, tarafgirliği, önyargıları üzerine oturuyor. Bu noktada temelde yaygın bilgi eksikliği kadar, FETÖ/PDY’nin bu bölgede yirmi yılı aşkın süren faaliyetlerinin bir sonucu olarak kurduğu ilişkiler çerçevesinde ‘basın sektörüne’ nüfuzunun da kayda değer bir payı var. Bu çerçevede yazarların, Türkiye’de bir geceye sığan vak’ıayı anlamlandırabilmek için peşpeşe dizdikleri bu ve benzeri başlıklar altındaki yazılarının sağlıklı bir zemine oturduğu söylenemez.
Hükümetle söz konusu grup arasında geçmişte yaşanan ilişkilere atfın yer aldığı bu yazılarda, darbe ve darbeye teşebbüsün arkasındaki söz konusu grubun nasıl bir dönüşüm geçirdiği ve Türk devleti tarafından niçin “FETÖ/PDY” olarak adlandırıldığı konusu dikkatlere sunulmuyor. Veya kendini ‘eğitime’ adamışlığıyla öne çıkartan bir grubun, nasıl olup da iktidar aygıtıyla yarış içine girdiği, bunu yaparken de genel geçer demokratik yol ve yöntemlere başvurmak yerine, gizli bir örgüte ve bu örgütün liderine yönelik ‘kutsal’ bağlılıkla hareket eden bir yapıya büründüğü üzerinde bir sorgulama gerçekleştirilmiyor. Eğitime adanmış bir ‘hareketin’, eğitim süreçlerinden geçen fertlerinin gün gelip yuvalandıkları resmi ve de özel kurumlardan çıkarak devleti ve milleti hedef alacak bir hedef birlikteliğiyle hareket etmelerinin nasıl bir rasyonalitesi olduğu hususu akıllara getirilmiyor. Üstüne üstlük, aynı yazılarda FETÖ/PDY liderinin, ‘hocaefendi, felsefeci, karizmatik alim’ gibi sıfatlarla zikredilmesi; Erdoğan’dan, söz konusu ‘alimin’ öğrencisi (murid) olduğu söylemi, dini hassasiyetleri olan Endonezya ve Malezya genel okuyucu kitlesinde Türkiye’de olan bitene dair kafa karışıklığının daha da artmasına neden oluyor.
Etkin Bilgi ve Proganda
Bunun temel nedeni, Güneydoğu Asya Malay toplumları olarak zikredilen Endonezya ve Malezya’da Türkiye’ye karşı bir ‘ilgi’ ve ‘muhabbet’ten bahsedilebilse de, bunun sağlam bilgi ve kaynaklar üzerinde inşa edildiğini söylemek oldukça güç. Tikel ilişkiler çerçevesinde o da sınırlı alanlarda oluşan etkileşimlerin Türkiye sosyolojisi, siyaseti, dini yapıları ve cemaatleri, sosyal değişimleri, darbeleri vb. anlamlandıracak bir donanım söz konusu değil. Bunun olmadığını da günlük gazete haftalık aylık dergi ve kitap okur yazarlığının oldukça düşük olmasından; gündelik yaşam içerisinde ve kampüs yaşamında öğretim görevlisi/öğrenci etkileşiminden hareketle sıklıkla karşı karşıya geldiğimiz kitleyle etkileşimimiz bize gösteriyor. Bu nedenledir ki, bu ana alanları temsil ettiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki alt başlıklar, okuyucular nezdinde bir anlamlı ilişkiler dizini olmaktan daha çok, daha çok kafa karışıklığına yol açıyor.
Aslında bu kafa karışıklığının ‘darbe’ ile başlayan süreçten çok daha öncesine dayanıyor. Dikkat çekici bir diğer husus, bölge halkı arasında, Türkiye Devleti ile Türk vatandaşlarının oluşturduğu sivil oluşumlar arasında bir ayrım gözetilmemesiyle ilişkili. Bu noktada, Türkiye’den çeşitli sivil oluşumlarının Türkiye devletine ve milletine bağlılığının ötesinde, bu bağlılığı zamanla aşarak veya istismar ederek kendini ‘devlet’ konumuna yerleştiren FETÖ/PDY’nin varlığı, Endonezya ve Malezya halkının ‘darbe’ sürecini anlama ve anlamlandırmasını zorlaştırıyor.
Türkiye devletinin ve de milletinin darbe girişiminden sorumlu tuttuğu ve bunu yaparken de  son derece güçlü kanıtlara dayandırmasına ve bu nedenle ortaya çıkan durumda -ki bu daha önceki süreçte belirginlik kazanmaya başlamıştı- sorumluları FETÖ/PDY şeklinde tanımlamasına rağmen, söz konusu medya organlarında terör başı Fethullah Gülen’i ‘hocaefendi’/’alim’ gibi sıfatlarla anmaya devam ediyor.

Sabtu, 25 Juni 2016

Güney Çin Denizi’nde Natuna Adaları Krizi / Natuna Islands Crisis at South China Sea

Mehmet Özay                                                                                                              24 Haziran 2016

Güney Çin Denizi’nde Endonezya’nın Varlığı

Bugünlerde Güney Çin Denizi yeni bir gelişmeye sahne oluyor. Çin’in uzunca bir süredir Güney Çin Denizi’nde egemenlik iddiaları karşısına, bugüne kadar hak iddia eden ülkeler arasında bulunmayan ve bu nedenle konuya mesafeli durmanın yanı sıra, taraflara arabulucuk rolü üstlenebileceğini üst düzeyde dile getiren Endonezya devleti çıkmış bulunuyor. Çin’in, yaklaşık 3.5 milyon kilometrakarelik Güney Çin Denizi’nin yüzde doksanlık bölümünü kapsayan egemenlik iddiası, bölge sularına komşu, Filipinler, Vietnam, Malezya, Bruney, Tayvan ile doğrudan anlaşmazlık yaşamasına neden oluyor. Geçen hafta Natuna Adaları çevresinde yaşanan bir gelişme üzerine, yukarıda zikredilen ülkelere Endonezya’nın da katılmasıyla Çin’le anlaşmazlık yaşayan ülke sayısının altıya çıktığını gösteriyor. Bu gelişmeyi yerli yerine oturtmak için detaylara bakmakta fayda var.

Natuna Adaları ve Endonezya’nın Çin’le Karşılaşması

Söz konusu gelişme, Endonezya’nın kuzeyinde Riau Eyaleti’ne bağlı ve Güney Çin Denizi’nin güney girişinde jeo-stratejik öneme sahip Natuna Adaları çevresindeki sularda Endonezya sahil güvenlik güçlerinin 17 Haziran Cuma günü bir Çin balıkçı teknesine el koyması ve yedi kişilik mürettebatı göz altına almasıyla meydana geldi. Bu gelişme karşısında Çin hükümeti, Endonezya sahil güvenlik güçlerinin, Güney Çin Denizi'nde ‘Çin’in geleneksel balıkçılık avlanma bölgesinde’ avlanma yapan Çin balıkçı teknelerini aşırı güç kullanarak taciz ettiğini ve açılan ateş sonucu teknedeki mürettebattan birinin yaralandığını ileri sürdü. Çin hükümeti bununla da kalmayıp, tıpkı daha önce de diğer ilgili ülkelere yapılan açıklamalar da olduğu gibi, bölgedeki istikrar ve barışı etkileyecek, tansiyonu yükseltecek eylemlerden kaçınılması çağrısında bulunarak, Endonezya’nın bu tür eylemlerle ‘Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ ve bölgede taraf ülkeler arasında varılan ‘Güney Çin Denizi Eylem Bildirgesi'ni ihlâl ettiğini belirtmişti. Ancak benzer iddiaların bölgedeki diğer egemenlik iddiasındaki ülkeler gibi Endonezya tarafından da Çin yönetimine hatırlatıldığı da biliniyor.
Bunun akabinde, Endonezya hükümetinden çeşitli bakanlar konuyla ilgili açıklamalarında Çin balıkçı teknesinin Endonezya’nın kısa sahanlığını ihlâl ettiği ve Endonezya sahil güvenlik güçlerinin görevlerini yaptıklarına dikkat çekerken, yaralanma hadisesinin olmadığını söyledi. İlgili bakanların açıklamalarında ‘egemenlik hakkı’ ile ‘ekonomik kıta sahanlığının ihlâliyle ortaya çıkan kaçak avlanma’ açıklamalarının birbiriyle nasıl örtüştüğü veya ayrıştığıyla ilgili bazı görüş ayrılıkları bulunuyor. Bu noktada, kimi çevreler Çin’le doğrudan egemenlik hakkı noktasında ‘çatışma’ istemezken, bunu ‘balıkçıların ihlâli’ olarak değerlendiriyor. Ayrıca, bu gelişmenin iki ülke arasında siyasi bir konu değil, hukuki olduğunu belirtilerek Natuna Adaları ve çevresinin Endonezya’nın kıta sahanlığı içinde olduğuna vurgu yapıldı. Bir anlamda düşük profilli kabul edilebilecek bu açıklamaların ardından, Devlet Başkan yardımcısı Yusuf Kalla’nın “Endonezya’nın Pekin yönetimine Natuna Adaları çevresindeki sularda egemenlik hakkına saygı göstermesi konusunda bir mesaj verecektir” açıklaması geldi. Bu mesajın bir yerinde, Çin’i ‘Birleşmiş Milletler Deniz Yasası Sözleşmesi’ne uyma daveti bulunurken, öte yanında Devlet Başkanı Joko Widodo’nun bugün Natuna Adaları’na gitmesi bulunuyor. Jokowi’nin bizzat bölgeye giderek bir donanma gemisinde bulunması Çin’e karşı bir cevap niteliğindeydi. Joko Widodo, yanında bazı bakanlar olduğu halde Natuna Adaları çevresinde Endonezya’ya ait bir donanma gemisinde bazı bakanlarla toplantı yapması Endonezya devletinin, Çin’in iddialarının aksine bölge adalar ve denizlerinde egemenlik iddiasını dile getirmenin sembolik bir yolu olarak değerlendiriliyor. Bu noktada, uzunca bir süredir Çin ve bölgedeki diğer beş ülke arasında egemenlik anlaşması tartışmalarına konu olan Spratly ve Paracel Adaları’na Natuna Adaları da eklenmiş oldu.

Endonezya’dan Kararlı Duruş Sinyali

Dikkat çekilmesi gereken husus, Çin balıkçı teknelerinin ilk defa Natuna Adaları çevresine gelmesi değil. Bu yıl içerisinde ortaya çıkan üçüncü vak’a olmasına rağmen, geçen haftaki gelişmeden sonra iki tarafın yaptığı açıklamalarının ‘tonu’ ve Jokowi’nin Adalar civarına kadar gitmesinde olduğu gibi sembolik açılımı ilk defa gündeme geliyor. Endonezya sahil güvenlik birimleri yaptıkları açıklamada daha önce de Çin balıkçı teknelerinin Endonezya kıta sahanlığını ihlâl ettiğini, ancak teknelerin grup halinde gelmesi nedeniyle müdahale edilemediğini de hatırlamak gerekir. İki ülke yetkililerinin ‘standard’ açıklamalarının ötesinde, burada en dikkat çekici husus Endonezya’nın giderek ‘kararlı’ duruş sergilemesidir. Bunda hiç kuşku yok ki, Çin’in bölgede  özellikle tarih referanslara dayandırarak ısrarla Güney Çin Denizi’nin tamamında hak iddiasını sürdürmesi kadar, 14 Haziran’da Çin’in ev sahipliğinde yapılan Çin ve ASEAN Dışişleri Bakanları toplantısında da taraflar arasında sorunun çözümüne dair yapıcı bir yönelimin ortaya çıkmamasına bağlanabilir.

Kaçak Avlanma ve Ekonomik Verimlilik

Endonezya kara sularına yabancı teknelerin girmesinin çeşitli nedenleri var. Bir adalar ülkesi olan Endonezya sahil güvenliğinin zayıf olması, bu geniş sularda su ürünleri bakımından zengin bir potansiyele sahip olması ve ilgili ülkelerin kendi ülke balıkçılarını bu gibi yasa dışı avlanmalardan muaf tutacak uygulamaları yürürlüğe koymamaları gibi nedenleri saymak mümkün. Endonezya vechesinde ise, söz konusu yabancı balıkçı teknelerini donanma gemileri marifetiyle imha etme gibi radikal bir çözüme başvurmasında ise caydırıcılık unsuru öne çıkarmak kadar, giderek ekonomik rekabetin arttığı bölgede Endonezyalı balıkçıların önünü açaçak yeni bir denizcilik politikasına başlanmasının da rolü göz ardı edilemez. Bu noktada, Başkan Jokowi’nin zaman zaman dile getirdiği üzere Takımadalar ülkesi Endonezya’nın denizciliğin her alanında gelişmiş bir ülke seviyesine çıkartılması konusundaki yaklaşımını hatırlamak gerekir. Bunun belli başlı araçlarından biri de, kıta sahanlığında güvenliğin tesisi ve ekonomik değerlerin başka ülkelerce ‘paylaşılmasının’ önüne geçmektir.

Bu noktada, Çin, Malezya, Filipinler, Tayland ve Vietnam dünyanın en çok balık ve su ürünleri ihraç eden ülkeleri arasında bulunması Endonezya’nın karşı karşıya sorunun açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu ülkeler gibi Endonezya’nın da balıkçılık ve deniz ürünlerinde rol sahibi olmak istemesi, özellikle son iki yıldır hükümetin ekonomi politikaları denizcilik gibi son derece önemli bir kaynağı ön plâna çıkarma politikalarında ortaya çıkıyor. Ve bu önemli ekonomik kaynağın Endonezya balıkçıları ve halkına hizmet edecek şekilde revizyondan geçirilmesi konusuda adımlar atılıyor. İşte bu noktada, Endonezya hükümeti daha önce de var olan çevre ülkelere bağlı balıkçı teknelerinin yasa dışı avlanmalarının önüne geçmek için ‘agresif’ kabul edilebilecek bir yöntemi uygulamakta ısrar ediyor. Endonezya hükümeti kara sularının dış müdahalelerden korunması kadar ekonomik varlıklarının da başka ülke balıkçılarınca bir kazanıma dönüştürülmemesi için aldığı tedbir bugünlerde Endonezya ve Çin’i karşı karşıya getiriyor.

Endonezya’nın Denizcilik Politikası’nın Gelişmelere Etkisi

2014 yılında devlet başkanlığı koltuğuna oturan Joko Widodo’nun kurduğu hükümette Denizcilik ve Balıkçılık Bakanı olan Susi Pudjiastuti’nin kararlı politikası Endonezya kara sularında yabancı ülke teknelerinin varlığına son vermeyi hedefliyor. Kadın Bakanı’nın sert yaptırımları içeren politikası bölgedeki çeşitli ülkelere ait balıkçı teknelerinin Endonezya kara sularına girmesi halinde donanmaya ait birimlerce batırılıyor. Belli bir dönem içerisinde el konulan yabancı bandıralı gemiler toptan imha ediliyor. Bu çerçevede, 2014 yılından bu yana Endonezya sularında el konulan yamancı bandıralı toplam 151 gemin imha edildi. Bakan Pudjiastuti 22 Haziran günü yaptığı yaptığı açıklamada önümüzdeki ay, yani Ağustos’ta 30 teknenin daha bu şekilde imha edileceğini duyurdu. Bunlar arasında 17 Haziran günü el konulan Çin balıkçı teknesinin de olduğunu söylemesi dikkat çekiciydi. Bakan, bu politikanın uygulanması konusunda hiçbir ülkeye ayrımcılık yapmayacaklarını üzerine basa basa söylerken, burada hedef açıkçası Çin’di.

ASEAN’da Ortak Bir Siyaset Mümkün mü?

ASEAN içerisinde ekonomisiyle ve siyasi duruşuyla dikkat çeken ve hatta Birlik içerisinde liderlik konusunda adı öne çıkan bir ülke olan Endonezya’nın Güney Çin Denizi anlaşmazlığına taraf olması, Endonezya ve Çin arasında doğrudan bir siyasi krizi getirmesi olasılığı bulunmakla birlikte, ekonomik ilişkiler kadar Endonezya’da azınlık olmakla birlikte ekonomik yaşamı elinde Çin nüfusunun varlığı sorunu iki ülke arasında derinleştirilmesinin önünü alacaktır. Ancak özellikle Çin’le aynı konuda anlaşmazlık yaşayan ve agresif çıkışlarıyla bilinen Filipinler ve Vietnam’ın yanında Endonezya’nın da yer alması ASEAN içerisinde Çin karşısında ortak bir politika geliştirilmesinde pay sahibi olabilir. Bu noktada, Çin’in de önemli yatırımlarının bulunduğu Endonezya gibi bir ülkeyle doğrudan çatışmacı bir yaklaşımda ısrar etmesinin pratik bir yararı bulunmuyor. Bu noktada, Filipinler hükümetinin Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne 2014 yılında Çin aleyhine açtığı davanın sonucunun bugünlerde yayınlanacak olması da Endonezya’nın ne gibi bir duruş alacağında belirleyici olacaktır. Bununla birlikte, Çin yönetiminin, Güney Çin Denizi’nde egemenlik iddialarına meşruiyet kazandırmanın bir yolu olarak zaman zaman yüzlerle ifade edilen Çinli balıkçı teknelerinin ‘ekonomik’ faaliyetlerini güvenlikli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için donanmaya ait gemilerin bu teknelere eşlik etmek amacıyla göndermesi, bölgede tansiyonu her an artırabilecek bir teşebbüs olduğunu da dikkate almakta fayda var.





Selasa, 14 Juni 2016

Tezatlar Şehri Cakarta’da Ramazan / Ramadhan in Jakarta: A City of Contradictions

Mehmet Özay – Cakarta                                                                                            14 Haziran 2016

Endonezya Cumhuriyeti’nin başkenti Cakarta, Ramazan’ın ruhuna uymaya çalışıyor. Üçüncü dünya ülkelerinin en kalabalık başkentlerinden biri olmakla kalmayan Cakarta, İslam dünyasının en renkli ve kalabalık Müslüman nüfusuna da ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle Ramazan ayında başkent, geniş kesimlerin Ramazan heyacanına konu oluyor.

‘Cakarta, İslam, Müslümanlık’ dendiğinde akla kuşkusuz ki İstiklal Camii geliyor. Devlet erkânının da ülke ve başkent ‘İslamının’ simgesi olarak dünyaya tanıtma çabası gösterdiği İstiklal Camii, İslam ülkelerinden gelen üst düzey resmi zevatın ilk uğrak yerlerinden biri olmasıyla da tanınıyor. Bu cami, Ramazan ayında da önemli etkinliklere ev sahipliği yaparak, sosyo-dini işlevini yerine getiriyor. Ancak başkent, bu camiinin dışındaki diğer dini/seküler mekânlarıyla da Ramazan’ı kucaklıyor.   

Zıtlıklar başkenti olarak da anılmayı hak eden Cakarta’da, geniş Müslüman kesimlerin varlığının kısmen yönetime de yansıması nedeniyle Ramazan ayı, inananların gündelik yaşamını rahatlatacak uygulamalara sahne oluyor. Bu zıtlıkları görünür kılan en önemli unsur ise, iki yıla yakın bir süredir şehrin valisinin Çin asıllı bir Hıristiyan olan Basuki Tjahaja Purnama tarafından yönetiliyor olması geliyor. Çin’in Hakka etnik yapısına mensup olması dolayısıyla Ahok lakabıyla da anılan vali, Ramazan ayı öncesinde kendisine bağlı kurumlarda çalışma saatlerini düzenleyerek ‘hoşgörü’ ortamına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte, çalışanların iş disiplininden taviz vermemesi gerektiği yollu açıklamalarıyla da revahete engel oluyor. Resmi kurumlarda sabah yedide başlayan mesai, öğlen ikide sona eriyor. Böylece, Müslüman kitle, sabah ezanının ardından işe gitmek için yola koyulurken, öğlen namazının ardından aileleriyle iftar hazırlıkları için yeterli vakte sahip oluyorlar.

Böylece, öğlenden sonra, gündelik koşuşturma iftar telaşına dönüşüyor. Son derece lüks araçlar ve konvaniyonel taksilerin yanı sıra, üç tekerlekli ‘bajai’, ki yerlerde ‘becak’ olarak adlandırılan ‘taksiler’, neredeyse her köşe başını tutmuş ‘ojek’ler, yani kiralık motosikletler yolcularını bekliyor. Şehrin merkezi Monas Anıtı çevresindeki dev caddelerinden başlayan trafik karmaşası çeperlerdeki mahallelere kadar yayılıyor. Aileleriyle, eş dostla birlikte iftar açma arzusu, sadece evlere yönelmiyor insanları. Geniş kesimlerin yaşam standardı görece düşük de olsa, ‘dışarda’ envai türden yeme-içme mekânları neredeyse herkese uygun seçenekler bulunmasını kolaylaştırıyor. Geniş caddelerin, dar sokakların sağlı sollu kaldırımlarında ikindi sonrasında açılmaya başlayan ‘beş ayak’ (kaki lima) ve ‘Tegal lokantası’ (warteg) tabiri verilen ‘seyyar’/’açık hava’ lokantalarından, orta halli lokantalara ve beş yıldızlı otellerin ve lüks restoranların ‘ekstrem’ menüler sunan mekânlar başkentin en önemli zıtlıtlarından biri olarak Ramazan’da da varlığını sürdürüyor.

Başkent, gecekondular ile gökdelenlerin içiçe geçmesiyle bir başka tezatla karşımıza çıkıyor. Son dönemde kalkınmacı söylemle küresel sahnede yer alan Endonezya’nın başkenti, farklı dünyaların çatışma alanı kadar, bu çatışmanın ortak bir zeminde buluşması için bir tür gayrete de konu oluyor. Bu anlamda, İki farklı dünyanın göstergesi olan gecekondu ve gökdelenleri sembolik olarak birleştirense camiler ile mescidler. Başkent gecekonduları içine sıkışmış irili ufaklı camileri kadar, aralarında dev bankaların da bulunduğu bazı kamu kurumlarının yanı başında ‘gösterge değeri yüksek’ camileri kadar, gökdelenlerin zemin katlarındaki ‘mescidleriyle de’ kutsal ayda farklı bir çehreye bürünüyor. Halkın kutsal mekânlarda hep birlikte iftar yapma geleneği, dev şirketleri de benzer bir uygulamaya sevk ediyor. Böylece, gökdelenlere yerleşik şirketlerin yanı başındaki camiler ile alt katlarındaki mescidler Ramazan ayında fakir-fukaranın gönlünün alındığı mekânlara dönüşürüyor.

Normal günlerde bu binalara belki de yolu hiç düşmeyen şehrin ekonomik ve sosyal anlamda mağdur kesimleri, aynı sosyal tabakaya mensup hem cinsleriyle birarada kutsal ayın en önemli anlarından birini tecrübe ediyor. Sadaka-ı cariye mesabesinde hareket eden şirketler, oldukça düzenli organizasyonlarla fakir-fukaranın iftar saatini şenlendiriyor. Şirket çalışanların ve cami/mesjid görevlilerinin el birliğiyle hazırlanan sofralara ‘misafirler’ davet ediliyor. Kadın-çoluk çocuk, yaşlı insanlar belki de en huzurlu anlarını yaşıyorlar. Bununla birlikte, bu ‘nimete’ şükür ettikleri kadar, ait olmadıkları bir mekânda bulunmanın getirdiği bir tür çekingenliği de yüzlerinde okumak mümkün. İlgili şirketi temsilen gelen ‘yetkililerin’ bu insanlarla birarada aynı ortamı paylaşarak bir tür ‘kardeşlik’ örneği sergilemesi bu çekingenliği gidermeye matuf bir yönü de yok değil. Böylece ‘biz ruhu’ pratiğe yansıtılmaya çalışıyor. Başkent Cakarta, zengini fakiriyle geniş Müslüman kesimler Ramazan’ı tüm zıtlıklarıyla birlikte yaşıyor.  Tüm bu zıtlıklara rağmen, Müslümanlar ‘oruçla’ birliği yakalıyor.



Minggu, 08 Mei 2016

Jokowi’nin Avrupa Ziyareti / Jokowi’s Visit to Europe

Mehmet Özay                                                                                                                     8 May 2016
Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo başkanlığının ikinci yılında rotasını Avrupa’ya çevirdi. Jokowi’nin 17-23 Nisan günlerinde Almanya, İngiltere, Belçika ve Hollanda’ya gerçekleştirdiği ziyaretleri çeşitli açılardan ele alınmayı hak ediyor. Ziyaretlerin öncelikle AB’nin önde gelen bu ülkelerinin davetiyle gerçekleşti. Ziyaretin arka plânında ise, Endonezya ile Avrupa Birliği arasında varılan Stratejik İşbirliği Anlaması’nı pratiğe dökmek amacı bulunuyor. AB’nin Endonezya gibi geniş bir coğrafyaya ve halen oldukça önemli yer ve deniz altı değerlerine sahip olması Birliğin bu Adalar ülkesine ilgisini ortaya koyuyor. İşin bir diğer yanında, Çin’in kendini gösterdiği bir  bölgede, ASEAN içerisinde de potansiyel liderliğe sahip oluşu da yabana atılır bir neden olmasa gerek.
AB ve Endonezya arasındaki Stratejik İşbirliği Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle Endonezya AB piyasalarına doğrudan ulaşabilecek. Ancak hangi nitelikli ürünle ve hangi ulaştırma yolları ve araçlarıyla Avrupa piyasasında yer alacağı ise henüz belirsizliğini koruyor. Öte yandan, ziyaretin belki de en can alıcı yönü ilgili ülke iş çevrelerinin Endonezya topraklarında yatırımlara davet etmekti. Taraflar arası görüşmelerde ticaret, yatırım, denizcilik ve su idaresi gibi konular öne çıktı. Ticaret ve yatırım gibi geniş çerçeveli alana karşılık denizcilik ve su idaresi gibi spesifik konular öne çıkması önemliydi. Bu noktada, Jokowi tıpkı birinci yılında Japonya, Singapur, Güney Kore’dekine benzer söylemle ülkesinin ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunu gündeme taşıdı. Böylece Avrupalı liderler ve ilgili yatırım ve ticaret şirketleri yetkilileri de bildikleri bir gerçeği bir kez daha hatırlamış oldular.
Bu noktada, AB ile Endonezya arasındaki ticaret hacmine kısaca bakalım. Geçen yıl Endonezya ve AB arasındaki ticaret hacmi 26.14 milyar Dolar civarında gerçekleşti. Bu ticaret hacmi, AB’yi Endonezya ile ticaret yapan ülkeler/gruplar arasında dördüncü sıraya yerleştiriyor. 2010-2015 yılları arasında AB ülkelerinden Endonezya’ya yaklaşık 11 milyar dolarlık yatırım yapılırken bunun üçte ikilik bölümü Jokowi’nin ziyaret ettiği dört ülke tarafından gerçekleştirildi. Bu da zaten, niçin Jokowi’nin özellikle bu dört ülkeyi ziyaret etmek istediğinin maddi nedenini oluşturuyor. 
Jokowi, Londra’da yaptığı konuşmada ülkenin ekonomik değerlerinin geleneksel tarım ve orman ürünleri ağırlıklı ihraç ürünlerine dayandığını belirterek, adalar ülkesi Endonezya’nın bugüne kadar deniz varlıklarının değerlendirilemediğine dikkat çekiyordu. Jokowi’nin bu vurgusu temelde bir çelişkiye de işaret etmesiyle önem taşıyor. Birincisi, Endonezya topraklarını oluşturan coğrafya, sadece Endonezya adı verilen modern ulus devlet döneminde değil, Avrupalıların varlığı dikkate alındığında 16. yüzyıl başlarından itibaren tarımsal ürünlerin ihracıyla daha doğrusu sömürüsüyle biliniyor. Uzun sömürgecilik döneminde yatırımları kendi talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yapan sömürgeci Hollanda’nın ardından modern dönemde ülke siyasetini elinde tutan güçlerin bu tarım ve orman ürünlerinden artı pay çıkartacak yatırımları yapmamaları sorgulanmayı hak ediyor. Kalkınmanın babası olarak adlandırılan Suharto dönemin de, dahi yatırımların çok sınırlı siyasi ve ekonomik elit için gerçekleştirildiği hesaba katıldığında Endonezya’nın bir devlet olarak bugüne kadar kaybeden ülkeler listesinde yer aldığını söyleyebiliriz.
Bugün ise, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in dile getirmesiyle Endonezya siyasetinde ve bürokrasisinde kısmen karşılık bulduğu gözlenen ‘denizcilik işleri’ de, aslında temel bir yapılanmadan yoksun. Jokowi’nin Hollanda ziyaretinde bu eski sömürgesini denizcilik işlerindeki yatırımları üstlenmeye çağırması da çelişkinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Aslında Jokowi hükümetinin denizcilik alt yapılarını geliştirme politikası oldukça yerinde. Yanlış olan, bugüne kadar ülkenin değişik bölgelerinde örneğin, tsunami sonrasında üç tarafı denizlerle çevrili olan Açe’de inşasına başlanan limanların, balıkçı barınaklarının, vb. Weh ve Batam Adaları serbest bölgelerinin alt yapı süreçlerinin ne şekilde akamete uğratıldığı ve bunun üzerine gidilemediğidir.
Açe’nin içinde yer aldığı Kuzey Sumatra, Endonezya’nın Güney Çin Denizi’ni Malaka Boğazı üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan ve bu anlamda oldukça stratejik bir coğrafya olduğuna kuşku yok. Pek yüksek sesle dile getirilmese de Malaka Boğazı’nın yoğun trafiğine alternative olarak Sumatra Adası’nın Batı sahilleri boyunca uzanan ‘atıl’ deniz rotası da alternative yatırım bölgesi olarak dikkat çekiyor. Tüm bunlar dikkate alındığında, yıkıcı bir doğal afetin ardından yeniden yapılandırma gibi önemli bir süreçte arzu edilen gelişmenin sağlanamadığı bir bölgeden başlayarak ‘denizcilik kaynakları bakımından’ ülkenin sürekli kaybeden noktasında olduğu görülüyor.
Yaşanan bu kayıpları artıda çevirmek için Jokowi’nin gündeminde Hollanda’yı denizcilik işlerinde yatırıma davet vardır. Birkaç yıldır gündemde olan Deniz İpek Yolu projesi çerçevesinde ülkenin denizcilik gücünü harekete geçirme politikaları bağlamında yatırım talebi Hollanda tarafından memnuniyetle karşılandı. Bundan başkası da beklenemez di zaten. Şunun şurasında 1945’e kadar yaklaşık Hollanda’nın üç yüz elli yıllık sömürgesi olmuş Cava Adası siyasi elitinin bugün aynı Hollanda’yı ülkenin en önemli varlığı denizcilik sektörünü emanet etme girişiminde şaşılacak bir yan bulunmuyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, Jokowi’nin Avrupa ziyaretinin gerçekleştiği günlerden sadece birkaç gün önce İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel toplantısı olmasına rağmen, Jokowi’nin yolunun İstanbul’a düşmemesi dikkat çekiciydi. İstanbul’daki toplantı sadece İİT dönem başkanlığının Türkiye geçmesi vesilesiyle yapılan bir toplantı olma hüviyeti taşımadığı yapılan görüşmeler ve daha çok da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği görüşler çerçevesinde ortaya konmuş oldu. Endonezya gibi, yeri geldiğinde -ki Jokowi’nin Avrupa ziyaretinde gene dillendirildi- en çok Müslüman nüfusu barındırmasıyla öne çıkan ve bundan şu veya bu şekilde bir tür siyasi kazanım elde etme sürecini yaşayan bir ülke devlet başkanının İstanbul’da olmaması düşündürücüydü. Kaldı ki, bundan sadece bir ay önce Küdus özel gündemiyle İİT’yi Cakarta’ya toplayan Jokowi’nin İİT Genel Kurulu’na katılmaması hem Cakarta zirvesini hem de genel anlamda İslam coğrafyasında olan bitene karşı Endonezya hükümetinin duruşunda bir yanlışlık olduğunu ortaya koyuyor. 
Jokowi’nin Avrupa ziyareti kapsamında gerçekleştirdiği yatırım ve ticaret anlaşmalarının da Kudüs gündemiyle Cakarta’da gerçekleştirilen toplantıda alınan kararların başında gelen, ‘İsrail mallarının protesto edilmesi’ çağrısıyla çelişen yönlerinin olmadığı söylenemez. İsrail ve bu devlete eklemlenmiş uluslararası şirketlerin öyle sıradan ürünler değil, gündelik yaşamın her boyutuna ulaşan üretim süreçleriyle İslam coğrafyasının en ücra köşelerine kadar nüfuz ettiği de herhalde malumdur. Bu gerçekliğe ragmen, İİT gibi önemli bir organizasyon olduğu söylenen bütünün Kudüs gibi bir gündem toplantısında alınan kararı ‘metaların protestosuna’ indirgeyen veya bunu öne çıkartan bir sonuç bildirgesi, olsa olsa konunun İİT tarafından da sulandırılma vechesini ortaya koymaktadır. Bunu da Cakarta’da Endonezya siyasi eliti vasıtasıyla yaptığı da ortaya konmuş oldu. Kaldı ki, Cakarta Deklarasyonu adı verilen bildirgenin İİT’nin 57 ülkesi bir yana Endonezya veya yanı başındaki Malezya’da dahi yankı bulduğunu söylemek güç.
Jokowi’nin ülke gündemini öncelleyerek Avrupa’ya yaptığı ziyaret yatırımların kapısını aralayabilir. Ancak bu yatırımların ne denli stratejik önemde olduğu ve ne kadarının Endonezya’nın egemenliği çerçevesinde yapılaştırılacağı da bir o kadar önemli. Bölgesinde bir güç olma potansiyeline sahip bir Endonezya’nın, önce ülke içindeki potansiyelleri değerlendirme ardından da kendine yakın ülkelerle işbirliğine öncelik vermesi gerekiyor.


Senin, 08 Februari 2016

Endonezya'da Alimler Birliği 90. Yılında / 90th Anniversary of the Nahdat’ul Ulama in Indonesia

Mehmet Özay                                                                                5 Şubat 2016

Endonezya’nın önde gelen dini kuruluşlarından Alimler Birliği'nin (Nahdat’ul Ulama) 90.kuruluş yıl dönümü kutlandı. 

Hollanda sömürgesi döneminde ortaya çıkan "modernist dini hareketlere" karşı geleneksel İslami değerleri öne çıkartmak amacıyla 6 Şubat 1926’da Hasyim Asy’ari tarafından kurulan Alimler Birliği, özellikle Cava Adası’nın doğusundaki geleneksel dini okulların yöneticileri olan hocaların biraraya gelmesiyle teşkil edildi. Bu bölge bugüne kadar bu yöndeki öncülüğünü devam ettiriyor. Binlerce geleneksel dini okula yani pesantrene ev sahipliği yapan bu bölgenin yanı sıra, ülkenin değişik bölgelerinde de benzer eğitim yapıları ile varlık sürdürüyor.

Geleneksel dini okullar, ülkede İslami eğitimli kadroların oluşumuna olanak tanırken, ülke bürokrasisi ve siyasetindeki rolüyle de işlev gördü ve görmeye devam ediyor.
Diyanet işlerinden, istihbarat kurumuna kadar çeşitli bürokratik kadrolarda sempatizanları olan merkezdeki varlığının yanı sıra, Birlik, kırsaldaki binlerce geleneksel dini okullarıyla da toplumda dini geleneksel yaşamın sürekliliğine katkı sağlıyor.

Günümüzde “Endonezya Fetva Konseyi” adıyla hizmet veren, hükümet ve toplum nezdinde kabul edilirliği olan kurumda Alimler Birliği’nin üyeleri kayda değer bir rol oynuyor.

Bugün bugün resmi kayıtlı olmamakla birlikte seksen milyona yakın mensubu ve sempatizanı olduğu  tahmin edilen Birlik, homojenik bir yapı olmak yerine hem bir sivil inisiyatif hem de siyasi bağlamında farklı görüşlere bünyesinde yer vermesiyle dikkat çekiyor.

-Siyasetteki yeri

1945 yılında bağımsızlığın ilanından sonra ülke Müslümanlarının biraraya gelerek kurdukları Masyumi partisi içerisinde yer alan Alimler Birliği, kısa bir süre sonra yani 1952’de bu partiden ayrılarak kendi adıyla bir siyasi parti kurdu.  

Suhartolu yıllarda (1965-1998) geniş kesimleri içine alan baskı ortamında ülkenin siyasi temelleri kabul edilen ‘Beş İlke’yi (Panca Sila) tanıyan ilk dini yapı oldu. Bu dönemde, siyasal yaşamdan çekilerek daha çok sosyo-dini çalışmalara yönelen Birlik, Suharto sonrasının ‘reform döneminde’ ise -en azından bazı yapılarıyla- diğer kesimler gibi siyasal yaşamda var olma eğilimi sergiledi.

Özellikle ‘Beş İlke’yi benimsediğini ilanından sonra Birlik, ülkenin seküler siyasi sisteminin bir garantisi olarak işlev gördü. Birlik ve ‘devlet’ arasındaki bağ, birlik mensuplarının çeşitli bürokrasi ve hükümette görevlere getirilmeleriyle karşılık buldu.
Bunun en önemli göstergelerinden biri, Ulusal Uyanış Partisi (PKB) ile siyaset sahnesine girmesi oldu. Bu partinin lideri ve  aynı zamanda Alimler Birliğin’in kurucusunun torunu Abdurrahman Wahid, bu dini yapı içerisinde yürüttüğü görevinden ayrılarak 1999 yılında Devlet Başkanlığı’na seçilmesi oldu.

Birlik yönetimi, mensuplarının siyasi eğilimlerine karışmaması nedeniyle harekete yakınlık duyan kişiler çeşitli siyasi partiler altında faaliyet gösterebilmektedir.

-Sivilleşme

Birlik’in siyasetle sivil toplumculuk arasında dönüşümünde 1984 yılındaki kararın önemli bir yer taşırken, pür sivil toplum çalışmalara yönelmesiyle bazı çevreler tarafından ‘örnek bir kurum’ olarak gündeme getiriliyor.

Sivilleşme çabasında zamanla gerek ülke içerisindeki gerekse yurt dışındaki yüksek öğretim kurumlarında öğrenim gören kadroların zamanla Birlik içerisinde önemli konumlara getirilmeleri başat rol oynadı.


Bu sürecin en önemli adımını siyaset alanında rol almaktan ziyade, mevcut geleneksel dini okullar ile eğitim, bu kurumlardan yetişenler vasıtasıyla toplum geneline yayılan dini tebliğ çalışmaları ve genel anlamda toplumsal eğitime katkı yapan çeşitli kurumlarının öne çıkması oluşturuyor.