Tampilkan postingan dengan label ASEAN. Tampilkan semua postingan
Tampilkan postingan dengan label ASEAN. Tampilkan semua postingan

Jumat, 09 September 2016

ASEAN Zirvesi’nin Jeo-stratejisi ve Jeo-Ekonomisi / ASEAN Summit with Its Geo-strategy and Geo-politics


Mehmet Özay                                                                                                                      09.09.2016


Laos, 6-8 Eylül günlerinde gerçekleştirilen Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği (ASEAN) Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor. Ülke delegasyonları ön toplantılar için 2 Eylül’den bu yana Laos’da çalışmalarını yürütüyor. Bu nedenle, bu yıl dönem başkanlığını üstlenen birliğin coğrafi ve nüfusça en küçük ülkesi Laos’un başkenti Vientiane bugünlerde yoğun bir ziyaretçi akını maruz kalmış durumda. Bununla birlikte, artık ASEAN dendiğinde akla sadece Güneydoğu Asya topraklarında yükselen on ülke gelmiyor. ASEAN - ‘artı’ denilen yapılaşmalarla Birlik ile tek tek endüstrileşmiş ülkeleri yani ABD, Çin, Japonya, Rusya, Avustralya, Kanada, Güney Kore, Hindistan ve Avrupa Birliği’ni biraraya getiren toplantılar gerçekleştiriliyor. Bu geniş çerçeveli oluşumlar temelde Güneydoğu Asya topraklarının jeo-stratejisi ve jeo-ekonomisine tekabül ediyor. ASEAN, tarihsel olarak Çin ile coğrafi ve kültürel nüfuzdan ötürü görece daha yakın ilişkiler geliştirmiş ve buna ilâve olarak bugün en büyük dış ticaret ortağı gene bu ülke yani Çin olsa da, ABD devlet başkanı Barack Obama’nın ilk gün yaptığı konuşmada dile getirdiği üzere ABD’nin Asya-Pasifik’den bir yere gitmiyoruz bağlamındaki açıklaması bölgede rekabetin varlığına ve bunun giderek artacağına işaret ediyor.

Küresel Ekonominin Akım Alanı
Laos’daki toplantıların gerek ASEAN gerekse bölgede diğer ülkeleri ve küresel aktörleri ilgilendiren konularıyla ve ilgili ülkelerin katılımıyla çeşitli toplantılara konu oluyor. Geçen yıl Malezya’nın dönem başkanlığında ASEAN Ekonomi Birliği (AEB) hayata geçirilirken, aradan geçen süreçte bu noktada nasıl bir mesafe kat edildiği masaya yatırılması noktasında Laos’daki toplantılar önem taşıyor. AEB ile bağlantılı olarak üye ülkeler arasında tartışılacak ve karara varılması beklenen konu 2025 ASEAN Vizyonu başlığını taşıyan bölüm olacak. Güney Çin Denizi’e komşu dört ASEAN üyesi ülke ile Çin arasındaki egemenlik hakları tartışmaları ilgili ülkelerce dile getirilmeyi bekliyor. Bunun yanı sıra, ABD başta olmak üzere Laos’la ikili ilişkiler geliştirilmesi için de taraflar uygun bir zemin arayacağına kuşku yok. Bunda hem Laos’un son dönemde birlik içerisinde hızla büyüyen ülkeler arasında bulunması ve bu noktada hâlâ ‘yatırıma aç’ konumu; buna koşut olarak alt yapı yatırımlarının desteklenmesi; eğitim ve teknoloji ithali ile ülke yönetiminin siyasi yapısının değişimine kadar uzanan bir ilgi alanı mevcut.

ASEAN dönem başkanı ülkelerin bir sorumluluğu da toplantıların başarılı geçmesi ve ASEAN’ın mümkün olduğunca parlak bir birlik olarak ortaya konması. Laos’da bu görev de başbakana düştü. Bu bağlamda, Laos Başbakanı Thognloun Sisoulith yaptığı konuşmada, ASEAN’ı sadece üye ülkeler nezdinde değil küresel bağlamıyla bir fırsatlar topluluğu olarak lanse etmesi dikkat çekiciydi. Başbakan bu vurgusunu verdiği bazı rakamlarla destekledi. Bu bağlamda, öne çıkan hususlar 620 milyon kişilik bir pazara ev sahipliği yapması; 2015 yılında 2.43 trilyon kar yapan bir piyasa ve bu karını 2020 yılında karını 4.7 trilyon dolara çıkartacak olması; 2030’da dünyanın 4. büyük ekonomisi olmaya adalığı gibi parametreler pembe bir tablo ortaya koyuyor. Son dönemde dünyanın hızla büyüyen ekonomileri arasında ASEAN üyesi ülkelerin de olması bu tabloyu tamamlayan bir unsur.

Siyasi Yönetimler ve Halk Ayrımı
Bununla birlikte, ASEAN’ın umut vaad eden yönünü ekonomi ve finans sektörlerine sıkıştırmak, bölge ülkelerinin ve de halklarının geçirmekte olduğu değişim dönüşüm süreçlerindeki sancıları göz ardı edilmesi anlamı taşıyor. Öte yandan, genel itibarıyla bakıldığında, birlik ülkeleri arasında ekonomik yakınlaşmanın ve ortak yatırımların artırılmasını amaçlayan 2025 vizyonunun gerçekleştirilebilmesinin önünde bazı ciddi zorluklar bulunuyor. Bunların başında, piyasa ekonomisi kurallarını kabul ettiğini iddia eden, ancak ekonomileri devlet teşekkülleri tekelinde olan ve giderek artan orta sınıflaşma eğilimlerine paralel olarak tüketim ekonomileri şeklinde seyreden bir toplulukla karşı karşıyayız. Serbest piyasa kuralları ile devlet kontrollü teşekküllerin varlığının doğurduğu çelişkiye, zayıf bankacılık sektörü de eklendiği görülüyor. Birlik ülkelerinin büyüyen ekonomiler sıralamasında kayda değer yer edinmesi ise dış yatırımlar ve kamçılanan iç tüketim süreçleri oluşturuyor. Üretimde dış yatırımcıya bağımlı, yapısal sorunları olan bankacılık sektörünün ön açmasıyla kredi kartları özelinde ortaya çıktığı üzere kitleleri tüketim kültürüne endeksleyen bir sürecin varlığı artı gibi gözüken ancak orta ve uzun vadede sadece ekonomik değil toplumsal sorunları da beraberinde getiren hususlar. Ekonomide devlet kontrolünü tercih eden siyasi yönetimler, kendi halklarına güven besleyip sivil alanları genişletme konusunda da ‘cimri’ davranıyorlar. Bu anlamda ‘polis devleti’ hüviyetine bürünerek halklarını da kontrol altında tutmanın uğraşını veriyorlar. Hiç kuşku yok ki, bu hususlar birliğin açmazı ve üstesinden gelinmesi gereken temel yapısal sorunlar olarak ortada duruyor.

Tarihin Tekerrürü Ya da Nerede Kalmıştık?

Yukarıda değinilen ekonomi ve ticari parametreler noktasında bugün ASEAN’la ilgili ortaya konan veriler aslında bölge için yeni bir olgu değil. Sömürgecilik tarihinin Batı’da Amerika kıtasını içine alan bölümü kadar, bugün adına Güneydoğu Asya toprakları denilen coğrafyayı da kuşatan ve yaklaşık 450 yıllık bir geçmişe sahip bir dönem de ortada duruyor. Batılı sömürgecilerin bir yanında Malay, öte yanında Budist ve animist dünyanın uzandığı bu coğrafya üzerindeki ticari sömürgecilikle başlayan akabinde siyasi sömürgecilik, yani emperyalizme evrilen yapılaşmasında temel faktörün bölge coğrafyasının bahşettiği zenginlik ve bölge halklarının ucuz iş gücü piyasasındaki rolleriyle açıklanabilir.

Batılı unsurların öne çıkardığı kaynaklar ve iş gücü temelli açılımın karşısında yerel liderler konumundaki krallar, sultanlar ve soyluları içine alan toplumsal kesimin de oynadığı rol yabana atılır gibi değil. Bu noktada, sömürgecilik ve emperyalizmin ülkeye “kazandırdığı” varsayılan “değerler” bir yanda bulunuyor. Öte yanda ise sömürgecilik sonrası, bağımsızlık yılları ve bugüne kadar ulaşan süreçte gene bölge yönetimleri ile halkları arasındaki ilişkiler; bölgenin halen bitmeyen, aksine kendini şu veya bu şekilde yenileyen kaynaklarına erişim, bu kaynakların üretim süreçleri ve piyasa değerlerdirmelerinin geniş üretici kesimlere ne şekilde yansıyıp yansımadığı da ince elinip sık dokunması gereken bir konuyu oluşturuyor. 

Selasa, 31 Mei 2016

Rusya’dan ASEAN Açılımı

Cihan Kurtaran                                                                                                              30 Mayıs 2016

Rusya devlet başkanı Vladimir Putin, ASEAN devlet ve hükümet başkanlarını 19-20 Mayıs günlerinde Karadeniz sahilindeki Sochi şehrinde ağırladı. Bu toplantı, Rusya ile ASEAN arasında diyalog partnerliği ilişkisinin 20. yılına denk gelmesiyle de dikkat çekiyor. Toplantı sonrasındaki Sochi Bildirgesi’yle iki taraf arasındaki diyalog partnerliğinden stratejik partnerliğe doğru bir yönelimin olduğu görülüyor.

ASEAN açısından bu toplantının önemi, Birliğin sınırları dışında katıldığı ikinci toplantı olma özelliği taşıması. Rusya-ASEAN ilişkileri Soğuk Savaş’ın bitmesiyle 1991 yılında başladı. O yıl, Kuala Lumpur’daki Bakanlar düzeyindeki toplantıya davet edilen Rusya, 1996 yılında Cakarta’da yapılan 29. ASEAN Bakanlar toplantısında ‘Diyalog Partneri’ olarak ilişkileri geliştirdi. Bundan sonra çeşitli anlaşmalarla, özellikle ekonomi işbirlikleri şeklinde gelişme gösteren ilişkilere paralel olarak Rusya 2009’dan itibaren ASEAN’da daimi temsilci sıfatıyla yer almaya başladı. Bununla birlikte, Rusya’nın henüz ‘strateji partnerlik’ düzeyinde ilişkisi bulunmuyor.

İlk etapta bakıldığında Rusya’nın ASEAN’la bu denli yakın olabileceğine şaşırılabilir. Rusya’nın bu girişimini, ABD’e karşı bir hamle olarak değerlendirilebileceği gibi, özellikle Kırım’ın ilhakının ardından ABD ve AB’nin Rusya’ya yaptırımları karşısında Putin yönetiminin alternatif arayışları arasında ASEAN’ın bir yerinin olduğu şeklinde yorumlamak gerekir. Hatırlanacağı üzere geçen yıl Kasım ayında ABD Başkanı Barack Obama, ASEAN liderleriyle Los Angeles’da biraraya gelerek birlik tarihinde bir ilke imza atmıştı. Ayrıca ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde coğrafi, ekonomi, insan kaynakları, şehirleşme, orta sınıflaşma eğilimleri gibi modernleşme süreçlerinin başat unsurlarının öne çıktığı ASEAN’la ilişkilerini istikrarlı bir şekilde geliştirdiği görülüyor. Bu noktada ABD Başkanı Barack Obama’nın ASEAN liderleriyle yedi kez biraraya gelmesi ülkelerarası ilişkilerde bireysel temasların ne denli olduğunu ortaya koyuyor.

Oysa Putin, bugüne kadar ASEAN’dan gelen davetlere kendisi gitmek yerine başka temsilcilerini göndermeyi yeğlemesi ve sadece bir kez, o da Sochi Zirvesi vesilesiyle ASEAN liderleriyle biraraya gelmiş olması Rusya’nın bölgeyle temasındaki zaafiyeti ortaya koyuyor. Putin yönetimi ilişkilerinde, ASEAN bölgede komünizmle yönetilmiş veya halen yönetilmekte olan Laos, Vietnam, Kamboçya gibi ülkeleri öncelliyor. Ayrıca, çeşitli nedenlerle ABD ile ilişkileri görece zayıflayan örneğin Tayland gibi ülkelerle yeniden masaya oturmaya çalışıyor. Ancak ABD’nin en son Obama’nın silah ambargasonun da kaldırıldığını açıkladığı Vietnam ziyareti ile ortaya koyduğu bir gerçek var ki, o da artık ABD yönetimlerin hangi rejimle yönetildiklerinden ziyade, hangi alanlarda işbirliğine kapı aralayabilirim yaklaşımıyla bölgede aktif bir politika izliyor.

ASEAN’a üye ülkelerin her biri için Rusya’nın ne anlam ifade ettiğiyse farklı değerlendirilmeyi hak ediyor. Sochi’deki toplantı, ASEAN liderlerinden bazılarının ilk defa Rusya’yı ziyaretleri anlamı taşıyordu. Temelde bu her iki ‘davete’ bakıldığında, ABD’nin ‘Pasifik Yüzyılı’ projesinde önemli bir yeri olan ASEAN’ın, Rusya tarafından da daveti ASEAN’ı giderek bölgesel bir yapılanmanın ötesinde, küresel siyasette kayda değer bir yer aldığı yönünde bir intibaya yol açabilir. Ancak, ASEAN’ın kuruluş ilkelerinde ekonomik işbirliği temelli bir organizasyon olduğu hatırlandığında, ABD ve Rusya’nın ASEAN üzerinden hem Pasifik hem de küresel siyaset ilişkisinde başat rol oynamaya çalışmaları bir tür ikilemi de beraberinde getiriyor.

ASEAN ülkelerinin kendi aralarında ve bölgesel sorunlara yaklaşım noktasında ‘ortak bir siyaset’ üretemediklerine zaman zaman değiniyoruz. Bu bağlamda, en çarpıcı durum ise, Güney Çin Denizi konusunda Çin’le nasıl bir ilişki kurulacağının dahi belirlenememiş olmasıdır. Güney Çin Denizi sorununda ASEAN, sadece Çin’le karşı karşıya gelmiyor. Aksine egemenlik konusunda -şu ana kadar pek gündeme getirilmemiş olsa da- üye ülkeler aralarında da anlaşmazlık söz konusu. ASEAN’ın kendi coğrafyasında öne çıkan sorunlar karşısında ortak bir siyaset geliştirememiş olması, Rusya ve ABD ilişkisinde nasıl bir siyaset izleyeceği sorusunu akla getiriyor. Bu noktada, iki küresel güç karşısında ASEAN’da lider konumunda olan ve tüm üye ülkelerle yapıcı ve sürdürülebilir ilişki yürütebilecek bir ülkenin varlığı henüz ortada gözükmüyor.

Sochi Zirvesi çerçevesinde, ASEAN liderlerinin Rusya devlet başkanıyla görüşmelerinin yanı sıra, ikili ilişkiler de yapıldı. Bu anlamda, Singapur, Malezya, Tayland Başbakanları ile Endonezya devlet başkanının Vladimir Putin’le ikili görüşmelerinde ticaret, yatırım ve silah satışı gibi konular gündeme geldi. Bu görüşmelerin belki de en dikkat çekeni Putin-Jokowi buluşmaydı. Görüşmede iki ülke işbirliği noktasında neredeyse değinilmeyen alan kalmadı dense yeridir. Öne çıkan alanlar ise enerji ve petrol, alt yapı yatırımlarıydı. Bu bağlamda,  uzun bir aradan sonra Endonezya’da petrol rafineri tesisinin kurulması kararıydı. Görüşmeden sonra yapılan açıklamada, bu yatırımın başkent Cakarta’nın 120 km doğusunda inşa edilmesi plânlanan rafinerinin 13 milyar dolarlık yatırım beledi olduğu belirtildi. Bir diğer dikkat çeken yatırım ise, zengin doğal kaynaklara sahip Kalimantan Adası’nda demiryolu inşaatı.

Putin-Prayut görüşmesinde ise, 2014 Mayıs’ında dönemin başbakanı Yingluck Shinawatra hükümetine yönelik askeri darbenin ardından ABD’nin Tayland cunta rejimiyle ilişkilerinde bir tür gerginlik yaşanıyor. Bu süreçte, ABD demokratik seçimlerin en kısa sürede yapılması konusundaki baskılarına rağmen, rejimin bu konuda elini ağırdan alması üzerine bir tür silah ambargosu gündeme geldi. Bu noktada, Tayland, ABD-Rusya arasındaki çekişmeden de istifade ederek, silah alımlarını aralarında Rusya’nın da olduğu diğer ülkelerle gerçekleştirmeye kararı aldı. Putin-Prayut görüşmesinin zeminini hazırlayan ise, Başbakan yardımcısı ve Savunma Bakanı  Prawit Wongsuwon’nun Rusya’ya daha önce yaptığı iki ziyaretti.

Zirve sonrasında yayınlanan bildiri, 2016-2010 yılları arasında iki taraf arasında Kapsamlı Eylem Planı ve İşbirliğinin Geliştirilmesi anlaşması adıyla da anılılıyor. Bu bildirideki bazı hususlara dikkat çekmekte fayda var. Rusya ve ASEAN ilişkileri son dönemde gelişmekte olan ‘çok kutupluluk’ çerçevesinde değerlendiriliyor. Bölge ülkelerinde bazı siyasetçiler ve akademisyenlerin ABD hegemonyasında bir küresel siyaset istemedikleri biliniyor. Bu çerçevede, ABD ile ilişkileri ‘tekel’ gibi görmek yerine, diğer ülkelerle de ilişkilerin geliştirilmesinden yana bir söyleme sahipler.

Ancak örneğin Rusya ve Çin gibi ‘çok kutupluluk’ta yer alabilecek ülkelerin ASEAN ile ilişkilerinde sadece ekonomi, ticaret, askeri bağlamla yetinmeleri ve ‘değerler’ düzeyinde hareket kabiliyetlerinin sınırlı olması da dikkat çeken bir diğer husus. Halklar nezdinde konuya bakıldığında da ABD’nin şu veya bu şekilde bir cazibe merkezi olduğu ve sosyo-ekonomik ve kültürel dinamikleriyle bölgede var olduğuna tanık olunuyor. Bu noktada Rusya ve Çin’in daha alması gereken epeyce yol bulunuyor. Deklarasyonda ‘insan haklarına’ yapılan vurgu -ki burada somut adımlar vasıtasıyla denilerek dikkat çekiliyor- önemli olmakla birlikte, bunun pratikte nasıl bir karşılığı olduğu ve olması için hangi mekanizmaların harekete geçirilebileceği konusu netlik kazanmış değil.

Bir başka madde ise, küresel sorun haline gelmiş olan Güney Çin Denizi’ne dolaylı bir atıfla deniz güvenliği meselesinde sorunların BM tarafından 1982 yılında kabul edilen Deniz Yasası Sözleşmesi’ne bağlılığa yapılan vurgu. Bununla ilgili belki de doğrudan bir diğer vurgu ise teritoryal hak iddialarında ‘Tarafların Yaklaşım Kodları’ şeklinde çevrilebilecek olan daha önceki bir anlaşmaya atıftır. Şayet Rusya bu maddeler özelinde attığı imza, Çin’e karşı ASEAN ve ABD’nin yanında mı yer aldığı sorusunu da beraberinde getiriyor. Çünkü Çin’in bölgedeki egemenlik iddialarına karşı yükseltilen öncelikli itiraz Çin’in uluslararası anlaşmaları tanımadığı yönünde. Rus tarafının önerdiği kapsamlı serbest ticaret önerisi ise, ASEAN liderlerince değerlendirileceği belirtiliyor. İşin akademik boyutunda ise, Moskova Üniversitesi’ne bağlı Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde ASEAN Çalışmaları Merkezi’nin kurulması öne çıkıyor.


Sochi Zirvesi’nin ortaya koyduğu üzere ASEAN giderek küresel görünürlük kazanıyor. ABD’den sonra Rusya’nın davetine icabet eden ASEAN liderlerinin bir süre sonra yolunun Avrupa Birliği’ne düşeceğini tahmin etmek güç değil. Ancak bu gelişmelerde ASEAN ülkelerinin siyasi birlikten yoksun görünümü, kurulan ve kurulacak ilişkilerde nasıl bir yapılaşmanın ortaya konulduğunu sorununun daha konuşulacağını düşünebiliriz. 

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/366048/rusyadan-asean-acilimi

Jumat, 27 Mei 2016

ABD’nin Pasifik Yüzyılı Projesi ve Kazanımları / America’s Pacific Century and Its Gains

Mehmet Özay – Kuala Lumpur                                                                               27 Mayıs 2016

ABD Başkanı Barack Obama, hafta başından bu yana Asya-Pasifik bölgesine ziyarette bulunuyor. Görev süresi, Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimleriyle sona erecek olan Obama’nın, iki ülke ilişkilerini geliştirmek amacıyla önce Vietnam, ardından da G-7 devlet başkanları zirvesine katılmak için Japonya’ya yaptığı ziyaret, kuvvetle muhtemelen bölgeye yaptığı son gezi olarak hatırlanacak. Ancak bu gezinin, Obama’nın 2008 yılında başkanlık koltuğuna oturduğu ilk günlerinden itibaren ABD dış politikasına yeni bir yön verme çabasının son merhalesini teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Vietnam ziyaretinde, 1995 yılında başlayan iki ülke ilişkilerinde ‘normalleşme’ sürecinin tamamlandığını ortaya koyan silah ambargosunun kaldırılması ve akabinde 1945’de yılında atom bombasının atıldığı Hiroşima şehrini ziyareti, hem reelde hem de sembolik olarak Obama’nın Asya-Pasifik bölgesine yönelik yeni politikasının ‘final’ havası niteliğindeydi. Bu çerçevede, ilk günden bu yana Obama yönetiminin Asya-Pasifik politikalarının nasıl şekillendiğine göz atmakta yarar var.

Pasifik Yüzyılı Projesi
ABD’nin, Asya-Pasifik bölgesine ağırlık vererek dış politikasında denge arayışı, ‘yüzyılın dönümü’ olarak adlandırılmayı hak ediyor. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Ortadoğu ve yaın çevresinde Sovyet Bloğu’yla dirsek temasındaki ülkelerin ‘sahipsiz’ kalmasının doğurduğu boşluk ABD tarafından askeri güç kullanılarak doldurulmak istendi. Ancak savaş bölgelerine istikrarın getirilememesi, yaşanan kayıplar ve iç siyasetinin de etkisiyle, bu sürece son verilmesi eğilimi ortaya çıktı.

Bu bağlamda, Barack Obama yönetimiyle birlikte (2008) Asya’da dengelerin yeniden kurulması çağrısıyla yeni bir politika gündeme getirildi. Bunun iki safhası bulunuyor. İlki, Barack Obama’nın 2008 seçim zaferinin ardından, ABD’nin küresel olarak fotoğrafını belirleme ve yeniden yapılandırma süreci. İlk çalışmaların ardından, ‘Pasifik Yüzyılı’ projesi, önce Obama’nın Tokyo ziyaretinde (2009) kendisini ‘Pasifik Başkanı’ olarak tanıtması ve ardından Hillary Clinton imzasıyla yayınlanan (2011) makaleyle küresel kamuoyunun dikkatlerine sunuldu. Bu süreçte kavramsal düzeyde ‘merkez’ (pivot) kavramına öncelik tanınırken, ardından ‘dengelerin yeniden kurulması’ (rebalance) kavramı da dolaşıma girdi. ABD dış politikasındaki bu yeni çerçeve, 20. yüzyılın son çeyreğinde genel itibarıyla öncelikler haline gelen Batı Asya, Ortadoğu ekseninden, Pasifikler’e doğru bir kaymaya gönderme yapıyor.

İkincisi ise, 2013’de yeniden seçilmesiyle bu hazırlanan politika taslaklarını yürürlüğe koyma süreci. Bu politika, 2. Dünya Savaşı’nda -ki bölgede Pasifik Savaşı olarak adlandırılıyor- Japonya’nın saf dışı bırakılması ve akabinde geniş Hint-Çin’i ve Malay dünyasını da içine alan ‘komünizm’ tehlikesine karşı Güneydoğu Asya’da bölgesel yapılaşma süreciyle Asya-Pasifik’de kurulan ABD hakimiyetinin 21. yüzyılda yeni ve daha gelişmiş bir versiyonuna işaret ediyor.

Yükselen Çin
ABD’nin bölgeye ilgisinin yoğunlaşmasında ‘yükselen Çin’ faktörünün önemi ortada. Çin, ekonomik kalkınmışlığını, askeri harcamalarıyla göstermekle kalmıyor. Aksine, Doğu ve Güney Çin Denizi’nde geniş bir alanı ‘tarihsel egemenlik  sahası’ olarak değerlendiriyor. Ve bu iddialarını agresif bir şekilde sergileyerek, donanma ve hava kuvvetlerini mobilizasyonuna el verecek şekilde alt yapı çalışmalarıyla tüm bölgeyi ‘çevçeve’ içine alan bir icraata soyunuyor.

Bu anlamda, ‘yeniden kurulmakta olan dengeler’ sürecinde, bize Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizi’ndeki yapılaşma süreçlerinden hareketle, bir şeylerin değişmekte olduğunu, yani ABD eko-politikalarına alternatif bir yapılanmanın olduğunu da gizli-açık ortaya koyuyor. Öte yandan, Çin’i sadece Doğu ve Güney Çin Denizi’nde ortaya koymaya çalıştığı politikaları sınırına hapsetmemek gerekir. Aksine, Myanmar’daki değişime paralel olarak karada, Çin’in Afrika’ya ulaşan ve giderek derinlik kazanan sivil ve de askeri yapılaşmasında, Hint Okyanusu faktörü nedeniyle de deniz boyutunda Çin-Hindistan karşılaşmasını kaçınılmaz kılan vechesini de dikkate almak gerekir. Bu anlamda ‘denge’ kavramı karşılığını, biri iç yani ABD dış politikası, diğeri dış yani Çin faktörü gibi iki olguyla ilişkisinde bulduğunu söylemek mümkün.

Hint-Pasifik Konsepti
ABD’nin Pasifik veya Asya Yüzyılı kavramıyla neyi kastettiği iyi tespit edilmesi gerekir. Bu noktada, daha çok Doğu Asya, ASEAN ülkelerini içine alan ve bu ülkelerle çeşitli alanlarda işbirliğine vurgu yapan Asya-Pasifik coğrafyası öne çıkartılıyor. Bununla birlikte, bir ucu İran Körfezi ve Arabistan’a yani Batı Asya’ya, diğer ucu Malaka Boğazı’na kadar kadar uzanan Hint Okyasunun da dahil edilmesiyle Hint-Pasifik kavramına da yer veriliyor. Ancak bu yaklaşım henüz yaygın bir kullanım alanı bulunmaması nedeniyle, bugün Hint Okyanusu üzerinde pek fazla gündem oluşturulmadığı da bir gerçek.

Hint Okyanusu’nun ‘büyük proje’ye dahil edilmesinde, Çin’in İran ve Kuzey Kore’yle, özellikle nükleer işbirliği gibi alanlardaki etkileşimleri engellemeye yönelik bir vechesi bulunuyor. Bununla birlikte, başta ABD olmak üzere batılı ülkelerin İran’ın nükleer çalışmalarının kontrol altına alınması yönündeki anlaşma şimdilik bu yöndeki kaygıların görece azaldığını ortaya koyuyor. Öte yandan, Çin’in Afrika kıtası üzerindeki inisiyatiflerini Cibuti örneğinde olduğu gibi üslerle destekleme girişiminin yanı sıra, Myanmar’ın batısındaki Bengal Körfezi’ne bakan Arakan Eyaleti’nde petrol ve doğal gaz sondaj çalışmaları, liman inşaatı ve karayolu projeleri Hint Okyanusu bağlantısının göz ardı edilemeyeceğini ortaya koyan gelişmeler.

Bölge Denizlerinde Egemenlik İddiaları
ABD’nin ‘mega’ projesi olarak gündeme gelen Pasifik Yüzyılı projesinin, yukarıdaki paragrafta dile getirildiği üzere Soğuk Savaş sonrasının Ortadoğu – Afganistan merkezli çatışmacı yaklaşımlarının kimilerince ‘tamamlandığı’, kimilerince de sonuç getirmeyecek bir sürece evrildiği sonucuna varılarak tedrici olarak terk edilmesi anlamı taşır. Bununla birlikte, ABD’nin küresel politikasını şekillendiren bu yeni açılımında Çin’in büyüyen ekonomisi, artan askeri harcamalarına paralel olarak Doğu ve özellikle de Güney Çin Denizi’nde egemenlik haklarına dair yaptığı açıklamalar yabana atılır gibi değil. Bu açıklamaların, 2011 yılından itibaren söylem düzeyinde giderek ivme kazanması kadar, HS 981 adı verilen dev sondaj gemisini 2014 yılında Vietnam’ın da hak ettiği sularda sahaya sürmesi, 2015 yılında bazı kayalıklar üzerinde sivil ve askeri alt yapı çalışmalarına hız verip tamamlaması da hiç kuşku yok ki ABD yönetimince dikkate alınan gelişmelerdi.

Çin’in, ‘beş yüzyıldır balıkçılarımız bu sularda avlanıyor’ yaklaşımıyla tarihi referans yaparak hak iddiasını sürdürdüğü Güney Çin Denizi, zaten Ana Kara Çin’le temel egemenlik sorunları olan Tayvan ile ASEAN’ın dört üye ülkesinin de -Filipinler, Vietnam, Malezya ve Bruney- egemenlik iddiasında bulunduğu bir bölge olarak kalmıyor. Geniş bir adalar coğrafyasıyla Güney Çin Denizi’ne komşu Endonezya da ister istemez kendisini bir baskı altında hissediyor. Kısa bir süre önce Endonezya yönetiminden yapılan açıklamada, bölgeye komşu ve atıl konumdaki dört üssünde askeri yapılanmaya gideceği yönündeki ifadeleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Anlaşmazlığa konu olan ülkelerin her birinin bir dış politika ifadesi olarak sorunun ‘barışçıl’ yöntemlerle sonuçlandırılması konusunda hem fikir olmalarına rağmen, bunun hangi yöntem ve araçlarla ortaya konacağı konusunda ciddi bir anlaşmazlık var.

Çin, sorunun taraf ülkelerle ‘teke tek’ yapılacak görüşmelerle hâl yoluna konulmasında ısrarcı. Bu noktada Çin’in elini güçlendirense bölge ülkelerinin Çin’in iddiaları karşısında bir iki istisna hariç, ne tek başlarına durabiliyorlar, ne de ASEAN içerisinde ortak bir siyasi yaklaşım geliştirebiliyorlar. Bu noktada belki de zikredilmeye değer yaklaşım, Filipinler ve Vietnam’ın konunun uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ele alınmasını istemekle kalmaması, aksine Filipinler örneğinde olduğu gibi, uluslararası tahkim mahkemesine başvurmasıyla bunu pratiğe döküyor. ABD’nin rolü de burada ortaya çıkıyor. Bölge ülkelerinin kırılgan toplum yapıları, ekonomik istikrarın göreceliliği bu ülke yönetimlerini Çin karşısında ABD ile işbirliğine açık hale getiriyor. ABD ise, bu süreçte her şeyi hâl yoluna koyma çabasını üst düzeyde yürüterek hem bölge ülkelerini liberal ekonominin ‘imkânlarıyla’ buluşturmaya hem de askeri varlığını bu ülkelerle geliştirme çabasında.

Dünya deniz ticaretinin yaklaşık yüzde otuzunun bu bölgede gerçekleşmesi, serbest deniz ticaretinin engellenebileceği yönündeki endişe konunun ABD dış politikasının ilk sıralarında yer almasına neden oluyor. Bölge denizinin bu önemine binaen, en azından Çin masaya oturuncaya kadar, ABD’nin taraf olan ülkeleri biraraya getirip birbiriyle örtüşen hak iddialarını çözüme kavuşturması beklenebilir.

Küresel Plânda Tarihsel Devamlılık: Liberal Ekonominin Tesisi
Bölge ülkelerinin kendi aralarındaki bu etkileşimin dışında, ABD’nin Güney Çin Denizi sorununa yaklaşımı küresel bir nitelik arz ediyor. Bu nedenle, Amerikan yönetimince gündeme getirilen ikili ve blok ülkeler arasında ticari ve ekonomi anlaşmalar, askeri üslerin kurulması ve limanların hizmete açılması gibi icraatları salt bir güç gösterimi şeklinde algılanmamalı. Aksine, ABD bu girişimlerde bulunurken, bölge ülkelerine ‘kurallar manzumesi’ denilebilecek, kendi siyasi ve ekonomi görüşünü kapsayan kümülatif bir dünya görüşü sunma çabasında. Bugün Güney Çin Denizi sorununda barışçıl çözüm çağrıları yapılırken, Çin bunu taraf olan ülkelerle birebir yüzleşerek yapma peşindeyken, ABD bölgesel ve uluslararası anlaşmaları gündeme taşıyor.

Bu anlamda, 2. Dünya Savaşı sonrasının yeni müttefikleri Japonya, Güney Kore, Avustralya, Tayland, Filipinler’le ve -son bir gelişme olarak Vietnam’la- askeri boyutu öne çıkartılan ikili işbirliği anlaşmalarına karşılık, ASEAN’la ekonomi eksenli yapılaşma çerçevesinde, yüzyılın anlaşması olarak değerlendirilen ‘Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’yla (TPPA) Pasifik Okyanusu’nun doğu ve batı yakasından on iki ülkeyle başlatılan küresel ticaret anlaşması geliyor. Bu noktada, Pasifik yüzyılında ABD donanmasının yüzde altmışının bu bölgede konuşlandırılması, salt Adalar sorununda Çin’le olası karşılaşmalar için değil, TPPA başta olmak üzere çeşitli anlaşmalara konu olan deniz aşırı ticari faaliyetlerin korunması da hedefleniyor.

Amerikan yönetimi TPPA bağlamında ülkedeki üretim sektörlerinin kazanımını hedeflerken, anlaşmaya taraf olan ülkelerde de ABD’deki yapılanmaya benzer bir ‘ticaret ahlâkı’ ve ‘kurumsal yapılanması’ yani, bu anlamda ‘uluslararasılaştırılma’ sürecine dönük politikalar oluşturulmasına çalışıyor.

Bu süreçte, Malezya ve Endonezya gibi ülkelerin üst düzey yöneticilerinin söylemlerinde tanık olunduğu üzere, bölgede görece kendi içine kapalı ülkelerle kurulan ikili ve bölgesel işbirlikleriyle bu ülkeler kendilerine ‘değer’ atfedildiğini, sözlerinin dinlendiğini ve böylece onore edildiklerini fark ediyorlar. Yeni Zelanda’da TPPA’nın imza töreninin gerçekleştirilmesinin ardından (2016), Endonezya, Tayland ve Filipinler’in de bu blok içinde yer alma yönündeki talepkâr tutumlar sergilemeleri, cazibe merkezinin boyutunu gösteriyor. Aslında ABD yönetim çevrelerinin TPPA ile herhangi bir ülkeyi hedef almadıkları yönünde yaptıkları açıklamanın haklı bir yönü bulunuyor. Temelde hedef ticaretin ‘kurallarını’ belirlemek ise -ki ABD bunu yapıyor-, farklı siyasi yapılaşmalara sahip bölge ülkelerini bir ‘kurallar bütünü’ ekseninde biraraya getiriyor. Bir süre sonra Çin de bu kurallar bütününü kabul ettiğini açıklarsa, TPPA’ya alınmaması gibi bir durum söz konusu olmayacaktır.

Açıkçası, ABD’nin bölgede ortaya koymaya çalıştığı ‘kurallar manzumesi’nin yeni bir olgu değil. Bundan beş yüz yıl önce bölgeye nüfuz etmeye başlayan Batı Avrupalı denizci uluslarından -ki bunlardan Portekiz’i belirli nedenlerle dışarda bıraktığımızda- İngiltere ve Hollanda Krallıkları, kendi oluşturdukları dönemin ticaret ve askeri ‘kurallar manzumesinin’ bölge yönetimlerince ‘benimsenmesine’ çalışıyorlardı. Bunu önce site şehir devletleri hükümdarlarına ticaret anlaşmalarını kabul ettirerek veya ‘dayatarak’, reddi halinde de ‘gelişmiş deniz kuvvetleri ve toplarıyla’ zorlayarak yapıyorlardı.

21. yüzyıl başlarında gelinen bu noktada, bölge devletlerinin böylesine uzun dönemli bir geçmişe dayanan Batı belirleyiciliğine karşı alternatif ortaya koyabileceklerini ve bu anlamda bir donanım sahibi olduklarını düşünmek fazla hayalci bir yaklaşım olur. ABD yönetiminin son dönemde bölgeye yönelik ilgisi ve geliştirmeye çalıştığı politikaların arka plânında, böylesine tarihi bir derinlik bulunuyor. Ve ABD yönetimi bu tarihi derinlikten bihaber değil.

Yüzyılın Projesinde Kültür Faktörü
‘Yüzyılın projesini’, salt ekonomi ve askeri temellere oturtarak sınırlandırılamaz. Bu projenin görünmeyen ya da pek fazla öne çıkartıl/a/mayan vechesinde, ‘vazgeçilmez bir Amerika imajı’ olgusu bulunuyor. Bu imajın moda, spor, eğlence sektörü gibi gündelik yaşamın popülist yönlerinin yanı sıra, ‘eğitim’, ‘kültür’ ve ‘bilimsel araştırmalar’ gibi daha temel  alanlarda çalışmalar yapılması ve buna önemli kaynakların ayrılması, ABD’nin bir ‘Amerikan medeniyeti’ modeli ihracı vizonuyla bağlantılıdır. Sadece üniversite öğrencilerine değil, her nev’inden akademisyen, sivil toplum ve siyasi kuruluşları içine alacak şekilde, eğitim ve kültürel işbirliklerinin pratiğe dönük yönleri arasında yolsuzluklarla mücadele, insan hakları temelli yasaların oluşturulması, dini özgürlüklerin yaygınlaştırılması gibi yapılar dikkat çekiyor. Bu noktada ABD’nin bölgedeki her ülkeye sunabileceği bir ‘değerler birikimi’ olduğunu, Myanmar’da demokratik toplum oluşturulması; Endonezya’da yolsuzlukların üzerine gidilmesi; Güney Kore’de bilim ve sanayinin geliştirilmesi; Filipinler ve Tayland’da insan hakları ihlâlleri üzerinde konuşlanılması bağlamlarında görmek mümkün.

Son dönemde Vietnam’la ‘olağanüstü’ denilmeyi hak edecek şekilde geliştirilen ilişkilerin arka plânında, bu ülke halkının yüzde 78’inin ABD’ye pozitif bir yaklaşım sergilemesinin payını küçüksememek gerekir.  Bu istatistiki verinin bizatihi kendisi, iki ülke ilişkilerinde ‘kültürel’ zeminin de hazırlandığı ve bu alanda kayda değer çalışmalar yapıldığı anlamına geliyor. Bu anlamda, aralarında yarım yüzyıl cunta rejimlerine konu olan ve kapılarını yeni yeni dünyaya açan Myanmar ile komünist ideolojiyle yönetilen Vietnam gibi ülkelerin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinde ABD politikalarını doğrudan destekleyici mahiyet taşıyan kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin aldığı ve alabileceği rol yadsınamaz. Bu çerçevede ABD yönetimi, eğitim, kültür ve bilim odaklı programlarla otokratik, diktatör, tek parti rejimi gibi adlandırmaları hak eden ülkelerdeki sivil toplumu demokratik reformlarla buluşturmayı hedefliyor.

Pasifik Başkanı
ABD’nin Pasifik bölgesinde hiçbir ülkeyi gündem dışı bırakmayan yüzyıla damgasını bulan projesi yürürlüğe girmeye başladı. Bu proje, ABD’nin bölgede önünü açmaktan öte, eko-politik, kültür ve askeri anlamda küresel bir yapılaşma anlamı taşıyor. Bu anlamda, ABD ideolojik farklılıklara rağmen bölgede masaya otur/a/mayacağı rejim olmadığını açıkça ortaya koydu. Bu anlamda, örneğin Vietnam’la görece kısa sürede ortaya konan kayda değer gelişmeler, bölge ülkeleri üzerinde de olumlu bir etki yapacaktır.

Pasifik Yüzyılı projesinin bölge dengelerini Amerika lehine değiştirme sürecine girdiği söylenebilirse de, bölgenin dinamik siyasi yapısı Çin dahil her ülkenin bir diğeriyle ilişkilerini yenileyebileceğini ortaya koyuyor. Bunun izlerini de bugün dahi tanık olunmaktadır. Ancak iki dönemdir ABD’yi yöneten başkanı Obama’nın selefi George W. Bush’un aksine, ilk elden Amerikan askerlerini harekete geçirmek yerine, siyaset ve ekonomi mekanizmasını sonuna kadar kullanarak, bugün Pasifik bölgesinde ABD için yeni bir döneme imza atan başkan olarak anılacaktır.


Jumat, 29 April 2016

Güney Çin Denizi ve Çin-ASEAN İlişkilerinde Bağlayıcılık / South China Sea and Binding in China-ASEAN Relations

Mehmet Özay                                                                                                                 26 Nisan 2016

Güney Çin Denizi konusu bölgedeki kayalıklar, adacıklar ve suni adalar üzerinden süren tartışma çerçevesinde gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Bölge ülkelerinin egemenlik hakları bağlamında ele alınan Güney Çin Denizi meselesi, küresel ilişkiler çerçevesinde tek kutuplu/çift kutuplu dünya bağlamına oturtuluyor. Bununla birlikte, bazı ipuçları sökün etmiş olsa da, köklü ve kalıcı bir jeopolitik dönüşümün yaşandığı da söylenemez. Çin hükümetinin, resmi ağızlardan sürekli olarak “bölgedeki meşru egemenlik hak ve çıkarlarını” koruma söylemi tek taraflı olmaklığıyla subjektif bir özellik taşıyor.

Bu süreçte, Çin yönetimi balıkçı tekneleri gibi unsurları da devreye sokarak bölgede avlanma hakkını tarihi referanslarla açıklarken, bu teknelerin yanı başındaki sahil güvenlik gemileriyle de askeri varlığını ortaya koyuyor. Çin’in bu suların egemenliği konusunda tarihe referansı, Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin “tarih kimin misafir kimin gerçek ev sahibi olduğunu kanıtlayacaktır” yaklaşımında görüldüğü üzere, bir şekilde ‘sömürgeci güçler’ söylemine kadar uzanıyor. Bununla birlikte, diğer iddia sahibi ülkelerin de, tarihe yapabilecekleri bir referansın olabileceğini Çin hatırda tutmalı. Öte yandan, bu hafta başında Çin’in bölge ülkelerinden bazılarıyla doğrudan görüşmelerle bir tür bağlayıcılık tesis ettiği haberi gündeme oturdu. Bu son duruma dair görüşleri paylaşmadan önce, Güney Çin Denizi’nde tarafların ne tür icraatlar sergilediklerine bakalım.

Çin’ın sorun karşısındaki bu duruşuna rağmen, Çin ve egemenlik iddiasındaki diğer ülkeler arasındaki tartışma, söylem düzeyini aşmış durumda. Çin Paracel Adaları’nda füze savunma sistemleri konuşlandırır ve Spratly Adaları’na (Nansha Adaları) ve kayalıkları üzerine doldurma yöntemiyle uçak pisti inşa edip radar sistemleri yerleştirirken, ABD  bölgenin uluslararası sularda serbest dolaşım özgürlüğünü sağlamak amacıyla 2015 yılı Ekim ayından başlayarak, Pasifik Donanması’na bağlı gemi ve uçaklarla güvenlik gücünü harekete geçirdi.
ASEAN’a üye Vietnam, Filipinler, Bruney ve Malezya’nın yanı sıra, Çin’in sürekli olarak kendine bağlı olduğunu yinelediği Tayvan Adası yönetimi de, aynı sularda egemenlik hakkı olduğunu ileri sürüyor. ABD’ın uluslararası deniz ticaret güvenliği argümanıyla hareket ederek Çin’in hak iddialarına verdiği karşılıkta yalnız değil. Bu çerçevede, ASEAN bir yana, başta bölgedeki en önemli müttefiki Japonya olmak üzere, Avustralya’nın da Çin’in ‘yayılmacı hedeflerine’ karşılık bölgede askeri varlıklarını görünür kılmaya başladılar. Bu iki ülke de, tıpkı ASEAN üye ülkeleri gibi askeri harcamalarını yeniden gözden geçiriyor. Japonya, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ‘pasif’ ordu yapılanmasını terk edeceği sinyalini kabul edilen anayasa maddesi ile vermişti. Avustralya ise, özellikle ihalesini Fransa’nın kazandığı deniz altı projesiyle Doğu ve Güney Çin Denizi’nde var olacağının ipuçlarını ortaya koyuyor.

Bu genel durum içerisinde, Vietnam, Filipinler, Malezya ve Bruney gibi dört üyesinin Çin’le doğrudan karşı karşıya gelme riski taşıyan ASEAN’da ortak bir politika geliştirilebilmiş değil. ASEAN tarafından zaman zaman yapılan açıklamalarda, sorunun 1982 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Deniz Yasası’na atıfla görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturulmasına atıfta bulunuluyor. Ancak Çin yönetimi, bu yaklaşıma karşı çıkarak, ASEAN’ı bir blok olarak muhatap görmediğini defaatle açıklarken, alternatif olarak Güney Çin Denizi’nde hak iddiasındaki ülkelerle sorunu ‘teke tek’ ele almak istediğini belirtiyor. Aynı Çin yönetimi, konunun BM gibi uluslararası kurumların bağlayıcılığı içerisinde değerlendirilemeyeceği konusundaki ısrarını da sürdürüyor.

Filipinler’in hak iddiasında bulunduğu Scarborough Kayalıkları üzerinde Çin’in 2012 yılında başlattığı ‘etkin kontrol’ Filipinli balıkçı teknelerinin bölgeden sürülmesiyle sonuçlandı. Bu süreçte, Filipinler’in Hague’daki uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne yaptığı başvuruyu ve de sonucunu tanımayacağını açıklamıştı. Kaldı ki, bu süreçte Filipinler’in bu girişimi, gene ASEAN tarafından destek de görmüş değil. ASEAN’ın bir başka çelişkisi olarak dikkat çeken husus ise, özellikle anlaşmazlığa taraf olan ülkelerde askeri harcamalarda artışa gidilmesi oldu.

Bu noktada, ASEAN’nın bir blok olarak Çin karşısında siyasi bir tavır alma konusundaki zaafiyeti, birlik içerisinde ilişkilerin gerginleşmesi gibi bir potansiyeli de içinde taşıyor. Aslında bu sürecin yeni olmadığı, Güney Çin Denizi hakimiyetin noktasında 2002 yılından bu yana ASEAN ve Çin arasında genel bir anlaşmazlığa rağmen, Birlik ülkelerinin yaklaşımlarında sağlıklı bir oryantasyon gerçekleşmiş değil. Geçen Şubat ayında ABD Başkanı Barack Obama’nın Kalifornia’da ASEAN liderleriyle biraraya geldiği tarihi zirve aslında Birliği siyasi bir konsensus etrafında buluşturma projesiydi. Uzun yıllar ortak siyasi hedefler belirlemede başarılı olamamış ASEAN ülkelerini tek zirve ile hedefe ulaştırmak mümkün olduğu da ileri sürülemez. Kaldı ki, ABD’nin bu hamlesinin ardından Çin’in de bazı tekil ülkelerle görüşmeleri sürecin tek taraflı işlemediğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Çin’in Laos, Kamboçya ve Bruney ile Güneş Çin Denizi anlaşmazlığında ‘konsensus’a varmış olması, ASEAN’da şok etkisi yarattı. Bu gelişmenin şaşırtıcı yönlerinden biri kuşku yok ki, Laos ve Kamboçya gibi Güney Çin Denizi’ne taraf olmayan iki ülkenin Çin’le masaya oturmuş olması. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin ilgili ülkelere yaptığı ziyaretlerin ardından açıklanan söz konusu bu konsensus, Güney Çin Denizi’ndeki kayalıklar ve adalar konusunun Çin ve birlik olarak ASEAN arasında sorun teşkil etmediği yönünde. Bu durum, Çin’in sorunun gündem taşındığı günden bu yana ileri sürdüğü argümanının tam kendisi olmasıyla dikkat çekiyor. Bu üç ASEAN ülkesinden Kamboçya’nın 2012 yılı dönem başkanlığı sırasında gerçekleşen ASEAN Dışişleri Bakanları Zirvesi’nde, Çin’e karşı bazı maddelerin de yer alacağı sonuç bildirgesini yayınlamaması Birlik tarihine bir ilk olarak geçmişti. Bu anlamda, Kamboçya’nın süreçte, adalar konusuna aktif bir taraftarlığı olmamakla birlikte, karar süreçlerinde Çin’in yanında yer aldığı aşikâr.

Çin’in ASEAN içerisinde ‘ciddi bir kırılma’ olarak değerlendirilebilecek bu hamlesi önemli. Çünkü, Filipinler hükümetinin Tahkim Mahkemesi’ne açtığı davada nihai kararın Mayıs ayı sonu veya Haziran ayı başında sonuçlanması bekleniyor. Dava sürecine dair zaman zaman gündeme getirilen açıklamalar, Mahkeme’nin Çin’in adalar üzerindeki tek taraflı hak iddiasının kabul edilmeyeceğini gösteriyor. Bu nedenle Filipinler’in adalar konusundaki yüksek sesli itirazı karşısında Çin, diğer bölge ülkeleriyle sahne arkasından izlediği politikalarla, sadece Filipinler’i yalnız bırakmayı değil, ASEAN içeisinde ortak hareket ihtimalini mümkün olduğunca geriletmeyi hedefliyor. Bu durumda, Tahkim Mahkemesi’nden Filipinler lehine bir karar açıklandığında, Çin, ASEAN içerisinde birlik üyelerinin ortak hareket etmesinin önünü çoktan almış olacak.


Sabtu, 20 Februari 2016

ABD-ASEAN Zirvesi’nin Anlamı / The Meaning of the US – AEAN Summit

Cihan Kurtaran                                                                                                19 Şubat 2016

15-17 Şubat tarihleri arasında Kaliforniya Sunnylands’de yapılan ABD-ASEAN zirvesi, ASEAN sınırları dışında gerçekleşen bir organizasyon olmasıyla tarihe geçti. Zirve’de tek eksik, hükümet çalışmalarının sürdüğü Myanmar’da halen devlet başkanlığı koltuğunda oturan Thein Sein’in zirveye katılmamasıydı.

Bu zirvenin, Başkan Obama’nın iki dönemlik başkanlığında tarihe ‘başarı’ hanesi olarak geçecek icraatlarından biri olduğuna kuşku yok. Bu zirveye gelmeden önce en son buluşmanın, geçen Kasım ayında Kuala Lumpur’daki ASEAN Zirvesi’nde olduğunu ve Başkan Obama “istikrar, barış ve kalkınmanın” önemine dikkat çeken bir konuşma yaptığını hatırlıyoruz. Bu bağlamda, Sunnylands zirvesi geçen yıl plânlansa da, aslında temelleri Hillary Clinton’ın ‘Asya Çağı’ kavramsallaşmasını dile getirdiği, ilki 2007 ikincisi de 2011’deki iki önemli makalesine dayanıyor. Clinton’ın Foreign Affairs dergisindeki “21. Yüzyıl’da Güvenlik ve Fırsatlar” ve “Amerikan’ın Pasifik Yüzyılı” başlıklı makaleleriABD’nin bölgede gerçekleştireceği inisiyatiflerin ipuçlarını veriyordu.

Tabii ‘Asya Çağı’ kavramını bütün bir Asya coğrafyası için değerlendirmek yerine daha öze inerek, Doğu ve Güneydoğu Asya olarak belirlemek gerekir. En azından bu iki bölgenin kalkınmacı bağlamlarda geniş Asya kıtasına öncülük ettiğini dikkate almak gerekir. ABD’nin bu yüzyılda gelişmelerin merkezinde olacağını ‘haber verdiği’ bu makalelerinden sadece görece kısa bir süre sonra gerçekleşen ‘Sunnyland Zirvesi’, ABD’nin bölgeyle ilişkilerinde geldiği noktayı oldukça somut bir şekilde ortaya koyuyor.

ASEAN, üye ülkeler arasında daha çok ekonomik bağların öne çıktığı bir yapı. Bunu pekiştiren ise, geçen yıl sonunda ilân edilen ASEAN Ekonomi Birliği oldu. Ancak bu bloğa üye ülkelerin siyasi yapılaşmaları birbirinden farklılık göstermesine rağmen, ABD yönetiminin bu farklı siyasal yönetimlerle sürdürdüğü ilişkilerde sergilediği performans, onu ‘başarılı’ bir aktör’ olarak ortaya çıkarıyor. Bir yanda Bruney’de Sultan; Kamboçya’da otuz yıldır iktidardaki komüsint parti lideri; Malezya’da bir yılı aşkın süredir başı kimi yolsuzluklarla anılan Başbakan; Myanmar’da askeri rejimden sivil rejime ve demokrasiye geçiş süreci; Tayland’da askeri cuntan  yönetiminin güç temerküzü gibi birbirine taban tabana zıt rejimlerle aynı masaya oturabilmek ve bu siyasi yapıları ve liderlerini aynı masa etrafında toplayabilmek kuşku yok ki geniş bir stratejik referansın ürünü.

Üç gün sürecek toplantılarda, ABD’nin ASEAN ile ticari ve yatırım ilişkilerini artırma yönünde argümanla hareket ederken, beklendiği şekilde Çin’le ilgili bazı siyasi açıklamalarda şu veya bu şekilde gündeme taşındı. Bununla birlikte, Obama’nın özellikle Güney Çin Denizi konusundaki açıklamalarının tehditvari bir yönü olmadığı, aksine ASEAN liderlerinin görüşünü dile getirdiği imajının son derece belirgin olduğu bir yaklaşım sergiledi. Bölgedeki Adalar krizinden hareketle sorunların ‘konuşalarak’ çözülmesi yönündeki talep aslında tastamam ASEAN’ın hem Çin’e hem de ABD’ye daha önce sunduğu görüşlerin tekrarı mahiyetinde. Bu noktada, ev sahibi ABD’nin ‘şahin’ bir duruş sergilemediği gibi, hem Çin hem de ABD ile ilişkilerinden taviz vermek istemeyen ASEAN’ın konuya yaklaşımının da belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

Bu noktada ABD açısından zirvenin en önemli yapıcı yönü ASEAN ile ekonomik işbirliğine daha da ağırlık vermekti. Bunun hem var olan ABD-ASEAN ekonomik işbirliği hem de ASEAN üyelerinden Vietnam, Malezya, Singapur ve Bruney’in bu ayın başında Yeni Zelanda’da nihai olarak imzalanan Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’na (TPPA) taraf olmalarının da rolü var. Tüm eleştirilere ve ABD dahil bazı üye parlamentolarında onanmayı beklemesine rağmen, ABD’yi Birlik’le ekonomi işbirliği alanında teşvik eden önemli husus, 42 trilyon dolarlık bu ticaret işbirliğine dahil olmak için, özellikle Endonezya ve Filipinler devlet başkanlarının istekli oluşlarıdır. Endonezya ASEAN ekonomisi içerisinde ilk sırayı aldığı ve Filipinler’in Aquino iktidarı döneminde kayda değer atılımlar yaptığı ve ABD’nin bölgedeki geleneksel müttefiki konumunda olduğu unutulmamalı. Bu ikiliye eklenecek üçüncü ülke ise Tayland.

Tayland’ın da ABD ile yakın ilişkileri olduğu bilinmekle birlikte, bir türlü ‘sivil demokratik değerleri’ uzun erimli olarak hayata geçirmemiş olması ABD’nin bu ülkeden arzu ettiği verimi almasına engel oluyor. En son olarak 2014 yılı Mayıs’ın yaşanan askeri darbe ve ardından kurulan asker kökenlilerin atındığı başbakan ve meclis ümit vermediği gibi, ABD tarafından eleştirilere hedef oluyor. Bu nedenle, askeri rejimin varlığı bu sürecin ne şekilde işleyebileceği konusunda belirsizliğe yol açıyor.

ABD’nin başta bu üç ülke olmak üzere diğer ülkeleri de TPPA’ya hazırlanmaları noktasında özellikle ticari mevzuatlarını gözden geçirmeleri konusunda teşvikine tanık olunacaktır. Zaten, bir süredir olduğu gibi, zirve sırasında da Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo’nun ‘dış yatırımların önünü açacak yasal süreçlere hız verilmesi’ konusundaki vurgusuna tanık olundu.

ABD yönetimince ‘yüzyılın ticaret anlaşması’ olarak adlandırılan TPPA içinde yer almak için diğer üye ülkeler de tüm çabayı sarf edecektir. Bu noktada ilgili ülkelerin, ABD’nin ‘ticari değerlerini’ göz ardı edecek bir yaklaşım sergilemeleri beklenmiyor. Aksine, tüm çekincelerine ve bilinmezlerine rağmen, bu yeni açılım içerisinde yer almak ulusal ekonomi stratejilerinin bir parçası haline gelecektir. ASEAN’ın önde gelen ülkelerinin TPPA bloğunda yer almalarıyla birliğin Laos, Kamboçya ve Myanmar gibi küçük ekonomilerinin de aynı ekonomik yapılaşmaya konu olmasında kayda değer bir rolü olacaktır. ABD yönetiminin ilk etapta Cakarta, Singapur ve Bangkok’da açmayı plânladığı merkezler vasıtasıyla bölge ülkelerini TPPA yapılanmasında yer alacak şekilde alt yapı hazırlıklarında ilgili ülkelere ‘yardımcı’ olmayı hedefliyor.

Bu bölgeyi ABD için ekonomik cazibe merkezi kılan husus 620 milyon nüfusa, orta sınıflaşmaya veya tüketimciliğe ulaşma konusunda engel tanımayan geniş bir iş gücüne, 2.6 trilyon hacmindeki  ekonomiye sahip olması gibi özelliklerdir. Buradan hareketle ABD’nin bölgeye yönelik ilgisinin yeni başlıyormuş gibi de algılanmamalı.  Böyle bir sav, ABD’nin bölgeyle 20. yüzyıl boyunca girdiği ilişkilerin göz ardı edilmesi demek olur. Aksine, ASEAN’ın kuruluşu öncesi ve sürecine göz atıldığında başat aktörün ABD olduğu görülecektir. Güneydoğu Asya hiç kuşku yok ki, Doğu Çin Denizi’nden başlayıp bir yandan Kızıl Deniz’e, öte yandan Güney Afrika’ya uzanan Hint Okyanusu su yolunu küresel bir ticaret ve güvenlik denizi anlamına getiren bir coğrafya. Bu coğrafyanın Soğuk Savaş dönemindeki karşılığı, bir ‘istikrar’ olgusundan, iki bloktan hangisinin yanında yer alacağıyla alâkalı bir süreçti. Bu bağlamda, özellikle bölgenin coğrafi ve nüfus olarak en önemli ülkesi Endonezya, Filipinler ve Tayland’da gerçekleştirilen darbeler ve ABD yansılı başkanların, hükümetlerin iş başında oluşu bölgenin Batı-Doğu ayrışmasındaki yerine de ışık tutmaktadır.

ABD’nin bölgeyle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ilgisi kimi zaman azalma eğilimi gösterse de hiçbir zaman sona ermedi. Bu yüzyıl başında da bölgesel ve küresel gelişmeler bağlı olarak yeni bir strateji ile Güneydoğu Asya ülkeleri ile ilişkiler derinleştiriliyor. Sunnyland Zirvesi bu anlamda iki döneminin sonuna yaklaşan Obama yönetiminin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir.


Senin, 01 Februari 2016

John Kerry’nin Doğu Gezisi / John Kerry’s East Trip

Cihan Kurtaran – Kuala Lumpur                                            30 Ocak 2016

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry sırasıyla Laos, Kamboçya ve Çin’i kapsayan bir haftalık resmi ziyaretler gerçekleştirdi. Kerry’nin ziyaretleri, ABD’nin ‘Asya açılımının’ bir parçası olmasıyla dikkat çekiyor. 

Ziyaretler çerçevesinde ABD’nin ilgili ülkelerle ikili ilişkilerinin yanı sıra, ASEAN, Güney Çin Denizi’ndeki adalar ve Kuzey Kore nükleer denemeleri gibi bölgesel konular da gündemeydi.

Laos ve Kamboçya’nın siyasi rejimleri ve bunun doğurduğu ekonomik ilişkiler noktasında Çin’le yakınlıkları dikkate alındığında Kerry’nin ziyaretlerinin ABD’nin Hint-Çin’inde bir güç dengelemesi inisiyatifi olarak da okunabilir. Bu noktada Kerry, özellikle Güney Çin Denizi’ndeki gelişmelere karşılık olarak bu iki ülkeden arzu ettiği desteği aldığı söylenemese de, bu ziyaretler ABD’nin bölgede var olma isteğinin halen devam ettiğini ortaya koyması bakımından önem taşıyor. Çin’li yetkililerle yapılan görüşmeler de ise, Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması konusunda mutabakata varıldığı belirtiliyor. Ancak bunun ne şekilde hayata geçirilebileceğini ise, bekleyip görmek gerekiyor. 

Laos ve Kamboçya, son dönemde bölgede ekonomisi hızla büyüyen iki ülke olması da ABD’nin Hint-Çin’indeki ekonomik gelişme ve yatırımlar konusunda alanı tamamıyla Çin’e bırakmama politikasına da işaret ediyor. Öte yandan, Çin ziyaretinde ana başlık Kuzey Kore’nin gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeye devam edeceği izlenimi veren nükleer denemelere karşı ortak bir platform oluşturulması konusu oluşturdu.

Kerry’nin Laos’un başkenti Vientiane’ye yaptığı bir günlük ziyaret son altmış yıllık süre zarfında ABD’li üçüncü dışişleri bakanının ziyareti anlamı taşıyordu. Laos gezisinin en önemli gündem maddesini önümüzdeki ay Los Angeles’ta gerçekleştirilecek olan ABD-ASEAN zirvesi hazırlığı oluşturdu. Laos’un bu yıl ASEAN dönem başkanlığını üstlenmesi nedeniyle başta Dışişleri Bakanı Kerry olmak üzere ABD’li  yetkililer Laos’lu meslektaşlarıyla bu önemli toplantının detayları ele alındı. Barack Obama’nın geçen yıl Kuala Lumpur’da yapılan ASEAN Genel Kurul toplantısında ASEAN liderlerini ABD’de ağırlama daveti bir ilk olmasıyla da dikkat çekiyor. Ve bu davetin resmi olarak takipçisi ise Laos. Bu ilişkinin bir diğer vechesini ise, yaz aylarında Laos’un başkenti Vientiane’de yapılacak ASEAN Zirvesi’ne Barack Obama’nın katılacak olması da bir ilk anlamı taşıyacak.

ABD’nin Laos’la pek de sıkı fıkı olmayan ilişkilerinin temel nedeni, Hint-Çin’i bölgesinde küçük bir ülke olan Laos’un komünist rejimi idaresinde oluşudur. Bu yakınlığın söz konusu adalar krizindeki karşılığını ise, Çin lehine gelişme gösteriyor. Bu ‘ideolojik yapı’, ABD’nin 1970’lerde bölgede giriştiği askeri harekatta yaşananların bir anlamda gündemde yer aldığını da ortaya koyuyor. Bu nedenledir ki, ABD yönetimi, Laos ile ilişkilerini geliştirme kararı aldığında, ilk adımlardan biri olarak söz konusu savaş döneminden kalan patlamamış bombaların temizlenmesi konusunu gündeme getirdi.

ABD’nin Laos’la ilişkilerinde öne çıkan bir diğer husus, Güney Çin Denizi’ndeki adalar sorunundaki tutumu oluşturuyor. Kerry ve Laoslu meslektaşı arasındaki görüşmelerde de ABD’nin Güney Çin Denizi politikasını destekleyici bir sonucun çıkmaması şimdilik bu küçük ülkenin halen Çin’in ‘yörüngesinde’ olduğunu ortaya koyuyor.

Kamboçya gibi Laos’un da ucuz iş gücü gibi yatırımlar noktasında kimi olanaklarıyla öne çıkması, Çin’le tüm yakınlaşmasına rağmen, kalkınmacı ekonomilerin ihtiyaç duyduğu teknik ve eğitimsel alt yapının aşılmasında ‘Batıya’ duyduğu ihtiyacı da ortaya çıkarıyor. Bu bağlamda, ABD bu gelişmeden mümkün olduğunca istifa etmenin yollarını arayarak eğitim, sağlık, gibi alanlar başta olmak üzere Laos’a girme eğilimi sergiliyor. Bunun karşısında, Laos’un da ekonomik kalkınma sürecinde şu veya bu şekilde ‘dünyaya açılma’ çabasında yolu ABD’ye düştüğü de bir gerçek. ASEAN dönem başkanlığı süreci, ABD’nin Laos’la öncelikle ekonomik ardından siyasi ilişkilerini geliştirmesi için bulunmaz bir fırsat kaynağı.

Kerry’nin ikinci durağı Kamboçya’da yaklaşık otuz yıldır iktidarda olan Halk Partisi ve lideri Hun Sen’e karşın iki yıl önce yapılan seçimlerde muhalefetin önemli sayıda milletvekilliği kazanması ülkede sivil hareketleri tetikleyici bir etkisi oldu. Bu gelişme, aynı zamanda Batı kamuoyunun Kamboçya’ya ilgisini de artırdığını söyleyebiliriz. Kerry’nin işte böyle bir ortamda gerçekleyen gezisinde ekonomik ve bölgesel siyasi ilişkiler kadar, iç politikaya dair de bazı temaslar yapıldı. İktidarın muhalefet liderine yönelik suçlama ve yargılama süreci sürerken, Kerry muhalefet partisi genel başkan yardımcısı ve sivil toplum kesimleriyle bir araya gelmeyi ihmal etmedi.

Ziyaretin üçüncü ayağında Kerry Çin’deydi ve Başkan Şi Cinping, Dışişleri Bakanı Vang Yi ve Devlet Müşaviri Yang Cieçı ile görüştü. Çin gezisinde öne çıkan başlıklar ise, Kuzey Kore’de gerçekleştirilen nükleer denemelerin önünün alınmasının ötesinde Kore Yarımadası’nda nükleer başlıklardan temizlenmesi hedefine matuftu. Bu noktada, BM’de karar mercii olan daimi ülkeler arasında bulunan Çin’in ‘veto’ girişimlerinin önüne geçilmesi gerekiyor. Bu bağlamda, Kerry’nin Çin’li muhataplarıyla görüşmelerinde de bu husus öne çıkıyordu.

Ziyaret öncesindeki genel görüntü, Çin’in ABD’nin Kuzey Kore’ye yönelik politikalarını benimsememesi şeklindeydi. Özellikle, Çin’in Kuzey Kore’nin petrol ihtiyacını karşılaması bu noktada, ABD’nin enerji konusundaki yaptırımlarının hayata geçirilememesi anlamı taşıyor. Görüşmeler sonunda her iki ülkenin Kore Yarımadası’nın nükleer tehlikeden uzaklaştırılması konusunda mutabakata varıldığı açıklandı. Bununla birlikte, daha önce de benzer ’mutabakat’ söz konusu olduğundan şimdi bunun ne şekilde ve ne zaman pratiğe geçirileceği meselesi bulunuyor.

Ziyaretin bir diğer önemli görüşmesi ise, Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlık konusu olan Adalar sorunu. Çin’in mercan kayalıkları üzerine inşa ettiği suni adalarda sivil ve askeri inisiyatifler geliştirmeye başlamış olması ABD ve bölgedeki müttefikleri tarafından bir tehdit olarak algılanıyor. Ancak Çin, zaman zaman yaptığı ‘barışçıl’ açıklamalarına karşın, Adalar konusunda geri adım atmadığı gibi, ABD’nin bölgedeki ülkelerle bu anlamda geliştirmekte olduğu bir tür ‘güvenlik ekseni’ gelişmesinden de rahatsız ve eleştirilerini açıklıkla dile getiriyor.

Bununla birlikte, Çin tarafı bu konuyu ABD ile görüşmeye devam ettiği de bir gerçek. Söz konusu Adalar üzerinde Tayvan, Bruney, Malezya, Vietnam ve Filipinler’in de hak iddia ettiği biliniyor. Bu noktada Çin, “bölgeyle ilgili, şayet ortada bir sorun varsa bunun ilgili ülkeler nezdinde teke-tek yapılacak görüşmelerle halledilmesi” taraftarı. Bu durumda, ABD’nin bölgedeki hem diplomatik hem askeri girişimlerini bir tehdit unsuru kabul ediyor.

Kerry’nin ‘ideolojik benzerlikler’ gösteren üç ülkeye yaptığı ziyaret, aslında yeni yılda bir başlangıç anlamı taşıyor. Yıl içerisinde ASEAN, G-20, APEC gibi toplantılarda biraraya gelecek taraflar için uygun bir hazırlık zemini olduğuna kuşku yok.