Tampilkan postingan dengan label TAYLAND. Tampilkan semua postingan
Tampilkan postingan dengan label TAYLAND. Tampilkan semua postingan

Rabu, 10 Agustus 2016

Tayland'da 'cunta anayasası' yeni krizlere yol açabilir / Junta’s Constitution May Cause New Crisis in Thailand


Mehmet Özay                                                                                                                        10.08.2016

Tayland’da uzun süredir beklenen anayasa referandumu nihayet, dün yani 7 Ağustos Pazar günü  yapıldı. 68 milyon nüfuslu Tayland’da yaklaşık elli milyon kayıtlı seçmenden yaklaşık yüzde 55 civarında bir kitle oy kullanmak üzere sandık başına gitti. Referandumda oyların çoğunluğunu ‘evet’ olması, Tay halkını yeni bir Anayasa’yla daha yaşamaya hazırlanacağı anlamı taşıyor.

Yeni anayasada öne çıkan maddelere bakıldığında, dikkat çeken husus ülkenin gelecek çeyrek yüzyılını kimin yöneteciğiyle ilgili birkaç madde dikkat çekiyor. Anayasa hazırlık komisyonunun çalışmaları boyunca da gündem özellikle bu maddeler çevresinde belirlendi. Söz konusu bu maddeler, ‘geçiş dönemi’ olarak adlandırılan önümüzdeki beş yıllık süre boyunca yapılacak seçimlere rağmen, başbakanın yanı sıra 250 üyeli senatonun 'atamalarla’ belirlenmesi, ülkenin, özellikle 2001’den bu yana yaşadığı dönemin bitip yerine yenisinin başladığı anlamı taşıyor. Bu bağlamda, 2014 yılı Mayıs ayından bu yana ülkeyi yöneten cunta rejimince oluşturulan Ulusal Barış ve Düzen Konseyi’nin hazırlattığı anayasa taslağı ‘demokratik’ olmamakla eleştirilirken, ülkede bu anayasanın da uzun erimli olmayacağı ve aynı şekilde yönetim krizinin devam edeceğinin de işaretini veriyor.

Seçmenden çözümsüzlük nedeniyle ‘Evet’
Söz konusu referandumda sandık başına gidenlerin yüzde 61.4’ü evet oyu, yüzde 38.6’sı ise hayır oyu kullandı. Ancak kayıtlı seçmenlerin sayısının elli milyon ve bu sayının da yüzde elli beşinin sandık başına gittiğini unutmamak gerekir. Ayrıca, cunta rejiminin her türlü demokratik hakları kısıtlayarak anayasa taslağını eleştirmeye yönelik her türlü tedbiri almasına rağmen bu oran ortaya çıktı. Şimdi bu geçmiş üzerinde söylenecek pek fazla bir şey kalmadı. Referandumda evet oyu kullananların bir bölümünün, ülkenin uzun dönemdir istikrardan uzak, uzlaşının ufukta gözükmediği sivil siyaset ortamından umduğunu bulamamasıyla ‘istemeye istemeye’ böyle bir karar verdiği ifade ediliyor. Dolayısıyla halk pratik bir çözümle günledik yaşamı kolaylaştıracak bir yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor.

Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle, ülkenin modern tarihinin başlangıcı kabul edilen 1932 yılında Monarşi’ye karşı girişilen ilk darbeden bugüne kadar üretilen 20. Anayasa olacak. Bu süre zarfında 12 askeri darbeye maruz kalan Tayland’da, son darbe 22 Mayıs 2014’de gerçekleştirilmişti. İki yılı aşkın bir süredir ülkeyi yöneten cunta ve yanlıları, bu anayasanın ülkedeki siyasi yolsuzluğu sona erdireceği ve istikrar getireceği görüşünde. Ancak bu istikrarın temel dayanak noktasını, demokrasinin bildik standard uygulamalarından ziyade, Tayland toplum ve siyasi yapısının temelleri üzerinde yükselen bir siyasi yapılaşma oluşturuyor. Bunu da, önümüzdeki çeyrek yüzyılda ülke siyasetinde etkin olacak askeri kadroları atayarak ve de ülkede kalkınma plânlamasını yaparak ortaya koyacak.
Ülkenin ana akım siyasetinde başat rolü oynayan monarşi-ordu-siyasi parti ittifakı -ki bugüne kadar bunun adı Demokrat Partisi’ydi- bağlamında ortaya çıkan bu siyasi dinamiğin söz konusu yeni anayasayla karşılığı, beş yıllık geçiş döneminde 250 üyeli senatonun ordu tarafından belirlenmesi, senatonun da başbakanı ataması, meclisten ziyade demokratik süreçler dışında oluşturulmuş kurumlar vasıtasıyla devlet yönetiminin gerçekleştirilmesi gibi yeni siyasi pratikler anlamına geliyor. Referandum akşamı Başbakan Prayut Chan-o-cha yaptığı açıklamada, referandum sonrasında hükümetin ülkenin siyasi sorunlarına yönelik olarak ‘sürdürülebilir’ bir çözüm sağlama konusunda elinden geleni yapacağını açıklasa da, kabul edilen anayasanın bizatihi kendisinin sorunlu olması daha baştan işlerin hiç de iyi gitmeyeceğinin belirtisi. 2011-2014 yılları arasında başbakanlık yapan Yingluck Şinavatra ise bugün yaptığı açıklamada, ülkenin sorunlarını çözmek bir yana geri götüreceğini açıkladı.

İstikrar beklentisi karşılanabilecek mi?

Ancak bu anayasa hazırlık sürecinden itibaren sivil inisiyatife ve ortak paydalara dayanmaması nedeniyle, tıpkı öncekiler gibi ülkenin kahir ekseriyetinin sorunlarına cevap vermekten uzak ve bu nedenle halkın önemli bir kesimince kabule mazhar olmayacaktır. Kaldı ki, daha anayasa hazırlık komisyonunun çalışmaları sırasında ve referandumdan günler önce sivil çevrelerin açıklamaları bu anayasanın meşru olmadığı, demokratik bir nitelik taşımadığı yönündeydi. Öyle ki, bu süreçte merkez iktidar güçlerine karşı alternatif bir siyasi alan olarak ortaya çıkan Thaksin öncülüğündeki siyasi oluşum değil, merkez yapılanmanın siyasi parti ayağını oluşturan Demokrat Parti’nin de anayasa taslağını kabul etmediğini açıklaması siyasi arenada önemli bir kırılmanın da yaşanabileceğini ortaya koyuyor. Bu nedenle, bu yeni anayasanın 2017 yılı ilk yarısında yapılması plânlanan seçimler sonrasında ülkeye siyasi ve toplumsal istikrar getirmesine kuşkuyla bakılıyor.

Bu anayasanın yazılması sürecinden dünkü referanduma kadar en dikkat çekilen yönü, ordunun sivil yönetimlerdeki rolünün artırılmasıyla ilgili madde üzerinde yoğunlaşıyordu. 2014 yılı Mayıs ayında, dönemin ülke demokrasininin el verdiği şartlarda seçilmiş sivil hükümetine ve başbakan Yingluck Şinavatra’ya yönelik girişilen darbenin aktörleri olan askerler üniformalarını çıkartıp başbakanlık başta olmak üzere meclis ve bürokraside yerlerini aldılar. Gerek anayasa yazım süreci gerekse referanduma gidiş koşullarında belirleyici olan ‘sivil-askerler’ son iki yılı aşkın bir sürede ülkede sivil siyasi yaşamı mümkün olduğunca kontrol altında tutarak ‘güçlerini’ ortaya koydular. Referanduma giden süreçte de, beş kişiden fazla grubun toplanmasına izin verilmemesi örneğinde olduğu gibi toplanma ve konuşma özgürlüğü kısıtlanarak sivil toplum ve siyasi partilerin aktörlerinin meydanlara çıkmasının önü kesildi.

Merkez-Çevre çekişmesinde Thaksin faktörü
Monarşi-ordu- dönemine göre merkezi oluşturan sivil partinin işbirliğine dayalı ülke genel politikasında özellikle 2000’li yılların başından itibaren başlayan muhalefet hareketi Thaksin ailesiyle bugüne kadar varlığını sürdürüyor. 2001-2006 yıllarında başbakanlık koltuğunda oturan Thaksin Şinavatra’ya karşı 2006 yılı Ekim ayında gerçekleştirilen darbe sonucu eski başbakan ülkeyi terk etti. Ardından, ordu denetiminde gerçekleştirilen 2007 yılı seçimleri ordu denetiminde yapılsa da, Thaksin yanlısı Halkın Gücü Partisi altı partili siyasi koalisyonun büyük ortağı olarak bir kez daha iktidar oldu. Merkezle-çevrenin çatışmasına konu olan o dönemde Halkın Gücü Partisi yasaklı konuma düşerken, iktidar Demokrat Parti’ye hediye edildi. 2011 yılında halk bir kez daha önüne konan sandıktan muhalefeti iktidara taşıyacak kararı verdi.  Ülkede demokrasinin elverdiği ölçütler içerisinde, Thaksin yanlısı Pheu Thai Partisi seçimi kazanmasıyla 2011-2014 yılları arasında kızkardeşi Yingluck Şinavatra başbakanlık koltuğuna oturdu. Yaklaşık on beş yıllık dönemde muhalefeti temsil eden Şinavatra ailesinin öncülüğünde kurulan partiler her seçimen başarıyla çıkarken karşılarında demokratik bir mücadele yerine ordunun postallarını buldular.

Tayland ASEAN’a umut olamıyor
Bu durum, Tay siyaseti ve toplumu için içaçıcı bir gelişme olarak yorumlanamayacağı gibi, Tayland’ın üyesi olduğu ASEAN içinde de yansımaları olacaktır. Anayasanın demokratikleşmeyle örtüşmediği görülen yukarıda belirtilen temel ilkelerinin aslında, bu ilkelerden kurtulmaya çalışan ‘dünün’ Myanmar’ındaki ‘demokratik’ yapılanmayı gündeme getirmesiyle dikkat çekiyor. Yetmiş milyona varan dinamik nüfusu, ASEAN’ın üçüncü büyük ekonomisi olması, ABD’nin bölgedeki geleneksel ittifakları arasında yer alması gibi hususiyetleriyle Tayland’daki gelişmelerin kendi başına ele alınamayacağını ortaya koyuyor. Özellikle, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde yeniden yapılanmaya girdiği bir dönemde ordu kontrolündeki Tayland’ın Çin’le ilişkilerinin farklı bir yönelim kazanacağını düşünmek te mümkün.

Patani Sorunu Devam Edecek
Askere sivil politikada önemli görevler veren yeni anayasanın ülkenin muhalefet ve iktidarında bulunmuş iki partisince eleştirilmesi önemli. Bu durum, aynı şekilde referanduma seçmenlerin yüzde ellisinden biraz fazlasının katılması da siyasi partilerin eleştirilerinin kamuoyu nezdinde önemli bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Bu durumda, 2013 yılında Patani barış görüşmelerinin başlanmasıyla doğan olumlu atmosfer, 2014 yılındaki darbeden ve de anayasa referandumundan ‘evet’ oyunun çıkmasıyla yerini karamsarlığa bıraktığını söyleyebiliriz. Dünkü referandumda Patani’de ‘hayır’ eksenli yaklaşım, Patanili Malayların asker odaklı merkez siyasi yapılanmaya güvenmediğinin bir göstergesi. Patani’de barış görüşmeleri bağlamında hem Thaksinci partiler hem de Demokrat Parti’yle yakınlaşabileceği emareleri vermiş olan Patanililer orduyla aralarına mesafe koyuyorlar. Bu bağlamda, merkez siyasetin aktörlerinin yeni anayasayla ilgili eleştirel yaklaşımları ortadayken, Patani gibi ‘çeperde’ kalmış bir etnik yapının temel haklarını alma noktasında olası görüşmelerden ne kadar umutlu olabileceği meçhul.

Minggu, 28 September 2014

Tayland: Güneydoğu Asya’nın “Hasta Adamı” / Thailand: ‘A Sick Man’ of ASEAN

Mehmet Özay                                                                                                                 28 Eylül 2014

Tayland siyaseti tüm zaafları ve açmazlarıyla birlikte sadece Güneydoğu Asya’nın değil belki de Asya kıtası içinde ‘hasta adam’ lâkabıyla anılmayı hak ediyor. Bu noktada siyasi gözlemcilerin neredeyse ortak bir kanaatte olduğunu söylemek mümkün. Bir yandan bölgede ‘aktif’ sömürgeleştirilmeye maruz kalmamış bir ülke, öte yandan dünya Budizmi’nin en önemli ayaklarından birini oluşturmasıyla dikkat çeken ve çevresindeki komşu ülkeler gibi çok etnikli/çok dinli bir yapıya sahip olup azınlıklar gibi bir sorunu devasa boyutlarda yaşamayan -Patani’yi bu kategori dışında ele almak gerekir- Tayland, monarşi ile halkın yönetimi arasında bir açmazı tecrübe ediyor. Bu tecrübe elbette yeni değil. Dönemin siyasi çalkantıları/gelişmeleri içerisinde yer bulan ve 1932 yılında monarşiye karşı girişilen müdahalede parlamenter sisteme geçilse de, süreç daimi olarak monarşiye odaklanmış bir siyasi yapı üretti. Monarşi’nin ordu-siyasi elitler ile kurduğu tarihsel ittifak modern dönemde adına parlamenter demokrasi denilen dönemin ‘hakkıyla’ ortaya ortaya konulmasının önündeki engeli oluşturdu. Bugünden bakıldığında ‘1932 Hareketi’nin acaba ‘içerden bir müdahale’ olup olmadığını da akla getirmiyor değil. Daha açıkça ifade edersek, monarşinin toptan devrilmesi yerine, ‘ileriyi’ görebilen saray ve çevresinin siyasi evrime ön ayak olması şeklinde yorumlamak mümkün.

Darbeler ülkesi olmaklığın getirdiği özellik nedeniyledir ki, Tayland, yukarıda dile getirdiğim şekilde hâlâ ‘hasta adam’ olgusuyla anılan bir ülke özelliği sergiliyor. Geniş bir coğrafyaya sahip, Doğu Çin Denizi, Bengal Denizi gibi iki farklı deniz yoluna açılan sınırları, kuzeyinde Çin güneyinde Malay Müslüman dünyası ile etkileşimi bu ülkeyi sadece ekonomik anlamda değil, sosyal ve kültürel dünyasını da zenginleştirecek unsurlar olarak dikkat çekiyor. Bu potansiyel maddi imkânların pratiğe dökülmesinde Tayland’da 1980’li yıllardan başlayan bir ‘kalkınma’ olgusundan bahsedilebilir. Aslında Tayland gibi bir ülkede yakinen tecrübe edildiği üzere, ‘kalkınma’ gibi bir kavramın çok da iç açıcı olmadığını söylemek gerekir. Kalkınmanın toplumda hedef birlikteliği, var olan ahenk düzeyini azamiye çıkarma arzu ve isteği ile içinde bulunduğu coğrafyaya ve dünyaya modellemeler sunma kabiliyeti gibi hususlar dikkate alındığında Tayland’ın pek de bu bağlamlarda esamesi okunmuyor.

Kaldı ki, henüz doğru dürüst anayasası olmayan bir ülkeden bahsediyoruz. Sayısı yirmiyi bulan darbe ve darbe benzeri müdahaleler, ülkede sivil siyaset ve kurumlarının ortaya koyduğu bir anayasadan bahsedilemiyor. Bunun yerine, gücünü Tay kozmolojisinden alan kraliyet kurumu/saray ve buna eklemlenen ordu ve bürokratik yapı ile elitler arasında bir sözlü anlaşmadan bahsedilebilir. Bu sözleşmenin pratikte ülkenin nasıl yönetileceği konusuna verebildiği pratik bir cevap da yok.

Tabii Tayland monarşisi dendiğinde, bu yapının yarı-kutsal bir niteliğe büründüğünü, öte yandan Hindistan/Sri Lanka ve Çin Budist gelenekleri arasında kendine özgü bir yeri olduğunu ifade edelim. Kadim monarşi geleneği süreçte Budizmi koruyan bir kurum olarak hizmet verirken, benzer şekilde monarşi de Budizmin kutsallığından kendine pay almaya başladı. Bugün, modern Tayland’ın içinden çıkamadığı ikilem temelde bu. Son dönemde ortaya çıkan muhalefet hareketine karşılık, Monarşiye karşı gelmenin dinsel bir inanç bağlamında ‘aykırılık’ olacağından hareketle bu kuruma yönelik bağlılığını sürdüren güçlü yapılar olduğu bir gerçek. Bunun başında ordu, siyasi elit geliyor. Yingluck Shinawatra hükümeti son gösterilere direnirken, kimi gözlemciler ordunun tarafsızlığına atıfta bulunuyordu.

Ancak 22 Mayıs’da gerçekleşen darbe, ordunun, dün gibi bugün de, gücünü aldığı monarşiye bağlılığını sergilemekte olduğunu ortaya koyuyor. Bunu salt darbe girişimine bağlamıyorum. Darbecilere davetiye çıkartan sözde muhalefet grubunun lideri Suthep Thaugsuban herhangi bir yargılamaya konu olmazken -ki örneğin Yingluck da buna cesaret edememişti-, ülkenin mevcut sistemi içerisinde seçimle iktidara gelen Yingluck Shinawatra ve bakanlar aynı yapı tarafından mahkemeye çıkartılabiliyor. Tabii Suthep gibi muhalefet kanadını temsil edenlerin bu ‘sivil’ güçlerini nereden aldıkları sorusu önemli. Aslında Suthep’in monarşi yanlısı Demokrat Parti’de başkan yardımcılığı görevini yaptığını daha önceki çeşitli yazılarda dile getirmiştim.

Bununla birlikte, Kral’ın ilerlemiş yaşı ve hastalığı nedeniyle ülke siyasetine doğrudan müdahalesi söz konusu değil. Ancak kralın biyolojik olarak sağlıklı olsa da, tek başına hareket etmediği, bir siyasi mekanizma olarak krala danışmanlık yapan bir komite bulunuyor. Bu komitenin üyelerinin de eski ordu mensupları, siyasiler olduğu dikkate alındığında Saray’da sözü geçen kitle ile sokakta ‘sivil’ muhalefet yaptığını söyleyen Suthep ve benzerlerinin oluşturdukları bloğun ‘sağlamlığı’ ortaya çıkıyor. Suthep, ‘seçilmiş’ Başbakanı ve hükümetin görevden alınıp, yerine ‘atamayla’ getirilen bir Başbakan ve meclis istiyordu. Ve istediği de oldu. Kadim dönemlerde kralın bir bölgeye vali ataması gibi bir atama diyebiliriz buna. Bugün hasta yatağında Kral bunu yap/a/mıyor, ancak kral adına ülkeyi yönetme azmi ve gücünü kendinde bulan ordu yapıyor. Sistem aynı şekilde işliyor, sadece aracılar farklı.

Geçen yıl 31 Ekim’de gösteriler başladığında, Bangkok caddelerinde hayat felç olduğunda az da olsa ‘sivil savaş’ tehlikesinden bahsediliyordu. Dönemin Başbakanı Yingluck -daha doğrusu abisi Thaksin Shinawatra- taraftarları sokağa dökülme egzersizleri yapıyordu. Sivil savaş çıkmadı. Ancak ordu, siviller üzerinde yine baskısını ortaya koyarak sivil yaşamı yeniden yönlendirme, çeki düzen verme ‘görevini’ üstlendi.


Tayland, 1932 yılından bu yana 84 yıllık modern tarihinin en kara günleri yaşıyor. Ülke siyasi yapısı üzerinde egemen güçler bu duruşlarıyla ne ülkeye ve halkına, ne ülkenin üyesi olduğu ASEAN’a ne de genel anlamıyla küresel sisteme bir umut vaad edebiliyor. 

Kamis, 08 Mei 2014

Tayland: Siyasi Kaosta Yeni Dönem / Thailand: A New Era in Political Chaos

Mehmet Özay                                                                                                                   8 Mayıs 2014

Tayland’da uzun süredir var olan siyasi istikrarsızlık, dün Anayasa Mahkemesi’nin Başbakan Yinluck Shinawatra’yı görevden almasının ardından yeni bir evreye girdi. Başbakan’ın görevden alınmasına, 2011 yılında bir önceki ‘atamayla hükümet kuran’ Demokrat Parti tarafından Ulusal Güvenlik Başkanı olarak atanan Thawil Pliensri’yi görevden alıp yerine ması gerekçe gösteriliyor.

Geçen kasım ayında muhalefet partisi destekçilerinin başlattığı dev gösterilerle tıkanan Tayland yönetimi, aradan geçen süre zarfında iyileşmek bir yana, giderek daha da içinden çıkılması zor bir siyasi kaosa evriliyor. Ülkenin son altı aydır maruz kaldığı siyasi tıkanıklık, bundan iki gün önce tahtta çıkışının 64. yılını kutlayan 86 yaşındaki Kral Bhumibol Adulyadej’in kötüleşen sağlık durumunun sembolik olarak ülke siyasal yaşamına yansıması olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Siyasi krizlerde ‘birleştirici figür’ olarak dikkat çeken ve halk arasında yarı-Tanrı kabul edilen Kral Adulyadej’in 64. yıl kutlamaları nedeniyle siyasi krize yön vereceği varsayılan konuşmayı yap/a/madı. Kral’a daha önce de çözüm bulma konusunda müracaat olmuştu. Örneğin, Genelkurmay Başkanı Prem Tinsulanonda’nın geçen aylarda Kral’la görüştüğü biliniyor. Hükümetin işleyemez hale gelişi, halkta moral çöküş başta olmak üzere ekonominin de önemli ölçüde etkilenmesine neden olması karşısında kaosun nasıl sonlandırılacağı muamması bir türlü aşılamamıştı. Aslında, siyasi istikrarsızlığı sona erdirebilecek yegâne gücün Monarşi’nin müdahalesi olması nedeniyle gözler Kral’dan gelecek işaretteydi.

Ancak geçen günkü kutlamalardan bir gün sonra, geleneksel siyasi yapının temsil kurumlarından biri olan Anayasa Mahkemesi aldığı kararla ülke siyasetine yeni bir yön verdi. Anayasa Mahkemesi’nin harekete geçtiği bir ortamda, Kral’ın kamuoyuan yansımayan bir ‘dahli olup olmadığı ise en azından şimdilik bilinmiyor. Ancak ülke için pek çok şey ifade eden kralın maruz kaldığı hastalık, ülke siyasi ve toplumsal yaşamındaki kaos ile yansımasını buluyor.

1932 yılındaki sistem değişiminin ardından, monarşi geleneksel gücünden çok şey yitirdi. Ancak, ülkenin modern siyasal tarihinde monarşi yanlılarının ülkenin ana akım egemen yapısındaki yerleri, Kralı her daim siyasetin odağına oturtacak bir yönelim sergiledi. Bu nedenle 2013 yılı sonundan başlayarak bugüne kadar dozu zaman zaman artarak devamlılık gösteren siyasi bunalım, dün Anayasa Mahkemesi’nin Başbakan Yingluck’ı ve kabinedeki dokuz bakanı, 2011 yılında üst düzey bir yetkiliyi görevden alınması gerekçesiyle suçlu bularak siyasi konumlarından azletti. Ülkenin yakın siyasi tarihine bakıldığında bir süpriz olarak değerlendirilmeyi hak etmiyor. Aksine, 2006 yılında Thaksin Shinawatra’nın görevden alınmasından itibaren başlayan süreçte, Anayasa Mahkemesi’nce üçüncü Başbakan’ın azli olarak tarihe geçmesiyle bir tür tekrar addedilebilir.

2011 seçimlerinin ardından Başbakanlık koltuğuna oturan Yingluck’ın ilk iki buçuk yıllık iktidarı döneminde görece sakin bir iç politik yaşam baş gösterse de, ana akım siyasi çizgiye alternatif politikaların üretilmeye başlanmasıyla birlikte muhalefet ve onunla aynı siyasi kulvarı paylaşan ülkenin kadim monarşi ve çevresinin icraatları birer birer ortaya çıkmaya başladı. Bu politikaların en başında bürokrasinin üst düzey kadrolarındaki monarşi yanlılarını görevden alma şeklinde tezahür etmesi bugünkü sonucu doğuran en önemli unsur. Bugünkü karara neden olan Ulusal Güvenlik Başkanı’nın görevden alınması da bunun en iyi göstergesi. Bu karar, hiç kuşku yok ki, geçen Kasım ayından bu yana gösterileri organize eden Suthep Thaugsuban’ın bir başarısı olarak yorumlanması ülke siyasal gerçekliğinde olup biteni anlamlandırmayı zorlaştırır. Bu nedenle, Yingluck’ı görevden alınmasında muhalefet milletvekillerinin Anayasa Mahkemesi’ne sundukları dava dilekçesi somut bir gerçeklik olarak ortada dursa da, temelde olup biten, monarşi-ordu-sivil siyaset eksenli oluşumun ülke siyasetinde alternatif rol oynamayı arzu eden bir yapıyı -ki bu anlamda Thaksin ve çevresini- bertaraf etme girişimidir. Bu anlamda, Yingluck gerek mahkeme öncesinde gerekse aleyhine verilen karar sonrasında “Yasalara aykırı hiçbir şey yapmadım. Demokratik yollarla seçilmiş bir Başbakanım.” dese de, siyasetin temel yapılanmasındaki ana akımın bunu kabullenmesi mümkün değildi ve böyle olmadı da.

Yingluck, tecrübeli bir siyasetçi olmamakla birlikte, geçen Kasım ayındaki gösterileri güvenlik güçlerini kullanmadan geçiştirmeyi yeğlemesi, bir anlamda siyasi krizi barışçıl bir şekilde sonuçlandırmaya kapı aralayacağı intibaı veriyordu. Ancak bu süreçte, gösterilerin baş aktörü konumundaki Suthep Thaugsuban hakkında açılan soruşturmaların pratiğe geçirilememesi nedeniyle hükümet ve de Başbakan Yingluck’ın kamuoyu bağlamında önce moral yenilgisinin kapısı aralandı. Buna rağmen halk nezdindeki kabul edilebilirliği devam eden Yingluck, muhalefeti ‘ikna etme doğrultusunda’ erken seçim kararı aldı. ‘Demokratik yöntemin’ gerekliliğine inanmış olan Yingluck, aldığı erken seçim kararıyla, aslında kendisi ve partisi ‘Pheu Thai’ adına kaybedecek bir şeyi yoktu. Çünkü ülke kamuoyu nezdindeki siyasi mücadelesi, monarşi çevrelerinin aksine olumlu tepki buluyordu. Bunu çok iyi bilen monarşi yanlıları, 2 Şubat’ta yapılan erken seçimlerin öncesi ve sonrasında hedeflerinin Yingluck yönetimin devirmek olduğunu, özgür seçimlerin bir anlam ifade etmeyeceğini düşünce ve eylemleriyle ortaya koymuşlardı. Kimi seçim bölgelerinde adayların resmi başvurularının yaptırtılmaması ve seçim günü yaşanan usulsüzlükler sonucu Seçim Kurulu, Yingluck hükümetinin beklediği başarıyı gölgeleyecek kararı veriyor ve seçimleri iptal ettiğini duyuruyordu.

Bu süreçte sürekli ön plânda olan Suthep, sıradan bir aktivist olmadığını söylemeliyiz. Muhalefetteki Demokrat Parti’nin başkan yardımcılığı görevini üstlenen, ancak gösterilerle birlikte, partideki görevinden istifada ederek salt bir aktivist olarak meydanlarda boy gösteren Suthep’e savcılar dokunma cesaretini gösteremedi. Suthep 1990’lı yıllardan başlayarak aktif siyasetin içinde yer almış ve bu anlamda ülkenin monarşi-ordu kökenli siyasi anlayışının sivil platformadi temsilcilerinden biri olarak gündeme gelmişti...

Mevcut hükümetten ziyade Yingluck’ın 2001 yılından 2006 yılına kadar iktidarda olan Thaksin Shinawatra’nın kardeşi olması, muhalefetin bugüne kadar kabullenemediği bir gerçek. Thaksin hareketinin ne kadar güçlü ve köklü bir siyasi hareket olup olmadığı bir başka konu. Ancak, Thaksin döneminin ülkenin monolitik siyasi yapısını yörüngesinden çıkarmada bir işlevi olduğu kesin. Bunu, görüşüne başvurulmayan geniş kitlelerinin son on beş yıl boyunca yapılan seçimlerdeki tercihlerinde takip etmek mümkün. Burada dikkat çeken husus, bugün muhalefet rolü üstlenmiş olan Demokrat Parti’nin lideri Abhisit Vejjajiva’nın Seçim Komisyonu’nun seçimleri 20 Temmuz’da yapma kararına dahi itirazı olmalı.

Tüm yasa dışı gösterilere rağmen, iktidarın güvenlik ve yasal mekanizmayı kullanmaması veya kullandırtılmaması; Yingluck’un siyasi kaosu sona erdirme adına 2 Şubat’ta erken seçim kararı alması; seçimin iptali ve yeni seçimlerin Temmuz ayında yapılması süreçleri Demokrat Parti’yi tatmin etmeye yetmedi. Kısa bir süre önce Abhisit’in yardımcılığını yürüten Suthep’in marifetiyle monarşi çevreleri meydanlarda Yingluck’dan ziyade ‘Thaksin rejiminin’ ortadan kaldırılması düşüncesiyle yaptıkları eylemler bugün en üst düzey bürokratik mekanizma ile hayata geçiriliyor. Buna rağmen, Yingluck’un başında olduğu partinin varlığını sürdürmesi, ne zaman yapılırsa yapılsın ‘demokratik seçimlerde’ monarşi yanlılarının başarılı olamayacağını gösteriyor. Bu nedenle, Suthep sözcülüğünde muhalefet çevreleri ‘tarafsız bir başbakanın atanması ve geçici hükümet kurulması’ talebini daha ilk günden bu yana gündeme taşıyorlar. Ancak şu unutulmamalı ki, Thaksin ve kardeşi Yingluck’ın öncülüğünü yaptığı siyasi açılımın destekçileri bu gelişmeleri sineye çekmeyeceklerdir. Bugüne kadar ordunun bir adım geride durmayı tercih ettiği zaman zaman anarşiye dönen siyasi kaos ortamı, geleneksel iktidar çevrelerinin siyasi ve toplumsal yapının çeperinde kalmış güçlerle barışı öngörmedikçe çözüme kavuşturulması bir yana,  bugünden itibaren içinden çıkılması zor bir hâl alacağını öngörmek güç değil. 


Selasa, 04 Februari 2014

Tayland seçimler ne ifade ediyor?

Mehmet Özay                                                                                                                      3 Şubat 2014

Tayland’da beklenen erken genel seçimler dün yapılırken bir süredir devam eden siyasi istikrarsızlıktan çıkış yolunun bulunduğunu söylemek güç. Hükümet 100.000 memurla ve 130.000 polis gücüne ilâve olarak, 5000 ordu mensubunun da görev yaptığı seçimlerde, başta Bangkok olmak üzere ülkenin güneyinde bazı bölgelerde seçimi engelleme çabaları görüldü.

Bununla birlikte, ülke genelinde 375 seçim bölgesinden 127’sinde oy kullanma işlemi gerçekleşmedi. Başkent Bangkok’da 6673 oy sandığından 488’inde göstericiler halkın oy kullanmasını engelledi. Öte yandan, kaynaklarımızın bildirdiğine göre, muhalefet yanlılarının güneydeki Hat Yai şehri havalimanındaki müdahaleleri nedeniyle Patani bölgesine oy pusulaları ulaşmaması nedeniyle oy kullanılamadı. Böylece, ülkenin güneyinde, aralarında Malay-Müslümanlarının yaşadığı Patani bölgesinin de bulunduğu sekiz eyaletteki 22 seçim bölgesinde oy verme işlemi gerçekleştirilemedi.

Ancak, seçim sandıkları ve oy pusulalarının ilgili seçim bölgelerine taşınmasının engellenmesine tepkiler gelmedi değil. Bu anlamda, muhalefet göstericilerine kontra bir görüntünün ortaya çıktığına dikkat çekiliyor. Örneğin, Patani’de merkez camii önünde toplanan100 kişilik grup seçimlerin demokratik bir yöntem olduğu ve önünün alınmaması gerektiğini söyleyerek gösteri yaptı. Sözcülüğünü Patani Eyalet Yönetim Organizasyonu başkan yardımcısının yaptığı grup, Patani Bölgesindeki dört eyalete gönderilen oy pusulalarının muhalefetçe Hat Yai havalimanında engellenmesine tepki gösterildi.

Önümüzdeki haftalarda bu eyaletlerde ve Başkent’teki kimi seçim bölgelerinde seçimin nasıl yapılacağı ise merak konusu. Bu beklenen aksaklıklara rağmen, Yingluck’ı ve başında yer aldığı Pheu Thai Partisi’ni sevindiren gelişme ise önemli destekçilerinin olduğu ülkenin kuzey ve kuzeydoğu kesimlerinde ve de başkentin bazı bölgelerindeki katılımdı.

Yukarıda zikredilen bu rakamsal ifadeler dikkate alındığında hem ülke genelinde, hem de başkent Bangkok’da seçimi engellemeye yönelik girişimlerin halkın çoğunluğu tarafından dikkate alınmadığı söylenebilir. Öte yandan, yaklaşık altı milyon seçmenin oy kullanamaması dolayısıyla da yeni parlamentonun oluşumunu sağlayacak bir seçim sonucu da ortaya çıkmış değil. Zaten kimi bölgelerde adaylar seçim bürolarına kayıt yaptıramamışlardı. Bu nedenle, parlamentonun işlerlik kazanması ve yeni hükümetin kurulabilmesi için seçim yapılamayan bölgelerde en kısa sürede seçimin yapılması bekleniyor. Aslında bu gelişme, ülke modern siyasi tarihinde bir ilk anlamı taşıyor. Bugüne kadar şu veya bu şekilde yapılan seçimler sonrasında kurulan hükümetlere rağmen, bugün Tayland seçime rağmen hükümet kuramamış bir ‘Güneydoğu Asya demokrasisi’ örneği gösteriyor.

Bu durum, ülkenin sadece siyasi yaşamını değil, ekonomi sektörünü de olumsuz etkileyeceğine şüphe yok. Daha parlamentonun bütçe görüşmelerini gerçekleştirememiş olması, çeltik çiftçilerinin alacakları için bekleyişlerinin sürmesi, turizm sektöründe önemli düşüşün yaşanması, yabancı yatırımcıların giderek artan kaygılarıyla komşu ülkelere yönelmeleri ASEAN’ın ikinci en büyük ekonomisinde derin darbeler olarak beliriyor. Özellikle ödemeler için seçim sonrası bir tarih verilen çeltik işçilerinin siyasi belirsizlik ortamında daha ne kadar sabır gösterebilecekleri ve sabırlarının taşması halinde neler olabileceği de seçim hükümetinin ve de Başbakan Yingluck’ı düşündüren bir başka gelişme olacak.

Tüm bu hususlar dikkate alındığında, muhalefetin Kasım ayından bu yana Bangkok caddelerini işgali ve de hükümeti iş yapamaz hale getiren gösterilerinin ardından ilân edilen erken seçim ülkede siyasi mücadelenin henüz durulmadığını gösteriyor. Shinawatra ailesi özelinde halkın önemli bir bölümünün iktidara yönelik desteği sürerken, muhalefet ülkede iktidar değişikliğini, seçimlere değil, oluşturulacak kaos ortamından sonra yapılacak ‘atamalara’ bağladığına kuşku yok. Kasım ayından bu yana sergilenen süreç bunu gerçekleştiremese de, parlamentonun oluşturulamadağı bugünkü ortamda yeni süreçler devreye konulacaktır.
Bu gelişme, iktidardaki Pheu Thai Partisi’nin perde arkasındaki lideri Thaksin Shinawatra ile monarşi yanlılarının siyasi arenadaki karşılığı olan Demokrat Parti ve gelişmeler üzerine bu partinin genel başkan yardımcılığından istifa ederek son dönemde sözde sivil toplum girişimcisi/reformcusu olarak ortaya çıkan Suthep Thaugsuban arasındaki mücadelenin bir başka safhaya evrildiğine işaret ediyor. Suthep Thaugsuban liderliğindeki ”Halkın Demokratik Reform Komitesi” kamu binalarını ele geçirerek hükümeti etkisiz kılma ve Yingluck’ı istifaya zorlama hedefi gerçekleşmedi. Öte yandan, Başbakan Yingluck’ın ‘toy’ bir siyasetçi olarak son üç ayda sergilediği kararlı duruş benzer ülkeler normları çerçevesinde düşünüldüğünde aslında bir başarı olarak da görülebilir. Erken seçim kararı alma ve seçimleri tüm engellemelere karşın gerçekleştirme başarısından ötürü başarı hanesine artı olarak geçebilir.

Seçimler öncesinde iktidar yanlısı Kırmızı Gömleklilerin pek de sokakları doldurmaması Yingluck’un ilk iki buçuk yıllık iktidarında bu grubun ‘aşırı’ kanatlarıyla arasına mesafe koymasına bağlanabilir. Ancak, bu Yingluck veya daha doğru bir ifadeyle Thaksin yanlılarının güçlerini ortaya koymayacakları anlamına gelmiyor. Son üç aylık süre zarfında Yingluk hükümetinin ‘güce başvurmama’ politikası, kuşku yok ki, gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası arenada Başbakan’ın elini güçlendiren bir unsurdu. Bugün, seçimlerin ardından Yingluck hükümeti ‘demokrasinin kuralını uyguladık’ diyebilse de Başbakanlık koltuğunu talep edebileceği bir yapı henüz ortada gözükmüyor. Bu durumda, ülkede süregiden “köklü feodal çevrelerle”, “toplumsal mobilizasyonu tadan ve bunu daha da genişletmek isteyen kesimler arasında bir orta yol bulunmadığı sürece kaos ortamı devam edecektir. 



Jumat, 31 Januari 2014

Tayland Seçime mi Gidiyor Yoksa Kaosa mı? / Thailand Goes to Poll or Chaos?

Mehmet Özay                                                                                                                    31 Ocak 2014

Tayland’da Kasım ayından bugüne kadar muhalefetin gerçekleştirdiği gösteriler nedeniyle neredeyse devlet kurumlarının işleyişi felç oldu. Gelişmelerin böylesi bir yönelim sergilemesinde mevcut Başbakan Yingluck Shinawatra ve hükümetin, toplumsal barışı zedelememe adına göstericilere karşı güvenlik güçlerini harekete geçirmemesinin de payı olduğunu söylemeliyiz. Aslında gösterilerin liderliğini üstlenen politikacıların arzusu bu yöndeydi. Polisin ve ordunun yoğun müdahalesi ve akabinde hükümeti meşruiyet krizine sokmak. Muhalefet eylemlerden vazgeçmezken, Başbakan Yingluck da ‘demokratik’ hakkı olduğunu söylediği Başbakanlıktan feragat etmiyor. Belki de kimilerine göre ‘toy’ bir siyasetçi olan Yingluck’un bu sağlam duruşunun ardında,  toplumsal dayanaklarının olduğuna kuşku yok.

Bu süreçte Yingluck hükümetinin, muhalefetin manevralarına verdiği karşılık erken seçime gitmek oldu. Ancak, ülkenin temel siyasi yapılaşmasının uzantılarından biri olan seçim komisyonun güvenlik gerekçesiyle seçimleri iptal etme eğilimine rağmen, hükümetin seçimleri 2 Şubat’ta gerçekleştirme iradesi, mücadelenin bir başka kurumsal boyuta taşındığını gösteriyor. Yingluck seçimlerin meşru olduğunda ısrar eder ve seçim güvenliğini polis marifetiyle sağlayacağını ilân ederken, muhalefet seçimleri boykot etmekle kalmıyacak, iki aylık ‘gösteri performansı’ dikkate alındığında Pazar günü seçim merkezlerinde ‘engelleme’ çabalarını da ortaya koyacak. 

Tayland’da siyasi satranç kördüğüme varırken, her iki tarafın şiddetten kaçındığını ısrarla vurgulaması kimi ülkelerde süre giden şiddetler akla getirildiğinde öyle böyle değil bir ‘başarı’ olarak da görmek mümkün. Muhalefetin Yingluck hükümetine yüklenmekle kalmadığını daha önceki yazılarda dile getirdik. Ortada iktidar-muhalefet çatışmasından çok, son yirmi yılda ortaya çıkan ve sosyo-siyasi arenada var olma istitadı gösteren kitleleri temsil eden Sinawatra ailesi ile ülkede köklü kurumlaşmayı ve hiyerarşiyi temsil eden monarşi-muhafazakâr çevrelerinin çatışmasına dönüşmüş olduğu aşikâr.

Muhalefet taleplerini haklı gerekçe olarak Yingluck hükümetinin ve de mensubu olduğu Shinawatra ailesinin ‘yolsuzluğuna’ vurgu yaparken, neredeyse tüm gözlemcilerin ortak yaklaşımı, ülke modern tarihinde izinin siyaset sahnesinden silinmemiş bir ‘endemik bir yolsuzluğu’ söz konusu olması dolayısıyla muhalefetin argümanını açıkçası ciddiye almıyor. Bunu Tayland halkının da bildiğine kuşku yok. Ancak ikibin yılından bu yana kendisini siyaset sahnesinde şu veya bu şekilde ifade etme fırsatı yakalamış kitlelerin şu veya bu ölçüde sosyo-ekonomik ‘kalkınmanın’ nimetlerine ulaşmalarının da Shinawatra ailesinin hâlâ güçlü olmasının temel nedeni gözüküyor.

Pazar günkü seçimin bir çözüme mi yoksa kaosa mı neden olacağı merak konusu. Mevcut iktidarın, tüm engellemelere rağmen, halkın çoğunluğunun desteğini alacağı düşünülse de, kimi bölgelerde adayların seçim bölgelerinde kayıt yaptıramamış olması da kendi başına bir problem. Seçim adı verilen eylemde adayların var olmamasının adının kaosla eş anlama geldiğini görmek zor değil.

Bu siyasal kaos ortamında gözler ister istemez ordunun yaklaşımına çevriliyor. Kimi çevrelerce ha geldi ha geliyor denilen ‘müdahale’den eser yok. Aslında bu durum, Tayland toplumunun ne denli bölünmüş olduğunun da bir göstergesi. Bir yanda, sistemin köklü yapılarını oluşturan monarşi ve yanlılarının varlığı öte yanda, halk arasından neşet eden ve kayda değer bir siyasi yapılanma olmasa da, yakın geçmişe kadar var olan hiyerarşik tasarıma alternatif olmak isteyen kitlelerin varlığı ordunun bir anlamda ne yapacağına karar verme sürecinde ‘tarafsızlık’ gibi görünün durumu bugüne kadar getirmiş durumda. Bu iki siyasi ayrışma, ordunun müdahalesi ile ülkenin belki de yaşamadığı yeni dramatik sonuçlara neden olabilir.  Bunu, bakış açısına bağlı olarak, ordu üst tabakasının ‘akıllı duruşu’ veya ‘çaresizliği’ şeklinde yorumlamak da mümkün..

Tayland’da çözümü ufukta gözükmeyen siyasi kriz, sadece bölgenin ikinci büyük ekonomisi olan bu toplumda siyasi ve ekonomik gerilimleri kangren hale getirmekle kalmıyor. Aynı zamanda, birincil coğrafi çeperde, yani bir yanında Doğu Asya öte yanında Hint-Alt Kıtasıyla etkileşimleriyle kalmayıp öte yanında küresel güçlerle giderek çok işlevselli etkileşimleriyle öne çıkan ve yakın geleceğinde sosyo-ekonomik birlik olma ‘hayali kuran’ ASEAN içinde de bölgesel istikrar ve huzur konusunda soru işaretlerinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Tabii kimi açılardan, krizin Tayland’da ekonomik kayıplara yol açarken, aynı sürecin özellikle ulusaşırı şirketlerin komşu ülkeler örneğin Kamboçya, Laos için bir umut ışığına’ dönüşmesi de gündemde. Ancak bu bölgeyi bir bütün olarak düşündüğümüzde Tayland’aki krizin komşu ülkelere görece bir avantaj olarak yansısa da, önemli bir nüfus ve büyük ekonomisi ile zaaf içerisindeki Tayland’ın konumu komşularını da etkileyecektir.


Selasa, 14 Januari 2014

Tayland’da Muhalefet Baskısı Sürüyor / Opposition Pressure is Ongoing in Thailand

Mehmet Özay                                                                                                                   14 Ocak 2014

Tayland’da çeşitli aralıklarla inkitaya uğrasada, son sekiz yılda varlığını hissettiren siyasi kriz farklı bir evreye doğru gidiyor. Bu noktada, Suthep Thaugsuban yine iş başında... 2010 yılında 90 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulanlar arasında bulunan, geçen Kasım ayında başlayan gösterilerin organizatörü olarak öne çıkan ve akabinde Demokrat Parti başkan yardımcılığından istifa eden Suthep bugün yine geniş kitlelere önderlik ediyor. Hükümetin seçim kararı almasına rağmen, kurumsal yapıyı hiçe sayan Suthep önderliğindeki ‘Halk Konseyi’ adlı oluşum seçimlere Başbakan Yingluck’sız gitmede kararlı. Yingluck’ın görevden ayrılması ve yönetimi “Halk Konseyi”ne devretmesini istiyorlar. Amaçları sadece Yingluck değil, 2001-2006 yıllarında Başbakanlık yapan Thaksin Shinawatra da bulunuyor. Ülkenin mevcut demokratik süreçleri içerisinde 2011 yılında göreve gelmiş olan Yingluck’a ve de hükümete yönelik bu protestoların ardında yurt dışında sürgündeki abisi Thaksin’in ‘sözcülüğünü’ yaptığı, Thaksin’in perde arkasından hükümeti yönlendirdiği suçlaması bulunuyor.

Oysa, Thaksin’in hakkında verilmiş yargı kararı olsa da, bunun sadece Thaksin’i bağlayacağı aşikâr. Ancak, muhalefet çevrelerinin, Başbakan Yingluck’ı bu suçlamaya itmesine sebep, Ekim ayındaki anayasa düzenlemesinde Thaksin’e ‘özgürlük’ bahşeden karar gösteriliyor. Kimi çevreler iktidar partisi milletvekillerinin desteğiyle gündeme gelen Af Yasası’nın, ülkenin en karanlık dönemlerinden biri olarak tarihe geçen 2010 yılında yaşananlardan o dönem Başbakan Abhisit Vejjajiva’nın da içinde olduğu iktidardaki Demokrat Parti’nin önde gelenlerinin bulunduğu tüm sorumluların affını içermesiyle aslında bir tür ‘siyasi rüşvet’ olarak da yorumlamıştı. Buna rağmen, parlamentodaki görüşmelerde Demokrat Parti yasayı onaylamaya yanaşmadı. Aslında bu süreç, bir tür toplumsal konsensüs şeklinde değerlendirilerek farklı bir evreye taşınabilir ve ülke siyasal yaşamında görece rahatlama ve istikrara doğru yol alınabilirdi. Ancak buna engel köklü sosyo-siyasi bağlamlar olduğu biliniyor…

Suthep ve peşinden giden muhalif kitlenin, Shinawatra ailesini sadece ülke siyasetinden değil, ülkeden de kovmak için Kasım ayında başlattığı girişimlerin ardından Kral’ın, ordunun ve de kimi sivil toplum örgütlerinin girişimiyle iktidar ve muhalefet arasında anlaşma çabaları sonuç vermemişti. Gerek sokak gösterilerin lideri konumundaki Suthep, gerekse muhalefetteki Demokrat Parti’nin bildiği ve de tahammül edemediği gerçek, olası bir genel seçimde Yingluck’ın yeniden Başbakan seçilme şansının yüksek oluşudur. Bu sürece, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu üzerinden yargının da müdahaleye hazırlandığı yönünde gelişmeler yaşanıyor. Yolsuzlukla Mücadele Kurumu, geçenlerde parlamento’daki çoğunluğu iktidar partisinden olmak üzere 308 milletvekilinin görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle soruşturma açmıştı. 

Bu süreçte, Yingluck hakkında yeterli kanıt olmadığı açıklandı. Bu girişim, Başbakan ve hükümeti yargıyı devreye sokarak işlevsiz hale getirmek. Böylece, demokratik yollarla siyasi gücü ele geçiremeyen monarşi ve destekçileri dolaylı yolları devreye sokarak ülke siyasetinde belirleyici olmaya çalışıyor. Benzer bir sürecin 2006 seçimleri sonunda da o dönem Thaksin’in başında olduğu “Thai Rak Thai” partisine karşı da gerçekleştirildiği hatırlandığında bu gelişme hiç de sürpriz değil aslında. 2 Şubat’taki seçimleri önlemeye yönelik bir hamle de Demokrat Parti’den geldi ve parti sözcüleri seçimleri boykot ettiklerini açıkladılar. Bununla birlikte merkezi Singapur’da bulunan Kontrol Risk Grubu adlı bir araştırma kurumu yetkilileri, 2006 yılındaki gelişmelerin aksine bu kez diğer siyasi grupların seçimi istediğini ve büyük bir değişiklik olmadıkça 2 Şubat seçimlerinin yapılabileceğini belirtiyor.

Dünden itibaren başkent Bangkok’un belli başlı bölgelerinde ortaya konan gösterilerden amaç başkentte hayatı durdurmak, bir anlamda dünyaya kapatmak. Bu noktada hedefe ulaşılmakta olduğu söylenebilir. Başkentte otellerin ve alışveriş merkezlerinin bulunduğu dev caddeler trafiğe kapanırken, okullar da tatil edildi. Aynı zamanda, kamu binalarının da işlerliğini ortadan kaldırmaya yönelik ‘hamleler’ gündeme geliyor. Halkın olası gelişmelere karşı önlem olarak gıda stoğu yaptığı belirtiliyor. Dünkü gösterilerde polisin ateş açması sonucu ona yakın kişi hayatını kaybederken yaralananlar da var...

Yeni başlayan sokak gösterileri dalgası bitmemiş bir hesabı yeniden gündeme taşıyor. O da Yingluck’u mümkün olduğunca çabuk bir şekilde yerinden etmek. Kasım ayındaki gösterilerin ardından hükümet işlevsizleşirken, Yingluck’un ‘erken seçim’ manevrası karşısında görece stratejik üstünlüğü kaybeden muhalefet güçleri bu kez yeniden sokak gösterileri ile yarım kalmış işi bitirmeyi hedefliyor. Böylece işlevsizleşen hükümetten sonra, bu sefer ülkeyi genel seçimlere taşıyacak olan Yingluck başkanlığındaki geçici hükümeti devirme yolunda belki de son çabaları ortaya koyuyor. Bunu da Yingluck’ı istifaya zorlayarak yapma niyetindeler. Hükümet bugüne kadar gerçekleştirilen gösterilere karşı polis gücünü tedrici olarak kullanırken, orduyu göreve çağırmadı. Ordu sözcüleri de ‘sivil’ siyasetteki gelişmeleri izlemekle yetindiklerini, ancak taraflar arasında çatışmalar baş göstermesi halinde sokağa çıkabilecekleri sinyalini vermekten de geri kalmadı.

Peki bu ikinci gösteri dalgası da hedefine ulaşmaz, yani Yingluck Başbakan olarak seçimlere girer ve seçimlerde başkanı olduğu “Pheu Thai Partisi” yeniden parlamentoda çoğunluğu alırsa ne olacak? İşte bu muhalefetin, Demokrat Parti’nin kesinlikle istemediği bir durum. Gözlemciler bu noktada bugüne kadar pek de sokağa çıkma eğilimi sergilememiş olan Kırmızı Gömleklilerin, yani Shinawatra ailesi yanlılarının da, sokağa çıkmalarının an meselesi olduğunu vurguluyor. Şayet böylesi bir tepki doğarsa, tıpkı 2010’daki gibi gösteriler gündeme geleceği, seçim arefesinde sokakların kana bulanacağı ve ülkenin yeni bir kaosa doğru evrileceği görüşü hakim. Bu noktada bir sivil savaş ihtimali söz konusu... Suthep, böyle bir şeyin ortaya çıkması halinde gösterileri sona erdireceğini söylese de, bugüne kadarki ortaya koyduklarından hareketle bunun inandırıcı olduğunu söylemek güç. Kaldı ki, Kasım ayından beri başını çektiği gösterilerin yasal zemini bulunmaması, şayet ‘haklar’ nezdinde konuşulacak olursa toplumsal karşılığının da sorunlu olduğu dikkate alındığında, zaten bu gösterilerin meşruiyetine halel getirmeye yetiyor... Suthep, mevcut kuralları içerisinde ülke demokrasisine şu veya bu şekilde katkı yapmak yerine, toptan reddiyeci bir tutum takınmakla zaten potansiyel olarak böylesi bir sivil ayrışması -henüz ‘kan’ boyutuna taşınmasa da- ortaya koymuş durumda. 

Aslında bu nokta son derece kritik... Sadece bir seçim veya bir siyasi liderin varlığına endekslenmeyecek devam eden bir değişim süreci söz konusu. O da, ülkenin köklü siyasi eliti ve monarşinin siyasal yaşamdaki başat gücü karşısında sözü sahiplenme en azından paylaşma istidadı gösteren bir kitlenin bu talebinden vazgeçip geçmeyeceği meselesi.

Güneydoğu Asya’daki genel değişim eğilimlerine paralel olarak Tayland’ın 1980’li ve de daha çok 1990’lı yıllarda ortaya konan ‘kalkınma’ hamleleri ile toplumsal sınıflarda farklılaşmanın, bir tür yenilenmenin meydana gelmesiyle bunun siyasi alana yansıması görülüyordu. Bu değişim, kendisini 1990’ların sonlarına doğru Thaksin’in önce iş dünyasında, ardından da merkez siyasette varlığıyla kanıtladı. Thaksin’in hitap ettiği kesimlerin merkez siyasette, iş ve toplumsal çevrelerde elde ettiği elde ettiği ‘görece’ başarıdan feragat edecekleri düşünülebilir mi? Bu kitle 2010 yılında bu feragatta bulunmayacaklarını kanıtladığını biliyoruz. Bu çerçevede 14 yıldır süren mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği merak konusu.

Bu bağlamda, Başbakan Yingluck devam eden bu gösteriler sırasında tüm meydan okumalara rağmen, siyasi varlığını devam ettirmeye gayret ediyor. Seçim Komisyonu geçen Cumartesi günü yaptığı açıklamada, kimi seçim bölgelerinde adayların kayıt yaptıramadığını ve 2 Şubat’taki seçimlerin 4 Mayıs’a ertelenmesi yönünde tavsiye kararı aldı. Yingluck bu kararın görüşülmesi amacıyla, tarafları yarın yapılacak toplantıya davet etti. Güneydoğu Asya’daki siyasi ve sosyal alanlarda araştırmalarıyla tanınan Uluslararası Kriz Grubu temsilcileri ise, seçimlerin ertelenmesinin veya geniş kitlelerin seçim sandığına gitmesinin engellenmesinin ülkedeki kaosu daha da artıracağı endişesini dile getirdi. Seçimler olsun ya da olmasın ülkede siyasi tansiyon düşecek gibi gözükmüyor.    


Kamis, 12 Desember 2013

Tayland ve Demokrasi / Thailand and Democracy

Mehmet Özay                                                                                                                12 Aralık 2013

Tayland’da ‘muhalefet faşizmi’ yaşanıyor… Thaksin Shinawatra ile birlikte ülkenin geniş kesimlerinin politika süreçlerine aktif katılımlarının gündeme gelmesiyle kurulu düzende denge kaymaları başgöstermişti. Bu nedenle, bugün ülkede iktidara oynayan güçler arasında mücadelenin bugün Thaksin Shinawatra üzerinden yürütüldüğü apaşikâr ortada.

Kasım ayı ortalarında Parlamento’da kabul edilen ve sadece Thaksin’i değil, 2010’da yılı Nisan ve Mayıs aylarında Kırmızı Gömlekliler’in, yani Thaksin yanlıların düzenlediği gösterilerde yaklaşık 90 kişinin ölümüne neden olan yetkilileri de ‘aklayan’ Anayasal düzenlemelere rağmen, muhalefet gücünü ortaya koymaya başladı. Yingluck Shinawatra’nın başında olduğu hükümet, bu yasa ile sadece abisi Thaksin’i değil, yukarıda zikredilen sorumluların da ‘affına’ neden olan yasa ile aslında bir tür toplumsal barış çağrısında bulunuyordu. Ancak bu toplumsal barış çağrısı öyle bir geri tepdi ki, muhalefet artık ‘Shinawatra’ ailesini değil hükümette kalmasını, ülkedeki varlıklarına dahi tahammül gösteremiyor… Muhalefetin Shinawatra ailesi için tek ifadesi ‘ülkeyi terk edin’ oldu.

Hükümet, bahsi geçen yasayı geri çekse de, muhalefet anayasal düzenlemelerin ucunun Thaksin’in ülkeye dönüşünün önünü açacağı gerekçesiyle günbegün etkisini artıran dev gösterilerle Hükümeti çalışamaz hale getirdi. Başbakan ve Thaksin’in kızkardeşi Yingluck, ilk haftalarda direnç göstermekte kararlı olduğunu ortaya koysa da, öncelikle ‘kan dökülmemesi’ adına polis ve orduyu harekete geçirmedi. Uluslararası bir kanala veridiği röportajda, Yingluck’ın “Niçin terk edeyim ki! Demokratik yollarla seçildim.” derken yüz ifadelerinden krizi yönetmekte epeyce zorlandığı okunuyordu.

Görüştüğümüz kimi Taylandlıların da ifade ettiği üzere Yingluck, abisinin tavsiyeleri doğrultusunda iki buçuk yıla varan iktidarı sürecinde ‘orduyu kendisine’ bağlamıştı çoktan. En azından şimdilik öyle bir görüntü olduğu da ortadaydı… Ancak ordunun Yingluck’a bağlı olmakla birlikte kamuoyu önünde ‘tarafsız’ kimliği ile durması da onlar açısından izlenmesi gereken bir politikaydı… Bu noktada, referanslar Kral’ın nasıl bir tepki vereceğini gösteriyordu. Biz de son yazımızı Kral nasıl tepki verecek diyerek bitirmiştik

Yingluck, böylece genel kamuoyun önünde meşru bir zeminde duracağını ve gösterilerin bir süre sonra etkisini yitireceği düşüncesindeydi. Aslında Yingluck bu noktada polis ve askeri devreye sokmayarak, toplumsal barışın tesisi adına ikinci defa muhalefete ‘barış çubuğu’ uzatıyordu… Bu anlamda, göstericilerin Başbakanlık konutu bahçesine girişine izin verilmesi sembolik bir zaferdi o kadar… Gözlemciler polis ve askerin müdahale etmemesi üzerine, kapalı kapılar ardında görüşmelerin sürdüğü ve gösterilerin bir süre sonra etkisini yitireceği görüşündeydi… Halbuki böyle olmadı. Bu noktada kırılma noktası ise, yaşlılık ve hastalık nedeniyle, bırakın ülke yönetimine müdahil olmayı kendi gündelik aktivitelerini bile yerine getiremeyen Kral Bhumibol Adulyade’nin doğum yıldönümü oldu. Doğum günü bile tek başına bir müdahale olarak okunabilir… Ancak hem içerde hem dışarda herkesi yanıltan bir müdahale oldu bu…

Kutsal renk sarılara bürünmüş olan Kral eline tutuşturulan metni okurken, yaşam direncini ne kadar yitirdiği de dünya kamuoyuna yansıyordu. ‘Sulh’ çağrısı yapması aslında Taylandlıların yarı Tanrı olarak kabul ettikleri Krallarından beklenen en doğal tepkiydi. Tayland’da son bir ayda olup biten öyle kolay bir sulhla hallolunacak gibi değil… Bu, tüm taraflarıyla ülkede rejimin dönüşümüyle doğrudan ilintili bir süreç. Yoksa mevcut hükümetin şu veya bu anayasa maddesini değiştirip değiştirmemesiyle alâkalı değil…

Aslında Yingluck ve hükümetin meşruiyet zeminini kaybetmeye başladığı an, gösterilerin organizatörü olarak öne çıkan Suthep Thaugsuban’ın savcılığa suç duyurusunda bulunulmasına rağmen hakkında gerekli yasal işlemlerin yapılmamış olmasıydı… Oysa, Suthep, Başkan Yardımcılığını yürüttüğü Demokrat Parti’den bile istifa etmişti. Suthep’in başkanlığında yürütülen dev gösterilere ara verilmesi aslında tastamam dini bir ritual olarak algılanan ve pratikte karşılığını bulan Kral’ın doğum günü kutlamalarıydı. Krala saygının ötesinde bir durumdu ve bu ülke siyasal yaşamına damgasını vuran gelişmelerin de önüne geçmesini yadırgamamak lazım… Bu ritual öncesinde Suthep mesajını vermiş ve birkaç gün sonra gösterilerin kaldığı yerden başlayacağını taraftarlarına duyurmuştu… Aslında Suthep’in ülke gündemini belirlemede yarı Tanrı Kral’dan da öte bir rol üstlendiği gözlerden kaçmıyor. Kral’ın sulh çağrısı iki güne sığdı sadece…

Yaşlı ve güçsüz Kral sarayında (hastanede aslında) yalnızlığa terk edilirken ve de varisleri henüz Bangkok’un sıcak siyasetinde rol alma cesaretini gösterememişken, ülke siyaseti önemli bir evreye doğru gidiyor. Muhalefet, Shinawatra ailesini istemiyor… Yabancı muhabirlerin ‘Tamam işte istediğinizi aldınız… Demokratik olarak seçilmiş Başbakan Yingluck, hükümeti lağv etti… İki ay içinde seçime gidiyor. Daha ne istiyorsunuz?” sorusuna göstericiler, ‘Hayır yetmez… Biz demokratik yollarla da seçilmiş olsa ‘yolsuzluklara bulaşmış’ bu ailenin ülkeyi yönetmesini kabul etmiyoruz” diyorlardı. Ortada ciddi bir sorun olduğuna kuşku yok… Hangi demokratik kurumlar, hangi yasal zeminde yolsuzluklarla mücadele yapıldığını anlamak ve anlamlandırmak pek de mümkün gözükmüyor. Ortada rakip siyasi partiler arası bir demokrasi yarışı değil, rejimin meşruiyeti sorunu var. Bir yanda seçilmiş bir hükümet, öte yanda ‘Demokratik Halk Reform Komitesi’nce çoktan kurulmuş ‘halk hükümeti’. Birincisi tüm eksikliklerine ragmen, ülkede mevcut anayasal kurumlar çerçevesinde varlığını sürdürüyor(du). İkincisi ise hiçbir yasalar bağlamında meşru bir karşılığı olmayan bir sürecin izi. Öyle ki, muhalefet kendi ‘gönüllü güvenlik güçlerini’, ’hükümet etme vasfında merkezi komitesi’ni kurmuş durumda. 2006 yılında Thanksin iktidardan düşürülürken bile ortada bir ‘ordu’ gerçeği vardı…

Buraya nereden gelindi? İş dünyasında kazandığı ekonomik gücünü Bangkok siyasi çevrelerinde meşruiyet aralığı olarak değerlendirerek bunu siyasi güce devşirmeyi başaran Thaksin 2000 yılında Pheu Thai Partisi’nin lideri olarak Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla, bir anlamda darbeler ülkesi olarak da adlandırılabilecek Thailand’da sivil yönetime geçişin adı olarak da siyasi tarihde yerini almıştı. Bununla birlikte, ülke yönetiminde başat bir unsur olmuş veya yönetim süreçlerinde söz sahibi olmuş monarşi, elitler, ordu ve polis gibi kökleşmiş siyasi yapılar karşısında, toplumun başta kırsaldaki sosyo-ekonomik anlamda görece geri kalmış kesimleri değil, giderek şehirlerdeki yeni orta sınıfları da içine alan bir sivil yönelim olarak ortaya çıkmıştı.

Thaksin, monarşi yanlılarının darbe girişimiyle 2006 yılında iktidarını ‘geçici’ olarak kaybederken, kızkardeşi Yingluck’un 2011’de başlayan Başbakanlığı ile farklı bir güç evrimine konu oldu. Thaksin’in siyasi mirası üzerinden yürüyen mevcut hükümet, Thaksin’i ‘aklamaya’ yönelik çabası sonuçsuz kaldığı gibi, merkez güçlere karşı Thaksinler eliyle yürütülen muhalefetin de geleceği tartışmalı hale geldi. Gösterilerin arkasındaki gücün, diğer güç odaklarıyla birleşmesi halinde Shinawatra ailesinin siyasi yaşamı sona erebilir. Demokratik Halk Reform Komitesi’nin bunu başarabilmesi için kuşkusuz ki ordunun yeşil ışık yakması kadar, Anayasa Mahkemesi’nin de desteğini almak durumunda. Bu süreçler işlerse, Shinawatra’ların devrilmesinde şimdilik pek sorun olmayacak. Peki ya “Shinawatra siyasetine” destek veren kitlelerin talepleri ne olacak?


http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/282987/tayland-ve-demokrasi

Senin, 02 Desember 2013

Tayland’da İktidar ve Siyasi Güçler / Government and Political Powers in Thailand

Mehmet Özay                                                                                                                   2 Aralık 2013

Tayland’da iktidarın ‘torba yasası’ çalışmalarına paralel olarak gündeme gelen muhalefetin yönlendirdiği kitle gösterileri etkisini artırarak devam ediyor. Hafta sonu muhalefetin yanı sıra, Başbakan Yingluck ve iktidar partisi Pheu Thai Partisi destekçilerinin de meydanlara inmesiyle çatışmalar yaşandı. Cumartesi günü başkent Bangkok sokaklarında meydana gelen çatışmalarda şu ana kadar dört kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Pazar günü de güvenlik güçleri başkentte kilit noktalarda tedbirler almaya başladı. Meydanlarda bunlar olurken, kapalı kapılar ardında ülkenin önde gelen kurumları arasında görüşmeler gündeme gelmeye başladı. Buna aşağıda değineceğim.  

Geçen hafta Çarşamba günü Parlamento’daki hükümeti düşürmeye yönelik olarak verilen gensoru önergesi reddedilmesiyle Başbakan Yingluck ekranlardan göstericilere seslenerek eylemleri sona erdirmeleri çağrısında bulundu. Aynı zamanda, muhalefetle görüşmeler yapılabileceği sinyalini verdi. Ancak sorun söz konusu yasaların geçip geçmemesinin ötesinde... Muhalefet bu yasa fırsatını bulmuşken, Yingluck Shinawatra ve hükümetin, Thaksin Shinawatra’nın kuklası olduğu söylemini fiili bir şekilde dile getirme fırsatı bulmuş oldu. Yani, ortada adına ‘Taksin Rejimi’ denilen siyasi güçle mücadele söz konusu.

Tabii bu noktada Thaksin’in gölge liderliğindeki siyasi hareketin toplumsal karşılığını görmek veya bir başka deyişle muhalefetin nerelerde buluştuğunu ortaya koymak gerekir. Belki ikincisini dile getirerek kestirme bir yol izleyebiliriz. Bu anlamda, Bangkok’da orta ve üst toplum gruplarının bir tür ‘Thaksin Korkusu’ psikolojisiyle hareket ettikleri ifade ediliyor. Bu söylemi siyasi parti bazında dillendirme görevi de 1992’den bu yana ‘demokratik seçimlerde’ çoğunluğu ele geçirecek bir başarıya imza atamamış Demokrat Parti’ye düşüyor. Bu söylem, devletin köklü yapıları yani Monarşi ve Ordu’yu gösterileri desteklemenin vesilesi kılınmak istendiği gözlemcilerin ortak kanaati.

Bu sürecin baş aktörü konumundaki kişi ise Demokrat Parti’ye mensup Suthep Thaugsuban. İlk günden itibaren gösterilerin arkasında olduğunu gizlemeyen muhalefetteki Demokrat Parti Başkan yardımcısı Suthep Thaugsuban’un yasaları çiğnediği gerekçesiyle hakkında soruşturma açılması gündeme geldi. Bunun üzerine partisini zora sokmamak amacıyla görevinden istifa eden Suthep, faaliyetlerini durdurmak yerine giderek daha cesurane çıkışlar yapmaya başladı.

Perşembe ve Cuma günleri göstericilerin hedefinde kamu binalarının yanı sıra, Polis ve Ordu’ya ait kimi binaları da bulunuyordu. Göstericilerin özellikle orduya ait kurumun bahçesine ana kapılarını zorlayarak girdikleri gözlenirken, güvenlik güçlerinin izlemekle yetinmesi karşısında, Hükümet’in gelişmelere hassasiyetle yaklaştığı şeklinde yorumlandı. Aslında göstericilerin ordu binalarına girmesinin sebebi darbeye sivil davetiye anlamı taşıyordu. Zaten kimse de bunu gizlemiyor. Bu süreçte Suthep bir kez daha sahneye çıkarak Pazar günü Yingluck’ın ofisinin basılacağını aleni bir şekilde ilân ediyordu. Bu tehdit, Cumartesi akşamı Başbakan Yingluck Shiwantra ve Pheu Thai Partisi destekçilerinin meydanlara çıkmasına yol açtı. Ve gösterilerde beklenen oldu Kırmızı ve Sari Tişörtlülerin karşılaşması kana bulandı. Hafta sonu gerçekleşen gösterilerde dört kişi hayatını kaybetti.

Can kayıplarının ortaya çıkması üzerine gelişmeleri ‘yakından izlediğini’ ifade eden Genelkurmay Başkanı devreye girerek Başbakan Yingluck ve gösterilerin arkasındaki isim Suthep’i buluşturması dikkat çekiciydi. Ülke Başbakanı’nın hakkında soruşturma açılması istediği kişiyle birkaç gün sonra Komutan’ın araya girmesiyle yüzyüze görüşebiliyor. Bu görüşmeden, arada da komutan olduğuna göre, göstericilerin lideri Suthep’in Başbakan’ı dinlediği gibi bir sonuç çıkartılabilir. Ancak bu oldukça naif bir yaklaşım. Suthep, görüşmede Başbakan’a iki gün süre tanıdığını bir süre sonra televizyonda yaptığı konuşmada kamuoyuyla paylaştı.

Ülkenin önde gelen işadamları derneğinin daha önce iktidar ve muhalefet görüşmelerine aracı olma teklifinin hayata geçirilememiş olması karşısında ordunun bu süreçte inisiyatifi ele alması ülkede hâlâ ordunun konumu hakkında bir fikir veriyor. Hükümetin bir yandan Suthep hakkında adalet kurumuna suç duyurusunda bulunmasına karşın savcıların görevlerini yapmadığı aksine Generalin çıkışıyla Pazar günü Yingluck-Suthep buluşmasının gerçekleşmesi ülkede iktidar aygıtının kaypaklığını göstermesi açısından önemli.

Bu toplantının -şimdilik- Başkent’te yoğunlaşan şiddet olaylarını durdurması ve hükümetin siyasi meşruiyetini sağlaması konusunda kararlar alınmasına zemin hazırlayacağı düşünülürken tam tersi oldu. Sanki ülkeyi yöneten Yingluck ve hükümeti değil de, muhalefetin hem de istifa etmiş bir üyesinin güdümünde olduğunu ortaya koyacak şekilde “Başbakan’a hükümeti kurulacak özel konseye devretmesi için iki gün tanıyorum” tehdidi gündemde baş köşeye oturdu. İki gün.. Yani Bugün, Pazartezi ve yarın... Suthep, üstüne üstlük kamu çalışanlarının bu iki gün boyunca greve gitme çağrısını da eksik etmedi. Bütün bu gösteriler boyunca Demokrat Parti Başkanı Abhisit Vejjajiva’nın öne çıkmaması da dikkat çekici. Suthep liderliğinde ve adına ‘Demokratik Halk Birliği’ adı verilen oluşum bağlamında sürdürülen tepkilerin özellikle Ordu’yu ‘ikna’ etmeyi amaçlandığı gözleniyor.

Görüştüğümüz kimi Taylandlılar Başbakan Yingluck’ın abisi Thaksin’in gölgesinde olduğunu gizlemiyor. Bununla birlikte, mevcut hükümetin gene Thaksin’in yönlendirmesiyle son iki buçuk yıllık iktidarı boyunca ordu ile ilişkilerini ‘geliştirdiğine’ vurgu yapıyorlar. Özellikle de ‘Savunma Bakanı’ aracılığıyla bu yönde ‘önemli adımlar’ atıldığını dile getiriyorlar. Bu, aynı zamanda, son bir haftadır süregiden gösterilere ordunun ‘tarafsız kalması’nın nedenini de bir ölçüde açıklıyor. Ancak gösterilerin yeni bir sürece girdiğini fark etmek gerekiyor. Hükümetin pasif tepkisi, polis güçlerinin Başkent’te barikatlar kurarak kamu binalarını korumaya ve göstericilerin şiddet yönelimlerine karşılık vermeye başlaması aktif tepki safhasına geçtiğini ortaya koyuyor. Polis’in kamu yaşamı ve hükümetin işlerliğini engelleyen gösteriler karşısında güvenliği sağlayamaması durumunda ise, ‘nötr’ konumdaki ordunun göreve daveti söz konusu olabilir. Peki ya Monarşi’nin tüm bu gelişmelerde belirleyici olabilir mi? Bunu da muhtemelen ilerleyen günlerde göreceğiz.


Kamis, 28 November 2013

Tayland Yine Karıştı / Thailand Again in Turmoil

Mehmet Özay                                                                                                                 28 Kasım 2013

Tayland yine karıştı... Sonu kanla biten 2010 yılındaki dev gösterilerin ve 3 Temmuz 2011 seçimlerinin ardından Bangkok yine hareketlendi. Son üç yılın en büyük hükümet karşıtı gösterileri etkisini günbegün artırarak gündemde yer tutmaya devam ediyor. Gösterilerin merkezinde ise başkentteki ‘Demokrasi Meydanı’ bulunuyor. Hükümetin Kasım ayının başlarında kabul ettiği Anayasa düzenlemeleri sırasında başlayan gösterilere Parlamento’da muhalefetin büyük tepkisi eklemlendi. “Torba yasa”, Pheu Thai Partisi’nin ve küçük ortaklarının çoğunluğu teşkil ettiği Parlamento’da kabul edildi.

Akabinde muhalefet, mücadeleyi bir başka zemine taşıdı ve ilgili yasanan iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, başvuruya kısa sürede verdiği cevapta söz konusu yasanın iptalini onadı. Hükümetin ‘şimdilik’ geri adım atmak zorunda kalmasına rağmen, muhalefet taraftarlarının gösterileri dinmek bilmiyor. Bunda elbette ki, hükümetin söz konusu yasaları şu veya bu şekilde çıkartma konusunda sonuna kadar mücadele edeceği sinyalini vermiş olması yatıyor.

Bu nedenle muhalefetin tepkileri hazırlanan yasanın çekilmesiyle sınırlı değil. Aksine son beş gündür yaşananlara bakıldığında gelişmelerin hükümeti düşürme mecraına girdiği görülüyor. Bu ise, ülkede kronik anarşi ortamının yeniden nüksetmesinden başka bir anlama gelmiyor. Bunun göstergesi olarak, Bangkok sokaklarını dolduran onbinlerce kişi hafta başından bu yana başta Maliye ve Dışişleri Bakanlığı olmak üzere çeşitli kamu binalarına girmek suretiyle Hükümete büyük göz dağı veriyor. Bu baskınlarla, Hükümeti işlevsiz hale getirmek ve ülke kamuoyuna ve dünyaya böylesi bir mesaj vermek. Ve bu yönde gösteriler devam edeceğe benziyor.

Yukarıda zikredilen yasa çalışmasının amacının eski Başbakan ve aynı zamanda şu anki Başbakan Yingluck Shinawatra’nın abisi Thaksin’in  ülkeye dönüşüne izin verecek bir şekilde tasarımlanması gösterilerin dozunun bugüne kadar artarak seyretmesindeki başat unsur. Bu nedenle muhalefet fırsatını bulmuşken, mevcut hükümeti düşürme arzusunda. Bu yöndeki yaklaşımını meşrulaştırmak için de mevcut hükümeti ‘Thaksin rejimi’ olarak yaftalıyor ve halktan destek talep ediyor. Muhalefet gösterilere sözlü olarak destek vermek bir yana, önde gelen isimleri bizzat gösterileri organize ediyor. Bu söylem ve eylemler devam ederken akla, kuşkusuz ki 2006 yılında Thaksin’in Başbakanlığı’nın sonunu hazırlayan “Sarı Tişörtlüler”ün dev gösterileri geliyor. Sarı Tişörtlüler o zaman hedeflerine ulaştıkları gibi, bugün de benzer bir süreçle Yingluck’ı yerinden etme arzusundalar.

Aslında iktidarın büyük ortağı Pheu Thai Partisi’nin Thaksin’in uzantısı olduğunu bilmeyen yok. Ancak son birkaç haftadır olan bitenin temel nedeni hükümetin yasa tasarısı ile açıkça bunu neredeyse deklare etmesindeydi. 3 Temmuz 2011 seçimlerinden birkaç gün önce kaleme aldığımız yazıda, Yingluck Başbakanlığı’nda kurulacak olası hükümetin temel hedefinin “siyasi intikam” olacağına vurgu yapmıştık. Aradan geçen süre zarfında ve özellikle de son yasa tasarısı ile çok açık bir şekilde ortaya çıktığı üzere mevcut hükümet ve uyguladığı politikaların amacının bu olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu gelişmeler hiç kuşku yok ki, muhalefet yani Demokrat Parti tarafından kabul edilebilir bir durum değil. Bundan dolayıdır ki, bizzat Demokrat Parti yardımcılarından ve Abhisit Hükümeti’nde Başbakan Yardımcılığı yapmış olan Suthep Thaugsuban tarafından gösteriler organize ediliyor. Aslında geçmişe bakıldığında Suthep’in gösterileri organize etmede bu ilk girişimi değil. 1990’lı yılların başlarında Tarım Bakanı olduğu dönemde hakkında gensoru önergesine karşı kendi seçim bölgesinden onbinlerce kişiyi Bangkok’ta yürüyüşe sevk ettiği biliniyor. Ancak Suthep’in bu halkı ayaklandırma elebaşılığına karşı Yingluck adalet kurumunu harekete geçirmesi ve hakkında yakalama emri çıkartılması üzerine Suthep Demokrat Parti’den istifa etmek zorunda kaldı.

Dev gösterilere rağmen, Başbakan Yingluck istifa etmeyeceğini, Pheu Thai Partisi önderliğindeki hükümetin çalışmalarına devam ettiğini söyleyerek gelişmelere tepkisini ortaya koydu. Başkentte sıkı güvenlik önlemlerine gidilirken, Yingluck, göstericilere çağrıda bulunarak mesajın alındığını, gösterileri sona erdirmelerini, aksi halde ülke ekonomisinin olumsuz yönde etkileneceği uyarısında bulundu. Öte yandan muhalefetin hükümet hakkında verdiği gensoru görüşmeleri 26-27 Kasım tarihlerinde yapılıyor. Hükümetin Parlamento’daki sayısal çoğunluğu dikkate alındığında bundan bir sonuç çıkmayacağı da gözlemcilerin ortak kanaati. Dolayısıyla, partisinin Parlamento’da çoğunluğu teşkil ettiğinden Yingluck’un bu gensorudan herhangi bir çekincesi bulunmuyor.

Tayland siyasi yaşamının kaçınılmaz unsurlarından olan meydan gösterilerinin bugün sadece muhalefeti destekleyen Sarı Tişörtlülerle sınırlı değil. Hükümet yanlıların da Kırmızı Tişörtlüler de meydanlarda. Henüz ‘karşı karşıya gelmemiş’ bu iki grubun etkileşiminin ülkede çok daha büyük arbedelere gebe olduğu gözlemcilerin ortak kanaati. Sivillerin gözetiminde ve desteğinde süren bu kargaşa ortamı karşısında Ordu ve Polis’in nasıl tepki vereceği ise merak konusu. Geçmiş tecrübelere bakıldığında sivillerin mücadelelerine nihayetinde Ordu ve Polis’in verdiği destek belirleyici olduğu hatırlandığında, gözler bu iki kurumun üst düzey yönetiminin izleyeceği politikada. Kaldı ki, özellikle ordunun 1932 yılından bu yana şu veya bu şekilde siyasal yaşama 18 kez müdahale ettiği; ülkenin kimler eliyle nasıl yönetileceğine karar verdiği dikkate alındığında ordu faktörü gelişmelerden uzak tutulamaz. Buna ilâve olarak, yönetim erkinin nasıl el değiştireceğine dair anayasal unsurlar siyasilerin ve ülke elitlerinin ‘bakış açılarına’ bağlı olarak değiştiğine göre, bugün ya da yarın müdahale benzeri bir gelişmenin olmayacağını kimse garanti edemez. Kaldı ki, gösterilerde halk açıkça orduyu göreve çağırdığı da biliniyor. 

Öte yandan, gösterilerde kamu binaları arasında ordu ve polis müdürlüklerine ait binalara da girilmesine rağmen, bu iki kurumdan şiddetle karşılık verilmemiş olması bu iki güç odağının gelişmelere pasif durduğu yorumları yapılıyor. Önceki yıllardaki ittifaklara göz atıldığında, muhalefetteki Demokrat Parti, Monarşi yanlıları ve polis ile ordu’nun geleneksel kanadı temsil ettiği dikkate alınacak olursa bugünlerde yapılan gösteriler şu veya bu şekilde benzer çevrelerde destek bulduğu görülüyor.
Başkentte bu gelişmeler yaşanırken, Hükümet gösterilerin kırsala yayılmaması için önlemler peşinde. Bu noktada, Hükümet özellikle geleneksel olarak siyasi partilerin oy deposu olan çeltik çiftçilerine ödenmeyen ürün bedelleri için kaynak arayışında. Ülkenin en önemli ekonomik rezervlerinden olan çeltik tarımı en önemli ihraç ürünün teşkil ediyor. Öte yandan Başbakan Yingluck, muhalefetin organize ettiği dev gösterilerin ülke ekonomisine olumsuz etkisinden çekindiğini açıkladı.

Tayland’da olan biten bir demokrasi sınavı olmanın ötesinde, kurulu düzenin sorgulandığı bir ideolojik savaş anlamı taşıyor. Monarşi çevresi yani saray, elitler ve ordunun başı çektiği kesim ve bunun sivil uzantıları örneğin Demokrat Parti ve destekçileri ile geniş kitleleri içinde barındıran özellikle de kırsal nüfus ve alt gelir grupları arasında tarihi bir hesaplaşma demek daha doğru olur. Önümüzdeki günlerde, bir kez daha Tayland’da seçilmiş siyasetçilerin ‘halktan aldıkları’ gücü yetki süreleri dolmadan sonlandırmak zorunda kalıp kalmayacaklarına tanık olacağız.

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/281493/tayland-yine-karisti