Tampilkan postingan dengan label MYANMAR. Tampilkan semua postingan
Tampilkan postingan dengan label MYANMAR. Tampilkan semua postingan

Selasa, 30 Agustus 2016

Panglong Konferansı: Myanmar’da Tarih Yeniden Yazılıyor / Panglong Conference: Rewriting of Myanmar History


Mehmet Özay                                                                                                                         30.08.2016

Myanmar hükümeti 31 Ağustos’da başlayacak ve beş gün sürecek tarihi bir konferans yapılacak. 21. yüzyıl Panglong Konferansı adı verilen program merkezi hükümet ve ülkenin önde gelen etnik yapılarıyla uluslararası çevreleri biraraya getirecek. Adını bağımsızlıktan kısa bir süre önce benzer şekilde gerçekleşen konferansdan alan bu etkinlik, ülkenin 8 Kasım 2015 seçimleri sonrasında başlayan sivil yönetim sürecinin önemli bir evreye girmesi anlamı taşıyor. Ülkenin bağımsızlığı kazandığı 1948’den kısa bir süre sonra ülkeyi yöneten askeri rejimler dönemi ve 1988 yılında başlayan demokrasi mücadelesinin öznesi konumundaki etnik yapılar tüm geçen bu süre zarfında siyasi, ekonomik, kültürel ayrımcılıklara maruz kaldılar. 1947 yılında yapılan birinci Panglong Konferansı etnik yapılarla siyasi bağımsızlığı paylaşma hakkı tanıyordu. Ancak bu girişimin mimarı Aung San, yani bugün demokrasi hareketinin lideri ve Dışişleri Bakanı Su Çi’nin babasının silahlı saldırı sonucu öldürülmesiyle bağımsızlık sonrasında bu düşünce ordu mensuplarının eliyle Burma (Burmese veya Barma) denilen ülkenin yüzde altmışını oluşturan etnik çoğunluğun hakimiyetine evrildi.

Bir önceki devlet başkanı ‘yarı-sivil’ Thein Sein inisiyatifiyle başlatılan barış görüşmelerinde bazı etnik yapıların dışta bırakılması bu girişimin kapsayıcı olmaktan uzak olması kadar, şüpheyle karşılaşmasına neden oldu. Sivil bir yönetim olarak Ulusal Demokrasi Birliği hükümetinin bu seferki barış görüşmelerinde aldığı inisiyatif merkezi hükümet, etnik yapılar ve uluslararası çevrelerce ülkenin geleceği için umutların yeşermesine neden oluyor.

Sorunun Kökeni
Myanmar, bölgenin diğer bazı ülkeleri gibi etnik çoğunluğu oluşturan bir toplumsal yapı teşkil etmekle kalmıyor. Aksine, bu etnik yapıların neredeyse hepsinde siyasi bilinci oldukça gelişmiş olması, merkez-çevre ilişkilerinin daha bağımsızlık öncesinden başlayarak siyasi yönetim hakkı elde etmek gibi bir açılımı da ihtiva ediyor. Merkezi oluşturan ve adına Burma denilen etnik çoğunluk ile diğerleri arasındaki özellikle de Arakan, Karen, Şan, Kaçhin gibi öne çıkan etnik yapılarla ilişkileri belirleyen ise geçmişi 19. yüzyıla kadar uzanan bir tarihsel ilişkiler ağına dayanıyor. İngilizlerin bölgedeki varlığı, yönetim ve ordu yapılaşmasında görev verilen etnik yapılar ile verilmeyenler arasındaki ilişki, bağımsızlık sonrasındaki ayrışmanın da temellerini oluşturuyor.

21. Yüzyıl Panglong Konferansı
Konferansa 21. Yüzyıl Panglong Konferansı adının verilmesinin nedeni, 1947 yılında, yani bağımsızlıktan sadece kısa bir süre önce aynı adla bir konferansın gerçekleştirilmiş olması. O dönem ulusal lider konumundaki Aung San’ın Şan, Kaçin ve Çin etnik toplulukların liderleriyle yaptığı görüşmelere, konferansın yapıldığı yerin adıyla Panglong Konferansı olarak anılıyor. Etnik yapılarla yapılan bu konferans, ülke siyasal yaşamının dizaynı konusunda bir girişim olması bağlamında bağımsızlığın da önemli bir güvencesiydi. Ancak bu güvenin sarsılmasında, öncelikle 19 Temmuz 1949’da, yani bağımsızlıktan altı ay önce, Aung San’ın diğer bazı ulusal liderlerle birlikte katledilmesinin ve ardından da bağımsızlık sonrasında Burma milliyetçilerinin etnik yapılarla siyasal paylaşım yerine merkeziyetçi bir otorite tesislerinin rolü büyük.

İkinci Panglong Konferansı, bir dizi görüşmelerin başlangıcı kabul ediliyor. Bu süreç, aynı zamanda Myanmar’ın aslında 1947’de yarım kalmış bir projesini tamamlama hedefi taşıyor. O da, merkezi gücü oluşturan nüfusun yüzde altmışlık bölümüne tekabül eden Bamar etnik çoğunlukla, nüfusun geri kalanını oluşturan etnik yapılar arasında güven tesisi oluşturmak. Bağımsızlık öncesi süreçte federal yönetim düşüncesiyle harekete geçen dönemin liderlerinin bıraktığı yerden görüşmeleri devam ettirmek. Bu hedefin gerçekleştirilebilmesi için askeri rejimin sona ermesi gerekiyordu. 8 Kasım 2015 seçimleri bu süreci şu veya bu şekilde ortadan kaldırmaya matuf bir girişimdi ve bunda da başarılı olundu.

Hükümet İçin Önemli Bir Sınav
Söz konusu bu barış süreci, Su Çi’nin önderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği hükümeti için önemli bir sınav niteliği taşıyor. Öyle ki, ‘demokratik’ yönetim çağrılarına konu olan Su Çi’nin verdiği mücadele, şimdi pratiğe geçirilmeyi bekliyor. Hedefte merkez-çevre ilişkisinde güven tesisi ve akabinde gelecek siyasi ve ekonomik kazanımlar bulunuyor. Konferansa Thein Sein döneminde 2015’de başlatılan ve Ulusal Ateşkes Anlaşması adıyla gündeme gelen barış görüşmelerine davet edilen sekiz grubun dışında, dışarda tutulan on üç etnik yapı da davet edildi. Bu grupların önemli bir bölümünün geçen yıl başlayan barış görüşmelerine davet edilmemiş olmaları ülkede merkez-çevre ilişkilerinde sorunun devam ettiği anlamı taşıyordu. O dönemde söz konusu bu etkin yapıların liderleri yeni hükümetin barış süreci görüşmelerini beklediklerini açıklamışlardı. Şimdi bu sürece gelinmiş görülüyor. Geçen hafta Birleşik Milletler Federal Konseyi temsilcileri yaptıkları açıklamada konferansa katılacaklarını ilan ettiler.

Barışta Su Çi Faktörü
Su Çi’nin ülke siyasal yaşamında aktör haline gelmeye ve toplumun geniş kesimlerinde demokrasi taleplerinin yükselmeye başladığı dönem 1988 yılına tekabül eder. Kurucu devlet başkanının kızı olmasının da getirdiği ve içinde mitsel unsurları da barındıran liderlik profilinde Su Çi’ye destek veren etnik yapılar, kısa bir süre sonra geleceği varsayılan demokratik dönüşüm sürecinde, 1947 yılındaki Panglong Konferansı’nın bir benzerinin hazırlığı hayalili kuruyorlardı. Ancak bu hayalin gerçekleşmesi için 25 yıl beklemeleri gerekti. Bu nedenle Çarşamba günü başlayacak ikinci Panglong Konferansı gecikmiş bir toplantı özelliği taşır.

Çarşamba günü başlayacak görüşmeler Su Çi’nin liderliğinde gerçekleşmesinin önemli sebepleri var. İlki, 1947 yılındaki ilk Panglong Konferansı’nı babası ve dönemin siyasi lideri Aung San’ın yapmasıydı. Ardından, 1988 yılından itibaren ülkedeki siyasi gelişmelerin bir tür zorlamasıyla kendini siyasi liderlik konumunda bulan Su Çi’nin çeyrek yüzyıla varan mücadelesi geçen yılki seçimlerdeki başarısıyla meyvesini verdi. Aung San’ın birinci Panglong Konferansı sonrasında suikasta kurban gitmesi, etnik yapıların Aung San kadar, demokrasi mücadelesinde meşaleyi taşıyan Su Çi’ye karşı bir güven ve sempatiyi çok geçmeden oluşturmuştu. Gelinen bu noktada bu ilişkinin pratiğe dökülmesi bekleniyor. Her ne kadar Su Çi’nin 2010’dan itibaren merkezi güçlerle ilişkisine eleştirel yaklaşan etnik yapılar olsa da, artık bugün merkez siyasette yer alan Su Çi’siz barışa adım atmakta olanaklı görünmüyor.

Tarih Yeni Baştan
Bu konferans ile Myanmar yeniden tarih yazmaya hazırlanıyor. Geçen yıl 8 Kasım’da yapılan seçimler sonrasında oluşan siyasi ortam, sadece askeri rejimin yerine sivil siyasilerin hakim olduğu bir sistemin gelmesiyle sınırlı değildi. Hükümette yaşanan bu değişim, aynı zamanda yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca ülkenin dört bir yanında bağımsızlık veya otonom yönetim talebinde bulunan etnik unsurlarını heyecanlandıran bir gelişmeydi. Tıpkı 1947 yılında, yani bağımsızlıktan aylar önce, o dönemin önemli etnik yapılarının katılımıyla Panglong’da düzenlenen konferansta alınan kararda olduğu gibi, bugün de gerçekleştirilecek benzer bir konferans federal bir yapının kapısını aralama anlamı taşıyor. Hiç kuşku yok ki, merkezi hükümet ile etnik yapılar arasında gerçekleştirilecek bu konferans ilk etapta ülke genelinde merkez siyaset ile etnik yapıların hakimiyetindeki bölgeler arasında güven tesisi anlamında önem taşıyor. Zaten Su Çi’nin de konferans için temel hedef olarak siyasi ve güvenlik konularını ana madde olarak seçmesi bunu gösteriyor. Bunun pratikteki yansımaları ise kaçakçılık, uyuşturucu gibi yasa dışı uygulamalar ile çeşitli alt yapı sorunlarının halledilmesi şeklinde karşılık bulacak. Bu aynı zamanda Ulusal Demokrasi Partisi iktidarının hem ülke içinde, hem ASEAN içinde hem de uluslararası kamuoyu önünde inandırıcılığını ortaya koyması açısından da kayda değer bir süreç olacak.

Siyasal Çözüm ve Toplumsal Barışa Doğru
Etnik yapıları barış masasına sevk eden bir diğer husus ise, geniş kitlelerin artık savaş ve çatışma ortamına son verilmesi konusundaki talepleri. Merkezi orduyla (Tatmadaw) etnik yapıların gerillaları arasında yaşanan çatışmalar sivil halkın evlerini barklarını terk etmelerini, temel hak ve hizmetlerden azade bir hayat sürmeleri, geleceklerinin belirsizliği gibi son derece insani kaygıların gün yüzüne çıkmasına neden oluyor. Doğal zenginlikleri potansiyel olarak bünyesinde barındıran ülkenin geniş toplum kesimlerinin barış ve huzur içerisinde yaşacakları bir ortamın oluşturulmasında hiç kuşku yok ki uluslararası çevrelerin de bir etkisi olacaktır. Bu nedenle Su Çi, görüşmelere Birleşmiş Milletler genel sekreteri Ban Ki-moon’u davet etmesi bunun göstergelerinden biri. Bir diğer husus ise, başta ABD ve AB olmak üzere Batıyı temsil eden ülkelerin ve birliklerin Myanmar’da hüküm süren askeri rejime yönelik siyasi ve ekonomik ambargolarının büyük ölçüde sonlandırılmış olması, ikili ve bölgesel ilişkilerde Myanmar’a rollerin verilmeye başlanması da kuşkusuz barış sürecinde katalizör işlevi görecek. 

Senin, 08 Februari 2016

Myanmar’da Yeni Bir Dönem / A New Era in Myanmar

Cihan Kurtaran                                                                                                  8 Şubat 2016

Myanmar’da 8 Kasım’daki genel seçimler sonrasında yeni meclis ilk oturumunu 1 Şubat’ta yaptı. Yarım yüzyıl sonra ilk ‘sivil meclis’in görev sürecinin başlaması anlamına gelen bu tarihi olay nedeniyle bir süredir olduğu gibi dünyanın gözü yine Myanmar’daydı.

İki meclisli temsiliyetin olduğu ‘Myanmar Demokrasisi’nde’ önce ‘Temsilciler Meclisi’ ardından da ülkenin dört bir yanındaki etnik bölgelerden temsilcilerin oluşturduğu ikinci meclis görevine başladı.

8 Kasım’da yapılan genel seçimleri Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların %77’sini alarak önemli bir başarıya imza atmıştı. Seçim sonrası ortaya çıkan tabloda Su Çi’nin başkanı olduğu NLD’nin, yukarıda değinilen iki meclisli yapıda 664 milletvekilliğinden 390’ını kazanması olağanüstü bir başarıydı. Uzun yıllar ülkeyi yöneten cunta rejimi ve onun uzantısı Birlik Dayanışma ve Partisi (USDP) ise, sadece 42 milletvekilliği kazanarak mecliste konumuna geldi. Büyük eleştirilere konu olan 2010 yılındaki seçimler sonunda mecliste çoğunluğu elde eden USDP, elde ettiği bu sınırlı temsiliyetle parlamentoda varlığını sürdürecek. Yeni meclisin pek çok özellikleri arasında ülkenin dört bir yanındaki etnik yapılara mensup milletvekillerinin de mecliste yer almaları oldu.

Kasım ayında yapılan seçim, aslında, 1990’daki seçimin neredeyse bir tekrarı mahiyetindeydi. Bu açıdan dünüşüldüğünde, aradan geçen süre zarfında ordu ve ordu yanlısı güçlerin Myanmar halkına vaatlerinin pek de iltifata mazhar olmadığı kanıtlanmış oldu. Bu, aynı zamanda Myanmar için kayıp bir zaman dilimi olarak da değerlendirilmeyi hak ediyor.

Yeni mecliste ortaya çıkan ’sivil çoğunluk’ temsiliyetine karşılık, ordunun uzantısı kabul edilen USDP’nin mecliste görece az sayıdaki milletvekiline rağmen, ‘ordunun’ siyaset üzerindeki belirleyiciliği devam edeceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bunun somut göstergesi ise, anayasa gereğince, iki meclisli sistemde ordunun yüzde 25’lik ‘seçilmemiş’ temsilcilerinin varlığı, anayasanın ve de olası büyük değişikliklerin önünde müdafii grubu olarak yer almasıdır. Bu durum, özellikle anayasa değişikliklerinde yüzde 75’in üzerinde desteğin sağlanması ‘kuralı’, ordunun rolünü belirleyici kılmaya yetiyor.
Seçimler öncesinde ve sonrasındaki tüm analizlerde, aslında NLD’nin seçimi kazanmasına kesin olmakla birlikte, dikkatler daha çok Su Çi’nin Devlet Başkanı olup olmayacağı veya olacaksa bunun hangi yöntemle gerçekleşecebileceği üzerine odaklanmıştı. Bu konu, Su Çi’nin İngiliz eşiyle evliliğinden doğan çocukları olmasının, ordu tarafından 2008 yılında kabul edilen anayasanın 59. madde (f) fıkrasınca bir engel teşkil etmesinin ötesinde bir anlam taşıyor hiç kuşku yok ki. O da, Su Çi’nin 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren Myanmar’da demokrasi mücadelesinin yegâne lideri olarak bugünlere kadar gelerek, ülkenin sarsılmaz gücü orduya kafa tutmuş olması yatıyor.

Bu bağlamda, özellikle seçim sonrası süreçte NLD ve ordu arasındaki tüm görüşmelerde, meclis başkanlıkları, İçişleri, Sınır ve Savunma bakanlıkları gibi mevkilerin ötesinde Başkan’ın kim olacağı konusu da ilk sırada yer aldı. Adı geçen mevkiler için ordu ‘özel talepte’ bulunurken, bunun karşılığında Su Çi’ye ‘tamam başkan olmanın yolunu açıyoruz’ cevabı, şu ana kadar en azından kamuoyuyla paylaşılmış değil. Öyle ki, yeni meclisin göreve başlamasından bir gün sonra, eski general ve savunma bakanı ve partinin önemli isimlerinden biri olan 88 yaşındaki U Tin Oo yaptığı açıklamada NLD ile Myanmar ordusu arasında başkanlık konusunda henüz bir anlaşma sağlanamadığını açıklıyordu.

Öte yandan, artık yetmişine varmış Su Çi’nin, ‘anaç’ bir tavırla ‘’şahin bir demokrat” tavrı sergilemek yerine, başkanlık dahil yeni parlamento süreçlerini, kontrolünden çıkartmama eğilimine rağmen, gelişmelerin bir anlamda doğal seyrine bıraktığını söyleyebiliriz. Tabii bu ‘ılımlı politika’, onun başkanlığı istemediği anlamına gelmiyor. Yukarıda zikrettiğim U Tin Oo aynı demecinde, “Su Çi neden başkan olamasın ki?” diye cevabı içinde bir soru yöneltiyordu.

Ancak bunu, başta ordu olmak üzere, haklarını alma mücedelesi veren etnik grupları temsil eden parti ve milletvekilleriyle yapacağı uzun soluklu görüşmeler sonrasında yapılabilecek bir anayasa değişikliği sonrasına bırakıyor. 

Yeni meclis sivillerin başarısı olarak tarihe geçerken, üstesinden gelmesi gereken pek çok sorunun bulunduğu da bir gerçek. Bu sembolik başarının hakiki bir başarıya evrilmesi ise, söz konusu sorunların çözümü konusunda meclisin ciddi ve sürdürülebilir bir irade ortaya koyabilmesiyle olacak. Bu sorunların başında, yukarıda kısmen değindiğim üzere ordu ile ne türden bir ‘anlaşma’ yapılacağı ve bunun başkanlık, hükümet ve meclisin şekillenmesini nasıl belirleyeceğiyle ilgili. Başta olmak NLD olmak üzere, diğer partilerden de aday olarak meclise giren çeşitli etnik yapılara mensup milletvekillerinin varlığı, bir yandan çok sesliliği getirmekle birlikte, öte yandan sorunların hangi ölçüde ‘ortak bir algı ve anlayış’ çerçevesinde çözümlenebileceği sorununu da gündeme taşıyor.

Tabii bu bağlamda, etnik yapıların hangi oranda temsil edildiği de başka bir konu. Zaten bu nedenledir ki, seçim sonrasında bile, başta Şan, Kaçin, Kokang ve Arakanlı Müslümanlar olmak üzere belli başlı etnik yapılar yeni hükümetin haklarını ne denli koruyacağı ve ‘birlik hükümeti’ oluşumunda kendilerinin ne denli temsil edilebileceği noktasında endişeleri devam ediyor. Tam da bu noktada, NLD öncülüğünde kurulacak hükümetin politikalarının hiçbir etnik yapıyı dışarda bırakmayacak bütünlükçü bir politika izlemesi gerekiyor. Ancak bu söylendiği kadar kolay üstesinden gelinebilecek bir husus da değil.

Kuşkusuz ki, pek çok siyasi parti ve sivil toplum kesiminin gündeminde ‘reform’ var. Aslında bu reform, 2010 seçimleri sonrasında ‘iktidara gelen’ ordu destekli USDP’nin de gündemindeydi. Ancak USDP’nin reform çabası daha çok uluslararası çevrelerle girilen ilişkilerin, karşılıklı çıkarların ve zorlamaların bir ürünü olarak tarihe geçti. Kaldı ki, bu reform sürecinin ne denli başarılı olduğu da tartışmaya açık. Aradan geçen beş yıllık süre zarfında ortaya konulan çabaların ‘reform’ olarak adlandırılmasında, özellikle Batılı çevrelerin Myanmar’dan beklentileri ölçüsünde yapılanmaları ‘reform’ kategorisinde değerlendirme eğiliminde olmalarının da payını unutmamak gerekir.

Şimdi, önümüzdeki beş yıllık süre içerisinde yeni meclisin elli beş milyonluk Myanmar toplumunu ortak hedefler ve gayeler etrafında buluşturacak bir siyasi modeli belirleme ve bunu pratiğe koyması bekleniyor. Bunun en başında da, daha 1948 yılındaki bağımsızlık öncesi ve hemen sonrasında gündeme gelen ‘eyalet’ sistemi giderek güçlü bir şekilde gündemde yer işgal ediyor. Bunun göstergelerinden biri, bu yönetim biçiminin, USDP hükümetinin gider ayak geçen Kasım ayında ülkenin dört bir yanındaki bağımsızlık ve otonom haklar için mücadele eden çeşitli etnik yapıları ‘barış masasına’ davet etmesinin ardından yüksek sesle toplantılarda dillendirilmeye başlanmasıdır. Kaldı ki, bu barış sürecine davet edilmeyen güçlü etnik yapılar bu yöndeki taleplerini hem ulusal hem de uluslararası çevrelerle yaptıkları görüşmelerde dile getirdiklerine tanık olunuyor.

Etnik yapıları içine alan ve temelde ‘siyasi’ haklar olarak gözüken sorunların üstesinden gelme çabası kadar, ülkede yasal süreçleri tüm toplum bireylerine eşit mesafede uygulayacak bir model geliştirilmesi de zorunluluk arz ediyor. Bu bağlamda, siyasetin zorlu kulvarları kadar, gündelik yaşamın ekonomik zorlukları arasına sıkışıp kalmış geniş kitleleri bu darboğazdan kurtarmanın yollarının başında da endemik yolsuzluklar silsilesine son verme uğraşına bir an önce başlanmasıdır. Bu bağlamda, 4 Şubat’da Yangon’da düzenlenen ‘Uluslararası Finans İşbirliği’ toplantısında dikkat çekilen konuların en başında ülkedeki bu yolsuzluk süreçleri oldu.

Tüm bu gelişmeler ışığında, başta Arakanlı Müslümanlar olmak üzere Myanmar geniş toplumu içinde yaşam süren/sürmeye çalışan kitlelerin var olma ve hak ettikleri siyasi, ekonomik ve toplumsal eşitlik süreçlerine dahil olmaları beklentisinin de olduğu aşikâr. Bununla birlikte, kimi çevrelerin Myanmar’ı salt ‘Arakanlı Müslümanlar’ noktasında değerlendirdiğine ve bolca da ‘umut dağıtıldığına’ tanık olundu. Artık Arakanlıları da unutmadan, Myanmar’ı bir bütün olarak hesaba katmanın ve de ‘boş umut dağıtmak’ yerine, sahanın gerçeklerine göre politikalar ve icraatlar güdebilecek yapılaşmaların gündeme gelmesi gerekiyor.

Bir süredir tanık olunduğu üzere bölgesel ve Batılı güçlerin Myanmar’ın her türlü ‘imkânları’ karşısında bu ülke topraklarında bulunmayı bir zorunluluk arz ettikleri unutulmamalı. Bu sürecin başını da, Myanmar’ı yeniden dünyaya açmanın bir başarı olarak tarihe geçirme niyetindeki Obama yönetiminin çektiği aşikâr. Bundan sonraki süreçte, Myanmar üst yapısından alt yapısına değişimi görece hızlı bir şekilde yaşayacağından hareketle, kendi kabuğunu kıran bir siyasi ve toplumsal organizasyon olmakla kalmayacak, aynı zamanda yanı başındaki ASEAN komşu ülkelerinin benzer süreçlere konu olması için bir örneklik teşkil edecektir. Ancak her şey süt liman da gitmeyecektir.  


Selasa, 17 November 2015

Myanmar’da Yüzyılın Sonu / The End of the Century in Myanmar

Mehmet Özay                                                                                                        17 Kasım 2015

Myanmar’da 8 Kasım’da yapılan seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte, başta ülke içerisinde olmak üzere, ASEAN’da ve Batılı ülkelerde geleceğe dair iyimserlik havası iyice kendini hissettiriyor. Ülkenin modern tarihinde yaşanan üçüncü ‘demokratik’ seçim ‘Ulusal Demokrasi Birliği’nin (NLD) başarı ile sonuçlanırken, ordu ve ordunun sivil uzantısı Birleşik Dayanışma ve Kalkınma Parti’si (USDP) sözcülerince, muhalefetin gösterdiği başarı karşısında yenilginin kabul edildiği açıklamaları yapıldı. NLD, henüz kesinleşmemiş sonuçlara göre, 664 üyeli iki meclisli temsili yapıda 329 sandalye kazanarak tek başına başkan adayı çıkarma şansı elde etti. Bu sonuca rağmen, halen yürürlükte olan bir yasa gereği Suu Kyi, başkan adayı olamayacak. Ancak NLD içinden çıkacak bir başkanın Suu Kyi’nin “kontrolünde” olacağını seçim öncesi yapılan açıklamalardan biliyoruz.

NLD’nin bu başarısına rağmen, mecliste ordunun %25’lik kontenjanı, “işte bu da Asya tarzı bir demokrasi” dedirtiyor. Bir tür handikap olmakla birlikte, Suu Kyi’nin başkan olmasının yolunu açacak süreçte de aslında burada başlıyor. Mecliste NLD ve ordu kontenjanından milletvekilleri arasında yapılacak ittifaklar öncelikle mevcut yasanın değiştirilmesini ve böylece Suu Kyi’nin başkan olmasını sağlayacaktır. Seçim sonuçları hakkında, -en azından şu ana kadar- kabullenmiş bir tavır içerisindeki ordunun, yeni yılla birlikte açılacak meclisteki tavrının da uzlaşıcı bir yönelim sergileyebilir. Bu gelişme, kuşkusuz ki, ülkede toplumsal barışın tesisi noktasında olumlu bir gelişme kabul edilecektir.

Bu seçim ve NLD’nin elde ettiği başarı Myanmar’ın uzun 20. yüzyılının bitmesi anlamı taşıyor. 1948 yılında gelen bağımsızlığın ardından dönem dönem sivillerin öncülüğündeki siyasi yönetim, bir türlü kendine olumlu mecra bulamadı. Ülkeyi önce İngiliz ve ardından Japon işgalinden kurtarmada oynadığı rol ile ordu, diğer bölge ülkeleri gibi siyasi ve toplumsal yaşamın belirleyici unsuru oldu. 8 Kasım’daki seçimin ardından ordunun rolünün ne kadar gerilediğini ise şimdilik söylemek zor.

Seçimin galibi NLD olması kuşkusuz ki, 1990 yılında yapılan seçimlerin bir rövanşı olarak nitelenmeyi hak ediyor. Yirmi beş yıl sonra gelen bu başarının, aslında Myanmar halkının cunta rejimi karşısında sergilediği sabrın bir sonucu olduğunu da söyleyebiliriz. Bu gelişmelere rağmen, seçimin ardından ortaya çıkan tablonun kısa bir süre sonra nereye evrilebileceğini de şimdiden düşünmeye sevk ediyor. Bu bağlamda, bazı hususları gündeme taşımakta fayda var. Ancak bu gelişme bile, girişte belirttiğim üzere, örneğin Kamboçya gibi bölge ülkesinde muhalefet tarafından demokratik seçimlere barışcıl  geçişin işareti ve ilhamı olarak algılanıyor.

Artık sorulan soru ‘Myanmar nereye gidecek?’ olacak. Bunların başında hiç kuşku yok ki, NLD adı, Suu Kyi ile birlikte anılması söz konusu siyasi hareketin geleceği için bir sıkıntı kaynağıdır. 1987 yılında başlayan siyasi yaşamı boyunca uzun yıllar ev hapsinde tutulan Suu Kyi, bugün yetmiş yaşında. Yani normal şartlarda biyolojik ömrünün sona yaklaşmış olmasının getirdiği bir ‘sınırlayıcılık’  var. Bu sınırlayıcılığı aşacak şekilde genç nesil politikacıların ne şekilde yeni politik arenada yer bulacağı ise muamma. Bu noktada “Niçin Suu Kyi?” sorusuna verilebilecek yanıtların biri belki de, onun giderek ilgi odağı olmasında geçmişte sergilediği sivil itaatsizlik kadar, Batı hükümetlerinden ve medyasından aldığı desteğin önemli bir rolüdür.

Bu liderin, babasından tevarüs ettiği politik zekâ ve eylem tarzı kuşkusuz ki, kayda değer. Ancak Myanmar gibi çok etnikli bir toplum yapısına sahip bir ülkede Suu Kyi ile başlayan siyasi muhalefetin geldiği noktayı da gözlerden uzak tutmamak gerekir. Nedir geldiği nokta? Bugün Suu Kyi ve partisi NLD’yi siyasi zafere taşıyan, ağırlıklı olarak Barma Budist etnik yapısından aldığı oylardır. Oysa, yıllar önce, ülkenin dört bir yanındaki etnik unsurlar için de bir ‘umut kaynağı’ydı.

Özellikle 2012 yılından itibaren ülkede Müslümanlara yönelik baskı ve saldırılar karşısında sesini çıkartamayan Suu Kyi, diğer etnik azınlıkların haklarını da açık, sarih ve de istikrarlı bir şekilde gündeme getirdiği söylenemez. Bunun sonucu olarak, ne Arakanlı Müslüman kitleler ne de savaş ortamının şu veya bu şekilde devam ettiği Kaçin ve Şhan gibi eyaletlerdeki etnik unsurlar bu seçimde oy kullanabildi. Söz konusu temsiliyet yoksunluğunun ülkenin yakın geleceğinde ne gibi yansımaları olacağı birlikte göreceğiz.
Burada Müslüman Arakanlıların konumuna yeniden değinelim. Her halükârda seçim öncesindeki tüm propaganda sürecinde, Müslümanların kurdukları partilerin ve milletvekili adaylarının seçime katılımının engellenmesi de dikkat çekici. Aslında burada genel anlamıyla Myanmar Müslümanlarının ortak bir kader birliği içinde olup olmadıkları, önümüzeki süreçte ülkedeki varlıklarının neye tekabül edeceği de üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Bugüne kadar, Arakanlı Müslümanlara yönelik ‘ilginin’, aslında Myanmar’daki tüm Müslüman grupları kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekiyor. Bugüne kadar gündeme getirilen konular bize, Myanmar’da Müslümanların geniş toplum içerisindeki yerlerinin pek de bilinmediğini gösteriyor. Bu noktada söz konusu bu kitlenin kendi içinde ne gibi siyasi, entellektüel, kültürel işbirlikleri veya parçalanmaları yaşadıklarının ortaya konmasında fayda var.

Dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus Rakidal Budist grupların varlığı. 1987-98 ve 2007 yıllarında yapılan dev kitlesel gösterilerde sivil kesimlere desteğiyle dikkat çeken Budist rahipler, 2011 yılından itibaren giderek ‘radikalleşme’ eğilimi sergiliyor. Grubun radikalleşmesinde ise, Arakan Eyaleti’nde yaşayan Müslüman Arakanlılara yönelik olarak ortaya çıkıyor.
Bu Budist grubunun ülke genelinde yaygın olan rahiplerin kaçta kaçını oluşturduğu noktasında kesin bir tahmin yürütülmemekle birlikte, kendini sosyal medya ve sokak gösterilerinde ortaya koyan bu grubun cunta rejimi ve uzantılarıyla olan yakın işbirliği. Seçim öncesi propaganda döneminde de önemli bir baskı unsuru olan bu radikal Budist grup, başta NLD olmak üzere, Müslüman milletvekili adayların çeşitli partileren aday olmalarını engellemede başarılı oldu. Bu gruba yönelik olarak ülkede ne kadar sorunlu olsa da, mevcut yasaların bile uygulanamıyor oluşu, Rahiplerin tek başlarına hareket etmediklerini ve devlet içerisindeki yapılanmalarla dirsek temasına işaret ediyor. Tabii bu noktada, Tayland gibi Budizm’in güçlü bir toplumsal ve kültürel etkisi olduğunu ve sosyal yapının her noktasına nüfuz kabiliyeti bu kitleye karşı çıkışın önünde manevi bir ‘baraj’ oluşturuyor.

Uzun süredir değişimi arzulayan Myanmar toplumu bunun sembolik ifadesini seçimsonuçlarıyla almış gözüküyor. Şimdi sıra icraatta. Ülkenin devasa sorunlarının nasıl ve hangi yöntemlerle aşılacağı konusu önümüzdeki dönemde tartışmaların odağında yer alacak.

Jumat, 06 November 2015

Myanmar’da Seçim Virajı

Mehmet Özay                                                                                                         6 Kasım 2015

Myanmar’da Pazar günü genel seçimler var. Bu seçimler sadece 55 milyonluk Myanmarın geleceğini belirleme bağlamında önem taşımıyor. Bunun ötesinde bölgesel barış ve güvenlik ile küresel ekonomik yapılaşma açısından da oldukça kayda değer bir olay. Onyıllarca süren askeri rejimler ve uzantıları yarı sivil görünümlü yönetimler sonrasında bugün Myanmar önemli bir dönemeçte. 1998’de kaybedilen şans bu sefer Myanmar’a gülecek mi? Bu anlamda Pazar günkü seçimler geniş kitleler için yirmi beş yıl öncesinin rövanşı anlamı taşıyor. Mücadele, iktidardaki Birleşik Dayanışma ve Kalkınma Partisi (USDP) ile bir umut olarak görülen Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) arasında geçecek. Tabii, ülkenin dört bir yanındaki çeşitli etnik yapılar da eyalet parlamentolarında kendilerini temsil etmelerini sağlayacak partileriyle yarışta yerini alıyor. Batılı ülkelerin destek verdiklerini gizlemedikleri Suu Kyi, yeni bir zafere hazırlanıyor. Her ne kadar, ülkedeki yasaların yabancı biriyle evli bir Myanmar vatandaşının başkan olamayacağı maddesi halen yürürlükte olması nedeniyle olası zafer sonrası başkanlık koltuğuna oturamasa da, hükümeti parti başkanı olarak yöneteceğini ilân etti bile. Muhtemelen Pazartesi günü 70 yaşındaki Suu Kyi, Myanmar’ın yeni lideri olarak dünya demokrasi sahnesinde yerini alacak. İşler bu yönde giderse, Myanmar’da 1948 yılında başlayan çok uzun bir dönem kapanmış olacak. Tabii bu dönemin kapanması demek her şeyin güllük gülistanlık olacağı anlamı da taşımıyor. Anayasa değişikliği, etnik yapılarla siyasi ve kültürel ilişkiler, ekonomik geri kalmışlık, eğitim-sağlık- vb. çok temel alt yapı sorunları, komşularla ilişkiler gibi pek çok sorun kapıda bekliyor. Myanmar için bu konular birer sorun teşkil ettiği kadar, yanı başındaki Çin’den Pasifik’in öte yakasındaki ABD’ye kadar pek çok ülke için de fırsatlar anlamına geliyor. 70’indeki Suu Kyi tüm bu sorunlara çare olacak mı hep birlikte göreceğiz. Ancak NLD’nin kazanmasının ardından parlamentoda %25’lik ordu kontenjanından devşirilecek birkaç oyla onun başkanlık yapmasının önünü tıkayan yasanın değiştirilmesi ilk adım olacağına kuşku yok.

Myanmar seçimleri bölgesel güvenlik bağlamında da önem taşıyor. 55 milyonluk ülkede çok çeşitli etnik yapıların ulusal hükümet çatısı altında birleşmesi ihtimali kadar seçim sonrası gelişmeler, Myanmar’I Güney Çin Denizi özelinde ortaya çıkan bölgesel güvenlik sorununun çözümü kadar, bölgesel konulara şu veya bu şekilde katkı sağlayabileceğini akla getiriyor. ASEAN’ın kurulmasından çok önce, bölgenin umut vaad eden ülkesi görünümündeki Myanmar, bugüne kadar bölgede ekonomi, güvenlik vb. alanlarda inisiyatif alabilmiş değil. Aksine, on yıllarca askeri rejim ve uzantılarına konu olan ülke kendi iç sorunlarını şu veya bu şekilde ASEAN’a taşımakla ASEAN’ı sınırlandırdığını söylemek bile mümkün. Bölgesel güvenliğin önemli bir ayağını ise, ticari, ekonomik ve yatırım işbirlikleri alıyor. Singapur ve Malezya’nın bir ölçüde Myanmar’a yatırımları mevcut.

Öte yandan, Çin, Japonya, Güney Kore gibi diğer bölge ülkelerinin de yatırımlar noktasında Myanmar’a çok yakın durdukları ve belli ölçülerde bu alanda yer aldıkları biliniyor. Seçimlerin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi, sivil bir hükümetin ardından sivil anayasa çalışmaları, etnik yapılarla haklar ve sorumluluklar noktasında etkileşimler Myanmar’ı bölgede giderek öne çıkartacak bir süreç anlamı taşıyor. Myanmar’da bugüne kadarki siyasi yapıya bakıldığında, tüm bunların boş bir umut olduğu da ileri sürülebilir. Ancak Myanmar’ın giderek küresel önemi ortaya çıkan bir bölgede artık kendi içine kapalı kalabileceğini düşünmek biraz güç. Bu bağlamda, seçim süreci ya içerden ya da dışardan veya her iki sürecin etkileşimi ile Myanmar’ın önünü açacak bir gelişmeye matuf olacak.

Myanmar’da barış ve güvenin hakim olması ne anlama gelir sorusuna cevap olarak şunları söyleyebiliriz. Öncelikle Çin’in sınır komşusu olması, Çin’in Hint Okyanusu’na inme amacına matuf olarak kara ve demir yolu bağlantısı gündeme getiriyor. Karadan Okyanus’a ulaşmada Çin’i daha da agresif kılan bir diğer husus Myanmar’ın Batı eyaleti Arakan açıklarında önemli petrol ve doğal gaz rezervlerinin bulunması. Çin’in burada liman inşaatı dahil olmak üzere önemli yatırımları gündemde. Kaldı ki, Çin’in Güney Eyaleti Yunan’ın başkenti Kunming’i merkez alacak şekilde Singapur’a ve diğer ASEAN başkentlerine bağlayacak dev demiryolu ağının Myanmar ayağını unutmamak gerekir. Çin Myanmar’ın batısındaki petrol rezervleri üzerinde çalışırken, elbette Bengal Körfezi’nde deniz ticaret ve güvenliğini de gündemine alacaktır. Myanmar-Çin sınır güvenliğinin tesisi noktasında iki ülke ordusunun işbirliği, Çin’i bir şekilde Myanmar ordusu ile ilişkilerinin devamı anlamı taşıyacaktır.

Myanmar’ın dışa kapalı olduğu yıllarda Çin öncelikli işbirlikçisi konumundaydı. Ancak, 2010 yılındaki seçimin ardından görece dünyaya açılma adımları atan Myanmar’ın aradan geçen dört yılda da tanık olunduğu üzere -yukarıda değinilen Çin açılımına rağmen- artık Çin’e bağımlılığı azalmış durumda. Bu süreç biraz da Myanmar yönetiminin birbiriyle rekabet halindeki bölge ve küresel güçler arasında nasıl bir denge izleyeceğiyle de ilgili. Ya da bu rekabeti kendi hanesine daha çok kazanım olarak yazdırabilecek politikalara imza atabilecek mi bunu zamanla göreceğiz. Bu anlamda, seçimin olası galibi gözüken Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) lideri Suu Kyi, uzun yıllar sonra biten ev hapsinden kurtulmasıyla tek tek batı başkentlerini ziyaret ederken, seçimlere aylar kala geçen Haziran ayında Çin’i ziyaretiyle bu yönde bir açılımın ipuçlarını da veriyordu. Ancak yukarıda bahsi geçen Çin’in Myanmar’daki yatırımları hiç kuşku yok ki, ABD ve Hindistan başta olmak üzere bu denize komşu Tayland-Malezya gibi ülkeleri de alternatifler aramaya sevk edeceğini düşünebiliriz.

Pek çok çevre tarafından en adil en serbest seçimler gözüyle bakılan Pazar günkü seçim Müslümanlar için pek de bir anlam ifade etmiyor. Daha da ötesi, bugüne kadar uğradıkları en zorba ve baskı ile karşı karşıyalar. Bir zamanlar Bengal Körfezi’ne açılan ülkenin Batısındaki Arakan Eyaleti’nde önemli bir demografi sahip ve coğrafi alana hükmeden Müslüman Arakan toplumu bugün eyaletin neredeyse üçte birlik bölümüne sıkıştırılmış durumda. Kuzeybatı’daki Bangladeş eyaletine yakın bölgelerde kümeleşen Arakanlıların kendi aralarında birlikten bahsetmek mümkün değil. Bir tür kırsal sosyal bağlılık ile birbirine kenetlenen küçük grupları büyük bir siyasi ve sosyal hareket içerisinde eritecek lider veya ideoloji ortada yok ve pek de görünürde olacağına dair emarelerde bulunmuyor.

Bu parçalanmışlık haliyle Arakanlı Müslümanlar, bir de merkezde siyasi yapıya hakim Burma Budist milliyetçileri ile Arakan Eyaleti’ndeki Budist Arakanlıların siyasi ve toplumsal baskılarıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyorlar. “Ma Ba Tha” adlı radikal Budist milliyetçi grub ve lideri Ashin Wirathu, ülkede sadece sosyo-dini harekete öncülük etmekle kalmıyor, siyasi bir hareket ederek siyasi partileri yönlendirici açıklama ve eylemlerde bulunuyor. ‘Bu ultra radikal Budist çıkış nedir?’ diye sorulduğunda, ilginç bir şekilde Batılı ülkelerdeki İslamifobia’nın doğululaşmış halini görüyoruz. Yani ülkede Müslümanlar ülke güvenliği ve Budist değerleri önünde en büyük tehlike addediliyor. Ancak bugüne kadar ülkede Müslümanların kime ne şekilde zarar verdiğine dair ortada hiçbir delil bulunmuyor. Kaldı ki, yüzyıllarca bu bölgede yaşamış bu insanların nasıl bir tehlike unsuru olduklarına dair ne Myanmar hükümeti veya araştırma kurumları ne de uluslararası bağımsız araştırmacıların ortada koydukları bir veriden söz etmek mümkün. Bu noktada vehimler üzerine inşa edilmiş ve bu vehimleri gerçek kılmakta ısrarcı kör bir bakışın hakim olduğuna tanık olunuyor.

Ülkeye, Suu Kyi eliyle demokrasi gelecek söyleminin dışında Myanmar toplumunun kırsalından şehrine, Karenlisinden Chanlısına, Monlusundan, Arakanlısına nasıl bir ulusal bütünlük ve birlik tesis edilecek bir cümle duyabilmiş değiliz. Suu Kyi’nin ev hapsine son vermekle, birkaç siyasi partiye mensup onlarca veya yüzlerce mahkumu hapishaneden salıvermekle tüm ülkenin bir anda demokrasi cennetine dönüştürülüğü imajı çok kolaycı ve o denli de gerçek dışı. Elbette son yetmiş yılını askeri rejimlerle geçiren bir ülkenin bir anda değişimini ön görmek sosyal gerçekliklerle bağdaşmıyor. Ancak bu sürece matuf  bir yapılanmanın hakiki adımlarına da tanık olunamıyor. Bakalım Pazar günkü seçim sonunda sadece Myanmar toplumuna değil, dünya kamuoyuna nasıl bir mesaj çıkacak.

Bunun önümüzdeki Pazar günkü seçime yansıyan boyutu ise ülkede sadece Arakanlı Müslümanlara değil, neredeyse tüm Müslüman azınlıklara yönelik bir baskı ve ayrımcılık ortamının doruğa çıkması şeklinde zuhur ediyor. İktidardaki Birleşik Dayanışma ve Kalkınma Partisi (USDP) ile seçimlerin muhtemel galibi olarak görülen Ulusal Demokrasi Birliği (NLD)’nin milletvekili adayları arasında Müslüman isimlere yer vermemeleri şeklinde tezahür etti.

Bu durum, sadece bugüne kadar dünya gündemine giren Arakanlı Müslümanların durumunu değil, ülkedeki tüm  Müslümanları kapsayan ultra milliyetçiliğin kurbanı olduklarını ortaya koyuyor. Bu anlamda, seçime giderken, her toplumsal kesim ve etnik yapı kendi geleceğini belirleme plânları yaparken, Müslüman kitleler seçim sonrasında neyle karşılaşabileceklerini bilemememin şaşkınlığı içerisindeler. Aylar öncesinden merkezi hükümetin nüfus yasasını gündeme getirerek vatandaşlık haklarını reddettiğini açıkladığı Arakanlıların seçme ve seçilme hakkının olmadığı artık ortada. Batılı ülke ve STK’larından onca eleştiriye ve rapora rağmen merkezi hükümetin geri adım atmaması da, ülkenin 2011’den bu yana konu olduğu reformun, Müslüman kitlere yönelik ayrımcılık ve dışlayıcılık politikalarının ötesine geçemediğinin kanıtı olarak, ortada duruyor. Arakanlı Müslümanların başkenti olarak bilinen Sittwe’de bugün -o da insanlığa yakışmayan koşullarda yaşam sürmeye zorlanan, yaklaşık beş bin kişilik bir grubun kalmış olması. Ne hareket serbestiyeti, ne dini ibadetlerini özgürce ve rahatça yerine getirebilme ne de iş ve eğitim olanaklarından faydalanabilme imkân ve ihtimali var. Son günlerde Yale Hukuk Okulu Uluslararası İnsan Hakları Kliniği ile Matthew Smith’in başında olduğu Fortify Rights adlı kuruluşun ortak çalışması sonucu Arakanlı Müslümanların maruz kaldıkları zulüm kayıtlara geçti. Raporu tek cümleyle özetlemek gerekirse Müslümanların ‘var olup olmama aşamasına kadar getirmiş bir tehdit altında olduklarıdır’.


Arakan Eyaleti’ndeki Müslümanların bunca zulme maruz kalmaları Burma etnik çoğunluğu yönetimindeki merkezi hükümetle, Arakan Budist yönetiminin hakimiyetindeki Arakan Eyalet yönetiminin ortak çıkar ve hedeflerde buluşmasıdır. Diğer etnik yapılar gibi düne kadar merkezi hükümetle çatışma süreçleri yaşayan Arakanlı Budist toplum, 2010’dan itibaren değişen ulusal yönetimin sağladığı imkânları Müslümanları köşeye sıkıştırma ve tedrici olarak bölgeden çıkarma projesinde piyon rolü oynuyor. Ev hapsinin sona ermesiyle birlikte küresel demokrasi ikonu olarak sahneye çıkan Suu Kyi de zaman içerisinde kendini Müslüman kitlelerin maruz kaldıkları zulme sessiz ve seyirci kalma pozisyonunda direnmenin dışında bir eylemi olmadı. Öyle ki, daha bugün “Arakanlı Müslümanların içinde bulundukları durum abartılmamalı” anlamına gelecek bir açıklama yapması sözün bittiği noktayı işaret ediyordu. Kimileri için umut, kimileri için kahrın devamı anlamına gelen seçimleri izlemeye devam edeceğiz.

Jumat, 16 Oktober 2015

Seçim’e Doğru Myanmar / Myanmar: Ahead of Election

Mehmet Özay                                                                                                        15 Ekim 2015

Myanmar’da 8 Kasım’da yapılacak seçimlere az bir süre kala kampanya süreci devam ediyor. Verilen bilgilere göre doksanı aşkın parti, 6100 adayla seçimlere iştirak edecek. Kampanya sürecine koşut olarak Hükümetin bazı adımlar atmakta olduğu da dikkat çekiyor. Özellikle, bugüne kadar ağır aksak attığı adımlara yenilerini ekleyerek bu sürecin kendi lehine bir reform süreci olarak adlandırılma çabasına katkıda bulunmaya devam ediyor. Bununla birlikte kimi alanlarda da bugüne kadar geciktirdiği adımları yeni yeni atma emareleri gösteriyor. Ayrıca, 1990 yılındaki seçimlerin rövanşı olacağına kesin gözüyle bakılan bu genel seçimler öncesinde hazırlıkların bir yanında da Avrupa Birliği bulunuyor. Hatırlanacağı üzere 1980’lerin ikinci yarısındaki dev gösteriler sonrasında junta yönetiminin aldığı seçim kararının ardından 1990 yılında yapılan seçimleri ‘Ulusal Demokrasi Birliği’ (NLD) genel oyların %82’ini almış ancak, ordu yönetimi sivillere bırakmayı reddetmişti.

Yukarıda dile getirdiğim ilk alanla ilgili atılmakta olan adımları, siyasi suçluların bir bölümünün daha ceza evlerinden salıverilmeleri oluşturuyor. Adına siyasi suçlular denilen kategoriye giren kitlenin bir hukuk sürecine tabi olarak özgürlüklerine kavuşmalarından ziyade, dış baskıların dozajına bağlı olarak, hükümetin ‘özgürlükleri esnetme’ yaklaşımına tekabül eden bir yanı var.

İkinci alanın en başında gelen husus ise, ülkenin sınır boylarını teşkil eden dağlık bölgelerdeki etnik yapılarla olan çatışmaları sonlandırmaya matuf anlaşmalar geliyor. Özellikle son üç yıldır sürdürülen ‘yoğun’ müzakereler sonunda, aralarında Karen ve Shan bölgeleri bağımsızlığı için mücadele veren ve sayısı on beşi bulan belli gruplarla hem de yetmiş yıl gibi inanılması güç bir uzun dönem sonrasında anlaşmaların 15 Ekim’de imzalandığı dünya kamuoyuna duyuruldu. Bununla birlikte, ‘Kachin Bağımsızlık Ordusu’ gibi bölgenin önde gelen silahlı gruplarından biri de aralarında olmak üzere, henüz imzaya yanaşmayan gruplar da var. bu noktada hükümetin bu anlaşmaları duyuruş tarzına bakmak gerekir. Çünkü anlaşmaya imza atanlar, atmak üzere olanlar, atmayanlar gibi kategorilerin varlığı kadar, hükümetin “ülke genelinde” diye duyurduğu bir anlamda “toplu barış” yaklaşımı, sorunların kökten hallinden ziyade, hükümetin seçim hazırlığı noktasında bir çıkış olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Bu noktada Devlet Başkanı Theni Sein’in “anlaşma metni ortada, hazır olan imzalar” yaklaşımı ile Kachin grubunun bu sürece verdiği tepki de yukarıdaki düşünceyi destekler mahiyette.  Bu yöndeki gelişmelerin pek de rasyonel olmayan yani, barışı yürütmekle yetkili organların ‘önce imza atsınlar, sonra görüşmeleri yapalım’ tarzı bir yaklaşımla ortaya çıkmaları oluyor. Bazı grupların, muhalefeti temsil eden NLD lideri Suu Kyi’nin ‘sözünü dinlemekte’ olduğu ve bu yönde barışa evet sinyali verdikleri biliniyor. Ancak, yıllar önce Suu Kyi ile hareket eden ve destek veren bu grupların, ona olan güveni yitirmeleri, sadece barış yolunda değil, Suu Kyi’nin liderlik hesaplarında da negatif haneye yazılan noktalar olarak dikkat çekiyor.

Tabii işin çatışma ve anlaşma vecheleri kadar, şu hususa da dikkat çekmekte fayda var. Ortada sürekli bir çatışma ortamından bahsetmek mümkün değil. Güneydoğu Asya’daki benzeri çatışma alanlarında da görüldüğü üzere, çatışan taraflar hani neredeyse içli dışlı oldukları bir ilişki türünü de çatışma sürecinin bir yanında sürdüregeliyorlar. Özellikle, çatışma bölgelerindeki çeşitli üst düzey ordu mensupları ile çatışmanın öte yakasındaki grup liderleri arasındaki etkileşimler biliniyor. Öyle ki, ortada savaş ortamında çıkar ilişkilerine dayalı bir tür sosyal ve ekonomik etkileşimin geliştirildiği görülür.

Zaten bir bölüm çatışma alanlarının on yıllarca sürüncemede ‘bırakılmalarının’ ardında da, bölgenin jeo-ekonomik ve de stratejik önemlerinin doğurduğu çıkar ilişkileri yatıyor. Örneğin, resmi devlet denetim mekanizmalarının görece az veya hiç olmadığı sınır boylarını çevreleyen alanlarda türlü uyuşturucu mamullerinin üretim-ulaştırma-piyasa-tütekim süreçlerinde rol alan aktörler bu çıkar oluşumlarının varlığının sadece bir göstergesidir. Özellikle bu sınır bölgeleri, sınırın her iki yakasındaki ilgili ülke topluluklarının gündelik yaşamın en sıradan emtialarının temimine kadar nüfuz eden bir ‘karaborsa’ dünyasının mekânı olmaklığıyla dikkat çeker. Ortada Myanmar gibi bir ülkenin ‘zenginliğinden’ bahsedeceksek yukarıda zikredilen bu özelliklerin de dikkate alınmasında fayda var. Nihayetinde ortada dönen bir çıkarlar silsilesi ve bunu güdümleyen oluşumların varlığı söz konusu.

Bir diğer önemli gelişme ise, seçim sürecinin izlenmesi  hazırlığı oluşturuyor. Bu noktada, ASEAN içerisinde tanınırlık ve paylaşımı artırma adına yaklaşımlar dikkat çekiyor. Birliğin en büyük ülkesi olmakla kalmayan, demografik standartlar çerçevesinde, dünyanın üçüncü en büyük demokrasisi unvanıyla anılan Endonezya’ya gönderilen heyetlerle seçim sürecinin doğal akışının nasıl olacağına dair teknik çalışmalar yürütüldü ve yürütülüyor. Myanmar seçim komisyonu Endonezya’nın yolunu tutarken, Eylül ayında ülke seçim sisteminin ‘şeffaflığına’ halel getirecek bir başka gelişme yaşandı. O da milletvekili adaylarının 124’ünün başvurularının reddedilmesi oldu.

Ortada anlaşılır, makul ve de yasalara uygun neden/ler gösterilmemekle birlikte, bu grubun tamamına yakınının ülkenin değişik etnik gruplarına mensup adaylar ve üçte birinin de Müslüman olduğu bilgisine ulaşıldığında, Myanmar yönetiminin üstesinden gelmesi gereken gayet ciddi işler olduğu ortaya çıkıyor. Söz konusu bu adayların Ulusal Kalkınma ve Barış Partisi; Demokrasi ve İnsan Hakları Partisi; Ulusal Kalkınma ve Demokrasi Partisi; Ulusal Birlik Kongre Partisi ve bağımsız grubuna mensup olduğu belirtiliyor. Adaylardan birinin, yani Shwe Maung’un, 2010 yılında Arakan Eyaleti’nin Maugndan şehrine bağlı Buthidaung seçim bölgesinden parlamentoya girmiş milletvekili olması sürecin en azından bazı Müslüman gruplar aleyhine işletildiğini ortaya koyuyor. Ancak bu 124 adayın yasal haklarının çiğnenmesini bir başka gelişmeyle birlikte değerlendirmek gerekir. O da, resmi rakamlara göre ülkenin %4’ünü oluşturan Müslümanların temsil haklarının ellerinden alınmakta oluşu. Burma Irkçı Budistlerinin yaklaşımları neticesinde iktidardaki Birleşik Dayanışma ve Kalkınma Partisi (USDP) Müslüman adaylarından bazılarını elemek zorunda kalırken, Suu Kyi’nin lideri olduğu NLD ‘den ise tek bir Müslüman aday dahi gösterilmedi.

Öte yandan, Myanmar hükümetinin ‘serbest ve adil’ diye nitelediği seçimleri, Avrupalı gözlemciler tüm süreçleri izlemek üzere saha çalışmalarına başlamış durumda. Bu noktada, Avrupa Birliği’nden seçimleri izlemeye yönelik talebin kabul edilmesinin, hükümetin ülkede olup bitenlerin salt ülke siyasetinin değil, aksine gelişmelerin bölgesel ve de küresel etkileri olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Kağıt üzerinde bakıldığında bu gelişmelerin tümünün ülke demokrasisine şu veya bu şekilde bir katkıda bulunacağına kuşku yok.

Ancak, özellikle 2011’den bu yana adına reformcu denilen hükümetin aradan geçen birkaç yıl boyunca kendisinden beklenen adımları ağır aksak atma çabası sergilemesi, sadece ülkedeki onlarca etnik yapıya mensup kitleler nezdinde değil, Myanmar’dan ‘umutlu’ olan pek çok ülkeyi de sukut-u hayale uğrattığı da bir gerçek. Bu yakın geçmişe dair tecrübe ile 1990’daki seçimler öncesi verilen vaatler ve seçim sonrası uygulamalar arasındaki uçurum hatırlandığında yukarıda dile getirilen hazırlıkların bir süre sonra neye tekabül edeceği noktasında pek de aceleci davranılmaması gerektiğini ortaya koyuyor. Çünkü o dönem gelişmeler, NLD’nin Myanmar’da ‘hükümet’ etmek değil, tezat olacak şekilde kendi sonuna imza atması anlamına gelmişti. Yani cunta rejimi, seçim sonuçlarını tanımadığını belirterek, bir kez daha ülkeyi karanlık günlere sürükleme konusunda hiç de çekingen davranmamıştı.

Myanmar’daki gelişmeler sadece bu ülke özelinde değil, bölge için de kayda değer bir önem arz ediyor. Myanmar dediğimizde, neredeyse tüm modern dönem boyunca kendini dünyaya kapatmış ve bu sınırlılığını ülkeyi idare eden ordu ve kısmen sivil elitin ihtiyaçları çerçevesinde, o da belli ülkeler için gevşetilmiş bir yapıdan bahsediyoruz. Bu uzun ve oldukça sıkıntılı siyasi dönemin geniş toplum kesimleri üzerinde bıraktığı olumsuz etkinin bir anda ortadan kalkması mümkün değil. Bu anlamda, orta vadede ülkenin kendine gelmesini sağlayacak bir sosyal-ekonomik ve kültürel rehabilitasyondan bahsedebiliriz. Peki bu süreçte Myanmar’ın yanında kimler yer alacak? Aslında bu soruya cevap yetiştirme çabası içerisinde olan pek çok ülkenin varlığından söz edebiliriz. Hemen yanı başındaki Çin ve Hindistan; Pasifiğin bu yanında Japonya ve öte yanında ABD; uluslararası arenada genişleme siyaseti izleyen Rusya; Hint-Çin’inde yüzyıllarca varlık sürmüş ve bölgeyi neredeyse her yönüyle oldukça iyi okuyabilen İngiltere, Fransa gibi ülkelerin yanı sıra, sadece hammadde arayışlarında değil, kendi ürettikleri mamülleri bölgenin genç nüfus zengini ülkelerine aktarma uğraşıyla bölge ülkelerinde varlık göstermelerine neden olan İskandinav ülkeleri ilk sırada geliyor. Tabii ASEAN içerisinde Singapur ve Malezya’nın bazı yatırımları olduğu da biliniyor. Az değil, ortada yetmiş milyonluk bir ülkeden bahsediyoruz. Ve bu ülke dışa kapalılığına rağmen, öyle sıradan bir ülke de değil. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde Güneydoğu Asya bölgesinin ‘parlayan yıldızı’ olmaya aday bir ülkeydi. Tabii o dönemleri bilen ülkeler kadar, yakın ve orta vade geleceğini okuyabilen bazı ülkeler, şimdi Myanmarın düzlüğe çıkmaya çalıştığı bu yıllarda da yanı başından ayrılmıyor.


Senin, 24 Agustus 2015

Myanmar’da Seçim Hareketliliği

Mehmet Özay                                                                                                  24 Ağustos 2015

Myanmar’da seçim tarihi 8 Kasım olarak belirlendi. Sadece ASEAN’ın değil, dünyanın dışa kapalı ülkelerinden biri olan Myanmar’da 30 milyona yakın seçmen ülke parlamentosunun yeni üyelerini belirlemeye hazırlanıyor. Seçimin ardından, yeni yılın başlarında parlamento ülkenin yeni devlet başkanını atayacak. Bu anlamda, genel seçimlere birkaç ay kala siyasi atmosfer kızışmaya başladı. Bunun en açık belirtilerinden biri, muhalefet lideri Suu Kyi’nin olası bir devlet başkanlığı süreci için anayasal kriz henüz aşılamamış olması. Bununla birlikte, Suu Kyi’nin geçenlerde Çin’e yaptığı ziyaret dikkat çekiciydi. Bir diğer önemli gelişme ise, Thein Sein hükümetini perde gerisinden yöneten askeri rejimin, reformcu kanadın önde gelen ismi ve Parlamento sözcüsü Shwe Mann’ı hükümeti oluşturan “Birleşik Dayanışma ve Kalkınma Partisi” (USDP)’deki görevinden alması oldu.

Yukarıda ifade ettiğim üzere Suu Kyi’nin başkan olma ihtimali henüz mevcut olmasa da, seçimlere katılma kararı alması dikkat çekiyor. Bununla birlikte, Thein Sein hükümeti, 2011’den bu yana dünyaya lanse ettiği reform sürecini ‘taçlandırma’ adına, Suu Kyi’nin başkanlık yarışına katılmasını sağlayacak bir girişimde bulunma olasılığını göz ardı etmemek lazım. Bu noktada, Çin ziyaretine değinmekte fayda var.

Suu Kyi’nin Çin’e yaptığı ziyaret, bugüne kadar Avrupa Birliği ve ABD nezdindeki yoğun girişimlerle kıyaslandığında aslında bir tezat içermiyor değil. Bu noktada, Suu Kyi’nin, ‘belirlenmiş’ demokratik değerlere mesafeli duruşuyla bilinen Çin’den ne tür bir beklentisi olabilir sorusu akla geliyor ister istemez. Bu hususa kısaca değinelim. 1990’ların ikinci yarısından itibaren gündeme gelen demokrasi hareketinin lideri sıfatıyla Suu Kyi’nin, adım adım başkanlık olasılığı güçlenen bir imajının oluştuğuna kuşku yok. Ancak Myanmar’ın uluslararası ilişkiler ve kurduğu dengeler dikkate alındığında, Suu Kyi’nin salt Batılı çevrelerle işbirliğine dayalı yaklaşımıyla ülke siyasetinde kayda değer bir rol alıp almayacağı da bir kuşku doğuruyor. İşte Suu Kyi’nin Çin ziyareti bu kuşkuyu izale etmeye yönelik bir açılım olarak okunmayı hak ediyor.

2010’da yapılan genel seçimleri boykot eden Suu Kyi’nin başında olduğu “Ulusal Demokrasi Hareketi” (NLD), şimdi seçimlerde yer alma yolunda. Parti yönetimi, ülke siyasetinde pasif bir aktör konumunda olmaktan çıkıp, aktif rol alacağının işaretini de, 2012 yılında yapılan ara seçimde vermişti. O dönem yapılan seçimde Suu Kyi’nin yanı sıra, NLD’nin 44 adayı Parlamentoya girmeyi başarmıştı.

Fakat Çin, Myanmar için yeni bir ‘imkân’ değil. Geçen on yıllar boyunca, insan hakları ihlâlleri nedeniyle Batı’nın ambargosuna maruz kalan Myanmar cuntası soluğu Çin’le işbirliğinde alıyordu. Ancak Soğuk Savaş sonrasının değişen koşullarında, özellikle de Çin’in Doğu ve Güneydoğu Asya’ya doğru genişleyen ‘siyasi hakimiyet’ projesinde Myanmar’ın jeo-stratejik konumu ‘tek yönlü’ bağımlılık ilişkisi doğurmuştu. Bu süreç, tıpkı diğer cunta rejimleri gibi, değişen küresel ilişkileri kendi egemenlikleri lehine kullanma yöneliminin bir örneğini Myanmar’da ortaya koyduğu gözlemleniyor. Öyle ki, tüm çelişkilerine rağmen, adına ‘reform süreci’ denilen değişim işareti de bunun göstergelerinden biri. Aslında söz konusu bu ‘çelişkilerin’, cuntacı rejimlerin küresel güçler arasından ‘taraf seçme’ süreçlerinin doğal bir uzantısı olduğuna kuşku yok.

Buradan ikinci hususa, yani Shwe Mann’ın görevden alınmasına geçelim. Perde arkasında ülkenin temel politikalarını yöneten cuntanın bu girişimi, 8 Kasım’da yapılması plânlanan genel seçimler öncesindeki ülke içinde olduğu kadar uluslararası çevrelerce de, yakın gelecekte Myanmar’da beklenen olası bir rejim değişikliği ümitlerinin zayıflamasına neden oluyor. Bu noktada dikkat çeken husus, Mann’ın, bir süredir muhalefet lideri Suu Kyi’nin başkan olacağı yönündeki beklentilerin gerçekleşmemesi durumunda, alternatif bir başkan olarak gündeme gelmesiydi. Bu bağlamda, Suu Kyi’ye başkan olma şansı tanınmasa da, başında bulunduğu NLD’nin başkan adaylarından örneğin Shwe Mann’ı destekleyebileceği düşünülüyordu. Bu plânın bir sonraki aşamasında ise, Parlamento marifetiyle Suu Kyi’nin başkanlığının önündeki engelin kaldırılması olacaktı.

Rejimin devamı mahiyetinde de olsa, USDP içinden reform konusunda çok daha etkin bir isim kabul edilen Shwe Mann’ın görevden alınması, cuntanın ipleri hiç de öyle kolay kolay elden bırakmayacağının bir göstergesi. İşte bu nedenle, Mann’ın 12 Ağustos’da, parti binasını saran askerlerin gözetiminde apar topar görevinden alınması kaygıların artmasına neden oldu. Bu gelişme, USDP’nin hâlâ ordunun güçlü yönlendirmesi altında olduğunu kanıtlıyor. Karamsarlığı artıran bir başka husus ise, 2011’den bu yana başkanlık görevini yürüten, ülke içi ve dışı çevrelere ‘reform’ yolunda verdiği sözlerle ve bu yönde attığı bazı ciddi icraatlarıyla gündeme gelen Thein Sein’in, parti içinde kendine yakın sayılabilecek reformcu isimleri korumaktan aciz olduğunu ortaya koyuyor.

Muhalefet ve Batılı çevreler nezdinde, Kasım ayındaki seçimler neredeyse NLD’nin ‘mutlak’ başarısına odaklanmış gözükse de, yukarıda dile getirilen hususlar çerçevesinde acaba cuntanın bir sonraki hamlesi ne olacak sorusu da akla gelmiyor değil. Çünkü, 1987-1988’de yaşanan dev gösterilere karşı cuntanın sert tepkisinin ardından, 1990’da yapılan seçimlerde açık ara önde bitiren NLD, cunta ‘duvarına’ çarpması daha dün gibi hafızalarda tazeliğini koruyor.

Bu noktada, Suu Kyi çok iyi biliyor ki, gerek komşu Çin ve gerekse başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin desteği olmadan yapılacak seçimlerde başarılı olması mümkün değil. Bu nedenle, zaten ‘çok iyi’ ilişkilere sahip olduğu ABD’li yetkililerin yanı sıra, bölgede sözü geçen Çin’in de yanına almayı hedefleyen bir çizgiye geldiği görülüyor. Aslında ortada bir çelişkiden de söz etmek mümkün. Karşımızda ‘demokrasi gülü’ Suu Kyi’nin Çin gibi demokratikleşme yönünde en azından Batılı standartları yakalama gibi bir iştiyak içinde olmayan bir güçten, yani Çin yönetiminden destek talebi, Myanmar halkına ve de dünya kamuoyuna verdiği demokratikleşme mesajlarıyla örtüşmüyor. Tabii, Çin’le ilişkilerin ‘demokrasi’ dışında ekonomik ilişkiler gibi çok güçlü bir yönü de bulunuyor. Özellikle Arakan Eyaleti’ndeki zengin yer altı kaynakları, Hint Okyanusu’na açılma projesi gibi oldukça kapsamlı jeo-ekonomik ve stratejik politikalar Çin için vazgeçilmez önemde. Bu bağlamda, Suu Kyi’nin olası bir başkanlık serüveninde ülkenin tıpkı benzeri ülkelerde olduğu gibi ‘insan hakları ve demokratikleşme’ değerlerinin sürdürülebilirliği veya kısıtlanabilirliği kadar, ekonomik değerlerin ne şekilde bir paylaşıma konu olacağı da önde gelen konular arasında yer alıyor.

Tam da bu noktada, Myanmar’da seçimlerin bir diğer önemli alanı kuşkusuz ki, Arakanlı Müslümanların ahvali oluşturuyor. Vatandaşlık haklarından yoksun, yabancı çevreleri teskin etme anlamında kendilerine ‘bahşedilen’ bir tür tanınırlık belgesi ile seçimlerde oy kullanıp kullanmayacakları bir kez daha gündeme gelecek. Tabii burada unutulmaması gereken bir husus var. Daha işin başından beri, örneğin 2012 yılı Haziran ayından bu yana, gündemimize giren Arakan konusunda, Arakan halkını toptan bir algıya muhatap kılmak mümkün gözükmüyor. Myanmar yönetimi, Arakan halkı içerisinden de kendine ‘yakın’ bulduğu kesimlere bazı haklar verirken, köklü bir Arakan politikasını hayata geçirme yönünde adım at/a/mıyor. Arakanlılara verilen vatandaşlık, ‘yaşadıkları’ daha doğrusu yaşamaya çalıştıkları eyaletin yönetimde söz sahibi olma gibi hususlar açıkçası gelişmeler dikkate alındığında ‘lüks’ kaçıyor. Arakan halkının hakları ve mücadelesi kadar, Arakan bölgesinin yer altı zenginlikleri çerçevesinde de uluslararası politikaya konu olduğunu unutmamak gerekiyor.


Kamis, 04 Juni 2015

Myanmar’da Suu Kyi Liderliği ve Arakan Sorunu / Leadership of Suu Kyi and Arakan Issue in Myanmar

Mehmet Özay                                                                                                                 3 Haziran 2015

20. yüzyılda kapılarını dış dünyaya kapamış olan rejimlerinden biri olan Myanmar’ın, uluslararası gündemde yer edişinde Suu Kyi’nin demokrasi mücadelesinin önemli bir yeri vardır. 1980’lerin ikinci yarısında baş gösteren siyasi reform çabaları bağlamında öğrenci hareketleri, sivil aktivistler ve kavun içi urbalarıyla Budist rahiplerin katılımına konu oldu. Siyasetle ilintisi ülkenin kurucu aktörü konumundaki babası Aung San’ın kızı olmasıyla sınırlı olan Suu Kyi, ölüm döşeğindeki annesinin son anlarında yanında olmak üzere döndüğü ülkesinde kendini birdenbire reform hareketinin öncüsü olarak buldu. Ülkede siyasi reformu hedefleyen ve geniş kitlelerce kabul edilebilir bir liderin çıkmasının gecikmesinin elbette bazı nedenleri vardı. Bunların başında da, Myanmar gibi ülkelerde siyasi liderlik olgusunun, bir tür ‘kozmik’ ilişkilerle bağının güçlülüğünde aramak gerekir. Bu tür ülkelerde siyasi yapılaşmalar ve aktivizme rağmen, öyle kolay kolay lider çıkmadığı veya çıkarılamadığı görülür. Bu nedenledir ki, ülkenin bağımsızlığından 1980’lerin sonlarına değin, askeri yönetimler veya sivil görünümlü baskı rejimleri altında yaşam süren Myanmar halkı muhalefet lideri üretememiştir.

Bu noktada, görev bir kez daha bağımsızlık öncesinin siyasi kültü ve karizmatik lider Aung San’ın ailesinden birine tevdi edildi. Suu Kyi’nin lideri olduğu ‘Ulusal Demokrasi Birliği’ (NLD) adı verilen siyasi hareket ordu marifetince yasaklanıp, lider kadrosu birer birer haspe mahkum olurken, Suu Kyi babasına gösterilen hürmete binaen kalın duvarlar yerine, ev hapsine maruz bırakıldı. Aradan geçen yirmi yılın ardından, 2010 yılı Kasım ayında yapılan genel seçimler, değişimin ayak sesi olması hasebiyle Myanmar’ı uluslararası gündeme taşıdı. Ancak, Suu Kyi ve de başında yer aldığı NLD, seçim sistemindeki usulsüzlükler başta olmak üzere çeşitli nedenlerle seçimleri protesto etmesi, genel seçimlerin meşruiyetine gölge düşürse de, kurulan hükümet ‘reform’ sözüyle Batılı ülkelerin cazibe merkezi haline geldi.

Bu noktada, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş olan Arakanlı Müslümanlar sorunu, merkezi hükümetin, adına reform denilen sözde açıklık politikalarından bir türlü nasibini almadı. Aksine, bu mazlum kitle, 2012 yılı Haziran ayında, o güne kadar siyasilerin sergiledi vurdumduymazlığın ve de akabinde güvenlik güçlerinin desteğindeki etnik çoğunluğu oluşturan Burma Budistlerinin saldırılarına maruz kalmasıyla, Myanmar bir kez daha uluslararası arenada gündeme taşındı. Bu süreçte Batılı güçler, bir yandan Suu Kyi ve siyasi hareketinin önünü açma çabaları sergilerken, en azından niyet olarak da Arakanlı Müslümanların etnik kimliklerinin tanınması konusunda merkezi hükümet nezdinde girişimlerde bulundu.

Bununla birlikte, aradan geçen dört yılı aşkın süre zarfında Birleşmiş Milletler ve ASEAN gibi uluslararası birlikler ile ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin Myanmar’da olan biten karşısında gerekli tepkiyi vermekte geciktiklerini hatta, gelişmeleri geriden takip ettiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Her ne kadar 2012 yılında Suu Kyi’ye ‘özgürlüğü’ bağışlansa da, Myanmar’ın sorununun Suu Kyi ve siyasi hareketiyle sınırlı olmadığı da ortaya çıkmış oldu. Ülkenin modern tarihi boyunca, sınır boylarını oluşturan coğrafyalardaki belli başlı etnik unsurların bağımsızlık ve otonom yönetim haklarını elde etme çabalarında sonuç alamadıkları gibi, adına ‘reform’ denilen süreçte, bu hareketlerin merkezi hükümetle ilişkilerinin de sağlıklı temeller üzerine oturmadığı görülüyor. Aralarında Arakanlı Müslümanların da yer aldığı etnik azınlıklar, tıpkı 1980’lerin sonlarında olduğu gibi ümitlerini Suu Kyi’nin lideri olduğu Demokrasi hareketine bağlamış durumdalar. Bununla birlikte, ne Arakan’da ne de silahlı çatışmaların yer yer devam ettiği veya kayda değer güvenlik sorunlarının ve toplumsal huzursuzluklara konu olan sınır boylarındaki eyaletlerdeki halklar Suu Kyi’den sorunlarına kayda değer bir ‘siyasi çözüm’ veya sonu çözüme ulaşacak kayda değer bir çabaya tanık olduklarını söylemek mümkün değil. Bu çerçevede, ‘yok olmaya yüz tutmuş’ ve her geçen gün ümitsizliğe düçâr bırakılan Arakan halkının ahvali hakkında dahi sözlü açıklama yapmaktan kaçınan Suu Kyi’nin, ülkenin geleceğinde bütünleştirici ve yapıcı bir rol oynayıp oynamayacağı da tartışma konusu. Bu noktada, bu yılın sonbaharında yapılması plânlanan seçimlere hazırlanan Suu Kyi’nin, Arakanlılar konusudaki duruşu, ülkenin siyasi ağırlık merkezini teşkil eden Burma etnik çoğunluğu liderlerini küstürmemek ve hatta onlardan biri olduğunu kanıtlamak istercesine bir vurdumduymazlık görünümü sergiliyor.

Bugün gelinen noktada, Arakanlı Müslümanlar 2012 yılı Haziran ayındaki kabustan kurtulamadıkları gibi, merkezi hükümetçe unutulmak bir yana, neredeyse  varlıklarına kastetmek istercesine ellerinden gelenin yapıldığı bir yaklaşımın kurbanı olmaya devam ediyorlar. Bu sürecin bir eseri olarak onbinlerce Müslüman, Arakan Eyaleti’nde barakalarda bir esir yaşamına maruz bırakılırken, barakalar dışındaki yüzbinler ise pek de farklı olmayan bir kaderi paylaşmaya devam ediyor. Siyasi tanınırlıktan evliliğe, ibadetten seyahat özgürlüğüne değin temel insani edimlerinden, siyasal ve toplumsal haklarından ari bırakılan bu topluluğun soluğu almak için göç ettiği Bangladeş başta olmak üzere, bölgedeki komşu ülkelerdeki halleri de içler acısı. Öyle ki bu durum, neredeyse son bir ay içerisinde hem Tayland’da hem de Malezya’da bulunan ve Arakanlılara ait olduğu konusunda güçlü şüplerin olduğu toplu mezar gerçeğiyle giderek çok daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Bu bağlamda, Arakanlı Müslümanlar sorunu, sadece Budist Burma etnik çoğunluğunun yönetimde olduğu Myanmar devletini bağlamakla kalmıyor. Aksine, bölgeyi ve giderek uluslararası camiayı şoke edecek şekilde aralarında Tayland, Malezya ve Endonezya gibi ASEAN’ın önemli ülkelerinin de şu veya bu şekilde sorumluluk taşıdığı bir tür soykırım olgusuna evrilmiş durumda.

Tüm bu kabus ortamında, ne 2011’den bu yana ülkeyi yöneten ve adına reform denilen sürecin idarecisi konumundaki Thein Sein iktidarından, ne de adına demokrasi denilen ilkeler bütünü için siyasi harekete soyunmuş Suu Kyi’den, Arakanlı Müslümanların sorununa kökten çözüm bulma yönünde bir çaba sadır oluyor. Ancak unutulmamalı ki, Arakanlı Müslümanların sorunu kalıcı bir şekilde çözüme kavuşurulmadıkça, sonbaharda yapılacak seçimlerin ardından Suu Kyi iktidarı ele geçirse bile, ülke genelinde sağlıklı bir barış ve istikrardan bahsetmek mümkün olmayacak.