Sabtu, 02 Juni 2012

TARİHİ MİRASIN YAĞMALANMASININ ÖNÜ ALINMALI


Mehmet Özay                                                                                                                      Ekim 2006

Bir halkın ortaya çıkışında maddi unsurların yanı sıra, manevi unsurlarda önem taşımaktadır. Maddi unsurları yerine getirmiş bir halk, zamanla bu zenginliğini bilimsel, sanatsal ve manevi boyutlara taşıyamadığı taktirde kısa sürede çöküşle karşı karşıya kalmaktadır.

Tarihi ve kültürel değerler, bir toplumun nesiller boyu birbirine aktardığı ve her aktarışda üzerine bir şeylerin ilave edildiği birikimsel bir üründür. 26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’nın Açe bölgesinin de içinde yer aldığı geniş bir coğrafyayı etkileyen deprem ve tsunami Açe’de iki yüz bini aşkın insanın hayatına mal olduğu gibi, yaklaşık yarım milyon insanın evsiz barksız kalmasına neden olmuştur. Yaşanan bu afet neticesinde kısa sürede bölgeye ulaşan Türkiye’deki resmi ve özel kurumlar ve STK’lar bölge halkının maddi yaralarının sarılmasında önemli bir icraata imza atmışlardır. 

Türklerin ortaya koydukları hizmet halk nezdinde taktir topladığı gibi, özellike yabancı STK’lar tarafından hayretle izlenmiş ve bu başarıyı nasıl gerçekleştirdikleri merak konusu olmuştur. Türklerin tarihsel bağlarının uzun geçmişe dayandığı Açelilerle olan kardeşliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmesi gereken bu icraatlar ve bunların halk tarafından memnuniyetle karşılanması artık bir sonraki safhaya geçilmesini gerekli kılmaktadır. İki ülke halklarının yaşanan afet dolayısıyla birbirlerini yeniden hatırlamaları, bundan sonra kalıcı ve ortak işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Söz konusu bu ilişkinin başlanacağı nokta, yavaş yavaş maddi yaralarını sarmakta olan Açe halkının, deprem ve tsunami dolayısıyla yitirdiği tarihsel ve kültürel varlıklarının yeniden kazandırılması ile gerçekleştirilecektir.

Bu bağlamda Türkiye devleti kültür bakanlığının yanı sıra, bu konuda çalışmalar yapan STK’lar kadar, uluslararası arenada faaliyet gösteren IRCICA, Aga Han gibi kurum ve enstitüler devreye sokulmalıdır. Zaman zaman kendileriyle görüştüğümüz Açeli müslümanlar yakınlarını kaybettikleri gibi, varlıklarının temel dinamiği olan kültürel varlıklarından camilerini, mezarlıklarını bunlarla ilgili yazılı dökümanları da büyük ölçüde yitirmiş durumdalar. Bu bağlamda ellerinde kalan son değerlerin yeniden sağlıklı bir şekilde ortaya konabilmesi ve sonraki nesillere aktarılması hayati önem taşımaktadır.

KAMPUNG PANDE ya da GEÇMİŞİ BİN YILA DAYANAN BİR KÜLTÜR MİRASI


Mehmet Özay                                                                                                                      Ekim 2006

25 Eylül günü dört kişilik bir grupla Kampung Pande’yi ziyaret ettik. Köydeki üç farklı mekanda bulunan mezarlıklardan birinin etrafı Açe Belediyesince çitle çevrildiğini gördük. 

Tsunami’den sonra bazı Amerikalıların bu köyü ziyaret ettiği ve son derece nadir olduğu anlaşılan ve Açe bölgesinin mezar taşı mimarisinin özelliklerini taşıdığını düşündüğümüz yapıtların fotoğraflarını almışlar.

Bölgeye herhangi bir STK’nın gelmemiş olması bir avantaj olarak kabul edilmelidir. Çünkü Kampung Pande köyü sakinleri atalarının Orta Asya’dan gelen Türkler olduğunu ifade ediyorlar ve bu konudaki bilinçlerini halen devam ettiriyorlar. Bu uzun geçmişe dair röportajı aşağıda bulabilirsiniz.

Bu köye her ne kadar herhangi bir STK girmemiş olması avantaj olarak görülürken, aynı zamanda, Türkiye’den bazı kurum ve kuruluşların acilen harekete geçmesini de gerektirecek bir aciliyet arz etmektedir. Çünkü tarihi ve kültüre miras içinde değerlendirilen ve bazı örneklerine Açe Müzesi’nde rastladığımız mezar taşları hem ait oldukları kişilerin toplumsal konumları hem de materyal olarak taşıdıkları önem dikkat çekicidir. Bu tarihi miras sadece Kampung Pande köyüne ait değil, bütün bir Açe’de var olduğu ifade edilen beş Türk köyü ve ataları Türk olan insanların bütünün kapsadığı gibi, İslam’la olan bağlarından ötürü, bütün bir Açe halkını da yakından ilgilendirmektedir.

Toplumların tarihsel miraslarını korumaları varlıklarını devam ettirebilmelerinin temel şartı olması hasebiyle bu konuya gereken önemin hem devlet hem de özel kurumlarca verilmesi gerekmektedir. Deprem ve tsunami sonrasında bölgeye akın eden Batılı STK’larının faaliyetlerinin yardımdan ziyade, özellikle çocukların, gençlerin ve öğretmenlerin çeşitli projeler altında yeni bir yapılandırılmaya maruz bırakıldığı ve bu çerçevede toplumun dönüştürülmesine yoğunlaştırıldığı her platformda dile getirilen bir olgudur. Bu bağlamda söz konusu Türk ve İslam mirasının gelecek nesillere aktarılmasının önemi daha da öne çıkmaktadır.
 
Başta Kampung Pande olmak üzere Açe’de tespit edilen ve uzun bir tarihi geçmişe sahip olan yörelerdeki Türk-İslam tarihine kayıtlı yapıların var oldukları şekilde korunabilmesi sadece bu ülkenin Türklerle ve İslamla olan bağlarının devamının daha güçlü bir şekilde gerçekleştirilmesine yol açacaktır. 16. yüzyılda başlayan Osmanlı-Açe ilişkileri neticesinde Açe’de zaman içerisinde ortaya çıkan Türk ve İslam medeniyetinin ürünlerinin daha sonraki dönemlerde Hollandalılar tarafından Hollanda’ya götürüldüğü ve şu anda Hollanda müzelerinde olduğu bilinmektedir. Hollandalı sömürgecilerin böyle bir icraatta bulunmalarına yol açan neden ise, özellikle Açe’deki Müslümanların Türklerle ve İslamla bağlarının önüne set çekmek olduğu dile getirilmektedir. 

AÇE’DE YARDIMIN ULAŞMADIĞI MERKEZİ BİR KÖY:KAMPUNG PANDE


Mehmet Özay                                                                                                                   Ekim 2006

Kampung Pande, Kampung Bitai, Eumpeorum (Türkler Batı’dan geldikleri için kendilerine ‘Rum’ adı verilmiş. Eumpeorum ise Rumların yeri manasına geliyor) ve Desa Lamgamee gibi bir Türk köyü olarak biliniyor. Ayrıca bir tane daha Türk köyü olduğundan bahsediliyor. Yani toplam beş Türk köyü bulunduğunu söyleyebiliriz. 

Beytürrahman Camiinden yaklaşık onbeş yirmi dakika mesafede bulunan Kampung Pande isimli yerleşim yeri tsunami’den en fazla etkilenen yerlerden biri görünümünde. Daha önce ziyaret ettiğimiz ve Türk köyü adıyla anılan yerle aynı coğrafyada bulunuyor.

Ali Haşimi kütüphanesinde tanıştığımız ve atalarının Türk olduğunu ifade eden Adian Yahya Abubakar’ın yaşadığı köy. Tsunami öncesinde 1600 olan nüfus, yaşananların ardından 260 civarında bir rakama düşmüş.

K. Pande’ye giderken yol üzerinde ağaç malzemeden inşa edilmekte olan tek katlı yapıların Muslim Aid tarafından yapıldığını öğrendik. Zaten K. Pande de buraya oldukça yakın. Yahya Bey’in yakınları ve köydeki diğer ahali hala çadırlarda yaşıyorlar. Yahya, tsunami sonrası köylerine gelen olmadığını, ancak birileri tarafından dolaylı olarak yardım talebinde bulunulacağı söylendiğini ifade etti.

Ayrıca, Endonezya Hükümetinin tsunami mağdurlarına yönelik olarak her ay vermeyi vaad ettiği 150.000 Rupi’lik gelirden de yoksunlar. Sadece ilk üç ay 90.000 Rupi almışlar.

Yahya Bey, mikro işletmecilik konusunda faaliyet gösteren bir devlet kuruluşundan istifa etmiş. İstifa gerekçesi de yaşanan olumsuz bürokratik olgular ve yozlaşma. Kardeşi kaligrafi ile ilgileniyor. Ayrıca ağaç ve taş işçiliğinden de anlıyormuş. Beytürrahman’ın iç süslemelerini yaptığı gibi, Kudüs’teki caminin süslemelerinde de çalışmış. Adı İrfan olan bir başka kardeşi Bandung’ta IT öğrenimi görmüş.

Yahya Bey ilk talepleri olarak camilerinin yapılmasını arzu ediyor. Caminin inşası için gerekli alt yapı hazırlıklarını kendileri yapmışlar bile. IT mezunu kardeşinin ve arkadaşlarının katkıları ile cami taslağıyla ilgili çizimleri yapmışlar. Bilgisayar ortamında bize iletecekler.

Köyde ayrıca, üç farklı mekanda oldukça önemli mezarlık var. Ayrı ayrı hepsini gezdik. Tsunami öncesi ve sonrasına ait fotoğrafları aldık. Bunları mümkün olursa göndereceğim. Bölgenin İslami ve kültürel dokusu için son derece önemli olduğu anlaşılan mezarlıkların da onarımı gerekiyor. Daha önce bir Türk’ün yattığı ifade edilen köydeki mezarlıktan çok daha dikkat çekici mezar taşları ve yazıtları bulunuyor.

Özellikle mezarlıkların inşası konusunda IRCICA’dan talepte bulunulabilir.

Güneydoğu Asya’nın Yeni Gözdesi: Açe


Mehmet Özay                                                                                                                   24 Şubat 2007

Açe, Güneydoğu Asya’nın yeni gözdesi olma yolunda önemli adımlar atmaya devam ediyor. Son iki yılda yaşanan hızlı gelişmeler Açe’yi artık tsunami ve çatışma mağduru bir bölge olmaktan çıkartıp, özelde Güneydoğu Asya, genelde dünya gündeminde ilk sıralara taşınmasını sağlıyor.

Bu bağlamda en son gelişme 24 Şubat Cumartesi günü Açe Eyaleti, başkenti Banda Açe’de başlayan ve üç gün devam edecek olan I. Uluslararası Açe ve Hint Okyanusu Çalışmaları adlı toplantı olacak. Güneydoğu Asya ve Açe uzmanı olarak tanınan Singapur Ulusal Üniversitesi Asya Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Anthony Reid başkanlığında oluşturan ekip tarafından hazırlanan konferans Banda Açe’de en önemli gündemi oluşturuyor. Geçmişi Keşif, Geleceği Araştırma alt başlığını taşıyan konferansa çeşitli ülkelerden davet edilen bilim adamları Barış Süreci ve Demokratikleşme; Açe Tarihi ve Hint Okyanusu Dünyası; Dil, Kültür ve Toplum; İslam, Hukuk ve Toplum; Tsunami Sonrası Yeniden Yapılanma ve Felâketle Mücadele ve Kalkınma; Sismoloji, Jeoloji ve Çevre başlıklarında tebliğler sunacaklar. Bu program çerçevesinde, Açe Müzesi’nde Açe İslam Sultanlığı ile çeşitli ülkeler arasında gerçekleştirilen diplomatik yazışmalar ve bir fotoğraf sergisi açılacak. Ayrıca geleneksel Açe müziğinden seçmelerin yer alacağı bir de konser verilecek.

            Konferans Prof. A. Reid’in, BRR Başkan Kuntoro Mangkusubroto ve Açe Valisi, İrwandi Yusuf ve Peter Feith’ın açış konuşmalarıyla başladı. A. Reid, Açe tarihine dair kısa değinisinin ardından bu konferansın akabinde gerçekleştirilecek merkezin açılışının önemine değindi. K. Mangkusubroto, aradan geçen iki yılı aşkın sürede BRR’ın yapmış olduğu icraatları özetledi ve Açe’nin artık ekonomik olarak kalkınma aşamasında olduğunu ve Açe’nin geleceğinden ümitvar olduğunu ifade etti.

P. Feith ise, yeniden Açe’de ve Açeli dostlarıyla birlikte olmaktan son derece memnun olduğunu belirterek başladığı konuşmasını,  barışa özellikle Avrupa Birliği’nin katkısına, bu sürecin hangi aşamalardan geçtiğine ve Açe’deki barış sürecinin dünyanın çeşitli yerlerindeki çatışma bölgelerindeki barış süreçlerine yapacağı olumlu katkıya değinerek sürdürdü. Feith, Açe’de artık güvenlik diye bir sorunun olmadığını ve bu konferans ile uluslararası camia ile Açe toplumu arasında bir sinerji yaratılacağına inandığını ifade etti. 

            Açe Valisi İrwandi Yusuf ise konuşmasında, bu konferansın Açe için büyük önem taşıdığını, bu çerçevede Açe’nin tarihinin keşfedileceği ve geleceğinin inşa edileceğini söyledi. Yusuf sözlerine şöyle devam etti: “Bugün Açe tarihinde önemli bir dönem noktasıdır. İki yıl önce dünyadan izole edilmiş bir durumdaki Açe’nin, geçen kısa süre zarfında dünyanın ilgi odağı haline geldi ve bu toplantı tsunami ve Helsinki barış sürecinin ardından geleceğin inşası açısından büyük bir önem arz ediyor. Tıpkı tarihte olduğu gibi, Açe yeniden Hint Okyanusu’na kıyısı olan ülkelerle yakın ilişkiler geliştirme imkânı bulacak. Bu çerçevede Açe sadece Endonezya Cumhuriyeti içinde değil, Hint Okyanusu’nda önemli bir merkez olma yolunda. Bu toplantıda sunulacak bildirilerle Açe tarihinden bu güne ışık tutacak kültürel, ekonomik ve politik dersler çıkartılabilecek. Bu gelişme gelecek nesillere daha güzel bir Açe yaratma imkânı verecek.”
            Konuşmaların ardından A. Reid, Vali İ. Yusuf’a Açe’nin en önemli simgelerinden olan ‘rencong’ hediye etti.  
           
Bu konferans, son iki yılda Açe’de yaşanan olumlu gelişmelerin doğal bir uzantısı. 26 Aralık 2004 yılında yaşayan deprem ve tsunamiden sonra başlayan yeniden yapılandırma faaliyetleri, 15 Ağustos 2005 yılında Açe Özgürlük Hareketi (GAM) ile Endonezya Hükümeti arasında Helsinki’de imzalanan barış görüşmeleri, Avrupa Birliği’nce oluşturulan Barış Gözleme Ekibi (AMM)’ın görev süresi ve ardından 11 Aralık 2006 tarihinde yapılan ilk demokratik Açe Valilik seçimi bu sürecin kilometre taşları olarak dikkat çekiyor.

Açe Eyaleti’nde 30 yıla varan çatışmalarda yaklaşık 15.000 kişi hayatını kaybetmiş ve çeşitli dönemlerde başlatılan barış görüşmeleri olumlu sonuç vermemişti. 2004 yılının son günlerinde yaşayan deprem ve tsunami dünya kamuoyunun dikkatini Açe’ye çevirmesine yol açtı. Tsunami’nin ardından yaklaşık 200.000 kişinin hayatını kaybettiği ve 500.000 kişinin evsiz kaldığı Açe’ye uluslararası camia, AMM Başkanı olarak görev yapmış olan Peter Feith’in ifadesiyle tüm zamanların en büyük yardım operasyonunu gerçekleştirdi.

            Aradan geçen iki yılı aşkın süre zarfında Türkiye hükümetinin, Başbakan R. Tayip Erdoğan önderliğinde başlattığı yardımlar Deniz Feneri, İHH, İstanbul Uluslararası Kardeşlik Derneği (İBS), İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) gibi çeşitli STK ve kurumların çalışmalarıyla Açe yönetimi ve halkı nezdinde büyük sevinçle karşılandı. Ayrıca çok sayıda ülke ve STK, Açe’lilerin hayata dönmesinde önemli rol oynadı. Yeniden yapılandırma sürecinin ortasına gelindiği şu günlerde ise, Açe’de bir başka heyecan esmeye başladı. Bu çerçevede, Açe’nin geleceği inşa etme konusunda bilimsel bir çabasının ürünü meyvesini vermek üzere.

            Tsunamide Açe’deki önemli araştırma ve dokümantasyon merkezlerinin büyük zarar görmesi üzerine Açe’nin tarihine ışık tutan yazılı kaynakların yok olması, uluslararası camiadaki bilim insanlarının Açe’nin geçmişine dair çalışmalar yapmaya ve bu konuda uluslararası bir araştırma merkezi kurmaya itti.  Zengin bir tarihi geçmişe sahip olan Açe, özellikle 16. yüzyıl ve 17. yüzyıl ilk yarısında dönemin önemli devletlerinden biri olarak dünya siyasetinde söz sahibi oldu. Bu çerçevede, Osmanlı Devleti, İngiltere, Hollanda, Fransa, Portekiz ile çeşitli düzeylerde ilişkiler geliştirildi. Bu ilişkilerin bir ifadesi olarak başta yukarıda zikredilen ülkeler olmak üzere değişik ülke kütüphanelerinde Açe tarihine ışık tutan önemli belgeler bulunuyor. Açe’de düzenlenen bu konferansın akabinde çeşitli ülkelerden ve Açelilerden oluşturulacak bir ekip ile “Açe ve Hint Okyanusu Araştırmaları Merkezi”n hayata geçirilmesi amaçlanıyor.

            Konferansa Türkiye’den davet edilen Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. İsmail Hakkı Göksoy, “Türkiye’deki Kaynaklar Işığında Osmanlı-Açe İlişkileri” başlıklı tebliğini sunacak. Göksoy, bu tebliğinde 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan uzun dönemde Osmanlı Devleti ve Açe İslam Sultanlığı arasında gerçekleştirilen ilişkileri konu alacak.

Jumat, 01 Juni 2012

Güney Çin Denizinde Hakimiyet Mücadelesi

Mehmet Özay                                                                                                               28 Mayıs 2012

Çin ve Filipinler arasındaki gerginlikte giderek daha fazla gündemde yer işgal eden Güney Çin Denizi’nde kıta sahanlığı problemi yeni ortaya çıkmış bir sorun değil. Ancak dünya kamuoyunda bir süredir tuttuğu yerin ABD’nin Asya-Pasifik Dengeleri’ni yeniden oluşturma çabasıyla ilişkilendirilebilirliği yadsınamaz. Bu sorunun elbette bölge ülkelerinin ulus-devlet teritoryal varlığının doğurduğu -bir anlamda kutsallık boyutunun- bir neticesi olarak kendi doğal reflekslerinden de kaynaklandığı ortada. Buradan hareketle, bölgenin dünden bugüne ABD uydusu olmuş ülkelerinin, Çin’in artan ekonomik baskısının doğurduğu ve bir anlamda kaçınılmaz olan siyasi ve bölgesel nüfuz çabasına evrilme süreci karşısında seslerini çıkarma gereği duymalarının komplike nedenleri olduğu söylenebilir. Ancak görünürde ‘Spratly Adaları’ olarak bilinen ‘minör’ kayalık adalar üzerinden yürütülen, “sınır tecavüzleri”nin veya bir başka ifadeyle “bölgesel hakimiyet çabaları”nın elbette ki ‘derinlerdeki’ petrol rezervleriyle ilişkisi yok sayılamaz.

Bu gerginliğin mekânı olarak dikkat çeken Güney Çin Denizi’nin önemi bugünden kaynaklamıyor elbette. Çin’in köklü medeniyetinin oluşturduğu çekim alanı, Malay Dünyası, Hint Alt Kıtası ve Doğu Akdeniz’e değin uzanan “deniz ipek yolu” arasında -bugünkünden farklı olarak- kendi doğası içinde işleyen ekonomik etkileşime konu oluyordu. Kaldı ki, bu ilişki salt ekonomik bağlamıyla da sınırlı değildi. Zamanla görenen bu ilişkiye İngilizlerin katkısı, salt nüfus olgusu dikkate alındıkda dahi göz ardı edilemeyecek Çin gibi bir gücü dünya kapitalizm kulvarına evirme uğraşında devamlılık gösterecekti. Bugün bu ilişkide roller değişmiş gibi gözükse de, sistem olarak varlık gösteren güç, Batı’nın ürettiği değerler muvacehesinde pratiğe dökülmeye devam ediyor.

Çin, siyasi ideolojisinin köktenciliğini sürdürürken, ekonomide liberal eğilimlere kapı aralayan uygulamaları istatistiki verilerde -birkaç onyıldır- %9.5’lik düzeyde karşılığını bulan büyüme hızı ile bugünlere geldiğine kuşku yok. “O zaman, Çin için sorun teşkil eden ne?” diye sorulabilir. Sorun büyümenin getirdiği ve bizatihî içinde taşıdığı “stres”. Bu stres, büyümenin daralmaya ve giderek negatife dönüşme belirtileri Çin’in bölge üzerinde bir tür siyasi ve de askeri baskı tehditleri yöneltmesine neden olabilecek. Çin’in bugüne değin sergilediği “ekonomik kalkınmanın” temellerinin istikrarlı, sürdürülebilir bir özellik taşımaması stresin boyutlarının da o denli öngörülemez olduğuna işaret ediyor. Devlet başkan yardımcısının ABD gezisi sonrasında ülke ekonomisinde ‘reformcu’ söylemin yüksek sesle dillendirilmesi bunun bir ifadesiydi aslında. Ancak öte yandan da, yukarıda değindiğimiz ‘stres’den ötürü bugün Güney Çin Denizi özelinde ortaya çıkan bir ‘saha baskısı’ ile gündeme geliyor. Adını Çin’den alsa da, -ki bu yukarıda kısaca değinilen tarihi referansın doğal bir uzantısıdır- bu denizi çevreleyen uluslar muvacehesinde kıta sahanlığı paylaşımının bir sorun şeklinde nüksetmesine neden oluyor.

Bu denizi çevreleyen ülkelere baktığımızda öncelikle çatışmaya birincil düzeyde taraf olabilecek Filipinler, Malezya, Endonezya, Singapur Vietnam zikredilebilir. Öte yandan, bu su yolu üzerinde doğabilecek huzursuzluklardan etkilenecek ikincil ülkeler ise Japonya, Güney Kore, Tayvan -ki Asya Kaplanları’nın ilkleri olarak bölge ülkelerine ekonomi modelleri oluşturulmasında önemli katkıları olmuştur- gibi Doğu Asya ülkeleri, yukarıda zikredilenlerin dışındaki ASEAN ülkeleriyle Avustralya, Hindistan ve petrol ihracatçısı Körfez Ülkeleri’ne kadar uzanacak bir etki sahası vardır. Bu ilişki, yukarıda zikredilen ve Çin’in kalkınmasında belkemiğini oluşturan hammadde ihracatını bu ülkelerden temin etmesinde yatıyor. Öte yandan,  beş trilyon Dolar değerindeki dünya deniz ticaretinin yarısının Güney Çin Denizi’nden gerçekleştirildiği gerçeği de yabana atılacak bir olgu değil.

Bir süredir konuşulan sorun da bu su yoluna komşu olan Çin ve Filipinler arasında çıkmasının -veya bir süre sonra başka ülkelerin de dahil olmasıyla daha da hareketlenecek olan bölgede- henüz asli nedenlerin başında gelen petrol rezervlerine ulaşma amacıyla başlatılan sondajlar yok. Aksine, sınır ihlâli  olarak değerlendirilen unsurun “sıradan” balıkçılık aktivitesine tekabül etse de, Çinli balıkçı teknelerine eşlik eden Çin “paramiliter” kuvvetlerinin Filipin sahil güvenlik güçlerine karşı koyuşundan bahsediliyor. Aslında Çin’in “paramiliter” çıkışı dahi, bölge üzerinde henüz şimdilik katı bir güç gösterisinde bulunmadığını, aksine “yuşumak bir güç gösterisi” ile belki de bölge ülkelerinin “sinir uçları” üzerinden bir “yaklaşım tespitinde” bulunuyor. Bu girişim, Filipinler’in başkenti Malina’da, Çin’e meydan okuyan mitinglere dönüşmesi üzerine “sinir uçları” deneyiminin sonuç verdiği şeklinde yorumlayabiliriz. Tabii burada Filipinler derken, ülkenin geleneksel koruma ağı içinde yer aldığı ABD’yi meseleden ırak tutmak olmaz. Olmayacağını da, Filipinler-ABD ortak askeri tatbikatı göstermiş oldu. Unutmayalım, Filipinler, coğrafi olarak Güneydoğu Asya sınırları içerisinde ve dolayısıyla da bir ASEAN ülkesi. Bu bağlamda, ASEAN’ın bu meselenin tastamam odağında olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Bir süre önce ABD-Çin çekişmesinde barışın kapısını aralayacak veya çekişmeyi “silaha başvurmadan” çözüme götürecek rotanın Güneydoğu Asya’dan geçtiğini söylemiştik. Şimdi bunun somutlaştığını görüyoruz. Yukarıda bahsi geçen ve sıradan kıta sahanlığı üzerinden anlaşılamayacak kadar komplike olmanın yanı sıra, bölgesel ve küresel etkileri apaşikâr bir soruna çözüme taraf olma konusunda ilk adım Malezya’dan geldi. Yakın geçmişte, Güney Çin Denizi sorununun taraf ülkeler arasında restleşmeler ve çatışmalara kapı aralayacak askeri tatbikatlar boyutuna varması üzerine, Malezya Deniz Kuvvetleri ilgili ülkeleri masa etrafına toplama düşüncesini gündeme getirmişti. 24-28 Eylül 2012 tarihleri arasında Batı Pasifik’e mensup ülke Deniz Kuvvetleri yetkililerinin katılımıyla Kuala Lumpur’da yapılacak. Malezya’nın böylesi sorunlu bir bölgede, taraflar arasında “arabuluculuk” rolü oynayabilecek kapasitesi olup olmadığı düşünübelir. Ancak pragmatik yaklaşımın örneklerine epeyce rastlayabileceğimiz bu bölgede, Güney Çin Denizi sorununun Malezya’nın sorunun dışında -en azından olumsuz etkiler bağlamında- kalamayacağı gözönüne alındığında bu girişim bir anlam kazanacaktır.

Sıcak gelişmelere Malezya’dan gelen bu teklifin akabinde, Çin’in ASEAN elçisi Tong Xiaoling yaptığı açıklamalar “barışçıl önermeleri” güçlendirecek yönde. Elçi, ABD’nin bölgede Çin’le güçlü işbirliği niyetini memnuniyet duyduklarını belirtirken bunun somut getirisini geçenlerde iki ülke arasında başlatılan konsultasyon mekanizmasıyla açıklıyor. Bu minvalde Güney Çin sorununa da değinen elçi, sorunu “tekil ülkeler” bağlamında değerlendirmekte, bir başka deyişle sorunu “ASEAN” ile ilgili görmemekte. Oysa, yukarıda dile getirdiğimiz üzere, bu su yolu üzerindeki her hakimiyet çıkışı bölge ülkelerini, yani ASEAN ülkelerini birincil düzeyde etkisi altına alacaktır.

Varlıkları, ucuz işgücüne dayalı üretim kapasiteleri ile kapitalist dünyaya mal sevkiyatına dayalı bu ülkeler, Güney Çin denizi sorununu çözmek için elbette alternatif bir güç olarak -bizatihi kendi niyetinin ötesinde- ABD’yi sahneye davet ediyorlar. İşte tam da bu nokta, Çin elçisinin ağzından Çin’in girmek istemediği bir çatışmaya atıf yapıyor. Çin, ASEAN ile imzalanan İşbirliği Deklarasyonu (DOC)’na atıf yaparak, sorunu “aramızda halledelim” derken, aradaki güç farkını elbette unutmuyor, ancak göz ardı etmek istiyor. ASEAN ülkeleri bunu yutmayacak kadar uyanıklar ve böylesi bir tarihi tecrübeye sahipler. Öte yandan, ABD’den işbirliği bekleyip bir de “aman silahsız olsun” beklentisine girmek ABD’nin uluslararası tarihi tecrübesinde pek de yeri olmayan bir hususiyet. Yani, ABD gelirse ‘her şeyiyle’ gelir ki, bunu Avusturalya’dan başlayarak Singapur’la devam eden askeri işbirliklerini yenileme ve Filipinlerle tatbikat boyutunda kanıtlamış durumda.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=211537