Rabu, 18 Juli 2012

ASEAN’da Küresel Paylaşım


Mehmet Özay                                                                                                              12 Temmuz 2012

Dünyanın kimi bölgelerindeki ‘sıcak’ gelişmelerle, Avrupa Kıtası’ndaki ve ABD’deki ekonomik durgunluğa karşın, Güneydoğu ve Doğu Asya’nın ‘ekonomik’ gelişmişlik ve hammadde kaynaklarının görece bolluğundan ve paylaşımındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan çatışma riski gündemde zaman zaman yer alıyor. Avrupa’da sosyal kargaşadan bahsedilecekse bunun yegâne nedeni ekonomik istikrarsızlık olacağına kuşku yok. Öte yandan, Güneydoğu ve Doğu Asya’da olası bir anlaşmazlık ve hır-gür’ün potansiyel zenginliğin paylaşılamamasından kaynaklanacağı öngörülebilir. Öyle ki, bu paylaşım ‘savaşında’ sahnede yer olacak olanlar sadece bölge ülkeleri ile sınırlı kalmayacak...

Her ne kadar, ASEAN Genel Sekreteri Surin Pitsuwan Avrupa’ya ve ABD’ye atfen “ekonomik durgunluğun yakalarına yapıştığı bölgeler” göndermesinde bulunurken, bölgeyi benzer veya dolaylı bir krizin vurmayacağını kim garanti edebilir. Bunanla birlikte, bu iki bölgede, yani Güneydoğu ve Doğu Asya’da yaşanan hafif şiddetteki krizin orta ve uzun vadede, tıpkı Ortadoğu’dakine benzer bir sonuç doğurup doğurmayacağı sorusu cevap beklerken, bir yandan da kimi çevrelerce olası bir çatışmanın doğuracağı telafisi güç sonuçlardan önce tarafları ‘ikna’ya dair girişimler yok değil.

Tüm bu ihtimaller gölgesinde Güney Çin Denizi’nde yaşanan kıta sahanlığı problemi bugünlerde ASEAN özelinde yeniden gündemde. Dün, yani 11 Temmuz Perşembe günü Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’de yapılan 45. ASEAN Dış İşleri Bakanları toplantısında söz konusu sulardaki gerginliğe çözüm arayışları gündeme geldi. Güney Çin Denizi’ndeki sorunun ASEAN’ın ilgilendirmesinin en önemli yanı, Taiwan’ın dışında soruna taraf olan Brunei, Malezya, Filipinler ve Vietnam’ın ASEAN’a üye ülkeler olmasıyla alâkalı. Taraf ülkeler dikkate alındığında, aslında sorunun Çin’in teritoryal genişleme stratejisiyle sınırlı olmadığı, aksine, yukarıda zikredilen ve ASEAN içinde ‘birlik’ teşkil eden ülkeler nezdinde de gizliden gizliye problemin varlığı hissediliyor. 

Aslında sınır anlaşmazlıkları deniz kıta sahanlığı ile bitmiyor. Bu bağlamda, Tayland-Myanmar arasında yaşanan savaşlar, yakın geçmişte Tayland ve Kamboçya arasında gündeme gelen sınır çatışması ile Malezya ve Endonezya’nın mütemadiyen nükseden dalaşları hatırlanabilir. Ancak Güney Çin Denizi’deki sorunun küresel çapta önem kazanmasının ardında, ABD’nin ve de dolaylı olarak Avrupa Birliği’nin bölge ülkeleri nezdindeki çıkar ilişkilerinin baskın rol oynadığı görülüyor. Bir yandan Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki sorunu ASEAN ile görüşmek yerine, tekil ülkeler nezdinde yaklaşımları tercih etmesi sorunun bölgesel ve küresel bağlamda ele alınmasının önünü tıkayacağı düşünülebilir. Bununla birlikte, ABD’nin de bir karşı hareket olarak, aslında II. Dünya Savaşı’ndan sonra ve “Vietnam” bağlamında başlayan bir sürecin uzantısı olarak bölge ülkeleriyle tekil ilişkileri uzunulmamalı. Örneğin, malum ‘adalar’ krizi nüksetmesiyle Filipinler’le ortak deniz tatbikatı kadar, Tayland, Singapur ve Vietnam’la yenilediği ilişkilerde bölge üzerinde siyasi ve askeri stratejilerini ASEAN dışında geliştirmeye matuf girişimler olarak değerlendirilmelidir. Sorunun siyasi çözümünde Vietnam ve Filipinler yönetimlerinin sunmaya çalışacakları “konsensüs taslağının” ABD’den bağımsız kaleme dökülmeyeceğini tahmin etmek güç değil.  Öte yandan,  ASEAN’a üye yukarıda adı geçen ülkelerin bu ‘adalar’ sorununu kendi içlerinde çözüp çözemeyecekleri ise şimdilik meçhul.

Kamboçya’daki ASEAN toplantısından yaklaşık bir hafta (7-8 Temmuz) önce Beijing Tsinghua Üniversitesi’nde Dünya Barış Forumu toplantısı düzenlendi. Önemli ülkelerin eski başbakanları ve dışişleri bakanlarının katıldığı ve Çin Devlet Başkan Yardımcısı Xi Jinping’in açılışını yaptığı “Barış-Güvenlik ve İşbirliği” konulu iki günlük forumda Asya-Pasifik Bölgesi de kaçınılmaz olarak yer aldı. Xi Jinping, bölgesel güvenlik konusuna eğilirken tüm ülkelerin işbirliği ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesine vurgu yaptı. Çin’in, böylesi üst düzey bir toplantıya ilk defa sahne olması dikkat çekici. Tiannenman ‘baskını’ hafızalarda netliğini korurken, Hong Kong siyasetine nüfuz girişimlerinde bulunan, henüz birkaç yıl öncesinde Urumçi’deki katliam gerçekleştiren ve halkının demokratik taleplerini ‘sert’ karşılık veren Çin gibi insan hakları konusunda şaibeli bir ülkede böylesi bir dünya barış forumunun gerçekleştirilmesi oldukça ilginç. Elbette böylesi toplantıların ‘stratejik’ öneminden bahsedilemeyeceği söylenemez. Tüm bu ‘zulümlerinin’ farkında olan Çin yönetimi, dünya ile kurduğu ilişkilere yeni boyut kazandırma adına benzer süreçleri gündeme getirmekte tereddüt etmeyecektir. Öte yandan, bu husus, toplantıya katılan Malezya eski Başbakanı Abdullah Ahmad Badawi’nin konuşmasında dolaylı olarak gündeme geldi. Badawi, Çin’in ekonomi ve siyasette küresel bir güç teşkil ederken, bunun getirdiği bir sorumluluğun dünya barışına yapıcı bir katkı olarak yansımasının göz ardı edilemeyeceğini ve böyle bir beklentinin olduğunu ifade etti.

Birbiriyle oldukça bağlantılı bu iki girişimin salt Güneydoğu ve Doğu Asya ülkelerinin katılımına konu olmadığını da hatırlatalım. Kanada’dan Avustralya’ya, Rusya’dan Japonya’ya, ABD’den Avrupa Birliği’ne değin dünyanın ana-arter ülke ve bölgelerinden katılımlarla neredeyse dünya kongresi şeklinde geçen ASEAN Dış İşleri toplantısı daha çok, ASEAN ve ilgili ülkeler ekonomik işbirlikleri konseylerinin toplantıları ile Mekong-Hindistan Ekonomik Koridoru oluşturulması şeklinde somutlaşan ülkeler ve bölgesel arası ekonomik ve siyasi işbirliğiyle, çok-uluslu şirketlerin mallarını 600 milyon nüfuslu ASEAN içinde ve özellikle de son dönemin gözde kalkınma hamlesine namzet Hind-Çini’ne veya Mekong Havzası’nda altyapı çalışmalarına odaklanırken, özellikle Çin’den, Myanmar’a, Filipinler’den Tayland’da değin bölge ülkelerindeki temel insan hakları, Müslüman unsurların maruz kaldığı ayrımcılık ve şiddet, etnik azınlıklar meselesi, gelir dağılımındaki eşitsizlikler vb. konular üzerinde durulmayı bekliyor.


http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=218346

Senin, 16 Juli 2012

Katalog Naskah Pustaka Ali Hasjmy Aceh

Dr. Mehmet Özay[1]


Wilayah Aceh merupakan wilayah yang memiliki fungsi penting bagi dakwah islamiah di Asia Tenggara. Aceh telah cukup dikenal oleh para ilmuan terutama para ahli sejarah terutama tentang manuskrip-manuskrip Aceh yang tersimpan dalam berbagai perpustakaan di Propinsi.

Gempa bumi dan tsunami yang terjadi pada tanggal 26 Desember 2004 tidak hanya menyebabkan ribuan orang meninggal tetapi juga menghilangkan manuskrip-manuskrip dan dokumen-dokumen yang bernilai sejarah. Dikarnakan peristiwa bencana alam tersebut, dua dari lima pustaka-pustaka di Banda Aceh nyaris luluh-lantak seluruhnya. Lebih jauh lagi, keluarga-keluarga tertentu yang menyimpan beberapa dokumen penting, buku-buku, data-data keturunan sejarah, dan lainnya, juga telah kehilangan sumber-sumber generasinya.

Yayasan dan perpustakaan pribadi Prof. Dr. Ali Hasjmy adalah salah satu pustaka Aceh yang terhindar dari musibah bencana alam gempa bumi dan Tsunami tersebut, meski ada beberapa dokumen ikut hilang. Walaupun Aceh telah sekian lama menyimpan begitu banyak Manuskrip-manuskrip namun situasi Aceh yang terus berada dalam konflik  menyebabkan para Ilmuan tak mampu berkunjung dan mengadakan penelitian di perpustakan-perpustakaan tersebut.

Pasca bencana, Dr. Oman Fathurrahman, seorang peneliti dari Indonesia, datang dan mengadakan suatu pengamatan. Beliau menyadari bahwa dua Sumber data dan infomasi Yang ada di Aceh telah tersapu oleh gelombang tsunami. Selama masa kunjungan saya ke Jakarta-Aceh saya telah bertemu dengan beliau untuk beberapa kali. Dan beliau menyebutkan tentang kedua proyek perpustakaan Dayah Tanoh Abee dan Prof. Dr. Ali Hasjmy yang akan dijalankan. Dikarnakan kondisi infrastruktur perpustakaan Ali Hasjmy relatif baik, tim peneliti Dr. Omar Fathurrahman kemudian memutuskan untuk memulai penelitiannya dari sini. Keberadaan Manuskrip merupakan sesuatu yang sangat penting tidak hanya untuk sejarah Aceh tapi juga untuk proses islamisasi di seluruh Asia Tenggara. Berangkat dari kesadaran ini, Dr. Fathurrahman mulai bekerja keras bersama dengan tim yang jumlahnya hampir mencapai 20 orang di perpustakaan Ali Hajmy. Dan diharapkan Dengan adanya buku dokumentasi berharga ini akan dapat mempermudah para peneliti baik dari nasional maupun internasional untuk menjangkau seluruh sumber yang diperlukan.

Dr. Fathurrahman, menginformasikan hal ini kepada beberapa ilmuwan dari Universitas Tokyo yang pernah menjalin kerjasama dengan beliau dan merekapun memberikan respon positif. Dr. Yumi Sugahara adalah salah satu peneliti dari universitas Tokyo yang juga berkesempatan untuk saya wawancarai mengungkapkan bahwa betapa beliau gembira ketika Dr. Fathurrahman membagi proyeknya dan mereka lansung menyanggupi untuk berpartisipasi setelah sebelumya kerjasama yang pernah terjalin antara keduanya berjalan dengan sukses. Keputusan untuk segera berada di Acehpun diambil.

Sebagai hasil penelitian pertama, tim tersebut telah  mengkatalogisasikan 232 buah manuskrip yang tertulis dalam bahasa Arab, Jawi, dan Bahasa Aceh yang terdapat dalam perpustakaan tersebut. Data-data penelitian ini kemudian diterbitkan sebanyak 500 kopi pada awal tahun 2007 dengan bantuan dari Universitas Tokyo dan ikut dipamerkan dalam konferensi internasional pertama di Aceh yang disampaikan oleh Dr. Yumi Sugahara.  Buku ini disusun oleh Dr. Oman Fathurrahman dan Munawar Holil dengan judul Katalog Naskah Ali Hasjmy Aceh -Catalogue of Aceh Manuscripts: Ali Hasjmy Collection

Dengan Katalog ini, memungkinkan sekali bagi kita untuk mendapatkan informasi tentang Bahasa, Topik, dan jumlah manuskrip dalam setiap topik. Berkaitan dengan hal ini, kedua jenis topik dan bahasa yang dipakai dalam manuskrip tersebut diperkirakan akan mampu menarik minat para peneliti sejarah untuk meneliti tentang Sejarah Islam dan perkembangannya di Asia Tenggara.

Katalog tertulis diatas memiliki 304 halaman dengan topik-topik sebagai berikut:
Quran, Hadis, Tafsir, Tauhid, Fıqih, Tasawwuf, Tata Bahasa Arab, Zikir and Doa, Hikayat dan lain-lain.

Total jumlah teks adalah 314 teks yang dikatagorikan berdasarkan jumlah topiknya seperti tertera di bawah ini:

Quran: 23 teks                               (kode Q)
Hadis: 7 teks                                  (kode HD)
Tafsir: 7 teks                                  (kode TF)
Tauhid: 41 teks                             (kode TH)
Fiqih: 74 teks                                 (kode FK)
Tasawwuf: 47 teks                         (kode TS)
Tata Bahasa Arab: 50 teks            (kode TB)
Zikir and Doa: 22 teks                  (kode ZD)
Hikayat: 15 teks                            (kode HK)
Lain-lain: 28 teks                          (kode LL)

Daftar tertulis diatas kita bisa melihat bahwa katalog tersebut membahas topik yang berbeda-beda. Lebih jauh lagi, Katagori ‘lain-lain’ memiliki topik yang bervariasi seperti; Astronomi, kedokteran, etik, tafsir mimpi, dan tingkatan akhlak Rasulullah Saw.

Berikut persenan Teks-teks manuskrip yang ditulis berdasarkan bahasanya :

Bahasa Arab                                  : 45%
Bahasa Aceh                                 : 10%
Bahasa Melayu dan Arab               : 45% 

Sebagaimana terlihat diatas, mayoritas teks-teks ditulis dengan dalam bahasa Arab. Ini menunjukkan bahwa bahasa Arab saat itu digunakan sebagai bahasa pendidikan islam selama ratusan tahun.

Manuskrip ini juga mengkatagorikan setiap topiknya berdasarkan koleksi totalnya seperti tersebut dibawah ini:

Quran                                : 7%
Hadis                                 : 2%
Tafsir                                 : 2%
Tauhid                               : 14%
Fıqih                                  : 24%
Tasawwuf                         : 15%
Tata Bahasa Arab              : 16%
Zikir and Doa                    : 7%
Hikayat                             : 5%
Lain-lain                            : 9%

Diantara semua topik tertera diatas, Fiqih adalah salah satu yang banyak dibicarakan. Sedangkan Tata Bahasa Arab  dan Tasawwuf yang dikenal memiliki peran berarti, khususnya, dalam proses penyebaran islam di Asia Tenggara berada pada urutan ke-dua. Ketinggian Jumlah manuskrip tasawwuf dalam buku ini dapat dikatakan normal, karena selama periode penyebaran islam Tasawwuf merupakan sebuah tendensi dalam pusat peradaban Islam.

Contohnya: Abu Hamid Al-Gazzali, (w. 1111), İbni Arabi (w. 1240), al-Gailani (1166), Najamuddin al-Kubra (Najm al-Din) (d.1221) (pemimpin tarikat kubrawiyah di Timur Tengah dan Afrika Utara)dan Abu Hasan al-Şadhili (d. 1258) (pemimpin tarikat Syadziliyah di Afrika).





Katalog ini memiliki beberapa petunjuk yang signifikan untuk mengadakan penelitian tentang dayah di Aceh. Sampai hari ini hanya ada beberapa karya yang berkenaan dengan Dayah, salah satunya adalah karangan James Siegel, the Rope of God. Tapi buku ini dibuat berdasarkan periode waktu tertentu yaitu katakanlah hanya pada perduaan abad ke-18 sampai pada permulaaan abad ke-20. Sedangkan keberadaan Dayah itu sendiri telah ada setelah abad pertama hijriyah dimana islam pertama kali menyentuh wilayah Aceh. Dayah Cot Kala[2]misalnya telah tercatat sebagai dayah pertama yang ada dimuka bumi Aceh ini. Namun hingga saat ini, kurikulum dan pendidikan yang dipelajari dalam institusi dayah tersebut belum diketahui dengan jelas[3]. Oleh karna itu, katalog Ali Hasjmy dapat dijadikan salah satu referensi yang sesuai untuk membantu terlaksananya berbagai penelitian dalam berbagai bidang.
     
Oman Fathurrahman; Munawar Holil, Katalog Naskah Pustaka Ali Hasjmy Aceh, 21st Century Centre of Excellence Programme, Pusat Dokumentasi dan Penelitian Wilayah Transkultural Penilitian Universitas Asing Tokyo, 2007.

Editor: Oman Fathurrahman-Munawar Holil
p. 304
Dipublikasikan oleh: 21st century Centre of Excellence Programme
Pusat Dokumentasi dan penelitian wilayah transkultural 
Penelitian Universitas Asing Tokyo


[1] Dosen di UTM Malaysia.
[2] Razi, Syahbuddin, “Dayah Cot Kala”, in Seminar Sejarah Masuk dan Berkembangnya Islam di Aceh dan Nusantara, Di Aceh Timur- 25-30 September 1980, p. 1.
[3] Amiruddin, M. Hasbi, 2005, The Response of the Ulama Dayah to the Modernization of Islamic Law in Aceh, Penerbit Universitas Kebangsaan Malaysia, p. 34.

Kamis, 12 Juli 2012

Habib Nuh'un Kabrini Ziyaret


Mehmet Özay                                                                                                              11 Temmuz 2012

Habib Nuh'un Türbesi'nden bir görüntü
Geçenlerde, pırıl pırıl bir Cumartesi sabahı Cohor Nehri’nin iki yakasını birbirine bağlayan Causeway’dan Singapur’a geçtik ailecek... Bir başka deyişle, Asya’nın en Güneydoğu ucuna vardık. Causeway’den her geçişimde, uzun yıllar Asya’nın Avrupa’ya komşu en batı ucunda yani Üsküdar’da yaşadığım gelir aklıma. Üsküdar’dan Singapur’a bir yol başlıklı bir metinle de çıkarız karşınıza belki...

Neyse sadede gelelim... Yukarıda zikrettiğim ‘Ailecek’ kelimesi tuhaf kaçabilir. Sanki Singapur’da ‘pikniğe’ ya da alışverişe gider gibi... Hâl öyle değil tabii ki... Aksine birkaç yüzyıl öncesinin önemli şahsiyetlerinden birini ziyarete gittik. Bu postmodern şehrin Cumartesi sakinliğinden istifadeyle yolları aşıp, Palmer Road’a bağlanan Shanton Way’deki Habib Nuh’un kabrini ziyaretti amacımız. Habib Nuh’u 150. vefat yıldönümü vesilesiyle kısa bir yazıyla daha önce sizlere tanıtmıştım.

Singapur’un Velisi unvanıyla da anılan Habib Nuh’un tam adı, “Sayyid Nuh bin Sayyid Muhammed bin Sayyid Ahmad Al-Habshi”. Anne ve baba tarafından Yemenli olan Habib Nuh, 1788 yılında, aliesinin seyahat etmekte olduğu bir gemide dünyaya gelir. Alie önce Penang Adası’na yerleşir. Habib Nuh ise, Thomas Raffles eliyle modern Singapur’u kurmaya başladığı yıllarda Singapur’a geçerek oraya yerleşir.

“Habib” adı, tıpkı Seyyid, Şerif gibi Malay coğrafyasında -ki coğrafya ile, sadece günümüz de modern Malezya devleti sınırları içerisinde kalan görece küçük toprak parçası ile sınırlı değil. Aksine, tüm Takımadaları içine alan nüfusu üç yüz milyona varan geniş bir “ırkî aileden” bahsediyoruz- yaygın olan Peygamber nesline müntesip olanlara gönderme yapar. Aşağıda bu zatın kabrinin bulunduğu türbeden hareketle birtakım “güzellikleri”, “ilginçlikleri” paylaşacağım.

Palmer Road’dan başlayalım... Burası, sahilde dev kargo limanının uzandığı, biraz iç bölgede ise uluslararası şirketlerin “maharetlerini sergiledikleri” gökdelenlerin yükseldiği işlek mi işlek bir muhit. Burada da “türbe mi olur?” sorusunu sormayı haklı kılacak bir neden doğrusu. Habib Nuh’un türbesi, Hacı Muhammed Salih Camii’nin yanı başında. Gördüğüm, gezdiğim türbeleri düşünürsem, Habib Nuh’un türbesini ayrıcalıklı kılan ilk unsurun, cami ile aynı seviye de değil, yaklaşık 20 metre yüksekliğinde bir tepenin üzerine inşa edilmiş dikdörtgen plânlı yapı olmasında ortaya çıktığını söyleyebilirim. Öte yandan, türbenin mimari unsurları bağlamında da farklılık sergilediği dikkat çeker. Bu nedenle, itiraf edeyim ki, türbeyle yüzyüze geldiğim ilk ziyaretimde bir “İşte çok ilginç bir Çin mabedi” diye aklımdan geçmedi değil. Türbeye, caminin giriş kapısının yanı başındaki merdivenlerden çıkılıyor. İçinde türbedarının da olduğu, temiz ve nezih bir mekân.

Dikdörtgen şeklinde dizayn edilmiş türbenin aslında iki bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. İlki, kubbenin hemen ortasında yer alan iki ucunda mezar taşı bulunan Habib Nuh’un kabri. İkincisi ise doğu istikametindeki bir diğer kabir. Mezar büyüklükleri, kabir taşları ve de kabirler üzerine serilmiş, kaftanları andıran ipeğimsi örtüler dikkate alındığında ilginç bir benzerlik dikkat çekiyor.Habib Nuh’unkiyle hemen hemen aynı boyutlarda ve aynı özenle inşa edilmiş bu mezarın yeğenine ait olduğunu öğreniyoruz Hajı Nasrun amcadan. Kabrinin üzerinde yazılı kitâbede adı, “el-Habib Abdurrahman el-Habşi” olarak zikrediliyor.

Türbe hizasına vardığımızda Habib Nuh’un mezarı karşılaşıyoruz doğrudan. O da ne, başlarına “öylesine iliştirilmiş gibi duran örtüleri ile” birkaç bayan dua ediyor. Mezarın etrafında fırıl fırıl dönen bir kız çocuğu. Mezarın öte yanında ise simaından Tamil olduğu anlaşılan orta yaşlarda bir bey ise mezar taşını öpüyor, yüzünü sürüyor... “Herhalde, henüz yeni Müslüman olmuş bireyler” diye geçiriyorum içimden. Ancak öyle olmadığını Hacı Nasrun amcayla bilâhare yapacağım sohbette anlıyorum. Aşağıda değineceğim...

Türbe açıkçası her yönüyle -hem maddi hem manevi yönüyle- ilginç dersem abartmış olmam. Yukarıda zikrettiğim cami ile arasındaki ‘yükselti’ mesafesi kadar, 1980’li yıllarda Singapur hükümetinin şehrin ana arterine bağlayacak bir otoban inşaatı sebebiyle Türbe’nin yıkılması, bir başka yere taşınması ve nihayetinde otobanın Türbe’nin üzerinden geçmesi gündeme gelmiş ciddi ciddi. Ancak cami yönetiminin Singapur hükümeti nezdindeki girişimleri neticesinde bu üç şıkkın dışında bir alternatif gündeme gelmiş. Böylece, otobanın camiye teğet geçecek şekilde yapılmasına karar verilmiş. Ayrıca, otoban Türbe’den daha aşağı mesafede olmasıyla da ‘önemli bir kazanım’ olarak düşünülebilir. 

Türbe’nin yanı başındaki bölge otobüs terminali ile hemen karşısında devasa bir ağacın altına inşa edilmiş Çin Mabedi’ne rağmen kendine özgü niteliklerini sürdürüyor. Terminali Türbe sahasından ayıran tel örgüleri geçip içeriye doğru kıvrıldığınızda dev bir ağacın gölgesinde serinleyen yüzlerce güvercinle karşılaşmanız, sizi zaman mekân bağının koparıp Eyüp Sultan Meydanı’na taşıyacaktır. Tropik güneşin yakıcılığından kaçan güvercinler öğle sıcağında burada serinlerken, günün değişik vakitlerinde de yeşil türbeye tüneyerek arz-ı endam ediyorlar.

Güneşli günlerde yemyeşil kubbesinde oluşan parıltılar, kabirde yatan zatın halini arz ediyor sanki. Otoban’ın öte yanında dev vinçlerin dansına konu olan kargo limanındaki gürültüler bir yana, türbenin içine girdiğinizde sessizlik alıp götürüyor sizi... Tıpkı yaklaşık iki yüz yıl önce, Habib Nuh’un o dönem Singapur’unun işlek caddelerinden kaçıp, invizaya konu olan bu tepeye “tünemesi” gibi. Hacı Nasrun amca, o dönemlerde bu tepeden sahilin ve okyanusun alabildiğine gözler önünde uzandığını söylemesiyle, yukarıdaki “sessizlik” olgusu çok daha anlamlı hale geliyor.

Türbe ziyaretini sona erdirip, Hacı Nasrun Amcayla sohbete devam ederken, Türbe’ye Yemen, Endonezya, Malezya gibi ülkelerden ziyaretçilerin geldiğini söyledi. Bu arada, kendisine yukarıda zikrettiğim Tamil Bey’in ve pek de Müslüman olmadıklarını düşündüğüm birkaç Hintli bayanının Türbe ve civarında ne aradıklarını sordum hayretle karışık. Nasrun Amca, “kerametten” bahsetti... Türbe’nin sadece Müslümanlarca değil, diğer dinlere mensup kişilerce de ziyaret edildiğini, çünkü buranın onlarca da kutsal sayıldığını söyledi. Belki en şaşırtıcısı ise, ziyaretçilerin sadece Singapur vatandaşlarından ibaret olmadığı, Tayland’dan üst düzey bir Budist Rahibin de Türbe’yi ziyaret ettiği vakî. Bu hadiseye tanık olan Nasrun Amca, Budist Rahibe niçin onca yolu aşıp geldiği sorulduğunda bir rüyası üzerine geldiğini ve burada yatan zatın önemli biri olduğunu söylediğini aktardı. Evet bu ifadeler oldukça olağanüstüydü. Daha başka örnekler de veren Nasrun Amca’ya, Habib Nuh’u konu alan küçük eserde bu ve benzeri anlatılar olmadığını ifade ettiğimde, bu mekânın bu yönüyle bilinmesini istemediklerini, bu nedenle eserde bahse konu edilmediğini söyledi. Açıkçası, bu yaklaşım hoşuma gitmedi değil...

Bu vesileyle, Singapur’a yolu düşenlerin, alışveriş merkezlerinden sonra soluğu Santosa Adası’ndaki eğlence merkezinde almak yerine, bir zamanlar bu adanın  “çilehanesi” makamındaki bu köşesini ve de benzerlerini ziyaretleri makbule geçeceğine kuşku yok.  

http://www.dunyabizim.com/manset/10355/budistler-ve-hintliler-de-ziyaretcileri-arasinda.html

Selasa, 10 Juli 2012

Hong Kong’da Varsıllık ve Siyasi Özgürlükler Çelişkisi



Mehmet Özay                                                                                                                2 Temmuz 2012
Teritoryal haklar bağlamında Güney Çin Denizi’nde bölge ülkeleri arasında ilişkiler giderek kızışırken, bu çatışmanın odağında yer alan Çin, bugünlerde Hong Kong’da on beş yıllık varlığını kutluyor.  Bu bağlamda, Çin-Hong Kong ilişkisi üzerinde durmakta fayda var. Bunun bir nedeni, Çin yönetiminin, görece küçük bir toprak parçası olsa da, sahip olduğu küresel ekonomik getirileri noktasında göz kamaştıran Hong Kong’da ekonomi politikalarını genişletme ve bir anlamda ‘tampon bölge’ uygulama olanağı bulması kadar, siyasi egemenlik noktasında da giderek artan bir şekilde mevcut rejim üzerinde güç denemelerinde bulunuyor olmasıdır. Öte yandan, bir diğer argümanımız, ilkiyle çelişir gibi gözükse de, belki daha ilginç. O da, Hong Kong’un tarihsel birikiminin getirdiği özellikler ile Çin’de bir süredir hayata geçirilmeye çalışılan reformlara şu veya bu şekilde kalıcı katkıda bulunabilme potansiyeli taşımasıdır.

Hong Kong, İngiliz sömürge tarihinin inşa ettiği önemli liman şehirlerinden bir başka deyişle antrepolarından biriydi. Merkezi Hindistan’da bulunan Doğu Hint Şirketi’nin Doğu Asya’da Çin’e uzanan güzergâhında önce Penang Adası ardından Singapur Adası’na konuşlanan İngilizler, Çin İmparatorluğu ile ‘sürtüşmeli’ ilişkilerinde nihayet ‘çapayı’ Hong Kong’a attı. 1997 yılına kadar İngiliz Krallığı’na bağlı olan Hong Kong, son 15 yıldır Çin Devleti sınırları içerisinde bir otonom Eyalet statüsünde. Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, 1 Temmuz 2012 Pazar günü gerçekleştirilen yıl dönümü törenleri için Hong Kong’a gelirken, Hong Kongluların merkezi hükümetin yaklaşımlarına dair kaygılarında giderek bir artış gözlenmektedir. Bu kaygının nedenlerine aşağıda değineceğiz.

Hong Kong gibi dünya ekonomisinin ve özellikle de Güneydoğu ve Doğu Asya’nın göz bebeği bir bölge olmasıyla dikkat çekerken, Hong Konglular, İngiliz sömürgeciliğinin modern dönemdeki uzantısı bir siyasi yapıda hayat sürmekten, siyasi ideoloji olarak komünist, ekonomi de liberal yaklaşım sergileyen ve bu anlamda haklar ve özgürlükler noktasında sorunlu bir ülkenin güdümünde yaşamaya başladılar. Haklar ve özgürlükler derken, elbette hafızalardan silinmeyen “Tiananmen Meydanı” bozgunu akla geliyor... “Özel Yönetim Bölgesi” (SAR) statüsüne sahip Hong Kong bugün siyaset bilimcilerce “Tek ülke, ikili sistem” olarak adlandırılan bir idari biçime uyarlı.

Hong Kong’da ‘Basic Law’ adıyla anılan temel anayasada bu durum, iç işlerinde serbest, savunma ve dış politikada merkeze bağlı olarak ‘otonom sistem’ adıyla zikrediliyor. Bu yönetimin en görünür yüzünde ise Hong Kong’u merkezden, yani Pekin’den atanan Özel bir Vali’nin yönetmesi. Pazar günü yapılan törenler sonunda, dördüncü dönem valisi olarak Pekin yönetimine yakınlığı ile bilinen iş adamı Leung Chun-Yinggöreve başlamış oldu. Bu tören vesilesiyle Hu Jintao yaptığı konuşmada Tek ülke, ikili sisteme devam edeceklerini, Hong Kong’u Hong Kongluların yöneteceğini ısrarla vurguladı. Bununla birlikte, bu yönetim sisteminde ince ayrımların olduğunu gözardı etmemek lazım. Hu’nun konuşmasında bu ayrımlar şu iki noktada açığa çıkıyor: ‘ulusal çıkarlar’ adı verilen olgular ile Hong Kongluların çeşitli toplumsal alanlardaki çıkarları; şehrin modern dönemlerin başından itibaren dış dünyayla kurduğu bağın devamı ile dış güçlerin iç işlere müdahale etmemesi.

Yukarıda dile getirilen “ikili sistem”, ekonomik bağımsızlığı akla getirmekle birlikte, Çin’in küresel olarak yükselen bir değer oluşu, Hong Kong’u kendi başına sağladığı başarılar ile eklemlenince, her iki taraf için de “ekonomide birliktelik” söylemi kulağa hoş geliyor ve pratikte de karşılığını buluyor. Zaten bugüne kadar atanan valilerin Komünist partisine yakınlığı ile bilinen iş çevrelerinden gelmesi de bunun bir göstergesi. Merkezi yönetimin, bu özerk şehre verdiği önemi göstermesi ve belki de daha önemlisi, şehir halkının herhangi bir siyasi çalkantıya yol açacak girişimlere meyyal vermemesi için düne kadar sürdürdüğü uluslararası finans, ticaret merkezi olma gibi küresel özelliklerini destekleyici politikaları gündeme getiriyor.

Bu çerçevede, Hong Konglular ekonomi alanında merkezle birleşmekten herhangi bir rahatsızlık duymuyorlar. Ekonomi alanında yaşanan son küresel krizler dikkate alındığında, dünyanın ikinci büyük ekonomisinin desteğini almakla Hong Konglular elbette bu alandaki birliktelikten memnun olmadıkları söylenemez. Hong Kongluların Çin’le ekonomik işbirliğine evet demelerinin somut göstergelerini, Hong Kong’un Çin’e yaptığı ihracat oranının %35’den %52’ye çıkmasında bulmak mümkün. Öte yandan, merkezi hükümet Hong Kong’un sahip olduğu avantajları komşu Shenzhen şehrine taşıma konusunda ciddi yatırımlara bakıldığında Hong Kong’un doğrudan bir etkisi olduğuna kuşku yok denilebilir. Aslında tam da bu çelişkili durum, ekonomik gelişmişlikle haklar arasındaki ilişki üzerinde durmayı gerektiriyor.

Son onbeş yılda ekonomik entegrasyondaki başarı, her iki tarafı memnun ederken, siyasi anlamda henüz büyük çapta ortaya çıkmamış olsa da, bir dizi soruna gebe olduğu söylenebilir. İngiliz idaresinde kaleme alınmış Hong Kong Anayasası’nın “özgürlüklerle” ilgili maddelerinden taviz verilmeyeceği ifadesi Hu’nun konuşmasında yer bulsa da, siyasi olarak merkezin baskısının gündelik yaşamda, örneğin her türlü temsili seçimlerde olduğu gibi, artan bir şekilde hissetmeleriyle kaygılarında artış görülmektedir. Bu anlamda, ekonomik birlikteliğe ‘evet’, siyasi birliğe ‘hayır’ söyleminin giderek taraftar topladığı görülüyor. Valisini bile seçme hakkına sahip olmayan nüfusu yedi milyonu bulan Hong Kong’da, merkezi yönetimin siyasi manipülasyonlarını artırarak devam ettirebileceği yönündeki kaygıları artırıyor. Bu anlamda şehir halkının bilinçaltında 1989 ‘Tiannanmen bozgunu’ yattığına kuşku yok. Tören alanına girmeyi başaran birkaç göstericinin yüksek sesle haykırdığı da tam da bu ‘bozgundu’.

Bu durum, -her ne kadar 2017 yılındaki seçimlerde özgürlükleri verileceği yönünde kimi güvencelerden bahsedilse de- özellikle seçim haklarının ellerinden alınmış olması yatıyor. Siyaseten kendilerini Çin vatandaşı olarak görmeyen Hong Kongluların oranında on beş yıl öncesine göre artış olması, gidişatın hiç de arzu edildiği gibi olmadığını ortaya koyuyor. 1997’de kendilerini Hong Konglu addedenlerin oranı %59 iken bugün bu oranın %63’e çıkmış olması, ortada açıkça bir aidiyet ve kültür sorunu olduğunu gösteriyor. Bir yandan, kültürel bir yanılmasanın eseri olarak kendilerini İngiliz eseri ‘Hong Konglu’ sayanlar, Eyaletleri’nin yeni orta sınıf Çinlilerin akınına uğramasından rahatsızlık duyması  iki halk arasında aşılması güç bir kültür farklılığının göstergesi olarak ortaya çıkıyor. Hong Kong örneğinden hareketle, ekonomik varsıllık ile bireysel ve kollektif özgürlükler arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğini veya süreçte hangisinin daha çok ön plâna çıkacağını göreceğiz.

Jumat, 06 Juli 2012

Prof. Dr. Syed Naqib Al-Attas Şimdilerde Ne Yapıyor?


Mehmet Özay                                                                                                            5 Temmuz 2012

Muhammed Syed Naquib Al-Attas, doğuda ve batıda akademi dünyasının ismini “Bilginin İslamileşmesi” kavramına önemli katkıda bulunan bir bilim adamı olarak tanıdığı Malay coğrafyasının son dönem yetiştirdiği önemli bir şahsiyet. Kısa bir yazıda her yönüyle tanıtmanın mümkün olmadığı Al-Attas’a sadece kısa bir değini yapacağız bu çalışmamızda.

Al-Attas'ın Cumartesi
sohbetlerinden bir enstantane
Adından başlayalım, al-Attas, Attas ailesinden geliyor. Dedesi, Cava Adası’nın önemli şehirlerinden Bandung’da yerleşik bir Arap göçmeni olan Seyyid Abdullah al-Attas bin Muhsin. Niçin Bandung’da yerleşik bunu sormak lazım. Arap göçmenler Güneydoğu Asya’nın ticaretiyle meşhur liman şehirlerinde yerleştikleri bilinir. Dede al-Attas’ın Bandung’dan 19. yüzyıl ikinci yarısında Singapur’a geçtiğini görüyoruz. Elbette bu geçişte, Singapur’un artmakta olan sadece ticari hayattaki rolünü algılamamak lazım. Singapur, aynı zamanda, bir yandan envai türünden misyonerler, önce İngiliz Doğu Hint Şirketi, ardından 1867’den itibaren İngiliz Sömürge Yönetimi’nin eğitim faaliyetleri, öte yandan peranakanadı verilen Hintli Müslümanların yayıncılık ve eğitim faaliyetleri ile neredeyse tüm Güneydoğu Asya’nın “modern aydınlanmacı” ruhunun depreştiği yer olarak öne çıkar. İşte bu ortamdır ki, dede al-Attas’ı cezbetmiş ve Singapur’a yerleşmiştir diyebiliriz. 
Künyesindeki “seyyid” adı önemli elbette... Yani tarihin erken dönemlerinden itibaren Arap Yarımadası’ndan Güneydoğu Asya adalarına hicret eden azınsanmayacak sayıdaki ehl-i beyt mensuplarından. Şerif, Habib künyelerine sahip olan aileler gibi…

Dede Attas’ın kaderinde, yolu Ortadoğu’dan bölgeye ‘cariye’ olarak düşen bir bayanla evlenmekte varmış. Bu evlilikten dünyaya gelen Ali al-Attas ve bu evlilikten 20. yüzyıl Malay dünyasının entellektüel ortamına ‘renk katacak’ bireylerin dünyaya gelmesine vesile oldu. Naqib Al-Attas bu neslin önemli temsilcilerinden biri olmakla dikkat çekiyor.

Naqib al-Attas, tıpkı kardeşleri gibi ilk eğitimini dönemin en önemli eğitim merkezi olarak da bilinen Singapur’da alır. İngiliz okullarında başlayan öğrenim hayatı gelecek yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika’daki akademik çalışmalar, görevlerle dolu yaşamın ilk habercisidir aynı zamanda. Hayatını Batılı eğitimin şekillendirdiği izlemini veren al-Attas, aslında bu aldığı eğitim paradigmasının tam aksine, geleneksel İslamı öne çıkaracak ve bu anlamda gözü kapalı modernleşme akımlarının kök saldığı coğrafyalara kafa tutacak ve kökleri geçmişin derinliklerine uzanan bir gelenekselci İslam paradigmasının dirilticisi olarak öne çıkar. Her ne kadar, kimi çevreler al-Attas’ı, mensubu bulundukları modernleşmecilik yarışında “perde arkası” rolüne sahip liderleri ile aynı paralelliğe koymaya, okuyama ve de onaylatmaya çalışsalar da al-Attas bu anlamda “biricikliği”ni bu geç yaşına kadar korumasını bilmiştir. Bunu söylerken, salt değini noktamız, al-Attas’ın temsilcisi olduğu ilmi birikimdir. Popülaritesi değil…

Al-Attas, ilahiyat, felsefe, tarih ve edebiyat alanlarındaki çalışmaları ve düşünceleri ile, belki de kadim dönemlerin tüm bilimlerini kendinde içkin hale getirmiş alimlerini anımsatır dersek abartmış olmayız herhalde. Bir yanda maddi öte yanda manevi alana tekabül eden bu ilim dallarındaki birikimi kendisini yeni bir eğitim felsefesinin kurucusu olmaya sevk etmiştir. İşte bu anlamıyla, al-Attas’ın eğitim felsefesi kökenini gelenekte bulması, yukarıda zikredilen alanlarda gelenekten devşirdiği bilgi ve hikmetin özünü oluşturur. Bu eğitim felsefesi ki, modern eğitim metodolojilerinin dayandığı “positivist-materyalist” çizgiye bir nokta koymayı ve “bilimi” İslami paradigması çerçevesinde yeniden şekillendirmeyi gerektirmektedir. Bu paradigmadan hareketle bilginin İslamileştirilmesini teorisini ortaya atmış ve bunun uygulayıcısı olarak da bizzat ilgili kurumun başında uzun yıllar hizmet vermiştir.

Al-Attas’ı, düşüncelerini, çalışmalarını anlamak için derdi neydi sorusunu sormak gerekir. Öyle ya, derdi olan biri ancak bunca yükün altına girer ve elinden geldiğince yükü omuzlamaya çalışır. Bu anlamıyla, al-Attas Malay medeniyetinin ürettiği değerleri 20. yüzyıl yolsuzluğu içerisinde gönüllülükle ve cesaretle taşıma cüretini göstermiş ve geçmişin değerlerini gelecek nesillere miras bırakmayı kendine bir borç bilmiştir.

Prof. Naqib al-Attas bugün ne yapıyor sorusunu soranlara şu cevabı vereyim. Al-Attas 84’üne varmış bir hikmet sahibi… Çoğunluğun varsayabileceği gibi köşesine çekilmiş değil elbettte. Malezya’nın araştırma üniversitelerinden biri olan Malezya Teknoloji Üniversitesi’nin (UTM) Rektörü Prof. Zaini Ujang’ın davetlisi olarak Malay Medeniyeti Fakültesi’ne bağlı İslam, Bilim ve Medeniyeti Çalışmaları Merkezi’nde (CASIS) ‘misafir öğretim görevlisi” statüsüyle görevlendirildi. Elbette bu görevlendirme sembolikliğinin yanı sıra, Al-Attas’ın birikimini yeni nesillere aktarmanın bir aracı olarak UTM Kuala Lumpur Jalan Semarak’daki kampüsünde ayda iki defa gerçekleştirilen sohbetlerin hayata geçirilmesine de olanak tanıyor. Bu girişim, 1990’larda ISTAC’ın idareciliğini yapmış ve ardından kimi gelişmeler üzerine görevi bırakmış olan Al-Attas’ın yeniden akademi dünyasına dönüşü olarak da değerlendirilebilir. Kuala Lumpur’a yolu düşenlerin Al-Attas’ın seminerlerine iştirakini özellikle tavsiye ederim.

Senin, 02 Juli 2012

Açe’de Yeni Dönem


Mehmet Özay                                                                                                               27 Haziran 2012

Açe Valisi Dr. Zaini Abdullah
Açe’de 9 Nisan’da yapılan Eyalet Valiliği seçimlerinin ardından Dr. Zaini ve Muzekkir Manaf ikilisinin 2012-2017 yıllarını kapsayacak beş yıllık görevleri 25 Haziran Pazartesi günü itibarıyla resmen başladı.

Açe Eyalet Parlamentosu’nda yerli ve yabancı önemli konukların da iştirakıyla gerçekleşen atama töreni Açe’nin önemli bir döneme başlangıcını sembolize etmesi bağlamında oldukça önemli. Parlamento binasındaki törene Açe Parlamentosu Başkanı Hasbi Abdullah, geçici valilik görevini yürüten Tarmizi Karim, eyalet milletvekillerinin yanı sıra, geleneksel bir makam olan ‘wali’lik görevini üstlenen Tgk. Malik Mahmud’un yanı sıra, Endonezya İç İşleri Bakanı Gunawan Fauzi ve Avrupa Birliği ülkeleri temsilcileri iştirak etti.

İç İşleri Bakanı’nın ifade ettiği üzere, bu valilik töreni Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden katılım konusunda rekor kırması Açe’nin Avrupa ülkeleri nezdinde gördüğü intibaı ortaya koyması bakımından önemli. Aslında ortada şaşılacak  bir durum yok. Avrupalılar Açe’yi tsunami’den sonra keşfetmediler. Açe tarihine vakıf olanların bildiği üzere, Açe’nin Avrupalı uluslarla ilişkisi, diğer Malay dünyasının diğer devletleriyle kıyaslanmayacak ölçüde farklı boyutlarda seyretmesiyle dikkat çeker. Günümüzde ise içinde yaşadığımız koşulların da tetiklemesiyle söz konusu Avrupa ülkelerinin Açe’ye ilgileri anlaşılabilir bir husus. 

Yeni Vali ve yardımcısının kimler olduğuna kısaca değinmekte fayda var. Açe’nin 23. valisi olarak görev yapacak olan Dr. Zaini Abdullah, uzun yıllar merhum Hasan di Tiro ile birlikte İsveç’te sürgünde yaşamış ve sürgünde kurulan Açe Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı görevini üstlenmişti. Öğretmenlikten gelmesi nedeniyle ‘muallim’ lakabıyla da anılan Müzekkir Manaf ise yıllar süren silahlı mücadelenin içinde yer almış ve Açe Özgürlük Hareketi komutanı Tgk. Abdullah Şafii’nin 2000 yılında şehit edilmesinin ardından, komutanlığa getirilmişti.

Yeni dönemin ne anlama geldiğini anlamak Açe’yi anlamak adına önem taşıyor. Açe’de bugün başlayan süreç sıradan bir vali ataması değil. Dr. Zaini ve Manaf ikilisi, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması’na binaen Açe Özgürlük Hareketi’nin siyasi uzantısı olarak doğan Açe Partisi’nin mensupları olmaları hasebiyle, Açe’nin 20. yüzyıl tarihinde yaşanan kırılmaların akabinde ortaya çıkan ve Açe’yi geleceğe taşıyacak bir projenin yürütücüleri olmalarıyla dikkat çekiyor. Bir önceki vali İrvandi Yusuf’un Açe ‘hareketi’ içerisinde yer aldığını unutmamakla beraber, 2006 Valilik seçimlerinde yerel partilerin kurulmamış olması hasebiyle İrvandi Yusuf seçimlere bağımsız aday olarak katılmış ve valilik makamına seçilmişti.

Bugün başlayan süreç, ‘hareketin’ bir anlamda Açe halkıyla teşrik-i mesaisini tam anlamıyla ortaya koyacaktır. Kimi gözlemcilerin ileri sürdüğü üzere, Açe Partisi’nin kurucu elitlerinin Açe tarihinden aldıkları ilham ve modern dönemdeki gelişmeler muvacehesinde Açe’yi tıpkı geçmişteki parlak günlerine getirme gibi yüce ve ulvi bir görevin şuurundalar. Peki burada yaklaşık bir buçuk yıldır Açe Partisi içerisinde yaşanan çalkıntıyı da unutmamak gerekir. İki gruba ayrıldığı izlenimi veren Açe Partisi, bizatihi bu gruplar arasında ‘ideal’ noktasında bir farklılık olmamakla birlikte, kimi noktalarda doğan görüş ayrılıkları seçimler öncesinde farklı adaylarla seçime girilmesine neden olmuştu. Seçimleri takiben Dr. Zaini yaptığı açıklamada Açe’nin geleceği için tüm tarafları birlikte çalışmaya davet etmesi de oldukça anlamlıydı. Bunu destekleyici bir başka yaklaşım ise geçenlerde kendisiyle görüştüğümüz muhalif kanada mensup bir kadın entellektüelden geldi. Aradaki anlaşmazlığın giderilmesi konusunda görüşmelerin yapılabileceğini belirten muhatabımız, mevcut durumun Açe’de olumlu gelişmeler arzu etmeyen çevrelerin işine yaradığını belirtti. 

Peki pratikte yeni valiyi bekleyen sorunlar neler ve ne tür çözümler sunabilir? Açe’nin sorunlarından bahsetmek kadar, çözümlerinden de bahsetmek uzun bir yazının konusu. Kimi yerlerde bu konuları dile getirdik. Kısaca belirtelim: a)Helsinki Barış Anlaşması’nın maddelerinin teker teker hayata geçirilmesi; b)Açe’de yolsuzluğun önünü alma konusunda bir yandan ahlaki ve eğitim yapılanması geliştirilirken, uluslararası boyutları da olan bu olgunun yasal ve yargı süreçlerinin de yürürlüğe konması; c) Küçük ve orta ölçekli işletmelerin faaliyet göstereceği endüstri merkezlerin kurulması; d) Açe deniz limanlarının uluslararası ticarete konu olacak donanıma getirilmesi; e) yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından oldukça zengin Eyalet’te dışarıya hammadde satışı yerine, üretim süreçlerine konu olacak bir ekonomik üretim yapılanmasına gidilmesi vs.

Bu konular içerisinde en dikkat çekeninin yolsuzluk olduğuna kuşku yok. Ancak ‘Yeni Açe’de vali ve yardımcısının el atması gereken ana sorunların gerek iç gerekse dış kaynaklı yolsuzlukların önüne geçmesi, diğer alanlarda sağlıklı gelişmelerin kapısını arayalacaktır. Çünkü yakından bilindiği üzere, bu tip ‘toplumlar’da sorunun temelinde mevcut kaynakların adilane şekilde kullanılmamasının doğurduğu toplumsal çapraşıklık, bir yandan bireyleri umutsuzluğa sürüklediği gibi, yolsuzluğun maddi ve manevi alanlara doğru giderek yayılmasına da neden oluyor. İşte bu nedenledir ki, geçenlerde vali yardımcısı Müzekkir Manaf, birkaç gün önce Pidie’de katıldığı bir seminerde yeni yönetimin acil üzerinde duracağı konuların başında ‘ahlak ve eğitim’ geldiğini belirterek bu konuda özellikle alimlere önemli rol düştüğünü belirtti. Elbette sorunun eğitim boyutu kadar, yasal bağlamı da gözardı edilemeyecek bir yapısal nitelik sergiliyor. Bu nedenle, yeni yönetimin Parlamento ile işbirliği yaparak devlet müdürlükleri kadar, Açe’de faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası kurumlarda var olduğu belirtilen yolsuzluk hadiselerin üzerine ısrarlı gidilmesi Açe halkının yararına olacağına kuşku yok. 

Bunun yanı sıra, Vali ve yardımcısının Açe halkı arasında sinerji yaratacağına kuşku yok. Bu anlamda, sahada oldukça güçlü olan Açe Partisi’nin, valilik ve parlamento kurumları arasında kurulacak sıkı işbirliğinin kısa sürede sahada halkın sosyo-ekonomik kalkınmasına katkı sağlayacak projeler olarak dönmemesi için hiçbir neden yok.

Açe bir yandan kendi iç kalkınmasını hayata geçirirken, bir yandan da muadili toplumların içinde yaşadığı sorunların aşılmasında model olma imtiyazını da elde edebilir. Bu bağlamda, akla ilk gelen husus Açe’de 2005 yılında imzalanan barış anlaşması ve devamındaki gelişmeler örneklik konusunda gözardı edilemeyecek uluslararası boyutlara sahip. Açe Barış görüşmelerini yürüten ekibin kimi üyelerinin Mindanao, Papua gibi çatışma bölgelerinde de barış süreçlerine katkı yaptıklarını bildiğimizden, yeni dönemde, yönetimin bu konuda uluslararası duyarlılığı ortaya koyacak adımlar atması şaşırtıcı olmayacaktır. Son bir aydır uluslararası gündemde yer işgal eden Arakanlı Müslümanların sorunlarının halli de bu anlamda, Açe sivil toplum kuruluşlarının gündemine gireceğini düşünebiliriz. Hem aynı bölgede var olmaları, hem de benzer süreçleri taşımaları nedeniyle Açe ve Açelilerin tecrübesinin Arakanlılar için olumlu zeminler hazırlayacaktır. Birkaç yıl önce Açe yönetimi ve halkının kara sularına giren Arakanlılara muamelesi zihinlerde canlılığını korurken, yeni dönemde Açe Valisinin konuya hassasiyeti Açe’nin model bir toplum olması yolunda önemli bir adım olacaktır. 

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=215926

Minggu, 01 Juli 2012

Ide Ide Tentang Era Aceh Baru


Mehmet Ozay                                                                                                                 1 Juli 2012

Era baru Aceh telah bermula di Aceh. Zaini dan Muzakkir (ZIKIR) telah dilantik sebagai gubernur untuk periode 2012-2017. Periode ini tidak hanya penting untuk kehidupan sosial dan politik Aceh tapi juga untuk perkembangan daerah dan nasional Indonesia. Meskipun faktor terebut penting, ada yang tak kalah pentingnya yaitu, pendekatan global internasional. Jika anda bertanya apa buktinya, angka perwakilan tertinggi Uni Eropa saat pelantikan gubernur adalah salah satu pendapat saya. Angka tersebut dinyatakan oleh Menteri Dalam Negeri sendiri, Gunawan Fauzi. Amat disayangkan mengingat Negara Negara muslim baru mengenal Aceh setelah tsunami, tidak seperti Negara-negara Eropa yang telah lama merasai dengan keberadaan Aceh.

Mari kita pikirkan bersama tentang masa depan Aceh untuk lima tahun ke depan dibawah naungan ZIKIR. Meskipun ada berbagai persilisihan dan pertentangan pendapat selama masa pemilihan, sekarang waktunya rakyat Aceh diperlukan untuk bersatu sebagaimana Zaini telah menghimbau segala pihak untuk bersatu padu demi menciptakan kemajuan-kemajuan Aceh dengan menanamkan kembali semangat persaingan karena pada dasarnya hasil pilihan rakyat telah diputuskan. Namun itu tidak berarti bahwa kita akan mengabaikan perselisihan diantara kelompok tapi sebaliknya mengadakan rekonsiliasi melalui upaya dari intellektual, partai local dan nasional, pihak ulama, institusi masyarakat sipil, universitas, akademisi, dan masyarawakat awam. Saat saya menyaksikan permainan selama masa pemilihan kepala daerah, saya kembali teringat dengan apa yang terjadi di Aceh 200 tahun yang lalu. Sultan Jauhar Alam Shah dan oposisi secara keras menentang satu sama lain sehingga menyebabkan hilangnya kesempatan untuk memperoleh manfaat dari kompetisi para kolonialis diperedaran Selat Malaka. Dan akhirnya, ketika Singapura muncul sebagai wilayah baru, Aceh telah kehilangan separuh besar inisiatif untuk bergelut sebagai bagian dalam catur dunia. 

Mari kita alihkan perhatian pada bagian praktik yangbisa kita lakukan sekarang. Sebagaimana ‘Aceh Baru’ merupakan produk MoU Helsinki setidak tidaknya dalam hal tertentu, seluruh kriteria yang tertulis dalam teks sebaiknya ditegakkan secara konkrit. Tidak seperti yang diperkirakan oleh beberapa pihak, MoU Helsinki tidak  hanya menutupi isu politik tetapi juga isu sosial, ekonomi, dan perkembangan budaya Aceh. Jadi bagaimana pihak intellktual dalam masyarakat Aceh dapat melewatkan kenyataan ini. Jika pelaksanaan MoU Helsinki dapat dijalankan dengan sukses, mengapa tidak Aceh menjadi model untuk wilayah-wilayah konflik lainnya di Asia Tenggara seperti Mindanao, Arakan, dan lain sebagainya.

Issue yang harus dipecahkan saat ini adalah bagaimana orang Aceh mampu menangani kemiskinan, buruknya system dan ketidakseimbangan keadilan, dan yang paling penting lagi adalah mengatasi penyebaran mental korupsi. Sebagaimana diketahui secara global bahwa korupsi adalah ibu pincangnya sistem sosial dan ekonomi dalam masyarakat. Isu korupsi ini seperti yang telah saya sebutkan dalam artikel saya berbahasa Turki tidak datang dari orang Aceh sendiri tetapi lebih berasal dari faktor implementasi dari luar. Maka tanpa mampu menyelesaikan isu korupsi, hampir tidak mungkin rasanya untuk mampu mengatasi persoalan lainnya. Saya secara pribadi menganjurkan kepada pihak terkait untuk dapat mengorganisir seminar exclusive bagi segenap masyarakat di Aceh. Dan beberapa komite sebaiknya diwujudkan dengan melibatkan berbagai jenis profesi dalam masyarakat and follow up. Dan lebih baik lagi jika program ini diutamakan melalui pengaktifan nilai nilai shariah yang pada dasarnya tidak semata mata diikat dengan hukuman tapi lebih pada struktur pre-emptive action

Pihak berwenang shariah diperlukan untuk mulai menata kembali butir butir hokum bagi pelaku korupsi yang tidak hanya adil bila diberlakukan terhadap warga dengan nilai curian sedikit tapi juga adil bagi pelaku pencurian harta publik. Tentu kedua pelaku dalam hal ini tidak akan menerima hukuman yang sama. Mengapa kita larut dalam phenomena hukuman terhadap jilbab perempuan-perempuan Aceh yang hanya berujung pada pengolok-olokan terhadap kewenangan shariah. Inilah kesempatan Aceh untuk menjadi model bagi dunia dalam penumpasan korupsi secara Islami. Sebagaimana pimpinan Partai Islam se-Malaysia (PAS), Dato Seri Haji Abdul Hadi Awang berargumen bahwa  masyarakat non muslim akan bias menerima pemberlakuan shariah Islam jika segala sistemnya dapat dirumuskan secara adil. Dalam rangkan penyusunan langkah-langkah hokum shariah yang tepat, Segenap institusi, baik local, nasional, maupun internasional yang aktif menggerakkan program kemanusiaan di Aceh sebaiknya tidak dilewatkan oleh pihak komite dan penegakkan shariah. Di sisi lain, saya berpikir ketika Muzakkir manaf menyebutkan bahwa tugas awal yang harus ditangani adalah persoalan merosotnya moral dalam masyarakatAceh dan pentingnya keterlibatan dan keaktifan ulama untuk menggali akar persoalan moral tersebut telah menampakkan langkah awal yang baik untuk memulai pemerintahan 5 tahun kedepan.   

Perkara penting yang kedua adalah bagaimana mengaktifkan produk mentah Aceh seperti pertambangan, perikanan, pertanian dan agro business sebagai produk value-edit. Artinya, produk tersebut tidak hanya dapat dijual sebagai sumber alamai dengan harga terendah tapi juga dapat dijual setelah pengolahan dan harga menguntungkan. Produk ini dapat menempati posis yang kuat di Asia Tenggara dan pasar internasional jika dapat diimplementasikan dengan baik. Contohnya Singapura dan Malaysia mengimpor produk produk semacam ini ke Negara-negara tetangga. Di sisi lain, Negara-negara kaya teluk Arab tidak memilik produk semacam ini oleh karena itu impor dari negara lain sangat dibutuhkan. Pada dasarnya, Aceh sudah mempunyai potensi sumber produk, posisi geografi yang strategis, dan ikatan sejarah dengan wilayah tersebut. Kita tidak perlu menemukan Amerika kembali. Ada banyakmodel yang bias kita ambil dari sekeliling kita. Contohnya pada tahun 1970-an Tun Abdul Razak, perdana mentri Malaysia meberlakukan projek Felda yang terdiri dari pengolahan minyak kelapa sawit. Saat ini FELDA (Federal Land Development Authority) telah menjadi nomor satu di Asia Tenggara dan nomor dua dalam pasokan pasar global. Proyek semacan ini dioleh oleh agen agen pemerintah dan masyarakat sipil yang tidak memiliki tanah. Masayarakat tersebut dibekali hanya dengan sebidang tanah yang cukup untuk mengerakkan proses proyek. Tidak hanya pemerintah yang kemudian maju tapi juga masyarakat sipil. Apa yang harus dilakukan oleh pemerintah adalah merangkul setiap ahli dalam bidangnya masing masing dan digabungkan dengan sumber daya manusia Aceh di lapangan. Cara yang sebaiknya dipilih adalah secara eklektik dan bukan bersifat hirarki karena pada dasaarnya Masyarakat Aceh lebih tahu bahwa mereka memiliki paradigm berbeda dari mereka yang pendatang.

http://aceh.tribunnews.com/2012/07/01/ide-ide-tentang-aceh-baru