Selasa, 26 Juni 2012

Arakan Sorununu Anlamaya Doğru


Mehmet Özay                                                                                                               18.06.2012

Son iki haftadır Güneydoğu Asya ve dünya medyasında yer alan Arakanlı Müslümanların maruz kaldıkları zulm adına birtakım medya organları ile sivil toplum kuruluşlarının sitelerindeki yansımaların nasıl bir sonuç vereceğini hep birlikte göreceğiz. Bununla birlikte, bugüne kadar, Myanmar’daki azınlık Müslümanların sorununu kalıcı çözüm bulma konusunda herhangi bir girişim olmaması ümitleri azaltmıyor değil. Öyle ki, kimi kuruluşlar, üyesi oldukları uluslararası İslami kuruluşu hareket geçirme konusunda sadece tavsiye noktasından öteye geçmemeleri ise bir başka sorunu teşkil ediyor. Bu hem üye kuruluşlar hem de söz konusu İslami kuruluşun bu yeni sınavda nasıl bir performans sergileyeceğini açığa koyacaktır. Kimi kuruluşların da ‘tekil’ girişimlere başvuracağını dikkate alarak söyleyebiliriz ki, bu çabanın böylesi ciddi bir sorun karşısında arzu edilen ‘hasılayı’ getirebileceğini düşünmek bile hayal. Bu meyanda gelişmeleri izlemeyi sürdürürken, Arakan sorununa biraz daha derinlemesine bakmanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

Myanmar’da yaşayan Müslümanların, yaklaşık 55 milyonluk genel nüfus içerisinde %5’lik bir kesimi oluşturduğu tahmin ediliyor. Özellikle Rakhine Eyaleti’nde konuşlanmakla birlikte, Shan, Kayah ve Kachin Eyaletleri’nde de az miktarda Müslüman nüfusun varlığından söz edilebilir. Tıpkı diğer Hint-Çini’ndeki Müslüman azınlık toplumlarında görüldüğü üzere, Arakanlı Müslümanların da genel itibarıyla unutulmuş veya unutturulmuş İslam toplulukları olduğu dikkat çeker. Bunun maddi nedenleri üzerinde durabiliriz. Bu bağlamda, örneğin Açe, Filipinlerdeki Moro-Mindanao veya Tayland’ın güneyinde Patani bölgesi gibi gerek gayrı-müslim gerekse ve özellikle de İslami kurum ve kuruluşların kapsam alanının ‘görece’ dışında olmasının nedeni olarak, uzun erimli bir bakışla, zikredilen bu bölgelerin kadim Doğu-Batı deniz ticaretinde yer almamaları gösterilebilir. Bu durumun, söz konusu bölgeleri ne doğrudan Hint Okyanusuna ne de Arap Yarımadası üzerinden Ortadoğu’ya yönelik bir karşılıklı etkileşime olanak tanımasıyla kültürel, ekonomik ve dini paylaşıma yabancılığı ileri sürülebilir. Bunun anlaşılabilir tarafı elbetteki dikkatlerden kaçmamalı.

Bununla ilintili bir başka husus ise, modern dönem bağlamında, bu Müslüman azınlık veya etnik yapıların kimi problemler özelinde diğer gelişmekte olan diğer ülkelerdeki etnik unsurlarla benzerlik göstermesi. Bu, zaman zaman dile getirdiğimiz üzere, ulus-devlet ideolojisinin milliyetçi dayanağının kaçınılmazlığının bir ürünüdür. Her etnik unsur, dominant olduğu iddia edilen çoğunluğa tabi edilmelidir ve bunun alternatifi de mümkün değildir. 20. yüzyıl boyunca bu coğrafyalarda etnik unsurların merkez güçlere karşı muhaliflikleri temelde batılı ideolojiler aracılığıyla açıklanageldiği de bir başka unsurdur. Bu çerçevede Marksist sınıf çatışması kadar, akabinde, liberalizmin körüklediği gelir dağılımındaki adaletsizliğin ekonomik geri kalmışlıkla izahı birbirine eklemlenmiş olarak gündemde yer alıyordu. Bu yorumların bölge Müslümanlarını açmaza götürdüğü yönünde bir düşünce serdedebiliriz. Niçin mi?

Onyıllarca mağdur ve mazlum bir hayat süren pek çoğu merkez güçlerin baskısı ve zulmü ile hayatını yitirmiş bu topluluklara ‘Merkez Müslüman dünyasının’ görece kayıtsızlığını başka nasıl açıklayabiliriz. Bu nedenledir ki, bölge Müslümanlarının sorunları ‘İslami hassasiyetlere’ konu edilmediğindendir ki, bugüne kadar gözardı edilegelmiştir. Oysa, Hint-Çini’ndeki Müslüman azınlıkların sorunlarını farklı bir çerçeveye oturtmak, bu toplumların varlıklarını farklı bir paradigm çerçevesinde ele almakla mümkündür. Gerek Batılı sosyal bilimcilerin, gerekse söz konusu ülkelerin merkez güçlerinin bu halkların varlıklarını izahda Batılı ekonomi-politik paradigmasını araç kılmaları, dolaylı veya dolaysız olarak bu halkların geçmişini, tarihini, kültürünü de yok saymanın bir aracı haline geliyor. Yani tarihsiz, kültürsüz bir toplum, maddi değerlerle örtüştürülen bir nesnel konuma indirgeniyor ve yok sayılıyor. Bu anlamda, Evrimci teorisyenlerin kayıtlarıyla söylersek, ekonomik savaşta varlık bulamamış zayıf nitelikli unsurların toplumsal varlıklarını yitirmeleri ‘doğal bir süreç’ halini alıyor. 

Merkez güçlerin, çeperdeki Müslüman unsurların sözde geri kalmışlıklarına çare olarak bir anlamda kumar masasında öne sürdükleri çözüm, ‘aidiyetinizi’ bırakın, ‘bize eklemlenin’ ekonomik gelişmişlikten payınızı alın. Aslında bu bölgelerin potansiyel ekonomik kaynakları gözardı edilemeyecek bir öneme sahip olması, kimiçevrelerce yukarıda dile getirilen önermeleri çürütmeye kafi. Yani, bu etnik Müslüman unsurların ‘ekonomik geri kalmışlıkları’ yaşam alanlarındaki ‘materyal yoksunluktan’ değil, bizatihi, merkez hükümetlerin, bu halkların üzerinde yaşam sürdükleri kaynakları bizatihi bu halklar eliyle aktive etme düşüncesine yanaşmamalarıdır. Bu nedenledir ki, tıpkı Güneydoğu Asya’nın diğer ‘sıcak’ bölgelerinde olduğu gibi, bu coğrafyalarda da merkez adına hakimiyeti sağlayan yegâne organ olarak ordu ve ordu yanlısı unsurlar maddi kaynakların kullanılmasında tek güç olarak neşet etmekte ve bununla kalmamakta, halkın bu kaynaklara erişimini zorbalıkla engellemekte, ellerinde olana da gene aynı insan dışı kayıtsızlıkla el koyabilmek hakkını kendinde görebilmektedir.

Söz konusu ekonomik ‘yapılanmanın’ dışında, Müslüman toplulukların siyasi varlıklarını ortaya koyacak yapılanmaların da oldukça sınırlı ve kısıtlı olduğu dikkat çeker. Özellikle, modern ulus-devlet unsurunun ekonomi-politiğinin içiçeliği, ekonomik anlamda yoksunluğun kol gezdiği bu coğrafya halklarının siyasi aksiyonerlikleri de sınırlı olmaktadır. Bu bağlamda, ana dil kullanımı, medya erişimleri vb. daralmalar kadar, siyasi merkezin çeşitli araçlarla yerel siyasi kanatları ‘çökertecek’ girişimleri her daim yürürlüktedir. Bu durum, Müslüman kitleler içerisinde çeşitli saiklerle merkezle ‘işbirliği’ yürüten kimi grupçukların doğmasına ve bu anlamda içeriden kuşatmaya kadar varacak siyasi erozyonlara neden olabilmektedir. Bu belki de, merkez güçlere en cazip gelen yöntemlerden biri. Ulusal birliği tesisin kaçınılmaz yaptırım aracı olarak ‘içerden kuşatma modelleri’ Müslüman unsurları asimilasyona ya da akomadasyona zorlayacak bir sürece tanıklık edecektir.

Selasa, 19 Juni 2012

Yüzyılların Ötesinden Günümüze Bir Yerli Kabile: Semailer (II)


Mehmet Özay                                                                                                      18 Haziran 2012

Semai kabilesine dair gözlem ve tecrübelerimizi aktarmaya devam ediyoruz. UTM Mimarlık Fakültesi’nin (Alam Bina) sıra dışı hocası Dr. Ahmad Saifuddin ve öğrencilerinin saha çalışmaları çerçevesinde konuk olduğumuz Perak-Pahang sınırındaki Pos Bersih köyü ve çevresinde gerçekleşen bu serüvende, Malay toplumu içerisinde olduğu kadar, dışında da yer alan bir toplumsal grupla doğrudan temas kurma şansı yakaladık. Şans dememin elbette anlaşılır nedenleri var. Öyle herkesin kolay kolay giremediği yerli kabilelerinin yaşam alanlarına kısa süreliğine de olsa nüfuz edebilmek için resmi makamlardan izin almak gerekiyor.

Konakladığımız kamp sadece nehirlerle değil, dört yandan ufku çevreleyen Lyang ve Badak adı verilen dağlarla ve sıcak su kaynağıyla da çevrili . Toplam beş yerli köyüne ev sahipliği yapan bu dağlık bölgede toplam iki bin civarında orang asli yaşam sürüyor. Önceki bölümde yer verdiğimiz üzere, bu bölge sadece iki önemli İngiliz sömürge yöneticisinin keşif gezisinin merkezi olmakla kalmıyor, aynı zamanda, Japon İşgali döneminde, Badak Dağı pek çok Japon askerinin konuşlandığı bir merkez olmasıyla da hatırlanıyor.

Semailer’in Malay Yarımadası’ndaki ondokuz yerli “orang asli” kabilesinden biri olduğunu ifade etmiştik. Yaşam alanları Perak, Pahang ve bir ölçüde de Kedah Eyaletleri ve bir ölçüde bu eyaletleri kesen sınır boylarında, yani ülkenin orta ve kuzey bölgesinde yoğunlaşıyor. Bununla birlikte, Semailer, bir süredir modernleştirici güçlerin tesiri altında çok-ırklı bir toplumsal yapının unsurun parçası olma sürecindeler. Bir yandan, doğal yaşam alanlarını korumak ve dolayısıyla ataları ile olan bağlarını devam ettirmek, öte yandan, yabancısı oldukları bir “dünyaya” ayak basmak gibi ikircikli bir durumla iç içeler. Yani, Semailer “kültür şokunu” derinden yaşayan bir toplumsal grup özelliği taşıyor. Bu kültür şokunun somut ifadesini ise bu grupların yaşadıkları mekânlarda bulmak mümkün. Ne şehrin içindeler ne de tastamam ormanın... Bu “iki kimlikliliğin” bugünkü nesiller üzerindeki baskısını ölçebilmek mümkün değil. Yazılı bir toplum olmadıklarından ötürü de ‘hallerini’ aktaracak araçlardan, en azından bizim bildiğimiz anlamıyla yoksunlar. Belki de, hâlâ üzerlerinde taşıdıkları çekingenliktir ki, onları dışarlıklılar nezdinde algınamaz kılıyor.

Bu girişin ardından, Pos Bersih orang asli köyündeki icraatlarımızdan bazı enstanteneleri paylaşmanın yeridir. Kampın en önemli etabını yağmur ormanlarındaki "derin yürüyüşümüz” oluşturuyordu. Sekiz kilometreyi bulan, ancak yamaç ve sığ orman yapısı içerisindeki bu yürüyüş neredeyse yarım günü buluyor. İki kayaya bağlanan halatlar yardımıyla yaptığımız iki nehir geçişinin ardından, hedefteki Lyang Dağı eteklerindeki Lata Brenbun Şelale’sinde soluklanıyoruz. Coğrafyayı çevreleyen dağlar, “evsahiplerinin” yani orang aslilerin yerli dillerinde verilmiş adlarla anılıyorlar hâlâ. Bu yürüyüş boyunca sürekli su şırıltısının envani türden hayvan sesinin eksik olmadığı ve yukarılara doğru tırmandıkça şırıltıdan uğultuya doğru evrilmesi ister istemez bundan yaklaşık 150 yıl önce aynı güzergâhda yol alan Hugh Clifford’un yazıya döktüğü “Bu coğrafyada yarım mil yol almayasınız ki, herhangi bir ırmakla karşılaşmayasınız”[1]sözünü akla getiriyordu. Bir diğer yürüyüş ise, köyün bir ucundan, yani dağ eteğinden, öteki ucuna yani yamaca doğru gerçekleşen gece yürüyüşüydü. Tek sıra askeri nizam yürüyüşte köy içerisinden geçerken, televizyon ekranı karşısında kurulmuş yerliler kadar, uçsuz bucaksız gökyüzünde asılı yıldızlar altında kapı önünde öbekleşen gruplarla karşılaşmak mümkün. Sıra raftinge geldiğinde ise anlatmak değil, tecrübe etmek gerekir demekle yetineyim...  



Bu toplumlarla şu veya bu şekilde iletişim kurmuş olan kimi Batılı unsurların bu yerli kabilelere dair dile getirdikleri “modern yoksulluk” olgusunu Semailer bağlamında görmedik. Yedi yüz kişiye ev sahipliği yapan Pos Bersih köyü’ndeki ‘batin’ adı verilen kabile lideri ormanın kendilerine yeter maddi olanaklar sağladığını söylemesi bunun kanıtıydı.




Yerli Gerillalar
Yerlilerle sohbetimizde ilginç bir tarihi refaransa da şahitlik ettik. Yakın geçmişte, yani yerleşik hayata evrilmeye başlanmadan önce, Malay Yarımadası’nda neşet eden komünist gerilla hareketine (1948-1960) karşı İngilizlerin baş etmede zorlandıkları anda akıllarına ormanda yaşayan yerli kabileleri gelmiş. Bunun üzerine bu gruplar arasından askeri birimler teşkil edilerek Çinli komünist avına çıkarılmaları belki de tarihleri boyunca “sıcak çatışma” olgusuna yabancı kalmış bu toplumlar, ilk kez “modern vahşiler” haline getirildikleri söylenebilir. İşin öte yanında duran gerçek ise, Çinli komünistleri “defetmekle” yerlilerin belki bilincinde olmadıkları şekilde Malay ve diğer azınlıkları “büyük bir tehlikeden” kurtarmada aracı oldukları. Yani ülkenin “asli” unsurları olarak bir modern sürece aktif olarak yer aldılar.

Semailer’e Japon işgali döneminde verilen bir de takma isim var: Sakai. Japonca bir kelime olsa da artık Malaycaya yerleşmiş ve kimilerince halen kullanılıyor. Ancak Semailerin, “köle” anlamına gelen bu kelimenin kullanılmasından pek de hoşnut oldukları söylenemez. Bu kelimenin dayandığı bir gerçeklik var elbette. O da, 19. yüzyılda yağmur ormanlarının uzak köşelerinde yaşayıp zaman zaman Malay köylüleri ile mal değiş tokuşu yapan yerlilerin, yakalanma ve köleleştirilme riski taşımalarından kaynaklanıyor.

Toplumsal Yapı
Aile değerlerine bağlılıkları ile dikkat çeken Semai toplumunda baba eşine ve çocuklarına ilgide kusur etmezken, aile üyeleri arasında duyguların içe saklandığı da bir gerçek. Yerli kültürlerin -en azından bir bölümünde- görülebilecek geniş aile yapısının aksine, çekirdek aile yapısının özelliklerini görmek mümkün. Ortalama çocuk sayısının beş civarında olduğu ailelerde, karı-koca iş bölümünü bağlı olarak farklı ekonomik aktivitelerle meşgul. Evlenme çağına gelen gençler, iki taraflardan birinin kabile reisine başvurusu üzerine gerçekleşiyor. Batin liderliğindeki görüşmelerde her iki taraf razı olması halinde evlilik gerçekleşiyor. Her toplumda olduğu üzere, evlilik önemli bir törene ve de dolayısıyla birlikteliğe konu oluyor. Kabilenin hemen hemen tüm üyeleri törene katkıda bulunarak toplumsal paylaşımda rol alarak bir bütünün parçası olduklarını yakinen tecrübe ediyorlar.

Geniş aile yapısının olmamasının nedenleri arasında, evlenme yaşına gelen gençlerin kendi evlerini kurmaları önemli olduğu söylenebilir. Yerlilerin ekonomik üretim araçlarının, bu model üzerinde etkisi de göz ardı edilemez elbette. Yani, Semai halkının, orman ürünlerine dayalı temel ekonomik aktivitelerinin kendine yeter ve hatta zenginliği kadar, ebeveynlerinden aldıkları görece güçlü kültürel dokunun da katkısından söz etmek mümkün.

Kızgınlık olgusuna karşı kültürel donanımlı olan Semai kabilesi ne kendi aralarıda ne de dışarlılıklara karşı şiddet eğiliminde değillerdir. Bu bağlamda, kendi aralarında çatışma olgusunun yer almadığı Semailerin elbette anlaşmazlıklardan ari olduğunu söylemiyoruz. Ancak, her türlü sosyal anlaşmazlık çözümünü kabile lideri önderliğinde yapılan toplantılarda ulaşılan sonuçlarda buluyor. Kendisiyle görüştüğümüz kabile liderinin ifade ettiği üzere, gerek bu yöndeki gerekse düğün ve cenaze merasimlerinde kendisine “yaşlılar heyetinin” yardımcı olduğunu ve toplumsal barışın ve rutinlerin bu kurumsal yapı çerçevesinde hayata geçiriliyor.

Semai halkının toplumsal yaşamı kabile liderinin, yani ‘Batin’in önderliğinde gerçekleştiği ifade edilse de, günümüzde kabilenin maruz kaldığı dışardan modernleşmeci müdahalelerle bu ilişkinin bir başka boyuta evrildiğini de söylemek mümkün. Babadan oğula geçen liderlik bugün farklı bir role tabi. Yani, batin, resmi kurumlarla işbirliği yapan ve bu anlamda kabilenin toplumsal dönüşümünde kilit rol oynayan bir figür konumunda. Kabile lideri, bu anlamda, hem kabilesince, hem de resmi makamlarca tanınırlığı olan bir lider. Yukarıda dile getirdiğimiz kültür şokunu belki de en çok üzerinde hisseden batin olsa gerek.

Din
Doğa yapılan vurgu, bu insanların dini inançlarına dair bir fikir vermeye kafidir. Diğer “aborjin” toplumlarında görüldüğü üzere, atalar dini veya ruhlara tapınan bu topluluk, üzerinde yaşadıkları doğal toprakların, korunduğuna inanıyorlar ve kendilerinin de bu korunmuşluk duygusu ile sosyal yaşamlarını devam ediyorlar. Bununla birlikte dinlerine herhangi bir isimle adlandırmıyorlar.

Kutsal obje olarak, kabile reisinin ataların ruhuyla kurduğu ilişki sonucu tespit edilen bir ağaç kutsal obje kabul ediliyor. Bu anlamda elbette reisin yani “şaman”ın doğa üstü gücü öne çıkıyor. Ve yılın belli zamanlarında -ki, bu günümüzde iki veya üç farklı tarihden ibaret- bu kutsal obje çevresinde bir gün ve bir gece süren bir dizi ritüel gerçekleştiriyorlar. Kabilenin her üyesinin iştirak ettiği bu ritüeller, hayvan kurban edilmesi ile başlıyor. Dans olmasa bile, ortamı ayin niteliğine dönüştürecek şekilde yerli müzik ortalığı kaplıyor. Tüm kabile fertlerinin birlikteliği, toplumsal birliğin göstergesi olurken, aynı zamanda, topluluğun kabile reisinin aracılığı ile ataları ile kurdukları bağ sayesinde varoluşsal bir değer kazanıyor.

Yukarıda değindiğimiz üzere, çocukların erken yaşlarından itibaren içerisinde oyun anlamı da taşımakla birlikte, ormana keşfe gitmeleri, temelde ebeveynlerinden öğrendikleri atalarına saygının ve onlara yönelik “dini boyuta” varan ilginin somut göstergelerinden biri. Bu ziyaretlerle, atalarının ruhlarının dolaştığına inandıkları ormana giderek, bir anlamda kendilerini gözleyen atalarıyla birlikteliği tecrübe ediyorlar. Yani orman çocuklar için salt karınlarını doyuran bir mekândan öte, varoluşsal bir anlamla dolu...

Peki bu yerli dini karşısında, yerleşik hayata geçmiş ve de hükümetin kimi politikaları nedeniyle İslam inancıyla şu veya bu şekilde temasta olmaları dikkate alındığında İslamiyeti seçtikleri söylenebilir mi? Bu sorunun cevabını, ilk etapta, köyde gözlemlediğimiz üzere bir mescidin olmamasından çıkarsamak mümkün. Mülâkatlarımızdaysa sadece birkaç kişinin Müslüman olduğunu, diğerlerinin kendi asli animist inancını devam ettirdiklerini öğrendik. Kabilenin lideri, mensuplarının İslami veya bir başka dini seçmelerine olumlu baktıklarını söylese de, yüzlerde bir kuşkunun olmadığını söyleyemeyiz.

Ekonomik Yapı
Burada şu hususa değinmenin yeridir. Kendisiyle görüştüğümüz, Jakun kabilesine mensup Bay adındaki yerli dostumuzun ifadesiyle Semailerin toplumsal ilişklieri modern insanın “para ve maddiyat eksenli” ilişkilerinden farklılık arz ediyor. Yukarıda kısaca değinmiştik, yerli toplumları ekonomik anlamda kendine yeter toplumlar. Bu Semai köyünün de ekonomik yaşamı, ormana bağımlılık arz ediyor. Semailer, gerek kendi gündelik yiyecekleri, gerekse adapte olmaya çalıştıkları para ekonomisi çerçevesinde iletişimde oldukları şehirlilerin talepleri bağlamında tüm ihtiyaçlarını ormandan karşılıyorlar.

Günümüzde özellikle ahşap unsurlar olarak kullanılan ve bölgenin en önemli orman ürünleri kabul edilen rotan, bambu, brembang, clarai, sandal gibi ağaçlarının yanı sıra, alternatif tıbta kullanılan çok çeşitli bitki, bitki kökü, bal gibi ürünleri de, sezonuna bağlı olarak, ormanın derinliklerinden toplayarak köye gelen şehirli aracılara satan Semailer, kendi yiyeceklerini de ormanda ve nehirde yaptıkları avcılıkla temin ediyorlar. Ancak özellikle avcılık bağlamındaki faaliyetlerini ekonomik bir aktivite olarak değerlendirmekpek de doğru değil. Öyle ki, avdan elde edilen ürünler komşuyla veya köyle paylaşmaya açık.

Bu arada hangi hayvanları avladıklarını sorduğumuzda geyik, ceylan, yaban domuzu, MOUS EDEER türü hayvanların yanı sıra, maymunu çok sevdiklerini öğreniyoruz. Yerlilerin bu ve benzeri hayvanları nasıl avladıklarını ise, kampın üçüncü gününde, ormanda hayatta kalmanın sırlarından birkaçını aktardıkları pratik eğitim sırasında öğreniyoruz. Tuzak kurmanın künhüne varırken, elbette iş tuzak kurmakla bitmiyor. hayvanların yaşam alanlarını ve periyodik olarak geçiş güzergâhlarını bilmenin yanı sıra, her hayvan için farklı “güç sistemine” göre ayarlanmış tuzak şekilleri olduğu da bir gerçek. Merakımızı gidermek için sorduğumuz, hayvanları çiğ mi yedikleri yolundaki sorumuza “Biz Afrikalı yerliler gibi değiliz” cevabını alıyoruz.

Bu ekonomik faaliyetin sosyal yapı içerisinde “iş bölümünü” ortaya koyan yanına da bakalım. Erkekler ormanda ve nehirde avcılıkla meşgulken, kadınlar ormana gitmiyorlar. Ancak, toplanan özellikle rotan, clarai gibi orman ürünlerinden gerek kendi gündelik yaşamlarında işlevsel olan eşyalar kadar, şehirli insanların günümüzde “ihtiyaç” haline getirdikleri süs eşyası yapımını evlerinde sürdürüyorlar. Günümüz yerleşik hayatı içerisinde, erkekler ormana ava çıkarken, kadınlar ise ya köyde diğer işlerle meşgul veya köy yakınındaki çeltik tarlaları veya Çinlilerin mülkiyetindeki sebze bahçelerinde gündelikçi işçi olarak çalışıyorlar. Köy çevresindeki tepelik arazideki ormanlık sahada muz ağacı ekimi yapılmasıyla görece yeni bir tür ekonomik aktivitenin köy yaşamına girdiği gözleniyor.

Köyün yerleşik hale geçişi kadar, oldukça stratejik ve tarihi bir mevkide oluşu, özellikle köy gençlerinin “dışarlıklıların” sözde doğa sevdası karşısında yeni bir ekonomik gerçeklikle karşılaşmalarına yol açıyor. Kamp ve çevresindeki çeşitli faaliyetlerde bu gençlerin rehberlikleri kaçınılmaz bir önem arz ediyor.

Dönüşümün Aracı: Okul
Köydeki ilkokul, sadece Semai kabilesine mensup çocukların değil, buradan iki saat mesafedeki diğer iki köydeki çocuklar için de bir eğitim kurumu işlevini yürütüyor. Hükümetin, yerli çocuklarının eğitimine önem verdiği, diğer iki köydeki çocukları her gün taşımalı sistemle “eğitim” olanağına kavuşturduğu gibi, okulda görev yapan öğretmenleri de özellikle seçtiği ve bu anlamda kimi maddi teşviklerde bulunuyor. Peki Semaililer okul eğitimen nasıl bakıyorlar? Öyle anlaşılıyor ki, kız çocukları eğitime daha çok yatkın. İlkokulu bitirenler, en yakın yerleşim yeri Ulu Slim’deki yatılı ortaokula gönderiliyor. Ülkenin 2020 Hedefi’ne kilitlendiği bu günlerde elbette vatanın “Orang Aslileri” olarak kendilerine düşen “refah”dan pay alacaklarına kuşku yok.

Ziyaret gerçekleştirdiğimiz yerli toplum, gerek yaşadığı toprak parçası gerekse Güneydoğu Asya toplumlarında yaşayan adına “yabanıl” denilen insan gruplarından birini oluşturuyor. Öte yandan 1970’lerden itibaren ortaya konulan hükümet politikaları çerçevesinde dışardan “modernleştirici” etkilere maruz kalan Semaililerin bugüne değin nasıl bir dönüşüm geçirdikleri ve devam eden modernleştirici süreçlerle nasıl bir toplum yapısına evrilecekleri üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Orang asli topluluklarının kabaca söylemek gerekirse, bir anlamda zorunlu modernleşme süreci ile birlikte ulus-devletin bir parçası olacak yapılanmaya tabi oldukları görülür.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=214577


[1]Gullick, J. M. (1993). They Came To Malaya: A Travellers’ Anthology, Singapore: Oxford University Press, s. 13. 

Senin, 18 Juni 2012

Myanmar’da Etnik Saldırıların Gün be Gün Gelişimi


Mehmet Özay                                                                                                       14 Haziran 2012

Myanmar’ın Arakan Eyaleti’nde yaklaşık bir haftadır başgösteren şiddet olaylarıyla ilgili günü gününe bilgiler gelmeye başladı. Bu çerçevede çeşitli kaynakların bildirdiği haberlerden yola çıkarak şöyle bir özet yapmak mümkün. Bölgede olağanüstü hal ilan edilmiş olmasına rağmen, özellikle güvenlik güçlerinin Budist grupların saldırılarına mani olmadığı, öte yandan Müslümanlara karşı saldırılarda kimi güvenlik birimlerinin de rol aldığı dikkat çekiyor. Bununla birlikte, bölgeye henüz ne Birleşmiş Milletler ne de İslam Birliği Teşkilatı’nca herhangi bir yardım ekibi gönderilmiş değil. BM’nin gönderdiği özel elçi, verilen bilgilere göre sadece Maugndaw Kasabası’nı ziyaret etti.
İşte kimi verilere göre sayıları yüzleri bulan Arakanlının katledildiği gelişmelerin gün be gün izi şöyle.

28 Mayıs: Rakinli bir bayan, kimliği belirsiz kişilerce Rambree’de tecavüz edilerek öldürüldü.

29 Mayıs: Yerel polis birimleri üç Rohingyalıyı bu gelişmeden sorumlu tutarak gözaltına aldı.

30 Mayıs: Güvenlik birimleri üç şüpheli sanığı Kyaukpyu hapishanesine gönderdi.

3 Haziran: Taunggoat kasabasında yaşayan Rakinliler, Rakinli kadınların Müslümanların cinsel saldırılarına konu olabileceği uyarısında bulunan el afişleri dağıttı.

3 Haziran: Aynı gün, gene aynı kasabada, yani Taunggoat’da 300 civarındaki Budist Rakinli bir otobüse saldırarak, Sandoway’a yaptıkları ziyaretten dönen on kişilik Müslüman gruba saldırarak öldürdüler. Budist grup, otobüsteki Müslümanları 28 Mayıs’taki tecavüz hadisesinden sorumlu tutarak gerçekleştirdikleri belirtiliyor. Güvenlik güçleri Budist gruptan hiçbir kişiyi gözaltına almadı.

4 Haziran: Enformasyon Bakanlığı anarşik olayların tırmanacağı yönünde basın açıklaması yaparak ‘anarşi’ olaylarına karışanların yasal tabikata uğratılacağı uyarısında bulundu.

5 Haziran: Rejimin yayın organı New Light of Myanmar’da ‘anarşik olaylar ve yasadışı gelişmelere’ vurgu yapılmasına rağmen, 3 Haziran günü Arakan Eyaleti’ne bağlı Taunggoat’da  saldırıya uğrayan Müslümanlar, aşağılayıcı bir kelime olan ‘kalar’ olarak zikredildi.

6 Haziran: Rejim yanlısı basın Müslümanları incitecek aşağılayıcı ifadelerden kaçınılması uyarısında bulundu ve mağdur olanlardan ‘Müslüman unsurlar’ olarak bahsedilmesini ifade etti.

6 Haziran: Suu Kyi, Parti merkezini ziyaret eden Müslüman toplumunun liderlerine bağsağlığı dileğini iletti. Adaletin acilen yerine getirilmesi ve düzenin sağlanması çağrısında bulundu. SuuKyi, saldırıların giderek yaygınlık kazanan etnik ayrımcılığın ürünü olabileceğini ileri sürdü. Rakin Eyaleti’ndeki devleti temsil makamındaki birimlerin gelişmeleri ele alış biçiminden özellikle de Müslüman karşıtı duyarlılığı azaltacak girişimlerde başasızlığından ötürü rahatsızlığını dile getirdi.

6 Haziran: Myanmar hükümeti, 3 Haziran’daki katliamı soruşturmakla görevli 3 kişilik bir komisyon atadı. Komisyon başkanlığına, İç İşleri Bakan Yardımcısı General Kyaw Zan Myint getirildi. Komisyonun hazırlayacağı raporu 30 Haziran’da Devlet Başkanı Thein Seni’e sunması bekleniyor.

6 Haziran: Buthidaung polis yetkilileri 3 Haziran’da öldürülen on Müslümanın fotoğraflarını yayımlayan iki Rohignyalıyı tutukladı.

8 Haziran: Bir grup Müslümanın Cuma namazı sonrası hükümet binalarını taşlamaları sonucu Maundaw Kasabası’nda şiddet başgösterdi. Polisin uyarı ateşi açması üzerine bu sefer kalabalık grup Rakin Budislerinin yaşadığı bir semtte evleri ateşe verdi. Budistler de Müslüman köylerine karşı saldırıda bulundu. Rohingya Ulusal Demokrasi Partisi’ne mensup bir yetkili, şiddet olaylarının buyönde gelişme göstermesine sebep olarak polisin Müslüman göstericiler üzerine ateş açması sonucu bazı göstericilerin hayatını kaybetmesini gösterdi.

8 Haziran: Myanmar İslam Birliği adındaki bir oluşum, Arakan Eyaleti’nde başgösteren ve masum halkın can ve mal kaybına yol açan olayları kınayan bir açıklama yaptı.

8 Haziran: Hükümet, Maungdaw ve Buthiang Kasabaları’nda sabah altıdan akşam altıya kadar sokağa çıkma yasağı ilan etti ve beş kişiden fazla grup oluşmasına yasak getirdi.

8-9 Haziran: Maugndaw, Buthidaung ve Akyab’da şiddet gösterileri olduğu ifade edildi.

8-9 Haziran: Hükümet Tatmadaw’a bölge polisine destek mahiyetinde askeri  birlikleri sevk etti.

9 Haziran: Savunma Bakanı General Hla Min, Arakan Eyaleti Başbakanı Hla Maung Tin, Tatmadaw Batı Bölgesi Komutanı General Ko Ko Naign ve Sosyal İşler ve Yardım Bakanı Yardımcısı Phone Swe Arakan Eyaleti’ni ziyaret etti.

9 Haziran: Myanmar Deniz Kuvvetleri, Arakan Eyaleti sahil şeridinde kıta sahanlığı boyunca devriye seferlerine başladı.

9 Haziran: Suu Kyi’nin başında bulunduğu siyasi parti hükümete Arakan Eyaleti’nde barışın tesisi konusunda çağrıda bulundu.

10 Haziran: Akyab’da şiddet olayları başgösterdi.

10 Haziran: Hükümet, Akyab, Sandoway, Kyaukpyu ve Rambree Kasabaları’nda sabah altı ila akşam altı saatleri arasında sokağa çıkma yasağı ilan etti. Beş kişiden fazla grupların oluşması yasaklandı.

10 Haziran: Devlet Başkanı Thein Sein Arakan Eyaleti’nde özel hal ilan etti. Özel Hal, ordu güçlerinin Arakan Eyaleti’nde kontrolü ele geçirmesine yol açtı. ‘İkinci bir emre kadar’ ordu kontrolü elinde tutacak.

10 Haziran: Rangoon Bölgesi Başbakanı Myint Swe, gazetecileri Arakan Eyaleti’nde olup biten şiddet olaylarını daha da kışkırtacak ‘asılsız haberler’ yayınlamaları halinde yasal tabikata tutulacakları uyarısında bulundu. Ayrıca, hükümet sansür kurulu başkan yardımcısı Tint Swe gazetecilerin yayınlayacakları tüm haberlerin önce sansür kurulundan geçeceğini ifade etti.

10 Haziran: 600 civarında Raken’li Rangoon’daki Shwedagon Padoga’sında biraraya gelerek Rohingyalıların Myanmar’dan sürülmeleri talebiyle gösteri yaptı.

11 Haziran: Akyab, Maugndaw ve Pauktaw’da şiddet olayları baş gösterdi.

11 Haziran: Akyab’da faaliyet gösteren Birleşmiş Milletler çalışanları ile kimi uluslararası STK’lar çalışanlarını bölgeden çekti. BM, Arakan Eyaleti’ndeki 40 kadar çalışanını çekerek, Rangoon’a kaydırdığını duyurdu.

11 Haziran: Tayland’da yaşayan Rohingyalılar Birliği (BRAT) Bangkok’da yaptığı gösteride BM Genel Sekreteri’ne Arakan Eyaleti’ndeki gelişmelere müdahale edilmesi çağrısında bulundu. BRAT ayrıca, BM’nin Arakan Eyaleti’nde sivillere yönelik şiddet olaylarının araştırılması konusunda bağımsız bir komisyon kurulması talebinde bulundu.

12 Haziran: Akyab’da şiddet olayları başgösterdi.

12 Haziran: Bengaldeş otoriteleri,10-12 Haziran günlerinde, Arakan’daki şiddet olaylarından kaçan ve toplam 11 teknede yer alan yaklaşık 500 Arakanlıyı ülkeye girmelerine izin vermeyerek geri gönderdi.

12 Haziran: Bin kadar Arakanlı mültecinin bulunduğu üç tekne Bengaldeş otoritelerince geri çevrildi.

12 Haziran: UNHCR, Bengaldeş otoritelerini, Arakanlı mültecilerini kabul etmesi çağrısında bulundu.

12 Haziran: BM Genel Sekreteri, Vijay Nambiar adındaki Hindistanlı özel elçisini Myanmar Devlet Başkanı Thein Sein’le görüşmek üzere Myanmar’a gönderdi.

13 Haziran: BM Genel Sekreteri özel elçi Maugndaw’ı ziyaret etti.

Myanmar yönetimince 12 Haziran günü yapılan resmi açıklamada, Arakan Eyaleti’ndeki şiddet olaylarında 21 kişinin hayatını kaybettiği, 1662 evin ve bir caminin kundaklandığını açıkladı. Bununla birlikte, kimi kurumlar, gerek güvenlik güçleri gerekse Rakenlilerce yapılan saldırılar sonucunda ölü sayısının çok daha fazla olduğunu ileri sürüyor.

Arakan Projesi adıyla bilinen örgüt onlarca kişinin öldüğü yolunda raporlar aldıklarını bildirdi.

Rohingya Kalkınma İçin Ulusal Demokrasi Partisi sözcüsü Abu Tahay Maungdaw’da 100’ü aşkın Arakanlının kayıp olduğunu açıkladı. Tahay, ayrıca, güvenlik güçlerinin Maugndaw’da uygulanan sokağa çıkma yasağını fırsat bilerek Arakanlıların evlerini yağmaladıklarını ve şüphelileri tutukladıklarını söyledi.

Buthidaung bölgesi Müslüman milletvekili Shwe Maung, polisi, Budist grupların sıkı yönetimi bozarak müslüman evlerini kundaklamalarına göz yummakla suçladı.

Dünya kamuoyundan Arakan Eyaleti’ndeki gelişmeler konusunda mesajlar gelmeye devam ediyor. Bugüne kadar, Bengaldeş, Çin, Avrupa Birliği, Birleşik Krallık (İngiltere), ABD ve İİT konuyla ilgili açıklama yaptı. 

Arakan İçin Çözüm Var mı?


Mehmet Özay                                                                                                               14 Haziran 2012

Arakanlılardan 'Etnik Soykırımı Durdurun' çağrısı
“Çerezimizi, ‘helâl’ kolamızı hazırlamış ve koltuğa kurulmuş Avrupa Kupası’nın incilerini seyrederken veya okullar da hazır kapanmışken, çoluk çocuk Antalya sahillerine ‘vuralım’ hesapları yaparken, nereden çıktı şimdi bu Arakan’lı Müslümanlar da?” sorusunu sorabilirsiniz. Herkes soru sormakta hür elbette. Ancak Arakan sorunu öyle gözardı edilecek gibi değil…

Myanmar’da Müslüman azınlığa yönelik şiddet eylemlerinde taraflar birbirlerini suçlamakla birlikte, kimin haklı kimin haksız olduğu üzerinde yeterli bilgi sahibi olmadığımız açık. Bununla birlikte, söz konusu azınlık Müslümanların özgürlüklerini yitirdikleri tarihden bu yana aşağılanmış bir şekilde mazlum bir yaşam sürdüklerine kuşku yok. Tıpki diğer, coğrafyalardaki Müslüman kitlelerin modern ulus devlet yapılanmaları adına topyekun kıyıma maruz bırakılmalarında olduğu gibi.

Müslümanların çoğunlukta olduğu Bengaldeş sınırındaki eyalette, özellikle Eyalet başkenti Sittwe şehri ve çevresinde halk güvenlik endişesi yaşarken, tıpkı daha önceki yıllarda olduğu gibi baskıdan kurtulmak için botlara binip okyanusa açılan Arakanlı Mülteciler bir kez daha Bengaldeşli yetkililerden olumsuz cevap aldılar. Üstüne üstlük sınırı geçmek isteyen Arakanlıların, Myanmar askerlerinin silahlarına hedef olduklarına dair haberler bölge kaynaklarınca zikrediliyor. Bölge halkı güvenlik gerekçesiyle evlerinde yaşayamazken, Yangon ve benzeri şehirlerden Sittwe’ye gıda sevkiyatının da engellendiğine dair haberler geliyor. Bu durum, bir yandan eyalette gıda fiyatlarının artışına yol açtığı gibi, dükkânlar, bankalar ve okulların kapalı olduğu bildiriliyor.

Öte yandan, Birleşmiş Milletler gelişmeler karşısında hassasiyetini gösteriyormuş gibi yaparak Genel Sekreter elçisi Vijay Nambiar’ı Myanmar’a gönderirken, bölgede görev yapan yaklaşık 40’ı aşkın BM görevlisini çekmesi bir çelişki olarak değerlendiriliyor. Oysa yapılması gereken, BM’nin daha çok gözlemci ve yardım sevkiyatını organize edecek birimleri bölgeye yönlendirmesi olacaktır. Öte yandan, gerek Bengaldeş sınır boyunda, gerekse Bengaldeş sınırları içinde mülteci kamplarında yaşayan Arakanlıların sorunlarına kalıcı çözüm bulunması konusunda Bengaldeş hükümeti nezdinde girişimlere hız verilmelidir. Bu bağlamda, gerek BM’nin ilgili ajansları gerekse uluslararası yardım kuruluşlarının ‘geçici’ değil’ tastamam ‘kalıcı’ projelerle bölge halkına hizmet sağlamaları acilen hayata geçirilmelidir. BM bu minvalde bir seyir izlerken acaba ötekiler ne yapıyor?

İslam İşbirliği Teşkilatı adıyla bilinen İslam birliği’nin Myanmar’daki katliamlar ardından 11 Haziran günü Genel Sekreter adına yapılan açıklamada ise beklenen standartlarda değildi. Öyle ki, birkaç gün önce Dünya Çevre Günü vesilesiyle yapılan açıklama dahi, Myanmar katliamını konu alan açıklamadan çok daha kapsamlıydı. Üzerinde durmak ya da düşünmek gibi bir gerekçesi ya da sorumluluk hissi taşıyıp taşımamakla alâkalı olan bu durum, aslında daha önceki açıklamalarla çelişiyor değildi. Fazla geçmişe gitmeden 2008 yılı sonu ile 2009 yılı başlarında çoluk-çocuk kadın erkek mülteci Myanmarlıları taşıyan botların Açe sularına girdiğinde de benzer bir yaklaşıma tanık olmuştuk. Söz konusu bu kurumun sözde Açe’deki yetkilisi, gelişmelerden ancak bir ay sonra o dönem bir başka haber sitesinde yazdığımız metinden hareketle haberdar olabilmişti. Ne de aylarca Açe’de kalan bu mazlumları ziyaret etme gereği duymuştu. Myanmarlı göçmenleri ev sahipliği yapan Açe valiliği, Sabang Limanı ve İde Rayeuk’da iki bölgede Myanmarlı göçmenleri aylarca konuk etmiş ve ihtiyaçlarını gidermişti.

Bugün adına İslam ülkeleri denilen blokta yer alan ülkelere “Aman Myanmarlılara kucak” açın mesajını vermeyi matah bir unsur kabul eden kurum, dün Açe Valisi İrvandi Yusuf’un “Myanmarlılar Eyaletimizde kalabilir, burada istedikleri kadar yaşabilirler.” yaklaşımına destek vermeyi nedense göz ardı etmiş, merkezi hükümetin yani Cakarta’nın bu konudaki inisiyatifi elinde tuttuğunu görerek, Açe yönetiminin talebi doğrultusunda politika geliştirilmesine ön ayak olmayı tercih etmemiştir. Peki bu kurum, niçin çıkıp şimdi İslam ülkelerine söz konusu coğrafyadaki gelişmeler karşısında Myanmar hükümeti üzerinde bir şekilde baskı kurularak Müslüman azınlığa yapılan zulmün sona erdirilmesini istiyor. Kaldıki, Myanmar sorununun yanı başındaki Bengaldeş’in izlediği politikaya dair tek bir kelime edilmemesi de oldukça enteresan. Yani, bir birlik, üyesi olan bir ülkenin mazlum Müslümanlara karşı yaklaşımını değiştirebilecek bir otorite makamında olmadığını açık seçik ortaya koyuyor.

Oysa bu kurum, temsilcisi olduğu İslam Ülkeleri’ni acilen toplantıya çağırıp, sadece Myanmar’daki değil, Güneydoğu Asya topraklarında hayat sürmeye çalışan ancak içinde yaşadıkları Budist çoğunluğun baskı ve zulmüne maruz kalan Müslüman azınlıklar sorununu masaya yatırmalı, bölgeyi kümülatif olarak ele alacak geniş çerçeveli bir politika belirlemelidir. Yoksa sorumluluğu tek tek İslam ülkelerine vermek ancak sorumluluktan kaçmakla yorumlanabileceğini hatırlatmak isteriz. Bunun en açık göstergesi de Bengaldeş’in uyguladığı politakada açık seçik ortaya çıkıyor. Yaklaşık üç yıl önce de Endonezya’nın benzer bir tutumunun hayata geçirildiğine bizzat tanık olmuştuk.

Aynı basın açıklamasında, Myanmar hükümetine çağrıda bulunularak, ”demokratik sorumlulukları” hatırlatılıyor. Tam da bu noktada şu hususların aydınlatılması lazım. 1)Myanmar, bugün şayet demokratikleşme sürecine ayak bastıysa, bu salt Batılı ülkelerin yaptırımlarıyla değil, ülke içerisindeki muhalefetin kararlı ve onurlu direnişinin bir eseridir. Yani kimse kimseye sadece “hak” olduğu için “hakkını” vermiyor. Defaaetle ifade ettiğimiz üzere, Arakanlı Müslümanlar, Myanmar topraklarında yaşayan ancak ne iç ne de dış yardıma sahip olan bir grubu oluşturmaktadır. Bunu BM raporlarına uyarlanmış diliyle ifade edersek, Myanmar topraklarında yaşayan Arakanlı Müslümanlar dünyada en çok zulme maruz kalmış azınlık grublarından birini teşkil ediyor. Myanmarlıları, cunta rejiminin uzantısı olan sözde sivil yönetimin “şefkatine” terk etmek, hafsalanın alacağı bir şey değil. 2)Myanmar’daki Müslüman azınlık, merkezi hükümet tarafından resmen ”azınlık statüsünde değil, “yabancı topluluk” olarak kabul edilirken, ülke genelindeki Budist halk da Müslümanları “yasadışı göçmenler” olarak görerek düşmanca yaklaşım sergiliyorlar (Bkz.: New Straits Times, 13 Haziran 2012, Çarşamba, s. 30). Yani bu gerek resmi gerekse sivil bakış açısı bağlamında Arakanlı Müslümanların nasıl bir konumda oldukları aşikar değil mi? Bu minvalde “demokratik sorumluluk” lafını edenlerin ülkenin gerçeklerinden bigâne olduklarını görmek zor değil. Demek ki, Arakanlı Müslümanların sorunu salt günübirlik bir ayaklanma ile karşılaşmak değil, bir zamanlar kendi anavatanları olan topraklarda özgürce yaşama sorunudur. Bu coğrafyada olup biteni bu gözle ele almayan her yaklaşımın tarih önünde hesap verme durumunda kalacağına kuşku yok. 

Son olarak Myanmar’ın demokrasi kraliçesi Suu Kyi’nin bugün başlayacağı Avrupa turuna değinmek istiyorum. Syu Kyi’nin “dört gözle” beklendiği Fransa, İngiltere, İsviçre, İrlanda ve Norveç’i kapsayacak gezisinde  bakalım Arakanlı Müslümanların ahvaline dair bir gelişme olacak mı? Bunu niçin soru işaretli bir cümle ile ifade ediyoruz. Şayet şiddete maruz kalanlar Hıristiyan veya başka topluluklar olsaydı Batı’lı kurumların ve önde gelen liderlerinin bu tür gezilerde muhataplarına yaklaşımlarında ilk sırayı ‘insan hakları’ ihlâli alırdı. Bakalım, Nobel Ödülü’nü alırken, ülkesinde olup biten azınlıklar sorunu karşısında nasıl bir mesaj verecek.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=213972

Minggu, 17 Juni 2012

A MYSTERIOUS CANON IN PEUREULAK



The residents of Blang Balok village, Peureulak district, East Aceh, have been storing the canon “Lada Sicupak” which is supposedly believed that it was one of the cannons sent from Turkey in the past. The canon, nearly 2 metres in length, was admitted as a present from Turkey government. There are not many people know the reason why the canon is still kept neatly in the village which the distance is about 1.5 km from Beusa village bridge, Banda Aceh-Medan highway. The residents built a fence for the savety of this historical canon.

Ayah Wan, the coordinator of Lada Sicupak inheritage committee said that his historical canon will be protected from any kind of unbeneficial behaviour since it has been found in Desember 12, 1976 by late Teungku Muhammad Ben. It is said that this canon was used by Panglima Mustafa who was one of the resident of the village in 1860. It is also believed that Lada Sicupak have a blessing mystical power. It is proved as the conflict term that the canon had never been disturbed. And even someone had ever got mental disorder due to his bad propose to the canon.

A team from Archeology Department (Purbalakala) had ever taken the canon as the exhibition object which was moved by 15 persons. Now, the canon is saved by Ayah Wan and will not allow any body to move the canon from Peureulak.

Serambi Indonesia, Tuesday, 3 July, 2007.

Rohingyalı Müslüman Göçmenler Açe’de


Mehmet Özay                                                                                                                  16 Şubat 2011

Rohingyalı Müslüman göçmenler bir kez daha Açe’de. Bugün 129 Rohinyalı mülteciyi taşıyan ve motorunun arızalanması sonucu okyanusta sürüklenen bir tekne Açe sahiline ulaştı.

Açeli balıkçılar tarafından 15 Şubat gece yarısı saat 23.00 sularında, başkent Banda Açe’nin kuzeyinde Malaka Boğazı’nın girişi kabul edilen Krueng Raya açıklarında görülen ve sahile çekilen teknedeki mülteciler verdikleri bilgiye göre 25 gündür denizde hayatta kalma mücadelesi verdiler. Açlık ve susuzluktan bitkin haldeki mültecilere ilk müdaheleyi yerel sağlık ocağı yetkilileri yaptı. Ardından Malahayati Limanı’na bağlı binalarda kendilerine tahsis edilen mekânlara yerleştirilen mültecilere Açe halkı ve yerel yönetimi yardımda bulunuyor. Hedeflerinin Avustralya’ya gitmek olduğunu belirten mültecilere resmi işlemleri Açe Sahil Güvenlik ve Göçmen Bürosu yetkililerince sürdürülürken, göçmenlerin akibeti ise şimdilik meçhul.

2008 yılı sonu ile 2009 yılı başlarında iki ayrı grup olarak Açe’de karaya çıkan Rohingyalı Müslümanların dramı devam ediyor. Gerek Myanmar’daki olumsuz koşullar gerekse Tayland’da özellikle ordunun insanlık dışı muamelelerine maruz kalan Rohingyalı Müslümanlar ölümü dahi göze alarak fırsatta üçüncü bir ülkeye siyasi mülteci sıfatıyla iltica etmeyi göze alıyorlar. Ahşap teknelerle okyanusa açılan mülteciler, yakıtlarının bitmesiyle rüzgar ve dalgaların etkisiyle kaderleri ile başbaşa kalıyorlar. Bengal Körfezi’nde gezinen teknelerdeki mülteciler, fırtınada alabora olmaktan kurtulmaları halinde, doğal olarak Sumatra Adası’nın kuzeyinde karaya çıkıyorlar.

Uzmanlar daha önceki tecrübelere dayanarak, söz konusu yeni mültecilerin uzun süre Açe’de kalabileceklerini öngörüyorlar.

Jumat, 15 Juni 2012

Roger Garaudy Muslim Philosopher Meninggal Dunia


Mehmet Özay                                                                                                                  14 Juni 2012

Roger Garaudy adalah seorang pemikir  terkuat yang pernah hidup pada abad ke 20. Jika kita tidak mengenal siapakah Roger Garaudy maka itu bukanlah kesalahannya melainkan kesalahan kita. Tampaknya Karena beliau adalah seorang Perancis dan bukan dari Inggris, namanya tidak diketahui dalam Arkeopologi Melayu. Ditambah lagi sosok Roger sendiri jauh berbeda dari figur seorang Cat Steven atau Yusuf Islam yang menarik muslim and non muslim melalui lagu lagu religi setelah keislamannya.  Roger Garaudy merupakan seorang philosopher yang mewakili philosofi Perancis Klasik sepanjang masa hidupnya. Beliau utarakan tentang konsep tetapi tidak dalam konteks praktikal atau pragmatik akan tetapi lebih kepada abstrak. Oleh karena itu tidak mengherankan jika sulit untuk memahami seorang Roger. Lagi lagi itu bukan kesalahannya melainkan kesalahan kita sendiri.  

Dia juga merupakan salah satu penggagas teori politik kiri Perancis dan menjadi pioneer ideologi bagi golongan penganut kiri. Namun sebagaimana semua ideologi, golongan mainstream kiri Perancis pada akhirnya tidak menghiraukan kritik-kritiknya dikarenakan ia kerap kali mengemukakan pertanyaan-pertanyaan yang berkembang dalam dirinya sendiri. Setelah proses konflik idea tersebut, secara sadar beliau memeluk Islam pada tahun 1980-an. Beliau telah melahirkan 60 karya yang diantaranya telah diterjemahkan ke dalam 40 bahasa di dunia dan artikel artikel yang tak terhitung banyaknya. Salah satu bukunya yang paling berpengaruh adalah “The Founding Myths of Modern Israel” (Azas Mitos Modern Israel) dan “The Mosque: The Mirror of Islam” (Mesjid: Cermin Islam).

Sebagaimana yang kita ketahui, masyarakat Aceh sangat familiardengan sufisme.  Salah satu pemikiran Roger tentang sufi adalah beliau menekankan bahwa kemistikan  dalam perspektif Islam tidak bisa dibandingkan dengan kemistikan  timur seperti Buddha dan konfusius atau kemistikan barat seperti kristian. Pada dasarnya, Beliau jauh berbeda dari mereka yang mempromosikan jalaluddin al Rumi sebagai simbol sufi yang dapat dengan mudah disaksikan di timur dan barat. Dia pada hakikatnya berada satu generasi dengan Aliya Izzatbegovic, al-marhum pemimpim agung Bosnia.

Setelah menganut islam, beliau di asingkan dan didiskriminasi oleh media-media barat yang bernaung dibawah kekuatan yang dikawal oleh monopoly Kristen dan Yahudi. Mereka menolak mempublikasikan karya-karyanya. Beberapa muslim mengakui Yusuf Islam sebagai Ahli Fiqh tetapi sangat disayangkan, mereka  mengabaikan eksistensi Roger Garaudy. Namun pintu pengetahun tidak pernah tertutup. Kita bias mencoba memahami beliau melalui artikelnya “Why did I Become Muslim (Mengapa Saya Menganut Islam)”.

Pada tanggal 13 Juni yang lalu, beliau menghembuskan nafasnya yang terakhir dalan usia 99 tahun. Innalillah wa innailaihi rajiun. May Allah blessed him.