Senin, 15 April 2013

Açe'de Neler Oluyor?


Mehmet Özay                                                                                                                      9 Nisan 2013
Açe’de siyaset dünyası ve kamuoyu son günlerde ‘Bayrak’ meselesine konuşlanmış durumda. Sadece Açeliler mi? Elbette hayır...Bugüne kadar Açe’de olan biten her şey Cakarta’da yankısını bulduğu gibi bu son gelişme karşısında da Cakarta’dan sesler yükselmekte gecikmedi. Geçen ayın sonlarına doğru Açe Eyalet Parlamento’sunda kabul edilen 3 No’lu Bayrak Yasası’nın ardından, Cakarta’da yetkili organlar birbiri ardı sıra açıklamalar yaparak bu gelişmenin ‘olasılığı’ üzerinde tartışmada yerini aldı. Ardından, yaklaşık bir hafta sonra İçişleri Bakanı Fauzi Gunawan Banda Açe’ye acil bir ziyarette bulundu. Vali Dr. Zeyni Abdullah ve diğeryetkililerle beş saat süren görüşme yapıldı. Görüşme sırasında toplantının gerçekleştirildiği mekânın dışında yaklaşık üç bin kişilik grubun ellerinde ‘Cakarta’nın ‘reddiye sunduğu’ bayraklarla gösteri yapması Açe-Cakarta arasında yaşanan son yılların belki de en önemli olayıydı.

Yapılan bu toplantıdan her iki tarafı tatmin edecek sonucun çıkmaması üzerine, gelişmelerin doruk noktası olarak değerlendirilebilecek bir olay yaşandı.Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono (SBY) 5 Nisan günü yaptığı açıklamada‘Bayrak Yasası’nın görüşülmesi talebiyle Açe Valisi’ni Cakarta’ya davet etti. Açe Valisi, “Elbette davete icabet edeceğim” cümlesini dile getirirken, Açe Parlamentosu’nun aldığı kararın haklılığına vurgu yaptığını anlamak zor değildi. Cakarta, Açe’de ‘halkın bayrak’ açmasını “Ne oluyoruz? Yoksa Açe’de  yeni bir ‘dalga mı’ ortaya çıkıyor” endişesi ile karşılıyordu. Üstüne üstlük, göstericilerin karşısına ‘tam teçhizatlı’ askerlerin çıkartılması, Cakarta’nın meseleyi algılama tarzını sembolik olarak ortaya koyuyordu.

Bu süreçte merkezin beklentisi daha doğrusu ‘siyasi talebi’, Açe Valisi’nin söz konusu yasayı Parlamento’ya geri göndermesi ve Parlamento’da yeniden görüşülmesi. Bu süreçte, Bayrak Yasası’nın Eyalet Parlamentosu’ndan geçmesinde ve halkın verdiği tepki de bir “olağanüstülük mü vardı?” sorusu akla geliyor. Bunu daha iyi anlamak için ‘Bayrak Yasası’na’ onay veren Açe Parlamentosu’nda önde gelen vekillerden birini ziyaret etmek en sağlıklı yoldu. Biz de öyle yaptık...

Yukarıda zikredilen gelişmelerden birkaç gün sonra Parlamento binasında görüştüğüm bir milletvekili, alınan kararın Barış Anlaşması ile çelişmediğini açıkça ifade ediyordu. Öte yandan, halkın verdiği tepki konusunda ise kendilerinin de bir anlamda şaşırdığını söylüyordu. Bayrak açma fasıllarının ardında herhangi bir ‘kasıt’ olup olmadığı yolundaki soruma ise böyle bir şeyin olamayacağını, halkın bizzat seçtiği Eyalet Parlamentosu’ndaki vekillerin oylarıyla ‘Bayrak Yasası’nın kabul edilişini kendi inisiyatifiyle kutlamaktan öte bir anlam yüklenemeyeceğini söylüyordu. Buna ilâveten, belki halkın Cakarta’dan alınacak onayı beklemesinin daha sağlıklı olabileceğini de söylemekten geri durmuyordu. Genel bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, Bayrak Yasası’nın Eyalet Parlamento’sundan geçmesinde herhangi bir olağanüstülük olmadığı gözüküyor. Çünkü, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması’nda açıkça ifade edilen bu meselenin Parlamento’da tartışılacağı bu yılın başlarında gündeme getirilmişti.

O zaman tepkilerin boyutunu nasıl anlamak gerekir? Bu noktada gene görüştüğümüz milletvekilinin görüşlerine başvurmakta fayda var. Onyıllarca ezilmiş, ordunun baskısını sürekli üzerinde hissetmiş, yargısız infazlara, kitlesel katliamlara maruz kalmış ve tüm bu olan bitenden hakkını ‘hâlâ’ alamamış bir halkın varlığının ortada olduğunun unutulmamasının da altını çiziyordu milletvekili. Bu noktada halkın, kimi provokasyonlara gelmemesi dileğini de eklemekten geri kalmıyordu. Çünkü Açe’de özellikle son birkaç yılda yaşanan gelişmeler neticesinde kafi miktarda ‘provakatörün’ varlığı biliniyor. Üstüne üstlük ulusal medyanın konuyu işleyiş şekli de diğer eyaletlerdeki Endonezya vatandaşlarının Açe’ye bakışlarında yeni önyargılar oluşmasında başat rol oynuyor. Öyle ki, Açe’de olduğumuzu bilen diğer eyaletlerde yaşayan kimi arkadaşların arayıp “Bayrak meselesinden ötürü Açe’de huzursuzluk varmış” türünden yaklaşımlarıyla karşılaşıyorum. Benim gözlemim ve görüşmelerimden çıkan ‘ağırlıklı’ sonuç ise  ‘huzursuzluğun’ Açe’de değil, Açe üzerinde kimi çevrelerin ‘huzursuzluk’ yaratma gayreti içinde oldukları şeklinde.

Açe siyasetinin içinde yer alan bazı şahsiyetlerle yaptığım görüşmelerde de yukarıda görüşlerini aktardığım milletvekilininkine benzer bir yaklaşım ortaya konuyordu. Yani, bayrak yasasında anormal bir durum yok. Bayrak olarak seçilen sembolde, öyle ileri sürüldüğü gibi ‘ayrılıkçı’ bir hareketin simgesi değil. Çünkü, Barış Anlaşması’nın ardından ortada böylesi bir hareketin varlığı mevcut değil. Varlığı sona ermiş bir hareket üzerinden hareket eden merkez ve merkeze odaklı güçlerin yorumu Anlaşma metninin yorumlanması farklılığından doğuyor. Bu noktada açık seçik ortaya konulması gereken gerçek şu ki, Açelilerin arzusu, kimliklerinin parçası bildikleri sembolleri hayatın içine taşımak. Tıpkı, Açe’ye tanınan ‘otonom statüsü’nün benzerine sahip örneğin özel statüyle yönetilen Cogcakarta’da olduğu gibi... Görünen o ki, SBY’nun “Endonezya topraklarının tümünde kırmızı-beyaz bayrak dalgalanmalı” şeklindeki açıklaması bariz şekilde Cogcakarta örneğini görmezden geliyor.

Tabii bu noktada tıpkı çıkartılan yasalar bağlamında ‘Cakarta’ gibi, Açe’de de öncelliğin ekonomik kalkınmaya verilmesi yolunda görüşler ortaya konmuyor değil. Bu noktada, herkesin hem fikir olduğuna kuşku yok. Ancak burada ‘Cava mentalitesini’ kendine rehber edinenlerin kaçırdıkları gizil bir tehlike var ki, o da Açe’nin sahip olduğu kültürel bütünlükten koparılması. Bu noktada gözlemciler, 1950’lerde Sukarno’lu yıllarda Açe’ye verildiği ifade edilen, fakat bir türlü pratiğe geçirilmeyen sözleri tekrarlıyor. Yani din, kültür ve eğitim alanlarında Açe’nin kendini ifade etmesinin önünü açacak girişimlerin hiçbir şekilde engellenmemesi... Ve bu noktada merkezin Açe’ye ayırdığı ve ekonomi alanındaki kalkınmanın temellerini oluşturacak bütçelerin yerli yerince Eyalet’e gönderilip gönderilmediği meselesi gündeme geliyor. Üstüne üstlük, Açe’ye yatırıma niyetlenen uluslararası çevrelerin merkezdeki kimi güç odaklarınca nasıl engellendiği ve Açe’nin ekonomik kalkınmasının önüne geçecek şekilde bir tür ‘yalıtma’ politikasının derinden uygulamaya devam edildiği de bir diğer rahatsızlık konusu olmaya devam ediyor. Özellikle Barış sürecine katkısı bilinen ve bu nedenle Nobel Barış Ödülü’ne dahi adaylığı gündeme getirilen SBY’nin, Açe’nin ekonomik kalkınmasının önünde Başkent’te yaşanan skandalların önüne geçmesi beklentilerin başında geliyor. Yoksa, uluslararası çevrelerce tanınan Anlaşma metninde Açe’ye verilen bir hak üzerinden Cakarta-Açe arasında yeni bir siyasi krize yol açacak süreçte şu veya bu şekilde rol alması değil, aksine Anlaşma’nın ruhuna uygun yapıcı girişimleri ile gündeme damgasını vurması.

http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=255089&q=Mehmet+%C3%96zay

Jumat, 12 April 2013

Arakanlılar Açe’de


Mehmet Özay                                                                                                                   12 Nisan 2013
Bir grup Arakanlı’nın Açe’de sahile çıktıkları haberi ulusal ve uluslararası basında yer aldı bir kez daha.

Arakanlı bir grup Müslümanın, Maungdaw şehri sahillerinden başlayıp Bengal Körfezi ve Andaman Denizi’nde devam eden yeni bir hayat bulma süreveninin ilk safhası on gün sürdü. Yakıtlarının bitmesi üzerine son üç dört günü rüzgâr ve akıntının yönlendirmesiyle yol almış beşi kadın beşi çocuk olmak üzere toplam 74 Arakanlıyı taşıyan tekne, 7 Nisan günü öğleden sonra saat beş sularında Açe Adası (Pulau Aceh) açıklarında balıkçı teknelerince sahile çekildi. Burada bir gün kaldıktan sonra, Banda Açe limanı Lampulo’ya ardından da Krueng Raya’daki Malahayati limanına intikal ettirildiler. Bir süre limandaki çadırda konakladıktan sonra özellikle güvenlik nedeniyle Sosyal İşler Müdürlüğü’ne bağlı kampa nakledildiler. Kampın etrafının çevrili olması, birbirinden bağımsız altı bloktan oluşan kampta mutfak, banya, mescit vb. imkânların bulunması geçici bir süre için de olsa Arakanlıların ihtiyaçlarının sağlanması noktasında çok daha elverişli olduğuna kuşku yok. Bu bağlamda, üç öğün yemek verilen Arakanlıların genelde sessiz bir bekleyiş içinde oldukları gözlemleniyor. Aralarında bazı yaşlıların da olduğu grubun genelde genç kitleden oluştuğu dikkat çekiyor.

Ziyaretimiz sırasında kampta sadece polis ve Sosyal İşler Müdürlüğü yetkilileri bulunmuyordu. Gazetecilerin yanı sıra, gerek bireysel gerek gruplar halinde kampa gelip Arakanlılalara yardımlarını sunan Açeliler de vardı. Bu yardımlar, ev hanımlarının pişirdikleri yemeklerini sunmaları kadar, giysi, para yardımı şeklinde gündeme geliyor. Sadece bu bölgede yaşayanlar değil elbette yardımlarını ortaya koyanlar. Özellikle şehirde (Banda Açe) öğrenci birlikleri kendi kanalları vasıtasıyla topladıkları maddi yarımlar da önemli bir yer tutuyor. Iqbal adında kampta görevli bir subay, Krueng Raya’da yaşayan halkın yardımı eksiksiz bırakmadıklarını dile getiriyordu. Bir gazeteci ise Eyalet’teki resmi kurumların yardımının ötesinde, sıradan halkın Arakanlılara her seferinde yardımda bulunma nedenini din ve antropolojik özelliklere bağlıyordu.

Bu süreçte ilgi çeken bir diğer husus, Arakanlıların Açe’ye çıkışlarından itibaren altı gün geçmesine rağmen, Cakarta’dan ve mülteciler konusunda çalışmalarıyla bilinen uluslararası kuruluşlar Göçmen Kurumu (IOM) ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNCHR)’den yetkililerin henüz Açe’ye gelmemiş olmalarıydı. Kimi gözlemciler, söz konusu bu kurumların zamanında müdahalede zaafiyet gösterdiklerini, coğrafi konumundan ötürü Açe’de bu tür mülteci akınlarına görece sık rastlanmasından ötürü en sağlıklı çözümün yukarıda zikredilen uluslararası kurumların Açe’de ofis açmalarının çözüm olacağını dile getiriyorlar.

Kamptaki Arakanlılar arasında biri İngilizce diğeri Arapça bilen iki kişinin olması kampta görevli yetkililer ve ziyaretçi olarak gelen Açelilerin sohbet etmelerine olanak tanıyor. Kısa süreyle de olsa bu yüz yüze sohbetlerin kamp yaşamında sosyal etkileşimi harekete geçiren bir işlev gördüğüne kuşku yok. Sohbete dolaylı olarak da olsa iştirak eden Arakanlılar yaşadıklarını, yolculuklarını paylaşmaları onlar açısından da bir anlamda ‘rehabilitasyon’ anlamı taşıyor. Bir kenara itilmiş, kakılmış değil, kim olduklarını, ne yaptıklarını, neler yaşadıklarını anlamaya çalışanlarla birlikte belki de tüm acıları yeniden inşa ediyorlar.

Biz de Muhammed Musa adında 19 yaşındaki Arakanlı gençle sohbet etme fırsatı bulduk. Sittwe’de liseyi bitirme imkânı bulmuş, ardından Yangon’da bir yıldan daha az bir süre üniversiteye devam etmiş, ancak malum sebeplerle ayrılmak zorunda kalmış M. Musa. İngilizceyi bu süreçte öğrenmiş… M. Musa, yolculuğa nasıl çıkabildikleri sorumuza belki sıradan olduğu ileri sürülebilecek, ancak önemli bir karşılık verdi. Kendilerine Güney’e doğru yol aldıklarında Malezya, Açe-Endonezya sınırlarına varacakları söylenmiş. Bunda şaşıracak bir durum yok. Kaldı ki, okyanusa açılan irili ufaklı tekneleri kullananların balıkçı oldukları hatırlandığında teknik yetersizlikleri olsa da okyanusa yabancı olmadıkları ve -yakıtları bitmediği ya da alabora olmadıkları sürece- bir şekilde karaya çıkacakları malum.

İşin öte vechesinde, Açe’de karaya çıkan 74 kişilik grup içerisinde yer alan kadın ve çocuklarla bazı erkeklerin sağlık durumlarının ‘oldukça’ iyi olmasıydı. Buna sevinmemek mümkün değil. Bununla birlikte akılları karıştıran bazı hususları dile getirmenin Arakan’da olup biteni tüm vechesiyle anlamak açısından da önemli olduğu kuşkusuz. Örneğin, bayanlardan birinin kocası beş yıl önce Arakan’dan ayrılmış, şu anda Malezya’da. Öyle anlaşılıyor ki, süreçte bir şekilde irtibatlaşıyorlar. Yanında çocuğuyla okyanus gibi belirsizliklerle dolu bir serüvene atılabilmesi için bazı yeter sebepleri olmalı. Öte yandan, insan kaçakçılığı gibi ciddi hususu da gündemden düşürmemekte fayda var. Uluslararası ajanslara çalışan Açeli Abdullah adında bir gazeteci 2008’den bu yana tanık olduğu sekizinci ‘tekne vak’ası’ olduğunu söyledi. Abdullah, her seferinde karaya çıkanlar arasında bir kişinin ya İngilizce, ya da Malaycayı tatminkar bir şekilde konuşabildiğine dikkat çekti. İyi niyetin ötesinde, bu kişilerin ‘kirli işlere’ aracılıkları konusunda şüphenin olmadığı söylenemez. 

Zaten kamp yetkililerinin Arakanlılar üzerinde bulunan on adet telefonu toplamasının ardında da böylesi bir girişimi önlemeye yönelik  olduğu ifade ediliyor. Bu hususa bir başka bağlamda önceki yazılarda kısmen değinmiştim. Örneğin, diasporada yaşayan yakınlarından gelen maddi yardımlarla ‘aracılar’ veya ‘insan kaçakçılarının’ eline düştükleri biliniyor. Hemen aklıma, 2009’da Kuzey Açe’de Idi Rayeuk’da karaya çıkanlar arasından bir kişiyle yaptığım görüşme aklıma geldi. Yüzü aşkın kişinin içinde sadece biri Malayca konuşabiliyordu…. Daha bu yılın başlarında Patani’de yakalanan Arakanlı Müslümanların ne tür yollardan Patani’ye getirildikleri ve geleceklerine dair plânlara bir şekilde tanık olduğumuzdan Abdullah’ın kaygılarına hak vermemek mümkün değil.

Dikkate alınmasında yarar olduğunu düşündüğümüz bu hususların ötesinde M. Musa’nın röportajımız sırasında dile getirdiği üzere vatanlarını terk eden Arakanlıların mevcut şartlarda kesinlikle geri dönmek istemiyorlar. Geri gönderildikleri taktirde hayatlarının büyük ölçüde tehlikede olacağını da açıkça ifade ediyorlar. Öyle ki, Myanmar hükümetinin, tekneyle ayrılanların kimliğini deşifre ettiğinde, ülkede yaşayan ailelerine zarar verecekleri kaygısını da dile getiriyorlar. M. Musa, Maungdaw’daki güvenlik güçlerinin özellikle de sınır güvenliğinden sorumlu askeri birlik ‘Nasaka’nın zulmünden bahsediyor. Ancak bu zulüm sadece Myanmar tarafında yaşanmıyor… M. Musa, Bengaldeş yönetiminin de benzer yaklaşımlar sergilediğini açıkça dile getiriyordu. Aralarında kadın ve çocukların da olduğu grubun aynı köyden mi veya aynı aileye mensup olup olmadığını sorduğumuzda ‘Hayır’ diyordu M. Musa. Ancak birbirlerini tanıyanların olduğunu ekliyordu. Arakan’da zulmün ötesinde yoksulluğun da had safhada olduğunu, küçük bir olasılık bulanın Arakan’ı terk etme niyetinde olduğunu söylüyor. Bu noktada Arakanlı Müslümanların -en azından bir bölümünün- topraklarının olmasına rağmen, satılmasına izin verilmediği de bir diğer husus.

Geçen birkaç yıllık sürede Arakanlıların sekiz kez Açe’ye çıktıkları dikkate alındığında Açe’de yeterli alt yapının oluşturulduğu söylenebilir mi? bu noktada sorumluluğun sadece Eyalet’teki yetkililerle sınırlı olmadığı, uluslararası boyutu olması nedeniyle Cakarta’nın doğrudan müdahalesi söz konusu. Öte yandan, mülteciler konusunda çalışmalar yapan IOM ve UNHCR gibi uluslararası kuruluşların Açe’de ofis açmamış olmaları da gözlemcilerin dikkat çektiği bir diğer konu. Yaşanan son hadisede de olduğu üzere, Endonezyalı kimi otoritelerin Arakanlı mültecileri Myanmar’a geri gönderme olasılığını gündeme getirmiş olmaları kaygı verici. Öyle anlaşılıyor ki, ya Arakan meselesi tam anlamıyla anlaşılmamış veya yetkililer işin kolayını seçim anlamak istemiyorlar. Alternatifler bulmak yerine, yapabilecekleri en kolay yolu seçip zulme maruz kalmış insanları yeniden aynı ortama göndermeyi bir seçim olarak sunuyorlar.

Kamis, 11 April 2013

Yudhoyono Demokratik Parti’yi Kurtarabilecek mi?


Mehmet Özay                                                                                                                    4 Nisan 2013

Endonezya demokrasi tecrübesinde kayda değer bir yeri olan Demokratik Parti’de “lidere dönüş” yaşanıyor. Partinin başkanı ve haznedarı gibi iki önemli üst düzey yöneticisinin karıştığı üst üste yaşanan skandallar sadece parti içinde değil, reform, yolsuzlukla mücadele gibi çarpıcı sloganlarla ortaya çıkan bir siyasi gücün ülkede doğurduğu ‘umut’ ortamının daralmasına neden oluyor. Bu anlamda yaşanan toplumsal ve psikolojik kaygı Parti kurucu gücünün yanı sıra, halk katmanlarında da geleceğe dair ciddi bir kaygı vesilesi olmaktan geri kalmıyor.

2004 yılı seçimleriyle birlikte ülke siyasal yaşamında yerini alan Demokratik Parti, eski general, yeni ‘demokrat’ Susilo Bambang Yudhoyono’nun siyasi ‘çocuğu’. Suharto sonrasında neredeyse tüm sivil kesimlerin partileşme yarışı bir türlü istikrarlı yapılaşmalara neden olamadı. Ne enteresandır ki, bir ‘diktatör’ lakabıyla da anılan bir generalin yerini, bir başka general ‘reformcu’ sıfatıyla ülkeyi düzlüğe çıkarmaya aday olmuştu. 2004 ve 2009 seçimlerinde kurulan koalisyonlarla üst üste Devlet Başkanı seçilen Yudhoyono 2010 yılında partiyi genç ellere terk etti. Ancak bu terk ediş, beraberinde sorunları da getirmekle kalmadı, partinin yakın ve orta vadede geleceğini tehdit eder boyutlara vardı.

Tam da bu noktada dikkat çekilmesi gereken husus yenilikçi, reformcu, gelecek vaad eden bir siyasi oluşumun ‘genç kadrosunda’ nükseden ahlâki dejerasyonun kaynağının ne olduğu sorusudur. Hiç şüphe yok ki, bu gelişmede ‘Güleryüzyü General’ lâkaplı Suharto’nun inşacısı olduğu ‘siyasi ahlâkın’tesirlerinin bugüne kadar sürmesinin rolü göz ardı edilemez. Böylesi bir siyaset kültürüyle yoğrulmuş bir ortamın varlığı ve son yıllarda görece ekonomik kalkınman hasılasının doğurduğu paylaşım hırsı gibi faktörler gözlerden kaçmıyor. Buradan hareketle, sadece şu veya bu şekilde Demokrat Parti’nin bu ‘ahlâkın’ devam ettiricisi olduğu sonucunu çıkartmıyoruz. Boyutlarının ne kadar büyük olduğunu göstermek amacıyla, bu ‘ahlâk’ genel itibarıyla, sözde İslamcı eğilimleri barındıran siyasi oluşumları da içine alacak boyutlarda olduğuna dikkat çekmek gerekiyor.

Parti başkanlığını yürüten Anas Urbaningrum, hakkında yolsuzluk iddialarının ortaya çıktığı günlerde basının karşısında yüzüne takındığı ‘tebessüm ifadesiyle’ çıkarak ‘ben size gösteririm’ tehdidi savururken, aradan çok geçmeden, Şubat ayında Parti başkanlığından istifade etmek zorunda kaldı. Bu istifanın ardında, Yudhoyono’nun dahlinin olmadığı söylenemez. Çünkü Yudhoyono’nun, 2010 yılında Parti Başkanlığı seçimlerinde Urbaningrum’u desteklemediği biliniyor. Kurucu bir aktör de olsa, Başkanlık ile parti ilişkileri arasındaki ayrım, farklı güç odaklarının partide konuşlanmasına neden oldu. 2014 Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin doğal adayı olması gerçeğinden hareketle, Urbaningrum’un, Yudhoyono’nun da içinde bulunduğu bir grubun kurbanı olduğu varsayımı dillendiriliyor. İşte bu nedenledir ki, Urbaningrum, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun (KPK) kendisine yönelik iddiaları gündeme getirmesinin hemen akabinde ‘siyasi komplo kurbanı’ olduğunu söylerken, hedefinde ‘Yudhoyono’ vardı.

Aslında bu süreci izlerken, dikkat çeken husus Endonezya siyasetinin tecrübeli ve cömez aktörleri arasındaki ilişkinin varlığıydı. Yetkililerin birbiri ardı sıra bulaştıkları yolsuzluk hadiseleri karşısında Parti, kamuoyu nezdinde ciddi bir değer kaybı yaşıyor. Bunun somut ifadesi 2009 seçimlerinde %21’lik desteğe karşılık bugünlerde bu oran sadece %8’ler civarında. Bu oranın olası seçimler sonrasındaki karşılığı ise Parti’nin başkan adayı gösterememesi, sadece kurulacak bir koalisyonun küçük bir ortağı olmakla yetineceği anlamına geliyor.

Peki, Demokratik Parti içine düştüğü buhranı nasıl atlatacak? Parti üst düzey kadrolarının karıştığı yolsuzluk vak’alarının akabinde Parti’yi önümüzdeki yılki seçimlere hazırlayacak ‘nitelikli insan gücü’ eksikliğinin tezahür ettiği bir gerçek. Bu noktada, “Parti, herhangi bir ‘ideoloji’ temsiliyeti taşıyor mu?” sorusunu gündeme getirmek gerekir. Bu soruya verilecek yanıt olumlu değil. Endonezya siyasetinin tıkandığı noktada, gözler Amerika’ya çevrilip “Bizde de bir Demokratik Parti olsun” yaklaşımının bir sonucu. Bunun partiyi ve de kitleleri getirdiği yer ‘tek adam’ faktörüne bağlılıktan başka bir şekilde zuhur etmiyor. Bu nedenledir ki, kamuoyundan da gelen taleplerle SBY bir kez daha partinin başına geçip dizginleri ele almaya karar verdi. Geçen hafta sonu yapılan toplantı sonunda Yudhoyono, bir kurtarıcı figür olarak yeniden parti başkanlığına atandı.

Aslında bu atama bir kongre sonucu değildi. Aksine, ‘Yudhoyono destekçilerinin girişimiyle’ kurucu figürün ‘partiyi toparlama adına’ göreve davete icabet etmesiydi. Zaten Başkan da yaptığı açıklamada, bu sorumluluğu Urbaningrum’ın görev süresinin biteceği 2015 yılına kadar sürdüreceğini ifade etmişti. Partinin önemli isimleri arasında adı geçen Ulil Abshar Abdalla tam da bu hususa parmak basarak “Mevcut ortamda bir kongre’nin Parti’de arzu edilmeyecek gelişmelere yol açabileceğini” söylüyordu. Bundan kasıt, 2014 seçimleri için aday bildirme süresinin 15 Nisan’da son bulacak olmasının da rolü büyük. Bu gelişme, bir başka ifadeyle, Urbaningrum’ın aradan geçen sürede Parti içerisinde ‘etkinlik sahasını’ genişletmiş olması dolayısıyla, Parti’nin geleceğinde Yudhoyono’suz bir oluşumun tehlikesine vurgu yapılıyordu. Tıpkı 2008 yılında Gus Dur lakaplı Abdurrahman Vahid’in kurucusu olduğu Ulusal Uyanış Partisi’nde (PKB) güç paylaşımında zaafiyet yaşaması gibi...

İki kez başkan seçilen ve yasa gereği bir daha başka seçilemeyecek olan SBY’nun bu siyasi operasyondan çıkarı ne sorusu da akla gelebilir. En naif ifadesiyle, Yudhoyono, ülke siyasal yaşamına ‘reformcu’ sıfatıyla diğer partiler ve siyasetçiler karşısında bir ‘duruşu’ olduğunu kanıtlamaya çalıştığı kesin. Bir diğer husus, Parti’de birliği sağlayabilecek yegâne isim olmasının payı da az değil. Ancak bu husus, on yıla varan geçmişinde Demokrat Parti’nin ‘tek adam’ geleneğinin devamcısı olduğunu gözler önüne seriyor.

Demokrat Parti’de Yudhoyono’nun Başkan olarak atanmasıyla suların durulduğu söylenebilirse de, Urbaningrum’ın etkinliği kadar irili ufaklı fraksiyonların varlığı göz ardı edilemez. Özellikle seçimlerde yarışacak isimlere sıra geldiğinde bir dizi tartışmaların gündeme geleceği ihtimali es geçilmemeli.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=254464

Kamis, 04 April 2013

Myanmar’da Müslümanlar ve Toplumsal Güvenlik Sorunu


Mehmet Özay                                                                                                                    1 Nisan 2013

Myanmar’da şiddetin boyutunun Arakanlı Müslümanların yaşadığı Arakan (Rohingya) Eyaleti’nin dışına taşması, ülkede önü alınması zor bir toplumsal kaosa neden olacağı izlenimi veriyor. Bugüne kadar devlet ‘baskısıyla’ kurulmuş sözde ‘toplumsal barışın’ ve bu barışın hizmet ettiği Budist Arakanlı ve Burmalı ultra milliyetçi gruplar kendileri dışındaki, özellikle Müslümanlara yaşam hakkı vermeyeceklerini son girişimleriyle  bir kez daha gösterdiler. Ancak bu gelişmelerde dikkat çekilmesi gereken husus, karşımızda mazlum konumunda olan sadece Arakanlı Müslümanlar değil, başta Hint kökenli olmak üzere diğer Müslüman grupların da olduğudur. Bu bağlamda, Arakan sorunundan Myanmar’da Müslüman sorununa doğru bir evrilmenin başlamakta olduğunu da müşahade ediyoruz. Kimi gözlemcilerin belirttiği üzere, Arakan dışındaki Müslümanlara yönelik saldırı ve şiddet olaylarının yakın geçmişte bir örneğinin olmaması gelişmelerden çok daha da kaygı duyulmasına neden oluyor.

Arakan dışında yaşayan Müslüman unsurların farklı etnik unsurlardan oluştuğu biliniyor. Bunlar arasında, Hint kökenli ve şehirlerde yaşayan ve ticaretle meşgul olan Müslümanlar ile kuzeyde Çin sınırında tarihsel olarak Çin’in güneyinden göç eden gruplar görülüyor. Budist Burma milliyetçilerinin uzun yıllar boyunca Arakanlıları ‘derilerinin rengi’ ve ‘dini aidiyetleri’ üzerinden dışlayıcı yaklaşımları karşısında Hintli -görece eğitimli ve ticaretle meşgul orta sınıfa mensup olduklarını ifade edebileceğimiz Müslümanlardan, kendi güvenliklerinin tehlikeye gireceği endişesiyle Arakanlılara yapılan zulme sessiz kalıyorlardı. Öte yandan, Myanmar İslam Merkezi adıyla varlık gösteren oluşumun da Arakanlı Müslümanlar nezdinde ciddi bir girişiminin olduğu da söylenemez. Peki bugün gelinen noktada Müslümanların, kendi aralarında toplumsal ve siyasal birliği öncelleyecek bir siyasi akıldan önce böylesi bir niyete sahip oldukları ileri sürülebilir mi? Bu soruya olumlu cevap vermek şimdilik mümkün değil. Ancak bu hiçbir şey yapılmayacağı anlamına da gelmiyor. Aksine yapılacak epeyce iş olduğunu dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Son haftalardaki gelişmeler ülkede yaşayan değişik etnik kökenli Müslümanların da bugüne kadar gündeme getirilen Arakanlı Müslümanlarla benzer konumda olduklarını gözler önüne seriyor. Yakılıp yıkılan evler, dükkanlar; evlerinden yurtlarından sürülen kitleler; geleceği belirsiz bir bekleyişe düçar olan Müslümanlar... Bu noktada üzerinde durulması gereken birkaç nokta olduğunu belirtelim. Nedir bunlar? İlki Arakanlı Müslümanların hem Arakan’da hem de diasporadaki unsurları arasında siyasi birliğin tesisi noktasındaki aciliyet. İkinci husus, Arakanlı Müslümanlarla ülkenin değişik bölgelerinde yaşayan Müslüman unsurlar arasındaki iletişimsizliğin giderilmesi. Bu her iki bağlam, kabataslak ifade etmek gerekirse her iki Müslüman kitlenin Budist Arakan ve Burma milliyetçileri eliyle maruz kaldıkları zulmün nedenlerinin başında geldiğini söyleyebiliriz.

Gelişmelerin öte yanında, ülke yönetimi, özellikle de Devlet Başkanı Thein Sein’in açıklamaları üzerinde durmakta fayda var. Sein, önce ülkenin orta kesiminde bulunan yeni başkenti Naypyidaw yakınlarında Meiktila’da ardından eski başkent Yangon’a sıçrayan Müslüman kitlelere yönelik şiddet olaylarının akabinde yaptığı açıklamada, şiddeti öncelleyenlere karşı gerekli adımları atmaktan kaçınmayacağını dile getirmişti. “Farklı inançlara mensup kitlere arasında kin ve nefret tohumları saçmayı amaçlayan oportunist siyasetçiler ve dini fundamentalistlere fırsat verilmeyeceği” yönündeki demecinin aslında ülke toplumsal ilişkilerinde, yasalarında ve pratiğinde hiçbir karşılığı olmadığı aşikâr. Daha geçen yıl Haziran ayındaki saldırıların sorumluları yakalanmamış ve adalet önüne çıkarılmamışken; oluşturulan ‘Araştırma Komitesi’ vakıalarla ilgili raporu yayınlamamışken; Arakan’da Müslümanlar köylerine ve şehirlere dönmelerine izin verilmez ve derme çatma barakalarda yaşam sürmek zorunda bırakılırken; yolunu bulanların hâlâ çareyi okyanusa açılmakta bulduğu bir durumda hangi yasanın, hangi devlet kurumunun ciddi bir katkısından bahsedilebilir. Ki, böyle bir ortamda Başkan Sein’in bu demeci ne kadar ciddiye alınabilir?

Budist saldırılarını ‘969 Kampanyası’ ile ifade edilen ‘hurafeyle’ açıklama yoluna gidenler başta Arakanlılar olmak üzere ülkedeki Müslüman azınlıkların zulmünün bugün başlamış yeni bir olgu olmadığını hatırlamalılar. Budist Burmalıların, ’21. yüzyılda Müslümanların ülkelerini istila edeceği’ yönündeki inanıştan hareketle şiddete yöneliyorlarsa, 20. yüzyılın erken dönemlerinden başlayan zulmü ne ile açıklayacağız?

Kaldı ki, ülkede gerek yasalar gerekse uygulamalarda bugüne kadar Budizmi ve Budist Burmalıları öncellemiş, tüm ulus-devlet tasarımını bunun üzerine kurmuş militarize bir devlet mekanizmasının, adına reform denilen prematüre gelişmeler muvacehesinde ülke yönetimince ne tür bir yaptırım geliştirebileceği merak konusu. Dün Arakan’da yaşananlara sessiz kalanların, şimdi saldırıların Naypyidaw’a, Yangon’a sıçramasından mütevellit ‘derin kaygı duymaya’ başlamaları, ülkenin ‘demokratikleşme’ sürecinin intikasından tedirginlik duydukları vb. yolundaki yorumlar ülkede ‘reformun’ hangi boyutlarda algılandığıın gösteriyor. Başta ABD olmak üzere Naypyidaw’da varlık gösteren unsurların reform önceliklerini yatırımlar oluştururken, hangi yasalara tabi oldukları şüpheli olan asker ve polisten görevlerini yapmalarını beklemek beyhude.

Siyasi ve toplumsal istikrarın sağlanamadığı coğrafyalarda ‘her zaman kazananın’ ordu olduğu hatırlandığında Myanmar’daki son şiddet olaylarının ardında bu gücün olduğu vurgusu da önem taşıyor. Gözlemcilerin doğrudan vurgusu kadar Devlet Başkanı’nın dolaylı atıfta bulunduğu kesim de işte bu güvenlik güçleri değil mi? Ancak bu sivillerin günahtaki paylarının göz ardı edileceği anlamına gelmemeli.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=254100

Selasa, 02 April 2013

‘Malaya Birliği’ Projesi Yıldönümü


Mehmet Özay                                                                                                                     1 Nisan 2013

Malaka, Malaya, İngiliz Malayası, Malaya Birliği, Malaya Federasyonu, Malezya her biri Malaya Yarımadası’nda siyasi tarihinde yaşanan dönüşümün izlerini taşıyan adlandırmalardır. Bunlar arasında, modern Malezya devletinin inşası öncesinde yaşayan en önemli gelişme olan Malaya Birliği (The Union of Malaya) projesinin yıldönümü dolayısıyla bu konuya değinmekte fayda var. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ‘yeniden diriliş’ hülyasıyla Malaya sömürge topraklarına dönüş yapan  İngilizlerin, daha savaş yıllarının ortasında, yani 1943’de ‘İngiliz Malayası’nın geleceğine dair plânlamalara başladıkları biliniyor.

2. Dünya Savaş öncesi Malaya topraklarında siyasi alan, ‘Crown Colony’ altında biraraya getirilmiş Sömürge Yerleşimleri olarak da anılan Singapur, Malaka, Penang ile dokuz Malay devletinden oluşuyordu. Bu yapılanmada, Malay Devletleri’nin birlik olduğu anlaşılmamalı tabii ki. İngilizler maharetiyle 1894’de Federe Malay Devletleri adıyla dördü idari anlamda birlik altına alınırken, diğer beşi ‘Unfederated’ adıyla anılan tekil devletler olarak İngilizlerin dolaylı yönetimi altındaydılar.

Japon işgali döneminde, Müslüman Malayların büyük ölçüde sıcak çatışmalara girmedikleri, mücadeleye katılımın ancak İngiliz polis ve askeri birliklerinde görev yapanlarla sınırlı kaldığı vaki. Bu ‘yaklaşımın’ savaş sonrası siyasi ifadesinin, İngiliz yönetimiyle ‘devam’ olduğu da bir gerçek. Bunun temeli elbette ki, Müslüman Malayların antropolojik ve siyasi kök addettikleri kadim Malaka Sultanlığı’ndan sonra ortaya çıkan tüm gelişmeler, değişimi tetikleyen iç ve dış unsurlar ve güçlerin bu toprakları getirdiği nihai noktadır. Güneydoğu Asya’nın önemli insan stoğunu oluşturan bu topluluk üzerinde sömürgeciliğin doğurduğu ‘arıza’ zaman zaman hissedilmiyormuş gibi bir değerlendirmeye tabi tutulsa da, derinlerde büyük bir ‘sızı’ olarak varlığını sürdürdüğüne kuşku yok. Bu ‘sızı’, ana vatan topraklarında farklı ırk, dil, din unsurlarının varlığının zorlamalar ve dayatmalar neticesinde ‘paylaşımcılık’ olgusuyla Müslüman Malaylara kabul ettirilmesinin adıdır aynı zamanda.

Peki Savaş sonrasında ne oldu? İngilizlerin bu ‘münbit’ toprakları bırakma gibi bir arzusu kesinlikle yoktu. Bununla birlikte, sömürgeciliğin emperyalizme çoktan evrilmesi, savaş sürecinin doğurduğu yıkımların izale edilmesi ve değişen uluslararası koşullar, bu topraklarda üretim araçlarının ‘tek elden’ yürütülmesini İngilizlere bir anlamda dayatıyordu. Yani, Sultanlara tanınan haklar bütünü üzerinden dolaylı yönetimin zamanının geçmesi nedeniyle, değişen küresel şartlar karşısında İngiliz çıkarlarının  sonuna kadar korunması ve geliştirilmesi amaçlanıyordu. Savaşın ardından, İngilizlerin şu veya bu şekilde çekilmeye niyetinde olmadıkları ve 1946 yılında Malay Birliği (The Union of Malaya) adıyla bir proje yürürlüğe konulmak amacıyla Malaya topraklarına geri dönmeleriyle sabittir.

Öyle ki, bu toprakları çevreleyen Adalar, Ortadoğu-Hint Alt Kıtası-Çin ekseninde tarih boyunca bir köprü vazifesi görmüş, üstüne üstlük 19. yüzyıl ortalarından itibaren İngiliz yatırımlarıyla dünya üretiminde baş sıralarda olmuş palmiye yağı, kauçuk, kalay gibi -bu güne kadar da etkisini gösterdiği gibi- neredeyse bitmek bilmeyen önemli kaynaklarıyla İngiltere’nin ‘göz bebeği’ bir toprak parçası hüviyetindeydi.

Gelişmeleri bu minvalde değerlendirmek ve pratiğe dökmek amacıyla İngilizler savaş ertesinde Malaya Birliği projesini gündeme getirdi. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi ‘Malay Birliği’, İngilizlerin Malaya’da bağımsızlığı hedefleyerek gündeme getirdiği bir tasarım değildi. Aksine, Müslüman Malayların ‘köklerinden’ kopuşuna bir tepki olarak, gerek İslamcı gerek seküler kaynaklardan beslenen ve ilk nüvelerinin ortaya çıktığı Malay milliyetçiliğinin, ifadenin gerçek anlamıyla söylemek gerekirse, ‘patlama’ yapmasına neden olan bir çabaydı.

Malaya Birliği’nin ne anlama geldiği bu topraklarda yaşanan siyasi gelişmelerde karşılığını bulmaktadır. Bölge ülkelerinde İngiliz, Hollanda, Fransız sömürgeciliği karşıtı milliyetçi hareketleri çok daha erken dönemlerde başlamasına rağmen, Malaya’da, özellikle Müslüman Malayların bu sürece eklemlenmekte gecikmeleri dikkat çeker. Elbette bu ‘gecikmeyi’, tarihsel ve özellikle de ‘psikolojik’ nedenleri üzerinde durmaksızın anlamak mümkün değildir. Malay ‘ruh hali’ (psyche) bağlamında gündeme getirilen husus, Müslüman Malaylar ve siyasi liderleri olmakla kalmayıp belki de hiç de abartmadan söylemek gerekirse, varoluşlarının temel taşı konumundaki ‘sultanlarına’ bağlılıklarının bu gecikmedeki rolü göz ardı edilemez.

Bu anlamda, Malaya topraklarında bir tür Bağımsızlık ruhunun ifadesi olacak, Müslüman Malayların kahir ekseriyetini içine alan bir ‘milli’ hareketten bahsedilmesi mümkün değil. Bu noktada, Endonezya’da görece erken dönemde neşet eden milliyetçilik ruhundan beslenen ve Melayu Raya yani Büyük Malay Devleti idealini işleyen Malay Milli Partisi’nin (PKMM) bir kenarda tuttuğumu belirteyim. Ancak, 1941’den itibaren Japonya’nın, ‘Güneş Batmayan İmparatorluk’ İngiltere karşısında pek de tahmin edilemeyecek kısa bir sürede ‘başarı’ elde etmesi Müslüman Malayların zihinlerinde soru işaretlerinin doğmasına neden olmasıyla milliyetçilik olgusunun kitleler boyutunda ortaya çıkmasında tetikleyici bir faktördür. Çünkü o döneme kadar Singapur merkez olmak üzere Penang Adası ve Malaka’yı da içine alan üç önemli liman şehrini Koloni Valiliği düzeyinde yöneten İngilizler, Malay Yarımadası’ndaki mevcut dokuz Sultan’a ‘danışmanlık’ yaparak bu toprakların dış güdümlü modernleştirme çabasına ön ayak oluyordu. Bu süreçte, idari, eğitim, teknik, alt yapı ihtiyaçlarının giderilmesi, Malaya topraklarını uluslararası kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda araçsallaştırması gibi ciddi görevler icra etmesi karşılığında gündeme geliyordu. Bu süreçte, elde ettikleri kimi kazanımlarla bu Avrupa gücüne karşı çık(a)mayan siyasi elite karşılık, bu topraklarda toplumsal hareketlerin nüvesini oluşturacak bir sosyal grubun varlığı yadsınamaz. Bu grubu hemen hemen her bağlamıyla eğitim kadrosu olarak adlandırmakta bir mahzur yok.

Bu kadro, öğretmenleri, öğrencileri ile uzun bir sürece yayılacak bir bilinç akışının dinamosu işlevini görecektir. Bu noktada, 19. yüzyıl sonundan itibaren sayıları kadar niteliği de görece artış gösteren Malay Eğitim Enstitülerinde yetişen öğretmen adaylarının, Malayca eğitim veren okullarda öğrenim gören öğrencilerin kısacası eğitim kadrosunun teşekkül ettireceği ‘millilik’ olgusunun düşüncel ve pratik düzeyde hayata geçirilmesindeki rolünü hatırlamak gerekir. Bu rol, kendisini yayıncılık faaliyetlerinde, kültürel ve siyasi kurumsallaşmalarda ortaya koyacaktır.

Ancak ne olmuştur ki, İngilizlerin Malaya topraklarının siyasi geleceğine karar verdikleri 1945 yılında Malay milliyetçi ruhu kendini somut ve pratik bağlamda ifade imkânı bulmuştur. Bu noktada sömürgeci yönetimin rehberliğinde başlatılan eğitim faaliyetleri, bunu takip eden yayıncılık, Ortadoğu’dan neşet eden ‘İslami reform’ dalgasının Malaya’da hissedilmesi gibi faktörler 1945 yılı Ekim ayında gündeme getirilen açılımın dayanakları olarak da okunabilir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Malay halkının (rakyat) başlarındaki sultanların haklarını  İngilizler marifetiyle yitirme derekesine gelmesi dolayısıyla kendilerinin de ‘varoluş’ dinamiğini etkileyecekti. Öyle ki, dayatılan metinde, sultanlar savaş öncesi ‘imtiyazlarını’ yitirmekle kalmıyor, azınlıklara yani Çin ve Hintlilere ‘eşit’ haklar gündeme getirilerek, Malay dili, dini, kimliği üzerinde bir ‘yumuşak yıkım’ sergileniyordu. Tam da bu noktada, Malay halklarının 1930’lu yıllarda neredeyse tüm ‘eyaletlerde’ kurdukları siyasi ve entellektüel ‘birliklerin’ topyekün bir güç haline geldiği görülür.

İngilizlerin Malay sultanlarına sunduğu/dayattığı ve imzalattığı Malay Birliği siyasi projesi karşısında sultanların nasıl bir ‘siyasi atalet’ içinde oldukları da görülmektedir. Ne tür bir metne imza attıklarının farkında olmayan ve ‘halklarının’ hatırlatmasıyla fark edecekleri gelişme aslında tarihsel bir kopuşun da ifadesidir.

Burada İngilizlerin nasıl böyle bir siyasi plânlama hatasına düşebildikleri yolundaki sorumuzu da unutmamak gerekir. Bunun en önemli göstergelerinden biri Malay Sultanlarını projeyi tanıtmak ve hazırlanan metne imzalamaktan başka seçenek bırakmamak için gönderilen Harold MacMichael’ın Malaya topraklarına ilk kez gelen bir siyasetçi olmasında ortaya çıkar. Bu gelişmeye, Malaya’ya ve Malaylara sempati ile yaklaşan erken dönemlerde bölgede görev yapmış İngiliz bürokratlarının da karşı çıkması bu görüşü destekleyen hususlardandır.

Bu amaçla 1 Nisan 1946 tarihinde Edward Gent’in Malaya Birliği valisi olarak atanacağı seremoniye davet edilen sultanlar bir yandan da Pan-Malay Kongresi başkanlığını yürüten Dato Onn bin Cafer’in “boykot edin” çağrısıyla siyasi ikilemle karşı karşıyaydılar. Tabii boykot çağrısına Kuala Lumpur’da toplantının yapılacağı otel önünde toplanan ve sultanların egemenlik haklarının korunması İngiliz emperyalizmine kurban verilmemesi yönünde görüşleri yüksek sesle dile getiren kalabalağın yaptığı gösterinin de ‘yapıcı’ ve ‘pekiştirici’ katkısı göz ardı edilemez.

Bu amaçla, özel statüyle gönderilen McMMichael, kısa sürede dokuz sultanla yaptığı ikna turları sonunda topladığı imzalarla sonuca yaklaşıldığı düşünülen bir anda ‘Malay ruhunun’ devreye girmesi herşeyi alt üst etti. Bu ruh, yukarıda değindiğimiz eğitim kadrosu ağırlıklı Malay Milliyetçilerinin ve halk katmanlarındaki destekçilerince belki de Malay tarihinde eşine rastlanmayacak bir dönüşüme imza attılar. Özellikle, 1 Şubat 1946 tarihinde Cohor Sultanlığı başkenti Cohor Bahru’daki Sultan Ebubekir Camii avlusunda toplanan Cohor Malay Birliği (Persatuan Melayu Johor)’ne mensup binlerce kişinin katıldığı gösteri bir dönüm noktası oldu. Bu gösteride o dönem Londra’da bulunan Sultan İbrahim’i ‘tahtından edeceklerini’ güçlü bir şekilde vurgulayan liderlere ve destekçilerine müdahalenin Dato Onn bin Cafer’den geldiği görülür. Bu Malaya’nın Malezya’ya evrilmesinde başat bir nokta olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü Dato Onn, Sultan İbrahim’le büyük ölçüde görüş ayrılıkları yaşamış, iki kez saraydaki görevinden istifade etmiş ve bu anlamıyla Sultan İbrahim’e ‘en muhalif’ isim olarak adlandırılabilecekken, halkın Sultan’ı hedef alan siyasi çabasını İngilizlere yönlendirmekle belki de sultan-halk ilişkisinde yaşanabilecek büyük bir yıkımın önüne geçmiştir. Hiç kuşku yok ki, bu girişim, modern Malay tarihçisi Khoo Kay Kim’in ileri sürdüğü üzere, Singapur’da yayınlanan “Al-Imam” dergisi etrafında varlık gösteren, 20. yüzyılın başında modernist İslami hareketin, İngiliz yönetiminin Malay halkını yönetmek için Sultanları ‘kullandığı’ içerikli yaklaşımından sonra Sultanlara yönelik en önemli girişim olarak dikkat çekmektedir.

Johor’daki cami gösterisinin ardından, özellikle Kuala Lumpur’daki gösterinin ardından Pan-Malay Kongresi 11-13 Mayıs 1946 tarihlerinde Cohor Bahru’da toplanarak Malay halklarının kararlılığını siyasi bir yapılanmaya evirerek gösterecek ve böylece Birleşik Malay Ulusal Birliği (UMNO) kurulacaktır. Majlis, Pelita Melayu gibi dönemin önemli gazeteleri, yayınlarında Malay haklarının sona ereceği ve kadim Malaya topraklarının dışarlıklı etnik unsurlarla paylaşılacak bir ülkeye dönüştürülmesi projesine tepki veriyor ve bu anlamda kamuoyu oluşturulmasına önemli katkıda bulunuyordu. Peki halk ne istiyordu? Halk, sultanların kendilerine bir tür ‘ihanet’ içinde olduklarını, Malay halklarının haklarını korumada zaafiyet gösterdikleri gerekçesini ileri sürerek atılan imzaların geri çekilmesini talep ediyor, Cohor’daki kitle gösterisinde açıkça sultan/lar/a ‘ultimatom’ veriyorlardı. Göstericilerin talebi, modern bir siyasi talepten öte, izi kadim dönemlere kadar giden Sultan-Halk ilişkisinde taşınan sorumluluğa atıf çok özel bir yer tutuyordu. Bu ultimatom sadece dönemin Cohor Sultanı İbrahim’i hedef almıyordu elbette. Cohor’un Malay tarihindeki belirleyici rolü nedeniyledir ki, Cohor Malayları gösterilerde katalizör rol oynamış, bir anlamda Malay ‘milliyetçi ruhunun dirilişine’ ön ayak olmuşlardır. 

Atılan imzalar, Müslüman Malayların Malaya topraklarında yaşayan Çin, Hint ve Avrupalı azınlıklar karşısında bir tür ‘varoluşuna’ kast niteliği taşıdığına kuşku yok. Çünkü Sultanların egemenlik haklarını yitirmelerinin yanı sıra, Malaya Birliği projesinde bu topraklarda yaşayan asli veya azınlık tüm halklara ‘eşit vatandaşlık’ hakkı vermesiyle Müslüman Malayların ana vatanlarında sahip oldukları hakları yitirmeleri anlamına gelecekti.

İngilizler eliyle önce ‘eyalet’ konumuna indirgenen Malay sultanlıkları, Savaş’ın ardından ulus devlet sınırları içerisinde ‘biraraya’ getirilerek siyasi evrilmeyelerini sürdürdüler. Bunların bir bölümü, İngilizlerce günün koşulları dikkate alınarak Federe Malay Devletleri adı altında, doğrudan siyasi ve idari yönetim altına alınmış.  Din ve gelenek Sultan’ın özel sahasına bahşedilmiştir ki, bu bir yandan sultanları egemenlik haklarından “hiçbir şey” kaybetmediklerini iknaya yaramış ve bundan daha trajik olanı da İslam anlayışının “dünyevi” ve “ilâhi” boyutlar bağlamında parçalanmasına, bir başka deyişle deformasyonuna neden olmuştu. Özellikle bu ikinci husus, bugüne kadar ki çalışmalarda pek de rastlamadığımız, ancak can yakıcı bir durum arz etmesiyle sahici bir araştırmaya değer bir konu olarak araştırmacıları beklemektedir.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=254026

Senin, 01 April 2013

Sulu’da Şimdi Ne Olacak?

Mehmet Özay                                                                                                            28 Mart 2013
Malezya onyıllar boyunca böylesi bir güvenlik problemiyle karşı karşıya kalmamıştı. Ülkede seçim kararının alınmasının an meselesi olduğu günlerde birden ortaya çıkan Sabah sorununun sadece dış değil, iç faktörlerinin de olması doğrudan doğruya seçim odaklı bir gelişme ile karşı karşıya kalındığı izlenimi vermiyor değil.

9 Şubat’ta, kendilerini Sulu Sultanlığı Ordusu’na mensup olarak tanıtan  bir kaç yüz kişilik silahlı grubun Malezya’nın onüç eyaletinden biri olan Borneo/Kalimantan Adası’ndaki Sabah Eyaleti’nin kuzey sahillerinde birkaç köyü basarak siyasi hak iddiasını gündeme getirmesi sadece Malezya’da değil, bölgede tam anlamıyla şok etkisi yaptı.

Bugüne kadar yaşanan çatışmalarda silahlı gruptan 62 kişi öldürülürken, Malezya güvenlik güçlerinden 10 kişi hayatını kaybetti. Grubun liderinin bölgeden kaçmayı başardığı ifade edilirken, gruba mensup olduğu ifade edilen bazı kişiler de ordu birliklerince kırsalda ele geçirildi. Öte yandan, bölgede yaşayan Sulu kökenli 100’ü aşkın kişi de gruba lojistik destek verdikleri gerekçesiyle tutuklandılar.

Bu gelişme karşısında ‘hazırlıksız’ yakalandığı resmi yetkililerce de ifade edilen Malezya, yaklaşık üç hafta süreyle, belki de pek çok çevrenin düşündüğü gibi silahlı grubun girişimini ‘romantik’ bir eylem olarak değerlendirerek, ‘görüşme’ yolunu tercih etti. Ancak bu süreçte, Manila’da konuşlanmış ve kendini Sulu Sultanlığı’nın bugünkü varisi olarak ilân eden III. Jamal’ul Kiram, kızı ve sözcüsü vasıtasıyla geri adım atmayacaklarını ve silahlı birliğin ‘görevini’ yerine getireceğini ileri sürüyordu. Malezya’nın grubun Malezya topraklarını terk etme çağrısını birkaç yenilemesinin ardından başlayan silahlı çatışmalarda önce polis komandolarının ölümüne yol açması herşeyi değiştirdi. Yarımada’dan askeri birliklerin gönderilmesiyle bir anlamda savaş ortamının hakim olduğu bölgede silahlı grubun, bu coğrayfada yaşayan Sulu kökenlilerin lojistik desteği sayesinde tutunabildiği görüldü. Bu sürecin belki de en kritik noktası Malezya ve Filipinler hükümetlerinin birbirlerine yönelik sergiledikleri ‘soğukkanlı’ yaklaşımlarıydı. Bunun en temel sebeplerinden biri, hiç kuşku yok ki, Mindanao Adası’ndaki özgürlük hareketi bağlamında sağlanan barış girişiminde oynadıkları ortak roldü. Buna binaen, özellikle Filipinler tarafında, 1960’lı yıllarda yani Marcos döneminde ‘teritoryal haklar’ meselesi gündeme getirilmekten kaçınılıyordu. Soruna ‘barışçıl’ çözüm bulma çabası bir türlü pratiğe yansımazken, askerin varlığı, Birleşmiş Milletlerin dikkati çekecek boyuttaydı. Peki MILF nasıl tepki verdi? Hacı İbrahim Murad, bu soruna taraf olmadıkları bağlamında birşeyler söyleyerek gelişmelerin dışında kalmayı tercih ediyordu. Bu, MILF’ın söyleyecek sözü olmasından neşet etmiyor elbette ki. Ancak barış anlaşması metnini hazırlayacak 15 kişilik üyenin tespit edildiği ve bugün yarın çalışmaların başlayacağı bir sırada MILF’ın ‘Sabah sorunu’na müdahelesi farklı sonuçlara sebebiyet vereceği aşikâr.

Ancak bölgenin en önemli birliği hüviyetindeki ASEAN’dan kayda değer bir yaklaşımın sergilenmemiş olması, meselenin iki ülke ve özellikle de Malezya’nın inisiyatifine terk edildiği gözleniyordu. Bu girişim, bir anlamda ASEAN’ın üye ülkeler arasında yaşanan veya potansiyel olarak yaşanabilecek bu türden silahlı çatışmalar karşısında inisiyatif geliştirme yeteneğinden yoksun olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. Bunun ‘kağıt üzerindeki’ adı, ‘üye ülkelerin iç işlerine karışılmaması’ maddesinden kaynaklandığı açık. Gelişmeler daha silahlı çatışma boyutuna ulaşmadan kaleme aldığımız metinde meselenin “tarihi” derinliğine el atacak akademik boyutun yakında gündeme gelebileceğini ifade etmiştim. Öyle de oldu... 13 Mart’ta Malezya Teknoloji Üniversitesi (UTM) Johor kampüsünde önemli bir oturum gerçekleştirildi. ‘Öteki’ taraf olmadığı için bu etkinliği bir tartışma olarak adlandırmak mümkün olmadığı gibi, devlet kurumlarının bakış açısını yansıttığı da iddia edilemez. Ancak, katılımcılardan birinin “Sulu Sultanlığı hanedanlığından olduğuun ileri sürenlerin ellerinde somut belge olup olmadığını sorması” en önemli noktalardan birini oluşturuyor. Bu noktada, acaba Malezya yetkili organlarının “Sulu Sultanlığı konusunda bir şüphesi mi var?” sorusu dolaylı olarak akla geliyor. Çünkü o güne kadar, basında yer alan ve Malezya’nın Sabah’ı elinde tutmasına olanak tanıyan temel iddia 1963 yılında İngilizlerce devrine dayanıyor. Sabah Malezya Üniversitesi siyaset bilimcisi Dr. Zaini Othman ise ‘Malezya’nın yıllık -cüz’i bir miktar da olsa- Manila üzerinden Sulu Sultanlığı mensuplarına bir ödemenin yapıldığının artık bir sır olmadığını söylüyordu. Böylece salondaki üniversiteli genç nesil Malezyalılar da bir gerçeği öğreniyorlardı.

19. yüzyıldaki hikâyeden bir benzer olsun daha önce bahsetmiştim. Ancak şunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Filipinler 1898’de Amerika’nın güdümüne girerken, Borneo Adası İngilizler’e verilmiş, II. Dünya Savaşı sonrasında sömürge topraklarını elinden çıkaran İngiltere Sarawak, Sabah ve Singapur’u Malezya Federasyonu’na devretmişti. Ancak hikaye özellikle Filipinler için elbette burada bitmiyor. Marcos döneminde başlayan ‘kiralama’ söylemi bugüne kadar gelmiş durumda. Zaten bu nedenledir ki, ‘kiralama’ olgusu üzerinden ‘hak iddialarını’ bertaraf amacıyla Dr. Mahathir Muhammed geçenlerde yaptığı açıklamada Malezya Hükümeti’ne çağrıda bulunarak ‘kiranın artık ödenmemesi’ gerektiğini gündeme getirdi. Devletin üst düzey resmi makamlarının birbiri ardı sıra ziyaret etmesi gelişmenin ciddiyetini ortaya koyan bir başka ifadesiydi. Tüm mesaisini seçim propagandasına ayıran Sayın Başbakan Necib, programlarına bir süre ara verip gelişmelere doğrudan müdahil oldu. Sabah’a yaptığı ziyaratte, Malezyalıların güvenlik sorununu hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmayacağını açık seçik ortaya koyarken, bölgede yaşayan ve sayılarının yaklaşık 800.000 olduğu ileri sürülen Sulu kökenli Malayların toplum liderlerince kendisine ‘Bağlılık Bildirileri’ sunulması dikkat çekiciydi.

1 Mart’tan itibaren çok sayıda ordu mensubunun bölgeyi abluka altına almasıyla birlikte silahlı grubun üst düzey komutanının tekneyle Sabah’ı terk etmesinin ardından, geride kalan az sayıdaki silahlı kişiler de tek tek ele geçirildi. Süreçte, özellikle savaş uçaklarının devreye girmesi üzerine konuyla ilgili açıklamalar yapan ve bir anlamda Malezya yönetimine ‘uyarıda’ bulunan BM’in yaklaşımına ülkede kimse prim vermedi. Hükümet ayrıca, gerek Manila yönetimi gerekse Sulu hanedanlığına mensup kişilerin ‘barış’, ‘anlaşma’ vb. çağrılarını da dikkate almadı. Ancak bugünlerde “Peki şimdi ne olacak? sorusu herkesin kafasını kurcalarken, 13. Genel Seçimler atmosferinin “milliyetçilik-hainlik” ikilemiyle farklı bir gündeme oturmadığını da söylenemez.

Sulu çıkartması, bölgesel bir sorun olmaklığının yanı sıra, Malezya iç siyasetine bulaşması seçime birkaç ay kalan ülkede siyasiler arasındaki çekişmesi had safhaya taşıyan bir katalizör işlevi gördü. Bunun anlaşılır yönü Sabah ve Sarawak Eyaletleri’nin seçimde büyük ölçüde belirleyici olacağı öngörüsüne dayanıyor. Bu noktada, söz konusu silahlı girişimin iç siyasette kimin elini güçlendireceğini ancak seçim sonrası sonuçlar açıklandığında net bir şekilde anlaşılabilecektir. 

Bu arada ilginçtir  Sululuların ‘teritoryal hak’ iddiaları yeni değil... Sulu Restorasyonu Hareketi’nin önemli isimlerinden Prof. Dr. Emmanuel Mangubat, Sulu Sultanlığı’nın yeniden teşekkülünün Filipinlerin Güneyi ve Borneo/Kalimantan’ın kuzeyinde siyasi istikrarın başat faktörü olduğunu daha 2006 yılı ortalarında dile getirmesi o dönem savaş ortamı olması nedeniyle kimsenin ilgisini çekmemiş olmalı. Mangubat ileri sürdüğü iddiasında Sabah’ın Malezya’nın kira verdiği mülkünün Filipinlere ait olan bir bölge olarak tanımlaması da ilginç. Mangubat’ın ne demek istediğini anlamak için kaleme aldığı iki ciltlik “Sulu Sultanate: Its Establishment with Historical, Political and Legal Implications” adlı çalışmaya elden geçirmek herhalde en iyi yol. Sabah’ın kuzeyinde güvenlik tehdidi neredeyse sona ererken, Filipinler’den sorunun siyasi boyuta evrileceğine dair ilk mesajlar da gelmeye başladı. Daha dün, Filipinler Dış İşleri Bakanlığı, 2008 yılında devlet kurumlarına gönderilen Sabah’a Malezya’nın toprak parçası olduğu yönünde göndermeler yapılmamasını içeren tebligatı yenilediği ifade ediliyor.

Bu gelişmenin şimdiye kadar konuşulmayan ancak potansiyel önemi olan bir yönü var. O da, Sabah sorununda asker seçeneğini kullanan Malezya’nın, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki teritoryal haklar meselesinde şayet iddiaları sürdürmesi halinde nasıl bir karşılık vereceğine dair ipuçların da içinde barındırıyor. Aslında sadece Malezya için değil, bölgede sınır sorunlarının gündeme geldiği her noktada böylesi bir ‘çözüm’ arayışı mümkün olabilir. 

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=253584

Rabu, 27 Maret 2013

Güneydoğu Asya’da Bir SavaşınYıldönümü


Mehmet Özay                                                                                                                    24 Mart 2013


Güneydoğu Asya tarihinde yaşayan sömürgecilik savaşları dendiğinde akla gelen belki de yegane örnektir Hollanda Savaşı (Dutch War). 1873 yılı 24 Mart’ında Açe sahillerinden karaya çıkarak Sumatra Adası’nın kuzeyindeki kadim İslam topraklarını istilaya yeltenen Hollandalılara karşı Açelilerin verdikleri mücadele, değişik bağlamlarda bugün de etkisi sürdürüyor. Bu savaş ve çevresinde yaşananların, sadece Açe tarihi değil, Güneydoğu Asya tarihi ve İslam tarihi açısından da önemine şüphe yok. Bugün söz konusu bu önemli savaşın 140. yıldönümü. Son dönemde ‘Açe’ adını zikredip de bu önemli ‘bağımsızlık savaşına’ atıfta bulunulmaması dikkat çekicidir. Genelde Güneydoğu Asya, özelde Açe’ye Ortadoğu eksenli ‘merkezci’ bakışın açmazlarından biri olarak değerlendirilebilecek bu eksikliğin giderilmesi bu toprakların tarihinin ve asli sahiplerinin anlaşılmasında kaçınılmaz öneme sahiptir. Bu vesileyle söz konusu bu savaş bağlamında bugüne kadar pek de rastlamadığımız kimi hususları gündeme getirmekte fayda var. Bu kısa değini bize  Açe siyasal elitinin sahip olduğu ‘köklü’ uluslararası ilişkiler tecrübesini hayata geçirme imkânlarını aradığını göstermesi kadar, süreçte elitler arasında yaşanan kimi çekişmelerin ipuçlarını da verecektir.

Hollanda Doğu Hint Yönetimi’nin Avrupa’daki başkenti Hague’den aldığı direktiflerle yürüttüğü bu savaş öncesinde olduğu gibi, sonrasında da önemli siyasi görüşmelere konu olmuştur. Bu gelişmeler, Penang, Batavya (bugünkü Cakarta), Singapur, gibi bölgenin önemli yönetim ve siyaset merkezlerinin yanı sıra, Hicaz ve İstanbul’a kadar uzanacak boyutları içermektedir. Zaman zaman dile getirdiğimiz üzere, bu girişimler dönemin Açe Sultanlığı elçilerinin İstanbul’da ‘Halifelik’ makamıyla bağ kurma arzusuyla sınırlı kalmamıştır.
Gerek o dönem Açe siyasi eliti arasında yaşanan ihtilaflar gerekse uzun tarihi geçmişinde doğulu ve batılı uluslarla geliştirdiği ticari ve siyasi alanlardaki etkileşimlerin bir uzantısı olarak, savaş öncesi ve sırasında uluslararası siyaset merkezlerini tetiklemeye yönelik çabalara rastlanmıştır. Bu bağlamda, Hollanda istilasının önlenmesi noktasında Fransızlar, Amerikalılar, İngilizler nezdinde de inisiyatifin geliştirilmesi tarihsel bir devamlılıktı.

Bu noktada alternatif girişimlere örnek olması bakımından bir hususu gündeme getirmekte fayda var. Savaşın hemen öncesinde Açe siyasetinin önemli isimlerinden -ve de dönemin Başbakanı kabul edilen- ‘Habib’ Abdurrahman Ez-Zahir’in İstanbul ve ona muhalif isimlerden olduğu anlaşılan -saraya yakınlığıyla tanınan- Panglima Tibang’ın Singapur’da çözüm arayışlarına ve destek çabalarına dair gayretleri üzerinde ayrıntıyla durulması gereken hususlardır. Bu iki liderin Sultanlık içindeki mücadelesi, Açe’nin kurtuluşu için ne tür siyasi çözüm taraftarı oldukları konusu anlaşıldıkta, kanımız o ki, bugüne kadar sürecek Açe siyasal yapısını da anlamaya olanak tanıyacak ipuçları taşıdığını ileri sürebilirim.

Açe siyasi elitinin, dönemin önemli Batılı güçlerin ilgilerini Sumatra Adası’nda olan bitene çevirme gayretinin ardında, Hollanda sömürge yönetiminin Açe sorununa ‘dış müdahale’ yapılmasından duyduğu endişeden haberdarlık kadar, Batılı güçlerin kendi aralarındaki ‘çıkar ilişkilerinin’ farkında olmalarının da rolü vardı. Bu nedenledir ki, vatanın güvenliğinin sağlanması konusunda başvurulacak alternatifler neyse tümü uygulamaya konuluyordu. Bu konudaki girişimler savaştan birkaç yıl öncesine değil, Hollanda’nın Açe’yi istila etme arzusunun giderek netlik kazanmaya başladığı yüzyıl ortalarına (1850) kadar geri gider. O dönemde, meşhur İstanbul ziyaretleri kadar, Paris’e giden bir elçinin varlığı oldukça ilgi çekicidir. 1852 yılında Siti Muhammed adında Açe ‘seyyahı’, Paris’te girişimleri mevcuttur.[1]Tabii bu süreçte, saldırının kaçınılmazlığı 1868 yılından başlayarak Hollanda’nın Sumatra Adası üzerinde hak iddiasını güçlü bir şekilde dile getirmesiyle kesinlik kazanacaktı. 1819 yılındaki anlaşmaya rağmen, Hollandalıların  İngilizleri Açe konusunda nasıl ikna ettikleri de başlıbaşına bir konudur. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, İngilizlerin çokça peşinden koştukları ticari imtiyazlar konusundaki gelişmelerin payı önemli. 1867-1873 tarihleri arasında Singapur’daki İngiliz valisi Sir Harry Ord, Londra’yı, ticari kazanımlar noktasında ikna ettiği, bunda Açe’de süren siyasi istikrarsızlığı da öne sürdüğü anlaşılıyor.[2]Açe siyasi elitinin uluslararası çevreler nezdindeki girişimlerine tepki olarak savaşın ilerleyen safhalarında, örneğin Amerika gibi kimi güçlerin şu veya bu şekilde olan bitene kayıtsız kalmadıklarını sembolik olarak da gösterecek bazı gelişmeler olmuştur. Bu bağlamda, gözlem amacıyla da olsa Amerika’ya ait Yantic adlı savaş gemisinin bölgeye gönderildiği üzerinde durulabilir.[3]

 

Buna ilâve olarak yukarıda kısaca değinilen uluslararası ilişkiler alanında değerlendirilebilecek girişimler gene hem bölgede yayın yapan gazeteler hem de Avrupa basınında yer bulmuştur. Daha önce kaleme aldığımız bazı metinlerde kısmen vurguladığımız üzere İstanbul’da ve Kahire’de yayın yapan ve Osmanlı halklarını Açe’deki gelişmelerden haberdar eden Basiret Gazetesi’nin başvuru kaynakları arasında Times, Memorial Diplomatique‘inde bulunduğu Batavya, Kalküta, Penang, Hague, Singapur gibi önemli merkezlerde yayınlardan gelişmelerin izlendiği anlaşılmaktadır.[4] Bu bağlamda, Batavya’da “Javo Bode” ve “Handelsblad”[5], Penang’de “Pinang Gazette”[6]dikkat çeken yayınlar arasındadır. Coğrafi olarak Penang Açe’ye en yakın nokta olması kadar, lojistik destek sağlayan Hollanda gemilerinin  uğrak yeri olması dolayısıyla da,[7]tüm haberlerin ilk çıkış yeri olduğu düşünülmesi doğal. Buraya ulaşan haberler telgraflarla Singapur, Batavya’ya yani sömürge yönetimi merkezine gönderiliyordu.

Yukarıdaki dile getirdiğimiz ‘Osmanlı dışında’ alternatifler üzerinde siyaset geliştirme teşebbüsünde bulunan Açe Hükümeti’nin çabalarına bölgede çıkan önemli yayın organlarından istifadeyle kısaca değinelim. 10 Nisan 1873 tarihli Straits Times Overland Journal’da geçen haberde Hollanda Komiseri Niewenhuyzen’in ilân ettiği ültimatomu reddetmesi üzerine Banda Açe açıklarında konuşlanmış olan Hollanda gemilerince top atışı yapılması emrini verdi.  Ayrıca, Hollanda yönetimi olağanüstü bir ‘Bildiri’ yayınlamak suretiyle Penang Adası’ndan veya İngiliz yönetiminin Malay Yarımadası’ndaki herhangi bir bölgesinden silah ve mühimmat ihracatının kesinlikle yasakladığını ilân ediyordu.[8]

Bu yasağa rağmen, Penang’den Açe’ye silah ve mühimmat girişinin yapıldığına dair kimi görüşlere rastlamak mümkündür. Coğrafi yakınlık, Açelilerin Penang’deki ‘nüfuzları’ gibi hususiyetler bunu olanaklı kıldığını söyleyebiliriz. Örneğin, bu süreçte Penang Adası’nda yerleşik olan önde gelen 8 Açeli bütün Takımadalar’da Hollanda aleyhine bir kampanya başlatarak Açe’ye silah sevkiyatını organize ettiler.[9]Ayrıca, bu noktada İngilizlerin bu sürece ne denli ‘katkı yaptıkları’ üzerinde durulması gereken bir konudur. Avrupa güçlerinin özellikle de İngiltere ve Hollanda’nın Avrupa tarihinin derin noktalarında ittifak kurdukları ve bu ittifakın Güneydoğu Asya sömürge topraklarına kadar etkisini gösterdiği dikkate alınsa da, gerek bireysel yöneticiler gerekse zaman zaman nükseden anlaşmazlıklar çerçevesinde birbirlerine muhalif girişimlerin olmadığı söylenemez. Bu noktada, özellikle Thomas Stamford Raffles döneminde -ki bu 1810’lu yıllara denk gelir- Açe’nin İngiltere’nin doğu-batı ticaret hattında önemli bir bağlantı noktası olması yönündeki girişim hatırlandığında, Penang’deki İngiliz yönetimi ve Açe siyaset eliti arasında bir tür ilişkinin varlığına güvenerek -veya bir takım maddi çıkarlar uğruna- Açe’ye silah sevkiyatına katkıları bağlamında bir ‘ihtimal’den bahsedilebilir.

Hollanda güçlerinin Mart ayındaki ilk saldırısında karşılaştıkları direniş ve özellikle saray yerleşkesine yaklaşık birbuçuk kilometre mesafedeki Beytürrahman Camii civarında süren çatışmalarda komutanlarını kaybetmeleri üzerine çekilmek zorunda kaldılar. Buna rağmen, Açe üzerindeki emellerinden vazgeçmediklerini yaklaşık bir yıl sonra, yani 31 Aralık 1874 tarihinde, çok daha büyük kuvvetler eşliğindeki saldırılarında göstereceklerdi. Söz konusu bu ikinci safhada Hollanda yönetimi, Afrika’dan asker getirtti. Toplam askeri gücü, siviller de dahil olmak üzere 13.000’i buldu.[10]Bu ordu gücü Batavya’dan 19 gemi ile yola çıktı. Gemiler arasında 1500 grosstonluk bir İtalyan gemisi de vardı. İkinci sefere komuta eden van Swieten, karaya çıkmadan tahtta yeni çıkmış olan genç sultana birkaç elçi gönderdi.[11]

Ancak bu ikinci saldırı, Açe’de direnişin başkent dışındaki güçlerin katılımına neden olacaktır. Açe tarihinde, merkezdeki Sultanların varlığına karşın önemli bir siyasi rol icra etmiş olan Pedir Valisi -ki bugün Pidie olarak bilinen yerleşim yeridir) bu tarihlerde Başkent’in yardımıa koşmuş ve Hollandalıların 1874 yılı Ocak ayı başlarındaki ikinci saldırıları karşısında varlık göstermeye çalışmıştı. Bu saldırılar karşısında Pedir üzerine birlik gönderme karar alan Hollandalıların “tüm görüşme çağrıları” vali tarafından reddedilmiştir.[12]

Tüm bunların ötesinde, Açelilerin ellerindeki mevcut imkânlarla Hollanda yönetimine maddi ve manevi kayıplar verdirme konusunda Güneydoğu Asya topraklarının en dirençken toplumu olarak kabul edildiğine kuşku yok. Bu husus dönemin yazışmalarında dile getirildiği gibi[13], daha sonra konuyla ilgili araştırmalar yapan neredeyse tüm akademisyenlerin ortak görüşünü oluşturur. Bu bağlamda, Açelilerin vatan savunmasında sergiledikleri savaşçı karakterdeki üstünlükleri dikkat çekicidir. Birebir ve küçük gruplar halinde sergilenen ve adına bir tür ‘gerilla taktiği’ denilebilecek unsurlarda Hollandalı ve onların yerli ‘bağlılarına’ kayıplar verdirdikleri bilinmektedir. Bu güçle baş etme noktasında Hollanda ordusununun elit askerlerinden oluşan ve adına “Marechausee” veya “Marsose” denilen birlikleri sahaya sürmek zorunda kalıyordu.[14]

Peki bu ilişkiler bütünü Açe Sultanlığı’nı, Açe siyasi elitinin ortaya koyduğu dönemi itibarıyla küresel bir etki oluşturma çabasını dikkate alındığında nasıl anlaşılmalıdır? Bu siyasi varlığın, daha 16. yüzyıldan başlayarak Constantinople-Ortadoğu eksenini Hint Okyanusu’na dahil etme girişiminden Avrupa emperyalizminin en kanlı savaşına kadar geliştirdiği bir siyaset ruhundan bahsedelimez mi? Açe siyasi düzeninin ‘Halifelik makamı’ adına İstanbul’un yolunu arşınlaması kadar, dönemin önemli Batılı güçleriyle teması bu gücün Pan-İslamcı özellikleri üzerinde zayıflatıcı bir tesir doğurur mu? Bu ve benzeri soruları gündeme getirmek için İngilizlerin ‘teşvikine’ gerek yok. Kaldı ki, böyle bir teşvikle bu tür soruların gündeme getirilmesi de pek mümkün değil. O zaman, Açe’nin ürettiği siyasi geleneği ve ilişkiler ağını anlama konusunda ‘dirsek teması’nın İngilizler veya Hollandalılar değil de, doğrudan Açeliler olması kadar doğal bir yaklaşım olamaz. 

Hollanda Savaşı, doğurduğu sonuçlar itibarıyla sadece Malaka Boğazı’nın güneyindeki toprakların tamamının Hollanda Krallığı topraklarına katma mücadelesi olarak okunamaz. Bunun ötesinde, Güneydoğu Asya İslamı’nın öncü aktörü konumundaki Açe Sultanlığı’nın –tıpkı Ortadoğu’dakine benzer süreçlere maruz kalmasına neden oldu. Osmanlı’dan talep edilen silah yardımının gerçekleştirilememesi, ortaya oldukça hazin bir durum çıkarıyordu. Öyle ki, Holandalılar 26 Ağustos 1614 tarihinde Pieter van den Broecke kaptanlığındaki Hollanda gemisiyle Aden’e vardığında bu topraklar Osmanlıların hakimiyetindeydi. Osmanlı’nın kadim düşmanı Avusturya İmparatorluğu, aynı zamanda Hollanda’nın da rakibi olması dolayısıyla Osmanlılar ile Hollandalılar arasında Avrupa siyasetinden kaynaklanan görece bir dostluktan kısmen de olsa bahsedilebilir. Bu gelişme, Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin doğudaki ilk örneği olurken, pratikte Yemen Valisinin Macar devşirmesi Cafer Paşa’nın Hollandalılara bir sebeple izin vermemesi ile sona erdi.[15]Ancak, yaklaşık 250 yıl sonra, Osmanlı-Hollanda karşılaşması bu sefer Açe’deki istila girişimi nedeniyle gündeme gelecekti. Avrupa’daki gücünü kullanan Hollanda, Osmanlı’nın Açe’ye müdahelesinin önüne geçebilecek bir güçteydi. Osmanlı ne siyaseten ne de askeri olarak Açe Sultanlığı’na bir katkıda bulunabilirken, Açe var olan insan gücüne eklemlediği iman gücüyle savaşı götürebildiği yere kadar taşıma mücadele verdi.



[1]Nicholas Tarling. (1962). (Başlıksız) JMBRAS, Vol. XXX. Part 3, No 179. s. 165.  
[2]C. Northcote Parkinson, British Intervention in Malaya: 1867-1877, University of Malaya Press, Kuala Lumpur, 1964, s. 32.

[3]The Straits Times, 10 January 1874, Page 1 Article also available on microfilm reel NL5044  [Lee Kong Chian Reference Library.

[4]Örneğin,2 Rebiyyülahir 1290, 8 Rebiyyülahir1290, 29 Muharrem 1291, (18.03.1874), 3 Muharrem 1291 (20.02.1874), 1 Zilhicce 1290 (20.01.1874), (Bkz.: Basiret,  No. 1412, 1430, 1433, 4113, 4117,).

[5]Bkz.: “Items from the Java Papers”, Straits Times Overland Journal, 3 Mayıs 1873, s. 3.

[6]Bkz.: Straits Times Overland Journal, 13 Temmuz 1873, s. 2.
[7]Straits Times Overland Journal, 3 May 1873, s. 6.  
[8]10 Nisan 1873 tarihli Straits Times Overland Journal,  s. 8.  
[9]C. Northcote Parkinson, British Intervention in Malaya: 1867-1877, University of Malaya Press, Kuala Lumpur, 1964, s. 291.
[10]Paul Van’t Veer. (1985). Perang Aceh: Kisah Kegagalan Snouck Hurgronje, Cakarta: Grafiti Pers, s. 70.
[11]Paul Van’t Veer. (1985). Perang Aceh: Kisah Kegagalan Snouck Hurgronje, s. 71.
[12]The Straits Times, 3 January 1874, s. 3.
[13]The Straits Times, 10 Ocak1874, s. 1.
[14]Gary Nathan Gartenber (!). Silat Tales: Narrative Representations of Martial Culture in the Malay/Indonesian Archipelago, PhD Thesis, University of California, 200, s. 4-5.
[15]C. F. Beckingham, “Dutch Travellers in Arabia in the Seventeenth Century”, Part I, JRAS, 1951, s. 66-7, 78.