Sabtu, 07 September 2013

Hasan Di Tiro’nun Eserleri Yeniden Gün Yüzüne Çıkıyor / It's Time to Revive the Works of Hasan Muhammad di Tiro

Mehmet Özay                                                                                                                     7 Eylül 2013 

What did the leader of ‘Gerakan Aceh Merdeka’ pen down throughout his life? Since he passed away already, and the ‘mother land’ experiencing peace, whose works deserve to be taken into consideration as sources pertaining to academic and intellectual background by variety types of circles without any prejudice. The translation of Atjeh Bak Mata Donja by Haikal Afifa should be regarded as the initial initiative to revive di Tiro’s political ideologies for the new generations. Here it is neutrally asserted that di Tiro’s works refer to not only the Acehnese society, as seen and proved in his salient work titled ‘Demoracy’ but also Indonesia and similar socio-political entities in the region and other parts of the globe...

Apa yang pimpinan ‘Gerakan Aceh Merdeka’ tintakan sepanjang hidupnya? Karena ia telah wafat, dan tanah air telah damai, karya siapakah yang layak dipertimbangkan sebagai sumber akademik dan dasar intelektual oleh berbagai kalangan tanpa prasangka. Terjemahan Aceh Bak Mata Donja yang diselesaikan oleh Haikal Afifa patut diakui sebagai inisiatif untuk merevisi ideologi keluarga Tiro demi generasi-generasi baru. Disini secara alami telah diyakini bahwa karangan-karangan Tiro merujuk tak hanya kepada masyarakat Aceh sebagaimana terlihat dan terabsahkan dari tulisannya berjudul ‘Demokrasi’ tapi juga kepada Negara Indonesia dan entitas-entitas sosio-politik yang sama di wilayah ini dan wilayah-wilayah lainnya didunia…

Açe Özgürlük Hareketi lideri merhum Tengku Hasan Muhammed di Tiro’nun kaleme aldığı yirmi yedi eserden biri olan “Dünyanın Gözünde Açe” (Aceh di Mata Dunia) adlı eser Açe dilinden (Atjeh Bak Mata Donja) Endonezyacaya çevrildi. Bu yılın Haziran ayında piyasa çıkan eser, Açe kültür dünyasının aktif isimlerinden ve ‘Açe Medeniyet Enstitüsü’ (Institut Peradaban Aceh) adlı bir oluşumun kurucusu Haikal Afifa’nın özenli çalışmasının bir sonucu olarak okuyucuyla buluştu. Son dönemde önemli kitaplar yayınlayan Bandar Yayınevi tarafından yayınlanan eser 110 sayfa olup, aynı zamanda eserin sonunda Hasan di Tiro’nun biyografisinden detaylara da yer verilmiş. Böylece, uzunca bir süredir gerek Türk gerek Açeli dostlarla hasbihalimizde vurgulayageldiğimiz üzere Tgk. Hasan di Tiro’nun eserlerinin yeniden gün yüzüne çıkmasının ilk örneği verilmiş oldu. Tiro, bu eserini ilk olarak 1968 yılında New York’da, ardından 1977 yılında Açe’de, 1984 yılında da Stockholm’de yayınlamış.

Yedi bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Tiro, eserin yazılış serüvenine üzerine kısa bilgiler veriyor. Bu bağlamda Açe tarihini konu alan eserlerin İngilizce, Portekizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, İtalyanca, Arapça kaleme alındığına değinerek, bu çalışma için Lizbon, Madrid, Paris, Londra, İstanbul (!), New York ve Washington’da araştırmalar yaptığı ifade ediyor. İkinci bölümde Açe Sultanlığı’nın siyasi ve teritoryal varlığına değiniliyor. Eserin ana bölümleri diyebileceğimiz üç, dört ve beşinci bölümlerde Hollanda Savaşı üç safhada ele alınmış. Aslında Açe tarihini konu alan akademik eserlerde pek de dikkat çekilmeyen bir husus olduğu görülüyor. Bu da, savaşın üç safhada işleniyor oluşu.

Beşinci Bölüm, aynı zamanda savaşın bilfiil liderliğini yürüten Hasan di Tiro’nun atalarına değinilmesiyle dikkat çekiyor. Bu liderlerden sonuncusu Teungku Chik Majet di Tiro’nun şehit edilmesi Hollanda Sömürge yönetimi savaşın dönüm noktasında liderliği yürüten Tiro ailesinin tüm erkek fertlerini ortadan kaldırma hedefini neredeyse gerçekleştirdiği anlamına geliyor. Bu nedenledir ki, Majet di Tiro’nun 1911 yılında şehit oluşu, kimi tarihçiler tarafından savaşın sona erişi olarak değerlendirilmektedir. Eşlerinin yanında savaşta bilfiil iştirak eden Açeli kadınların zikre değer olduğu dikkat çekiyor. Hollandalı subaylar Açeli kadınların bu cesaretperverliklerine saygı gösterdiklerini bizzat Hollanda kaynakları yazıyor. Hasan di Tiro, buradan hareketle Açe vatanı üzerinde tarih boyunca -ki bu 1511’de Portekizlilerin bölgeye nüfuzuyla başlar- sürdürülen mücadelenin büyüklüğüne gönderme yaparak, bu mücadele sayesindedir ki, bu toprakların her daim bağımsızlığı güttüğünü ve bunu korumayı başardığını belirtir (s. 81).

Altınca Bölüm, ‘Savaş’ın Açe Halkı Üzerine Tesirleri’ başlığını taşırken, ‘Bağımsızlık ve Kalkınma (Mağmur)’ başlığını taşıyan Yedinci Bölüm, güçlü bir argümanla başlıyor: “Bağımsızlık olmadan mağmur olunamaz”.
Tgk. Hasan di Tiro’nun 1968 yani ‘özgürlük hareketi’ projesini fiiliyata geçirmesinden yaklaşık on yıl önce kaleme alması nedeniyle siyasi ideolojisini şekillendiren önemli safhalardan biri niteliğini taşıyor. Bu vesileyle eseri Açe dilinden Endonezyacaya çeviren Haikal Afifa ile yaptığımız röportajdan alıntılarla bu çalışma üzerine düşüncelerimizi ortaya koymak istiyoruz. Bu çerçevede mütercim hakkında kısa bir bilgi vermenin yerinde olacağını düşünüyorum. Mütercimle ilgili bu kısa anlatının, sadece bireysel bir yönü olmadığını, yakın geçmişte aynı akibeti paylaşmış bir neslin ortak anlatısı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamalıyım. İlk etapta, Haikal’ı bu eseri yeniden bugüne taşıyacak çalışmaya imza atmasına iten neden çok önemli. Haikal, ebeveyni “Açe Özgürlük Hareketi” içinde yer almış ve şehit olmuş bir aileden geliyor. Bu anlamda, Haikal, bir anlamda Hasan di Tiro’nun eserleri üzerinden merhum anne-babasının böylesi bir harekete girme nedenlerini de keşfetmeye çalışıyor.

Bu bağlamda, Haikal Afifa kimdir kısaca bir göz atalım. Çünkü çevirmenin kimliği ve aidiyeti bu eserin ve yazarının önemiyle örtüşen bir yönü var. İlköğretimini Açe’de tamamladıktan sonra, Endonezya Ordusu’nun ‘zorlamaları’ karşısında, tıpkı o dönem özellikle genç neslin bir bölümünün yaptığı gibi Açe sınırlarını terk etmek zorunda kalıyor. Doğu Cava’da eğitimi ile dikkat çeken Gontor’da liseyi tamamlıyor ve akabinde Tefsir alanında yüksek öğrenim görmek amacıyla Malezya’ya gidiyor. Ancak bu olgunlaşma yıllarında Haikal belki de geleceğini şekillendirecek bir karar veriyor. Tefsir alanında öğrenimi yürütmek yerine, Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne geçmeyi yeğliyor ve Endonezya’nın önemli üniversitelerinden ‘University of Indonesia’da öğrenimini tamamlıyor. 2004 yılında Açe’ye dönen Haikal, bu sefer farklı bir tecrübeye yani tsunamiye tanık oluyor. Tıpkı yaşıtları gibi o dönem Açe’ye akın eden uluslararası yardım kuruluşlarında görev yapıyor. Bu süreçte, bizzat içinde yer aldığı ve birinci elden tanık olduğu sosyal değişimler bağlamında Açe kimliğine ve aidiyetine dair önemli bir bilinçlenme süreci geçiriyor. Bu anlamda, söz konusu bu sürecin Haikal’ın, Hasan di Tiro’nun eserlerine eğilmesinde kayda değer bir etkisi olduğunu ve önemli bir bilinç erişimini tecrübe ettiğini ileri sürebiliriz. Zaten o da, “Açe’de tsunami sonrasında dışarlıklıların etkisiyle, genel anlamda Açe’de bir kültürel değişimden ve de özellikle genç nesilde bir kimlik erozyonunun” ortaya çıktığını ileri sürüyor. Bunda, sadece Hıristiyan unsurları değil, Ortadoğu kökenli kimi ‘girişimlerin de’ rolüne dikkat çekmekte fayda var. Bunun temel nedenlerinden biri, bizzat yakinen şahit olduğumuz, belge ve kanıtlarıyla ortada durduğu üzere, söz konusu oluşumların Açe toplumunu, iyi niyetli olarak başlasa da, süreçte ilgili toplumun kültürel kodlarına yabancı edimleri gündeme getirmeleriyle yaşanan ‘kültür erozyonuna’ bilerek veya bilmeyerek katkı yapmaları oluyor. Haikal’ın ifadesine başvurarak dile getirirsek, “çatışma döneminde ‘birlik’ ruhunun çok daha ön plânda olduğu, oysa tsunami sonrasında barış sürecine girilmesiyle birliğin yerini kimileri ‘çatışma’ boyutuna varan toplumsal ‘farklılaşmaların’ gündeme geldiği gözlemleniyor”.

Haikal, bu çeviri çalışmasını yaparken, Tiro ailesinin bazı fertlerinden, -örneğin Musanna Tengku Abdul Wahab Tiro- izin aldığını ve bunun yanı sıra, örneğin bazı dil faktörleri gibi bazı yardımlar da aldığını ifade ediyor. Bu çalışmanın iki temel amacı var. İlki Hasan di Tiro gibi bir dava adamını, siyasetçiyi ortaya koyduğu eserlerle sadece Açe toplumuna değil, Endonezya ve Malezya’yı da içine alacak geniş kitlelere tanıtmak. İkincisi, son dönemde önemli toplumsal değişimlere konu olan Açe toplumunda, özellikle de genç nesilde ‘Açelilik kimliği ve aidiyetine’ dair güçlü hatırlatmalarda bulunmak ve böylece geliştirilmesine dair bir bilinç gelişimine vesile olması.

Bu tercüme eser, ilginç bir şekilde tarihi işlev benzerliğine gönderme yapıyor. Tiro’nun, daha özgürlük mücadelesine başlamadan yıllar önce bu eseri kaleme almak suretiyle vermek istediği önemli bir mesaj vardı. Benzer şekilde, bu çalışma da, yukarıda dile getirdiğimiz ‘kültürel çözülme’ sürecine konu olan genç nesil Açelilerde kimlik, kültür, tarih ve din kavramları üzerinden yeni bir bilinç inşasına el verecek bir teşebbüs olarak değerlendirilebilir. Haikal’ın görüşüne baş vurarak ifade edersek, “Önemli bir kültür ve medeniyete ev sahipliği yapmış olan Açe’nin bunu hatırlamasının vaktidir”. Bu bağlamda sorduğumuz soruya Haikal’ın verdiği cevabı hatırlamak gerekiyor: “Bu kitabı tercüme etmesinin amacının, yozlaşma sürecine giren genç nesle Tiro’nun güçlü ideolojik yapısı ve ifade gücüyle ‘kimliğini’ hatırlatmada önemli bir araç işlevi göreceğini” umuyor. 

Bu çalışma, Tiro’nun siyasi görüşlerindeki gelişmeyi ortaya koyması açısından önemli bir eser. Dönemin Açe lideri Teungku Daud Beuereh ve Endonezya’nın kurucu babalarından Muhammed Hatta’nın teşvikiyle önce Cogcakarta’da üniversite öğreniminin ardından Birleşmiş Milletler’e konsolos olarak gönderiliyor. Tiro’nun yaşamında Hatta’nın bulunması son derece önemli. Bu tek başına ele alınabilecek bir hadise olmayıp, Açe lideri Davud Beureuh’in Cakarta’da siyasi karşılığını bulduğunun bir ifadesidir. Yani, ‘Endonezya’ adıyla bağımsızlığa giden süreçte Sukarno’nun Açe’yi birkaç kez ziyaret ettiği ve Daud Beureuh’le görüştüğünü biliyoruz. Bunun ötesinde, ‘Endonezya’nın bağımsızlığını dünyaya ilan edecek girişim, yani bayrağın göndere çekildiği yer Açe topraklarıdır. Dolayısıyla, Cakarta siyasetinde Daud Beureuh’in önemli bir yeri olduğuna kuşku yok. Öte yandan, Tiro’nun Beureuh’in Sigli’de açtığı “Madrasah Sa’adah Al-Abadiyyah’ adlı ilköğretim okulunda öğrenim gördüğünü ve Beureuh’in altın çocuğu olduğunu daha önce yazmıştık...

Tiro, Açe dilinde kaleme aldığı bu eserde Açe Sultanlığı’nın tarih sahnesinden çekilişine neden olan Hollanda Savaşı’nı o dönem çeşitli ülkelerdeki önemli medya organlarında gündeme gelen yayınlar ve Savaş döneminde ve sonrasında yapılan kimi akademik çalışmalara referanslar üzerinden değerlendiriyor. Bunlar arasında, The New York Times’ın 1873 yılı yayınları, Harper’s Magazine (1905), Amerika Başkanı Ulysses S. Grant’ın konuşması (1874), Hollandalı Paul Van’t Veer (De Acheh-Oorlong); W. A. Goudoever ve H. C. Zentgraaf (Sumatraantjes); J. Kreemer (Aceh); H. J. Schmidt en M. H. Du Croo (Marechaussee in Atjeh)’yi saymak mümkün. Bu nedenledir ki, eserin adı ‘Dünyanın gözünde Açe’. Yani, Açe’de verilen vatan mücadelesinin, İslami ve milli karakterinin yanı sıra, bölgesel ve küresel etkileri olan kayda değer bir yönü bulunuyor. Yeri gelmişken ifade etmekte fayda var. Açe’nin tarihsel ve sosyo-dini yapısı dikkate alındığında İslami ile ‘milli’ duruşu birbirinden ayırmanın mümkün olmadığı görülür. Bunu daha iyi anlayabilmek için Tiro’nun bu eserinden başlayarak tüm eserlerine ‘göz atmakta’ fayda var. Bu anlamda, farklı coğrafyalarda ‘negatif’ algılara neden olabilecek böylesi bir ayrımın Açe özelinde karşılığının olmadığını söylemekte fayda var.

Bu süreçler, özelde Türkiye’de ve genlede İslam dünyasında hak ettiği yeri alacak araştırmalara konu olmadıysa da, o dönem dünya tarihini şekillendiren güçlerin Açe’deki gelişmelere kayıtsız kalmadıkları anlaşılıyor. Tiro’nun amacı da böylesine önemli bir coğrafyada verilen mücadeleyi şu veya bu şekilde ‘unutmaya yüz tutmuş’ yeni nesillere anlatmak ve hatırlatmak. Bunun için seçtiği yöntem de, içe kapanık, yerli kaynakları gündeme taşımaktan ziyade Avrupa ve Amerika’da konuyu ele alan yayınlar üzerinden bir bakış geliştirmek. Bu, aynı zamanda  Tiro’nun Açe’nin geçmişini ve kaleme aldığı dönemdeki varlığını içinde yer aldığı ulus devlet, yani Endonezya bağlamında haklılığını ortaya koymayı hedeflediği düşünülebilir.
Hasan di Tiro’nun eserlerinin yeniden gün yüzüne çıkmaya başlaması sevindirici. Umarız bu çalışmalar başta Türkçe olmak üzere diğer dillere de çevrilmekle kalmaz, aynı zamanda çeşitli alanlarda akademik çalışmalarla da zenginleştirilir.


Kamis, 05 September 2013

Avustralya Seçim Gidiyor / Election in Australia

Mehmet Özay                                                                                                                      5 Eylül 2013
Election in Australia on coming Saturday. The Australians will determine by their votes a new government on coming Saturday. This election will be the subject of a fierce competition between the rival political parties, say, the Labour Party and the Coalition (the Liberals, The Green Party and National Party (Country Party). Australia, a continental country, gradualy has developed its regional and international relations after nearly the end of the Cold War. There is no doubt that the country has been forced to act simultaneously by not only internal factors, but maybe mostly by regional such as ASEAN and APEC and international factors for instance the expansion of globalization. Among them is the most significant impact has been the concept of Islamiphobia engineered in Europe and the northern America. The cases in 2002 and 2003 in Indonesia were also vehicles in the emergence of a new pespective among the Australians and also the Government.
Kıta ülkesi Avustralya Cumartesi günü seçime gidiyor. 1980’lere kadar içe kapanık bir yapı sergileyen, ancak birbiri ardı sıra ortaya çıkan bölgesel ve küresel gelişmelere paralel olarak uluslararası ilişkilerde belirleyici olma konusunda girişimlerde bulunan ülke siyasal yaşamı son dönem çalkantılarla kendini ortaya koyuyor. Bu bağlamda, İşçi Partisi’nin iktidarının pamuk ipliğine bağlı olduğu uzunca bir süredir konuluşuyordu. Muhalefetteki Liberal Parti’nin bugünkü hükümeti oluşturan İşçi Partisi önünde yer aldığını gösteren son seçim anketleri ülkede iktidar değişikliğinin sinyali olarak algılanabilir.
Bunun en temel nedenlerinden biri kuşkusuz ki, iktidardaki İşçi Parti’sinde bir türlü dinmek bilmeyen parti içi liderlik mücadelesi. Bu mücadele, son beş yılda yılda Başbakanlığın aynı parti içindeki liderler arasında el değiştirmesine neden olmuştu. 2010’da parti içi devrimle Kevin Rudd’u yerinden eden Julia Gillard seçimler sonunda Başbakan olmuştu. Rudd-Gillard mücadelesi öyle böyle değil, Rudd’un Dış İşleri Bakanlığı görevinden ayrılmasına kadar varmıştı. Süreçte Gillard, benzer bir tepkiyle yani, İşçi Partisi milletvekillerinin ‘saf değiştirmesiyle’ bu kez kendisi geçen Haziran ayında benzer bir sürece konu olmuş hem parti liderliğini hem de Başbakanlık koltuğunu yitirmişti.
Peki muhalefet bu seçimlere nasıl hazırlanıyor? İşçi Partisi ile Liberal Parti arasındaki yarışta anahtar rol Yeşiller ve Avustralya Ulusal Partisi tarafından oynanıyor. Bu üç parti yani Liberaller, Yeşiller ve Ulusalcıların ittifak gücünün kayda değer yapılaşmasından ötürü ‘Koalisyon’ olarak adlandırılıyor. Tabii bu durum, ittifakın sorunsuz yürüdüğü anlamına da gelmiyor. Örneğin, Yeşiller, olası bir zaferde Abbott’a tüm yetkileri devretme gibi bir niyet içinde değiller. Zaten son dönemde Avustralya seçmenini ve siyasi yaşamında değişimi arzulayan çevreler Rudd’un kendi başına buyruk bir yönetim sergilemesi olduğuna vurgu yapıyorlar. Benzer bir durumun, muhalefetin olası bir zaferi sonrasında yeniden ortaya çıkması, siyasal yaşamda sesinin duyulmasını arzulayan çevrelerce kabul edilebilir bir durum değil. Bu bağlamda, Avustralya seçmeninin kararsızlığı mı yoksa kayıtsızlığı mı diyelim, siyaseti tek partinin güdümüne terk etmek eğiliminde değil. Ya da ülkenin geldiği Anglo-Sakson geleneğin bir ürünü olarak, demokrasi denilen siyaset yapma biçiminde lider ve partiden ziyade farklı seslerin güncellendiği bir siyaseti öngördüğünü düşünmek de mümkün. Öte yandan, muhafazakâr nitelikleriyle öne çıkan ve özellikle kırsal kesim seçmenine hitap eden Ulusal Parti’nin de, özellikle göçmenler konusunda ‘farklı’ politikalar içerisinde olacağı tahmin edilebilir. Abbott’un bir süredir Endonezya üzerinden gelen yasa dışı göçmenler konusunda ‘güvenlik’ tedbirlerini de gündeme getirecek çözüm arayışlarında olduğu hatırlandığında, Ulusal Parti’nin şayet uygulanması halinde bu politikaya destek vereceğine şüphe yok.
Bu seçimde halkın karar sürecinde rol ayan politikaların başında eğitim, sağlık, sosyal hizmetlerin, özellikle de özellikle yaşlı nüfusunun giderek arttığı göz önüne alındığında sosyal hizmetlerin niteliği geliyor. Öte yandan, özellikle Endonezya üzerinden ülkeye kaçak giriş yapan mülteciler sorunu halkın hassasiyet gösterdiği konuların başında geliyor. Zaten Haziran ayındaki lider ve başbakan değişimin akabinde, Rudd bu konunun seçim malzemesi olacağını bildiğinden 4 Temmuz’da soluğu Cakarta’da almış ve Susilo Bambang Yudhoyono ile ülke topraklarını/denizlerini transit olarak kullanan illegal mülteci akınına son verilmesi için kapsamlı işbirliği konusunda görüşmeler yapmıştı. Hiç kuşku yok ki, Rudd’un bu girişiminin ardında Avustralya halkının sadece %30’unun yasa dışı insan ticaretinin engellenmesinde Endonezya’nın yapıcı işbirliği kanaatinde olmalarının etkisi büyük. Bu çerçevede, Endonezyalı bir gazetecinin dile getirdiği üzere insan ticaretini engellemeye yönelik olarak geniş sahil şeridlerini kontrol altında tutacak bir güvenlik ağına sahip olmaması kadar, Endonezya makamlarının etkin ol/a/mamasını ‘yolsuzluklar’a bağlamasında hiç de şaşılacak bir yön yok!
Seçim kampanyasında Dış Politika konusu da dikkate değer bir yer aldığı gözleniyor. Özellikle Muhafazakâr Parti Başkanı Abbott, hükümeti kurması durumunda önceliğinin Asya ülkeleri -tabii bundan kasıt Doğu ve Güneydoğu Asya- ile ilişkilerinin öncellenmesine verileceğini söylemesi, son dönemde uluslararası ilişkilerde bölgenin kayda değer gelişmesinin de payı var. Büyük ölçüde İngiltere’den, bir ölçüde de Amerika’dan azade olma yönündeki bu Asya açılımını Liberal Parti’nin programı olmnın ötesinde ülkenin genel Dış Politikası’nın dinamiği olarak okumakta fayda var. Çünkü Rudd’un yukarıda zikrettiğimiz Cakarta ziyaretinde üst düzeyde paylaşılan Avustralya Stratejik Plânı’nda Japonya, Güney Kore, Hindistan ve Çin’le birlikte Endonezya’nın varlığı son derece önemli.
Bahsi geçen bu ülkelerle ilişkiler ticaret, güvenlik, insan hakları, ekonomik işbirliği gibi boyutlarını içeriyor. Doğu Asya ülkeleri şimdilik bir yana, ASEAN özellikle de Endonezya bağlamında bu ilişkileri kısaca bakmakta fayda var…
Avustralya’nın bölgeyle ilişkilerinin iç siyasete etkisinin giderek artan bir önemde olduğu bir süredir gözlemleniyor. Bu bağlamda, hiç kuşku yok ki, Batı’da çokça dillendirilen, İslamifobia’nın karşılık geldiği bir coğrafya olması ülke yönetiminin ve halkının bölgedeki Müslüman halklarla ve sözde yönetimleriyle ilişkilerini diri tutuyor. Bu çerçevede, İslamifobia’nın Güneydoğu Asya’daki karşılığı olarak öne çık/artıl/an Endonezya’ya komşu olması ve bu süreçte 2002-2003 yıllarında aralarında çoğunluğunu Avustralya vatandaşlarının oluşturduğu turistlerin hedef alındığı hadiseler ülke yönetiminin ve de toplumunun bölgede güvenlik hedefli başlayan aktif siyasete soyunmasının önündeki kapıyı aralayan bir etkisi oldu. Bu sürecin bir diğer ayağını ise ASEAN’ın genişlemeci siyaseti ile bölge ülkelerinin görece ekonomik kalkınma süreçlerinin doğurduğu cazibe merkezi olduğuna kuşku yok. Bu çerçevede gelişmiş ekonomiler arasındaki yeriyle Endonezya ile ekonomi alanındaki ilişkiler yadsınır gibi değil. Kaldı ki, Avustralya’nın Endonezya’ya yarım milyar Doları bulan kalkınma yardımı yaptığı da biliniyor. Aynı zamanda Pasifik coğrafyası ve de topluluğunun da önemli bir parçası olan Avustralya Amerika’nin önderliğinde geliştirilen APEC özelinde de bir rol üstleniyor.
Gerek İslamifobia gerekse ASEAN ile ilişkiler bağlamında Avustralya’nın Endonezya ile yakınlaşma süreçlerine bir tür çatışmacı yaklaşımların da eşlik ettiğinden söz edilebilir. Bu noktada, Avustralya’nın kuzey’indeki bu ‘dev’ ülkeyi potansiyel bir tehdit olarak algılamasından mütevellik sınırlarını güvenlik çemberine alma çabası sergilediği biliniyor. Endonezya yönetimini ve de halkını Avustralya’ya karşı şüpheli -hatta zaman zaman- bir nevi ‘düşman’ olark algılatmaya iten ise Doğu Timor’un bağımsızlığına giden süreçte oynadığı roldü. Bu rolün bir benzerinin Papua üzerinde de uygulanmaya çalışıldığı konusunda Cakarta’da şüpheler yok değil. Bununla birlikte, kalkınmacılık bağlamında Endonezya halkının Avustralya’ya yönelik görece olumlu bir algı içinde olduğu görülüyor. Örneğin, yapılan bir araştırmada Endonezya halkının %61’i şirket, bankacılık vb. ekonomik girişimlerin Australya şirketlerince yönetilmesi taraftarı olduklarını ifade etmişler. Kimi gözlemcilerin ileri sürdüğü üzere, bu yaklaşım bir tür gönüllü sömürgecilikten ziyade ülke yönetim ve bürokrasininin işi ‘ehlince’ yerine getirmemesiyle bağlantılı kuşkusuz ki.  
Temellerini Anglo-Sakson medeniyetinin attığı ülke, bu anlamda, Batı’nın bölgedeki temsilcisi hüviyetini taşımasıyla da bir anlamda geniş Malay Müslüman ve Budist dünyasındaki gelişmelere kayıtsız kalmayacaktı(r). Bununla birlikte, siyasi akıl ve kurucu figür İngiltere’den ziyade, stratejik ortağını ABD olarak belirleyen Avustralya yönetimi ASEAN-APECa ilişkilerine giderek artan bir önem vermeye başladı. Amerika demişken, ülkenin kuzeyindeki önemli şehir Darwin’de Amerikan deniz kuvvetlerine bağlı üssün varlığı bu işbirliğinin en somut karşılığı olarak ortaya çıkıyor. Zaman zaman değindiğimiz üzere, bu üs, Amerika’nın Güneydoğu ve Doğu Asya coğrafyasını içine alabilecek militarizasyonun merkezlerinden biri olmasıyla dikkat çekiyor.
Ülke yönetiminin, ASEAN Sekreterliği’ne ev sahipliği yapan, Birliğin en önemli üyesi ve -en azından potansiyel olarak- başat gücü olarak dikkat çeken Endonezya’ya ayrı bir ilgiye yaklaştığı aşikâr. Turizmden güvenliğe, eğitimden dış ilişkilere çok çeşitli alanlarda Endonezya’yı kuşatıcı girişimlerinin yakından izlenmesinde fayda var.
http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=273297

Rabu, 04 September 2013

Aceh dinilai perlu undang-undang dan standarisasi pelestarian budaya

Rabu, 04 September 2013
Hal ini mengemuka dalam diskusi yang dibuat oleh Pusat Kebudayaan Aceh dan Turki

PEMERINTAH Aceh dinilai harus membuat qanun untuk melindungi budaya secara luas dan khusus, misalnya dalam bidang musik, harus ada aturan untuk melindungi pohon khusus untuk membuat rapai, yaitutualang dan pohon bahan pembuat seurune kale supaya alat musik itu dapat dibuat dari bahan yang seharusnya.
Hal itu disampaikan oleh dosen seni Unsyiah, Ari Palawi dalam Dialog ‘Posisi Seni Musik Klasik Aceh di Pentas Global’ yang dilaksanakan oleh Ikatan Alumni Dayah Babun Najah (IKABANA) pada 3 September 2013, di kantor Pusat Kebudayaan Aceh dan Turki (PuKAT), Banda Aceh.
“Di Hawai, Amerika Serikat ada larangan keras memotong pohon tertentu sebelum usia yang ditentukan, akan dihukum berat jika melanggarnya,” kata dosen alumni Hawai, Amerika Serikat.
Menurut lelaki yang sedang menyelesaikan program doktoral di Monash University Australia ini, untuk melestarikan sebuah seni budaya, semua pihak perlu melindungi bahan bakunya. Selain itu, kata dia, Perguruan tinggi bertanggungjawab memperbaiki sistem, harus ada standarisasi masuk dan kelulusan yang benar dalam fakultas seni bukan seperti kursus.
Diskusi yang dihadiri belasan peminat senit tersebut berlangsung sekitar dua jam dan sempat tegang ketika para hadirin mengutarakan pengalaman dan pandangannya masing-masing tentang seni musik di Aceh.
Penulis Aceh, Herman RN, yang menghadiri acara tersebut mengharapkan ada definisi tentang seni, termasuk musik di Aceh, baik klasik, tradisi, dan semacamnya.
Menyambut hal tersebut, ketua panitia Muhajir Al Fairusy mengatakan bahwa diskusi akan dilanjutkan dalam waktu dekat dengan tema tentang seni Aceh untuk merumuskan beberapa hal untuk disepakati dan disampaikan kepada publik.

- See more at: http://atjehpost.com/read/2013/09/04/64984/37/13/Aceh-dinilai-perlu-undang-undang-dan-standarisasi-pelestarian-budaya#sthash.58j3AJZD.dpuf

Senin, 02 September 2013

Amerika ASEAN Ekseni’ne Yerleşirken!

Mehmet Özay                                                                                                                    2 Eylül 2013


Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanı Chuck Hagel geçen hafta Güneydoğu Asya’ydı. Ortadoğu’daki gelişmelerin Amerika’yı aktif bir şekilde içine alacak boyuta tırmandığı bir dönemde Savunma Bakanı’nın bu ziyaretleri gerçekleştirmiş olması bölgeye verilen kaçınılmaz önemi ortaya koyuyordu.

Hagel’in ziyaretlerini üç kısımda ele almak mümkün. İlki Malezya-Endonezya; ikincisi ASEAN Savunma Bakanları toplantısı ve üçüncüsü de Filipinler ayağı... Ziyaretlerin ilki Malezya ardından Endonezya başkentlerinde hareketli saatlerin yaşanmasına neden oldu. Ardından 29 Ağustos’da Brunei’nin Başkenti Bandar Seri Begawan’da iki gün süren ASEAN Savunma Bakanları toplantısına katıldı. Hagel’in Malay dünyasının iki önemli ülkesine, yani Malezya ve Endonezya’ya ziyareti ASEAN’a hazırlık niteliği taşıdığı akla gelse de, öncelikle Kuala Lumpur ve Cakarta yönetimleri son dönemdeki, özellikle de Güney Çin Denizi’ndeki gelişmelere paralel olarak Amerika ile askeri teçhizat alımını masaya yatırıyorlardı.

Tabii bu ‘ticari’ görüşmelerin Malezya için farklı bir anlamı daha vardı. Bu yılın Şubat ayında Sabah Eyaleti’nde yaşanan ‘Sulu Baskını’ ülke iç siyasetinde epeyce yer tutmuş ve güvenlik birimlerinin birkaç yüz kişilik gruba karşı müdahalesi sadece muhalefet kanadında değil, ilgili güvenlik birimlerince de kimi zaafiyetler olduğu yolunda görüşler gündeme getirilmişti. Bugüne kadar ağırlığı Malaka Boğazı ve çevresinin güvenliğine odaklanmış olan Malezya yönetiminin, Sulu Baskını ile ciddi bir şaşkınlık yaşadığına kuşku yok. Zaten hükümet yetkilileri de ülkedeki ve de komşularla/bölgeyle olan ‘barış’ havasının kimseyi öyle rehavete sevk etmemesine vurgu yapıyorlardı. Bu çerçevede Başbakan Necib’in deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye matuf olarak yaptığı kimi açıklamalara paralel olarak bir süre önce Fransa Dış İşleri Bakanı’nın ziyaretinde gündeme gelen silah alımı, Hagel’in ziyareti ile doruk noktasına çıktı. Tabii, Malezya’nın ‘silah ithâlatı’ olgusunu sadece Sulu ile bağlantılandırmak yanlış olur. Özellikle Güney Çin Denizi’nde yaşanan gelişmelere, her ne kadar barışçıl yollarla çözümü öncellese de, Sulu Basknı’ndan bu yana güvenlik birimlerinin zaafiyeti açıkça görülmeye başlandı.

Hagel’in Cakarta ziyaretinde, Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono tarafından ‘sıcak’ bir şekilde karşılanması görülmeye değerdi. Görüşmelerde ülkenin ihtiyaç duyduğu savunma sistemlerine dair teçhizat taleplerinin yanı sıra, bu yıl içerisinde Endonezya ve ABD’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek ve 18 ülkenin iştirak edeceği ‘Terörle Mücadele Tatbikatı’nın detayları görüşüldü. Bir süre önce dile gündeme getirdiğimiz ‘Densus 88’ adlı terörle mücadele özel birliğine yönelik  ülkenin önde gelen sivil toplum kesimlerindeki olumsuzluğun devam ettiği bu süreçte, söz konusu tatbitakın nasıl karşılık bulacağı ise merak konusu.

Malezya ve Endonezya’da varılan anlaşmaların benzerlerinin ASEAN’a üye diğer ülkeler bağlamında da gündeme geldiğine kuşku yok. 1990’lardan yakın geçmişe kadar Ortadoğu ve Batı Asya’da yoğun askeri faaliyetleri özellikle ‘NATO’yla gerçekleştirme eğilimindeki Amerika’nın yeni yüzyılda hedef coğrafya olarak belirlediği Güneydoğu ve Doğu Asya tedrici bir şekilde varlığını ortaya koyacağı zaten bekleniyordu. Bu gelişme, aynı zamanda Amerikan öncülüğünde NATO perspektifinin coğrafya genişletme arzusunun ilk yansımaları olarak da yorumlanabilir. Bunun en bariz göstergelerinden biri adına Amerikan askeri yardımları dense de, aslında Amerika’nın içinde bulunduğu ekonomik açmazlar ve bölge ülkelerinin ekonomilerinin görece ‘pozitif’ yönelimleri açık bir ‘savaş ekonomisinin’ varlığına işaret ediyor. 

Bu çerçevede, kontrol edilemez bir noktaya gelmeden doğal sınırları içerisinde tutulması beklenen Çin’in sadece Güney Çin Denizi bağlamında değil, özellikle Myanmar gibi son dönemde öne çıkan ülkeyle olan ilişkilerinin Amerika’yı bölgede etkin rol almada tetikleyen bir dış faktör işlevi görüyor. Ayrıca, bunda Çin’in bölge üzerindeki stratejik hesaplarından rahatsız olan bölge ülkelerinin Amerika’yı bölgeye davet bağlamındaki çıkışlarını da unutmamak lazım. Amerikan yönetimi de tüm bu gelişmeler karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğininin ipuçlarını ASEAN ve APEC toplantılarında verilen mesajlarda gündeme getiriyor. Bu bağlamda, başta Çin-Japonya olmak üzere bölge ülkelerini karşı karşıya getirebilecek potansiyel sorunlara karşı ‘barışı’ öncellediği izlenimi veren bir yaklaşım sergilemekle birlikte, her türlü ihtimale karşı askeri çözümleri göz ardı etmediğini de açıkça ortaya koyuyor.

Brunei Sultanlığı’ndaki ASEAN Savunma Bakanları toplantısında güç merkezi hiç kuşku yok ki, Hagel çevresinde örülüyordu. Toplantıda neler konuşulduğu üzerinde kısaca durmadan önce, kimlerin katıldığına bir bakalım. ASEAN’daki on ülkenin yanı sıra Japonya, Çin, Güney Kore, İngiltere, Rusya, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda heyetlerinin de hazır bulunması ASEAN dışında bir oluşumun gerçekleştirilmekte olduğunun izlerini ortaya koyuyor. Bu fotoğraf bize üç kimlikli  bir yapının oluşumuna doğru yol alındığı izlenimi veriyor. Anglo-Saxon ittifakı; kalkınmacı Asya ülkeleri ile üçüncü sınıf ülkeler.... Belki bunu bir başka yazıda detaylı bir şekilde ele almak yerinde olacak.
Toplantılara damgasını vuran ise Amerika’nın Ortadoğu’da sıcak bir girişime hazırlandığı günlere tekabül etmesiydi. Bu durum, Güneydoğu ve Doğu Asya ‘sularında’ kimi zaman kızışma eğilimi gösteren anlaşmazlıklar karşısında Amerika’nın gerektiğinde duruma ‘müdahale’ etme hakkını kendinde bulabileceği konusunda bir mesaj da içeriyordu. Hagel’in Güney Çin Denizi’ndeki Adalar sorunu çerçevesinde istenmedik gelişmelerin vuku bulması halinde ‘çatışma’ olgusunu açıkça zikretmesi, sorunun halen çözülmediğinin bir göstergesiydi. Nasıl çözülebilsin ki! Bir yandan, Çin’in ASEAN’ı muhatap almak yerine, soruna taraf ülkelerle teke-tek görüşme talebi; öte yandan, ekonomisini yeniden düzlüğe çıkartma mücadelesindeki Japonya’da, Çin’in çıkışlarına karşı Başbakan Abe Shinzo’nun söylem ve politikaları ile daha da öne çıkan ‘milliyetçi’ duruşunun doğurduğu militarizasyon kaçınılmaz olarak bölgede istikrarın sağlanabileceği konusunda şüpheler olduğunu akla getiriyor. Bu şüpheleri giderek güçlendiren ise, ülke anayasasındaki kimi değişiklikler ile 1947’de Amerikan’ın dayatmasıyla kabul edilen ‘pasifist’ eğilimin sonu anlamına gelecek şekilde önümüzdeki yirmi yıla yayarak askeri bütçede artış konusundaki kararlılık oluyor.

Bu gelişme, Amerika’nın küresel hegemonyasının devamı ve kurduğu sisteme meydan okuyuculara karşı duruşunu simgeleyen çok önemli iki bölgesinde birden var olabileceğini, en azından niyet olarak ortaya koyuyordu. Son dönem küresel siyasetin bir örneğini teşkil edecek boyuttaki bu girişim, biri çoktan sıcak girişimlerin yaşandığı, ikincisi tarafların tehditkâr girişimlerine bağlı olarak düşük ve orta ölçekte seyreden soğuk savaş krizi şeklindeki iki farklı boyutu birbiriyle karşılaştırma imkânı veriyordu. Amerika’nın bölge üzerindeki hassasiyetini ortaya koyan son husus ise Hagel’in ASEAN Savunma Bakanları toplantısı için gelecek yıl adresi Amerika olarak göstermesiydi. Tüm bu toplantılardan kârlı çıkan kim diye sormak gerekiyor. Uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden bazılarının ileri sürdüğü üzere ‘militarizasyonun’ barışın teminatı olduğuna inanacaksak, o zaman Çin’den başlayarak, Japonya’nın askeri harcamalarına ve de Amerikan ‘yardımı!’ ile gururla ‘bu oyunda ben de varım’ mesajı veren ASEAN’ın askeri yönelimine ses çıkartmamak gerekiyor.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=272859

Kamis, 29 Agustus 2013

Kamboçya’da şiddet geri mi geliyor? / Violence Back to Cambodia?

Mehmet Özay                                                                                                               29 Ağustos 2013
Ülkedeki kitle gösterilerine ‘uygun’ karşılığı vereceğini ifade eden Hun Sen beklemede...

Kamboçya’da Khmer rejimi hayaleti gerimi dönüyor? 28 Temmuz genel seçimleri sonunda 28 yıldır iktidarda olan Hun Sen liderliğindeki Halk Partisi 123 sandalyeli mecliste 68, Sam Rainsy’nin başını çektiği muhalefet ise 55 sandayle kazanmıştı. Seçim Komisyonu genel oyların %49’unu Halk Partisi, %44’ünü de muhaleti temsil eden Ulusal Kurtuluş Partisi’nin aldığını açıkladı. Bununla birlikte, Hun Sen’in uzun dönemli iktidarına son vermeyi hedefleyen hedefleyen muhalefet, yaklaşık bir milyon seçmenin oy kullanmasının engellendiğini, bu nedenle seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürmüş ve seçim komisyonuna itiraz başvurusunda bulundu.

Seçim Komisyonu’nun usülsüzlükler yaptığını vurgulayan muhalefet yetkilileri, bunda özellikle mevcut Hun Sen hükümetinin girişimlerinin büyük rol oynadığını, dolayısıyla mevcut komisyon yerine bağımsız bir birimin seçim ihlâlleri konusunu ele almasını talep ediyorlar. Bu süreçte, muhalefet kanadının seçim sonuçlarının incelenmesi işinde Birleşmiş Milletler’e başvurması gelişmelerin ne denli kaygı verici olabileceğinin de habercisi. Bugüne kadar, söz konusu itirazlara herhangi bir karşılık verilmediği gibi, muhalefetin halkın siyasi tepkisini ortaya koyacak gösteriler organize etme çağrısına iktidar kanadı ‘tanklarla’ cevap verme yolunu tercih ettiğini ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, mevcut seçim komisyonunun tarafsızlığından söz etmek yerine, hükümetin bir ‘organı’ işlevi gördüğü konusunda ciddi kaygılar var. Bu kaygılardan ötürü, muhalefeti seçim sonuçlarına yaptığı itirazların dikkate alınacağından da kuşku duyuyor. Bu nedenle muhalefet lideri Sam Rainsy aralarında Budist rahiplerin de yer aldığı muhalefet yanlılarını seslerini yükseltmek için meydanlara çağırıyor. Bu gelişmenin, bölgenin benzer ülkelerinde yaşanan süreçlere benzediği dikkat çekiyor. Muhalefet bu gösteriler ile bir yandan hükümet üzerinde ‘sivil baskı’ oluşturmayı hedeflerken, öte yandan bölgesel ve uluslararası medya ve siyasi merkezleri de Kamboçya’da olan bitene kulak kabartmalarını arzuluyor. Zaten seçimlerin hemen akabinde Sam Rainsy’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı ziyaret bunun açık bir göstergesiydi.

Ancak burada önemli olan husus, halkın buna ne kadar hazır olduğu. Daha düne kadar Khmer Rejimi’nin katliamlarına konu olmuş ve buhranı en son noktasına kadar tecrübe etmiş, dolayısıyla sosyal psikolojisinin bu siyasi ve özellikle de toplumsal buhranı atlattığı konusunda şüpheler olduğu bugünlerde belirginlik kazanıyor. İktidar odaklarının seçim komisyonuna yapılan itirazları dikkate almayacakları konusundaki ipuçları kendini çeşitli şekillerde ortaya koymaya başladı. Önce Halk Partisi’ne bağlı çeşitli organların çeşitli bölgelerde bazı toplum kesimlerine seçimlerin ‘adil’ olduğu yönünde bir dilekçe imzalattığı haberleri geldi. Özellikle Kamboçya İnsan Hakları Merkezi yetkilileri kendilerine bu yönde başvurular olduğunu ileri sürüyordu. Ardından muhalefet yanlısı bir aktivistin -her ne kadar polis olayın siyasi olmadığını açıklasa da- öldürülmesi ve gene kimi muhalefet yanlısı kişilerin tutuklandı. Bu noktada, söz konusu ‘icraatları’ yukarıda değindiğimiz üzere toplum üzerinde geçmişin ‘kara’ günlerini hatırlatan ve göz dağı vermeyi amaçlayan girişimler olarak da yorumlamak mümkün.

Ancak gelişmeler arasında en dikkat çekeni hiç kuşku yok ki, kitle gösterilerinin hemen öncesinde başkent Phnom Penh’de merkezi noktalara askeri birliklerin sevk edilmesiydi. Bu nedenle geçen hafta yapılan gösterilere katılım oranının düşüklüğü dikkat çekiyordu. Ordu birliklerinin tanklarla konuşlanması hiç kuşku yok ki, Kamboçya halkının zihninde Khmer ruhunun yeniden dirilişine tekabül ediyor. Aradan geçen çeyrek yüzyılı aşkın süreye rağmen, nelerin olup bittiği konusunda toplumsal rehabilitasyon çabaları ortaya konmadığı, aksine ‘unutulmaya’ terk edilen heyülanın hiç de sanıldığı gibi ortadan kaybolmadığı yorumlarına neden oluyor. Öyle ki, tahmin edilebileceği üzere gösterilerin başat grubu olan genç nesil, şiddetin yeniden uç verebileceği endişesini taşıyan ailelerindeki yaşlıların uyarılarına konu oluyor.

Bu süreç, dünün şiddetini derinden yaşayan neslin yerine bugün genç nesil sözde demokratik liderlik konumundaki Hun Sen’in uzun iktidarının sona erdirilmesini arzuluyor. Ki bu nesil, Hun Sen iktidarının bir sonucu olmakla bir ironiyi de ortaya koyuyor aslında. Bugün siyasi muhalefetin ve de destek veren geniş kitlelerin nazarında Hun Sen değişen dünyanın değil, dünün, yani gücünü devlet organlarına ‘konuşlanmaktan’ devşiren lider tipolojisinin bir örneği telâkki ediliyor. Ancak, bir dönüşüm olacaksa bunu da meşru araçlarla gerçekleştirmekten başka yolları olmadığının da farkındalar. Sam Rainsy, iktidarı gayri meşru şekilde ellerinde tuttuğunu söylediği siyasi elite karşı, halkın meşru gücünü ortaya koymada birliğe atıf yapması önemli. Bu noktada, Hun Sen karşıtı bir blok oluşturma gayreti içerisinde. Hedef ise, şayet mevcut itirazlar dikkate alınmazsa, seçimlerin kesin sonuçlarının ilan edileceği 8 Eylül sonrasında, geniş çaplı gösterileri gündeme getirmek.

Bugün için Hun Sen’in gösterebildiği ‘tek kart’ ise ‘tankları’ meydanlara sürmek... Kimi siyasi gözlemciler, Khmer döneminin ürünü olan Hun Sen’in gerektiğinde bu şiddet ‘aparatlarını’ kullanmaktan çekinmeyeceğini dile getiriyorlar. Ve 1997 yılında yaşanan, aralarında bugünkü muhalefet lideri Sam Rainsy’nin de aralarında bulunduğu 150 kişinin yaralandığı 16 kişinin öldüğü şiddet olayını hatırlatıyorlar...

Muhalefetin bir anlamda içinde bulunduğu koşulların zorlamasıyla uluslararası çevreleri, örneğin BM’yi gözlemci sıfatıyla da olsa davet etmesine karşılık, üyesi olduğu ASEAN özelinde bir girişimin olmaması düşündürücü. Benzer süreçleri yaşamış ülkelerin bulunduğu Birliğin, Kamboçya’daki son siyasi krizde kayda değer rol alabileceği düşünülebilir ve aslında alması da beklenmesinden daha doğal bir şey yok.


Senin, 26 Agustus 2013

Ortadoğu Konusunda Malay Dünyası’ndan Beklentiler / What Can the Malay World Do for the Middle East

Mehmet Özay                                                                                                             26 Ağustos 2013

Any impact of the Malay ‘powers’ on the developments in the Middle East? Among the political powers in the Malay world some played salient roles during their eras reaching until the Middle East. The current powers should repeat the same... And the great nations prove themselves during the hard times. Now it is very hard for the Muslim majority in so called Muslim nations in the Middle East. The established Malay political structure now is being expected to put its print by getting the power from its majority Muslim society...

Ülkelerin büyüklüğü biraz da zor zamanlarda ortaya koydukları icraatlar ile belli olur. Kimileri için Endonezya ve Malezya ‘büyük ülke’ sınıflamasına girmeyebilir... Ancak bölgesinde, en azından tarihsel olarak kayda değer rol oynamış ve bu rolü Hint Okyanusu’na ve  Ortadoğu’ya kadar uzanan devletler çıkarmış iki ülkeden bahsediyorsak bu hususun dikkate değer bir yönü var kuşkusuz ki. Özellikle de Endonezya’dan bahsederken... İç politik hesaplar bağlamında ya da Batı’nın kaşlarını çatmasına vesile olacak gelişmeler arefesinde demokrasiyle yönetilen en büyük İslam ülkesi onurunu kendi kendine dillendirmekten haz alan bir siyasi elitin varlığına sahip bir ülke. Malezya ise, diğer başka nedenler bir yana, özellikle etnik çoğulculuk gerçekliğinden kaynaklanan nedenlerle, Endonezya kadar açık bir şekilde izhar edecek bir çoğunluk böbürlenmesi göstermese de, ülkedeki kimi çevrelerden ‘Biz Malaylar...’ diye başlayan abartı içerikli çıkışlara şahit olunmuyor değil.

Ortadoğu’da yaşanan son gelişmelerde gerek Malezya gerekse Endonezya’nın ilk aklına gelen ‘aman vatandaşlarımıza bir şey olmasın’ düşüncesi... Bu yaklaşımın anlaşılabilir bir yanı olduğunu varsayabiliriz. Dolayısıyla bu yaklaşım, iki ülkenin Ortadoğu’daki vatandaşlarının önemli bir bölümünün üniversitelerde, özellikle de İslami bilimlerde öğrenim gören öğrenciler oluşturduğunu düşündüğümüzde, başta ebeveynlere olmak üzere iç kamuoyuna yönelik hassasiyetin bir dışavurumu olarak okunabilir.

İki ülkenin, Ortadoğu’daki gelişmelere dair nasıl bir politika izleneceği hususundaki yaklaşımlarını belirleyen belki de bugünden öte dünle alâkalı büyük ölçüde. İki ülkenin de, ‘büyük güçlerin’, yani ABD’nin ve ilgili ülkelerin desteğini yanlarında hissetmekten güç devşirileceğini tarihin kendilerine öğrettiğine kuşku yok. Bu, aynı zamanda bir açmaza da işaret ediyor. Açmazın nedeni, her iki ülke siyasi iktidarının dayandığı toplumsal tabanın kayda değer bir bölümünün şu veya bu şekilde Müslüman kitlelerden oluşması. Bu husus, Malezya’da karşılığını, Malay olmakla Müslüman olmanın eş anlamlılığında bulurken; Endonezya’da nüfus çoğunluğunda gündeme gelir. Bununla birlikte, her iki ülkeden Ortadoğu’da yaşananlar karşısında ‘mesafeli’ duruşu resmi politika olarak belirlediğini izhar eden demeçler bugünlerde gündemde yer alıyor. Çok geç kalınmış da olsa, bugün için dahi ‘bir şeyler yapılmasına elverecek girişimler’ potansiyel olarak mevcutten, kamuoyu önünde ‘öteki ülkede yaşananlara tarafsız kalma’ açıklamaları en azından sukȗt-u hayale uğratmıyor değil geniş kitleleri.

Daha önce de paylaştığımı hatırlıyorum, Malezya iç politikasındaki uzunca bir süredir devam eden ‘kısır çekişmelerin’ bir an önce sonlandırılması ülkenin siyasi aklının ve halkın potansiyel duyarlılığının ön plâna çıkmasıyla ülkenin siyasi etkinliğinin, sadece ASEAN içerisinde değil, aynı zamanda adına İslam dünyası denilen bütün içerisinde de kayda değer bir rol/katkı sahibi olması mümkün. Ancak bu imkân üzerinde pek durulmuyor... Oysa bunun örneğini yakın geçmişte Dr. Mahathir Muhammed’in Başbakanlığı döneminde vermiş bir ülke Malezya. Özellikle Bosna Savaşı’ndaki duruşu ve ‘icraatı’, Amerika’nın Afganistan ve Irak istilâları gibi gelişmelerde sesini cesurca yükselten bir Malezya vardı. Aynı Dr. Mahathir, Başbakanlığı bıraktıktan sonra köşeye çekilmemiş, kurduğu sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla bölgesel ve küresel meselelere dair çeşitli faaliyetleri ortaya koymayı sürdürmüştü. Ki bunlar arasında, George D. Bush ve Tony Blair’in Irak istilâsına yol açacak şekilde uluslararası kamuyounu yanlış bilgilendirmeleri nedeniyle Kuala Lumpur’da bir mahkede yargılanmalarına kadar varan girişimi biliniyor.

Endonezya ise belli ki, modern tarihinde darbeler ve darbemsi girişimlere bizatihi Ortadoğu’dakine benzer aktörler eliyle tanık olduğu için, gelişmeleri görmezden gel(e)mese bile, kılıfına uydurmayı yeğliyor. Nasıl tepki vermesi beklenebilir ki... Daha düne kadar çatışma bölgesi olan Açe’de, halen siyasi huzursuzluğun sürdüğü Papua’da insan hakları ihlâlleri ve toplu ölümler konusunda özel mahkemeler kurulması uluslararası anlaşmalara konu olmasına rağmen, halen icraatı konusunda bir girişim söz konusu değilken; ve sözde ‘teröristlere yönelik’ baskınları gerçekleştiren Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı “Densus 88” adlı terörle mücadele özel birliklerinin ‘sorumsuz’ icraatlarına yönelik olarak geçen 1 Mart’ta, içinde Muhammediyye’nin, Alimler Birliği’nin (Nahdat’ul Ulama) ve Ulusal İnsan Hakları Komisyonu’nun da (Komnas HAM) bulunduğu önemli sivil toplum kuruluşlarının açıkça ortaya koydukları tepkilerine karşı gerekli girişimlerde bulunmayan bir siyasi iktidar Ortadoğu’daki gelişmeleri nasıl yorumlayabileceği hususu gözlemcilerin dikkat çektiği hususlar arasında geliyor.

16 Ağustos’da, yani Bağımsızlık günü yaptığı konuşmada Mısır’daki gelişmelere değinen SBY, tarafları sukunete davet ederek, sorunun kazan-kazan yaklaşımıyla çözüme kavuşturulmasına vurgu yapıyordu. Bu “kazan-kazan” kavramının şu an Mısır’daki gelişmeler için ne anlama geldiğinin muğlaklığı ise yeterince ortada değil mi? Bu süreçte Enver İbrahim’in 17 Ağustos tarihinde Başbakan Erdoğan’la yaptığı görüşmenin ardından SBY’ı rol almaya sevk eden açıklama geldi. Bunun ardından, SBY’ın bu mesajı aldığı şeklinde yorumlanabilecek bir gelişme oldu. Endonezya Dış İşleri Bakanı 22 Ağustos’da Dış İşleri Bakanı Martin Natalegawa, New York’a giderek BM Güvenlik Konseyi’nde görüşmeler başladı.

En son geçen Cuma günü iki ülke -yani Malezya ve Endonezya- siyasi liderlerinin yaptıkları telefon konuşmasının içeriği kısa da olsa SBY tarafından basına aktarıldı. Buna göre, SBY Mısır’daki gelişmeler konusunda her iki ülkenin aynı görüşte olduğunu, yani Mısır’daki sorunun barışçıl ve kalıcı bir şekilde sonuçlandırılmasını umut ettiklerini belirtiyordu. Kalıcı toplumsal barışın tesisi konusunda ‘temenni’ noktasında kimsenin kuşkusu yok zaten. Ancak bu noktada yapılması gereken mevcut asker-sivil denkleminde bir yanıyla bakıldığında demokratik haklar, öte yanıyla ki -bunun hiç de azımsanabilir bir tarafı olmamalı- İslami referansları dikkate almak gerekmiyor mu? Bunun bugüne kadar ne kadar ciddiyetle çözüm bağlamında dikkate alındığına dair maalesef hiç bir iz bulunmuyor. Bu durumda, giriş bölümünde dile getirdiğimiz üzere, zamanı geldiğin çoğunluğu Müslüman bir ülke olmakla gururun neye tekabül ettiğini anlamakta zorlanmamak elde değil.

Biri, İslam Örgütü Teşkilatı’nın kuruluşunda başat rol oynamış; diğeri ise, bu Teşkilat içinde nüfusça en çok Müslüman nüfusu barındıran bir ülke sıfatını taşıması kadar sahip olduğu iki büyük cemaat yapısıyla, değil sadece bölgesinde dünyada ses getirebilecek faaliyetlere imza atması beklenen bir toplumsal potansiyele sahip ülke yöneticilerinin, üzerinde yükseldikleri ana vatanlarında var oluş dayanaklarını oluşturan geniş Müslüman kitleler hatırına ortaya koyacakları girişimleri hiç kuşku yok ki, Ortadoğu’daki gelişmeleri pozitif yönde etkileyebilecek boyutta olacaktır. İki ülkenin halklarının beklentisi de bu yönde...

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=272070

Pagi ini ada bincang budaya di stan Kebudayaan Aceh Turki


PUSAT Kebudayaan Aceh dan Turki (PuKAT) akan mengadakan bincang kebudayaan bertema “Bangun Aceh dengan Budaya” hari ini di stand PuKAT di arena Piasan Seni, Taman Sari, Kota Banda Aceh.
Bincang tersebut dijadwalkan berlangsung pada pukul 09:00 WIB, Sabtu 24 Agustus 2013.

“Bincang-bincang akan merumuskan bebarapa hal, termasuk konsep ideal dalam bidang kebudayaan untuk memeriahkan piasan seni tahun depan. Selama dua tahun berjalan, Banda Aceh sudah mantap di bidang seni. Itu luar biasa, harus diacungi jempol kepada Dinas Kebudayaan Banda Aceh dan panitia yang membantunya,” kata Thayeb Loh Angen, aktivis PuKAT, dalam rilis yang diterima ATJEHPOSTcom malam tadi Jumat, 23 Agustus 2013.

Ia menambahkan, bincang seni yang akan dilaksanakan tersebut salah satunya juga akan mengonsep usulan tambahan mengenai kegiatan bidang kebudayaan ke depan supaya lebih lengkap.
Menurutnya, sebagai kota Madani yang kini sedang menyiapkan diri terdaftar di UNESCO sebagai Kota Warisan Dunia, Banda Aceh butuh ide cemerlang yang mampu ditindaklanjuti melalui kerjasama dengan berbagai pihak.

“Pemerintah, seniman, budayawan, intelektual, akademisi, dan pengusaha serta pencinta kebudayaan harus menyatukan kepentingan dalam bidang mengangkat kembali kebudayaan dan melestarikannya. Itulah yang bisa kita wariskan,” kata Thayeb.

Para sejarawan, budayawan, dan aktivis katanya tidak bisa jalan dengan mengekslusifkan diri sebagai manusia langka. Karena, kata dia, mengangkat dan melestarikan budaya butuh kekuatan, strategi, dan finansial yang memadai.

Bincang budaya tersebut akan terbuka untuk umum, dan dihadiri oleh beberapa tokoh yang mewakili komunitas budaya masing-masing, seperti Sulaiman Tambu, dan Zulfadly Kaom dari Balai Sastra Samuda Pasai.

http://atjehpost.com/kultur_read/2013/08/24/63617/36/13/Pagi-ini-ada-bincang-budaya-di-stan-Kebudayaan-Aceh-Turki#sthash.g5erWtG3.dpuf