Kamis, 12 Desember 2013
Tayland ve Demokrasi / Thailand and Democracy
Mehmet Özay 12 Aralık 2013
Kasım ayı ortalarında Parlamento’da kabul edilen ve sadece Thaksin’i değil, 2010’da yılı Nisan ve Mayıs aylarında Kırmızı Gömlekliler’in, yani Thaksin yanlıların düzenlediği gösterilerde yaklaşık 90 kişinin ölümüne neden olan yetkilileri de ‘aklayan’ Anayasal düzenlemelere rağmen, muhalefet gücünü ortaya koymaya başladı. Yingluck Shinawatra’nın başında olduğu hükümet, bu yasa ile sadece abisi Thaksin’i değil, yukarıda zikredilen sorumluların da ‘affına’ neden olan yasa ile aslında bir tür toplumsal barış çağrısında bulunuyordu. Ancak bu toplumsal barış çağrısı öyle bir geri tepdi ki, muhalefet artık ‘Shinawatra’ ailesini değil hükümette kalmasını, ülkedeki varlıklarına dahi tahammül gösteremiyor… Muhalefetin Shinawatra ailesi için tek ifadesi ‘ülkeyi terk edin’ oldu.
Hükümet, bahsi geçen yasayı geri çekse de, muhalefet anayasal düzenlemelerin ucunun Thaksin’in ülkeye dönüşünün önünü açacağı gerekçesiyle günbegün etkisini artıran dev gösterilerle Hükümeti çalışamaz hale getirdi. Başbakan ve Thaksin’in kızkardeşi Yingluck, ilk haftalarda direnç göstermekte kararlı olduğunu ortaya koysa da, öncelikle ‘kan dökülmemesi’ adına polis ve orduyu harekete geçirmedi. Uluslararası bir kanala veridiği röportajda, Yingluck’ın “Niçin terk edeyim ki! Demokratik yollarla seçildim.” derken yüz ifadelerinden krizi yönetmekte epeyce zorlandığı okunuyordu.
Görüştüğümüz kimi Taylandlıların da ifade ettiği üzere Yingluck, abisinin tavsiyeleri doğrultusunda iki buçuk yıla varan iktidarı sürecinde ‘orduyu kendisine’ bağlamıştı çoktan. En azından şimdilik öyle bir görüntü olduğu da ortadaydı… Ancak ordunun Yingluck’a bağlı olmakla birlikte kamuoyu önünde ‘tarafsız’ kimliği ile durması da onlar açısından izlenmesi gereken bir politikaydı… Bu noktada, referanslar Kral’ın nasıl bir tepki vereceğini gösteriyordu. Biz de son yazımızı Kral nasıl tepki verecek diyerek bitirmiştik
Yingluck, böylece genel kamuoyun önünde meşru bir zeminde duracağını ve gösterilerin bir süre sonra etkisini yitireceği düşüncesindeydi. Aslında Yingluck bu noktada polis ve askeri devreye sokmayarak, toplumsal barışın tesisi adına ikinci defa muhalefete ‘barış çubuğu’ uzatıyordu… Bu anlamda, göstericilerin Başbakanlık konutu bahçesine girişine izin verilmesi sembolik bir zaferdi o kadar… Gözlemciler polis ve askerin müdahale etmemesi üzerine, kapalı kapılar ardında görüşmelerin sürdüğü ve gösterilerin bir süre sonra etkisini yitireceği görüşündeydi… Halbuki böyle olmadı. Bu noktada kırılma noktası ise, yaşlılık ve hastalık nedeniyle, bırakın ülke yönetimine müdahil olmayı kendi gündelik aktivitelerini bile yerine getiremeyen Kral Bhumibol Adulyade’nin doğum yıldönümü oldu. Doğum günü bile tek başına bir müdahale olarak okunabilir… Ancak hem içerde hem dışarda herkesi yanıltan bir müdahale oldu bu…
Kutsal renk sarılara bürünmüş olan Kral eline tutuşturulan metni okurken, yaşam direncini ne kadar yitirdiği de dünya kamuoyuna yansıyordu. ‘Sulh’ çağrısı yapması aslında Taylandlıların yarı Tanrı olarak kabul ettikleri Krallarından beklenen en doğal tepkiydi. Tayland’da son bir ayda olup biten öyle kolay bir sulhla hallolunacak gibi değil… Bu, tüm taraflarıyla ülkede rejimin dönüşümüyle doğrudan ilintili bir süreç. Yoksa mevcut hükümetin şu veya bu anayasa maddesini değiştirip değiştirmemesiyle alâkalı değil…
Aslında Yingluck ve hükümetin meşruiyet zeminini kaybetmeye başladığı an, gösterilerin organizatörü olarak öne çıkan Suthep Thaugsuban’ın savcılığa suç duyurusunda bulunulmasına rağmen hakkında gerekli yasal işlemlerin yapılmamış olmasıydı… Oysa, Suthep, Başkan Yardımcılığını yürüttüğü Demokrat Parti’den bile istifa etmişti. Suthep’in başkanlığında yürütülen dev gösterilere ara verilmesi aslında tastamam dini bir ritual olarak algılanan ve pratikte karşılığını bulan Kral’ın doğum günü kutlamalarıydı. Krala saygının ötesinde bir durumdu ve bu ülke siyasal yaşamına damgasını vuran gelişmelerin de önüne geçmesini yadırgamamak lazım… Bu ritual öncesinde Suthep mesajını vermiş ve birkaç gün sonra gösterilerin kaldığı yerden başlayacağını taraftarlarına duyurmuştu… Aslında Suthep’in ülke gündemini belirlemede yarı Tanrı Kral’dan da öte bir rol üstlendiği gözlerden kaçmıyor. Kral’ın sulh çağrısı iki güne sığdı sadece…
Yaşlı ve güçsüz Kral sarayında (hastanede aslında) yalnızlığa terk edilirken ve de varisleri henüz Bangkok’un sıcak siyasetinde rol alma cesaretini gösterememişken, ülke siyaseti önemli bir evreye doğru gidiyor. Muhalefet, Shinawatra ailesini istemiyor… Yabancı muhabirlerin ‘Tamam işte istediğinizi aldınız… Demokratik olarak seçilmiş Başbakan Yingluck, hükümeti lağv etti… İki ay içinde seçime gidiyor. Daha ne istiyorsunuz?” sorusuna göstericiler, ‘Hayır yetmez… Biz demokratik yollarla da seçilmiş olsa ‘yolsuzluklara bulaşmış’ bu ailenin ülkeyi yönetmesini kabul etmiyoruz” diyorlardı. Ortada ciddi bir sorun olduğuna kuşku yok… Hangi demokratik kurumlar, hangi yasal zeminde yolsuzluklarla mücadele yapıldığını anlamak ve anlamlandırmak pek de mümkün gözükmüyor. Ortada rakip siyasi partiler arası bir demokrasi yarışı değil, rejimin meşruiyeti sorunu var. Bir yanda seçilmiş bir hükümet, öte yanda ‘Demokratik Halk Reform Komitesi’nce çoktan kurulmuş ‘halk hükümeti’. Birincisi tüm eksikliklerine ragmen, ülkede mevcut anayasal kurumlar çerçevesinde varlığını sürdürüyor(du). İkincisi ise hiçbir yasalar bağlamında meşru bir karşılığı olmayan bir sürecin izi. Öyle ki, muhalefet kendi ‘gönüllü güvenlik güçlerini’, ’hükümet etme vasfında merkezi komitesi’ni kurmuş durumda. 2006 yılında Thanksin iktidardan düşürülürken bile ortada bir ‘ordu’ gerçeği vardı…
Buraya nereden gelindi? İş dünyasında kazandığı ekonomik gücünü Bangkok siyasi çevrelerinde meşruiyet aralığı olarak değerlendirerek bunu siyasi güce devşirmeyi başaran Thaksin 2000 yılında Pheu Thai Partisi’nin lideri olarak Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla, bir anlamda darbeler ülkesi olarak da adlandırılabilecek Thailand’da sivil yönetime geçişin adı olarak da siyasi tarihde yerini almıştı. Bununla birlikte, ülke yönetiminde başat bir unsur olmuş veya yönetim süreçlerinde söz sahibi olmuş monarşi, elitler, ordu ve polis gibi kökleşmiş siyasi yapılar karşısında, toplumun başta kırsaldaki sosyo-ekonomik anlamda görece geri kalmış kesimleri değil, giderek şehirlerdeki yeni orta sınıfları da içine alan bir sivil yönelim olarak ortaya çıkmıştı.
Thaksin, monarşi yanlılarının darbe girişimiyle 2006 yılında iktidarını ‘geçici’ olarak kaybederken, kızkardeşi Yingluck’un 2011’de başlayan Başbakanlığı ile farklı bir güç evrimine konu oldu. Thaksin’in siyasi mirası üzerinden yürüyen mevcut hükümet, Thaksin’i ‘aklamaya’ yönelik çabası sonuçsuz kaldığı gibi, merkez güçlere karşı Thaksinler eliyle yürütülen muhalefetin de geleceği tartışmalı hale geldi. Gösterilerin arkasındaki gücün, diğer güç odaklarıyla birleşmesi halinde Shinawatra ailesinin siyasi yaşamı sona erebilir. Demokratik Halk Reform Komitesi’nin bunu başarabilmesi için kuşkusuz ki ordunun yeşil ışık yakması kadar, Anayasa Mahkemesi’nin de desteğini almak durumunda. Bu süreçler işlerse, Shinawatra’ların devrilmesinde şimdilik pek sorun olmayacak. Peki ya “Shinawatra siyasetine” destek veren kitlelerin talepleri ne olacak?
http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/282987/tayland-ve-demokrasi
Rabu, 11 Desember 2013
Dünya Ticaret Örgütü’nde Mutlu Son mu? / A Happy End at WTO?
Mehmet Özay 9 Aralık 2013
Dünya Ticaret Örgütü’nün Bali’deki Bakanlar düzeyinde yapılan 17. Toplantı’sı tüm zorluklara rağmen, ‘imzayla’ sonuçlandı. Ve Böylece “Ticareti Kolaylaştırma” adı verilen bu anlaşmayla DTÖ yola devam kararı aldı... Anlaşma, aynı zamanda “2001 Doha Ruhu”nun dirilişi olarak da değerlendirilebilir. Gelişmeye ilk olumlu mesaj ise Barack Obama oldu. Obama bu anlaşma ile özellikle ‘küçük işletmeleri’ uluslararası mobilizasyon kazanacaklarını ileri sürdü.
1995’de kuruluşundan bu yana üyelerarası anlaşmazlıklarla gündeme gelen ve her toplantısı alternatif toplantılar ve gösterilerle proteste edilen DTÖ bu sefer imza atmayı başardı. 159 ülkenin üye olduğu örgüt, Bali öncesi Cenevre sürecinde ortak bir metin üzerinde anlaşma sağlayamamıştı. Bu nedenle, Bali’de nelerin yaşanağı merak konusuydu. Bu süreçte, Örgüt’ün Brezilyalı Genel Sekreteri Roberto Azevedo’nun “Bu anlaşma, ya imzalanacak ya da her şey bitecek” türünde tehditvari açıklaması etkisini gösterdi diyebiliriz. İmza sonrası böylesine rasyonel bir kurumun yöneticisinden beklenmeyecek şekilde gözyaşlarını tutamayan ise gene Azevedo’ydu....
Yukarıda Obama’nın ilk olumlu tepkiyi veren lider olduğunu söylemiştik. Nedeni de açık... 1995’den bu yana kaydadeğer bir gelişme sergileyememiş DTÖ’nün varlığı karşısında küresel ticareti bölgelerarası anlaşmalarla yürütmeye çalışan ABD yönetimi DTÖ çerçevesinde ‘sınırlı da olsa’ bir adım atılmasından herhalde memnuniyet duyuyor olmalıdır. ABD’nin bu bölgelerarası anlaşmalarına en son örnek ise Trans-Pasifik İşbirliği Anlaşması (TPPA) çalışması geliyor. Henüz son imza aşamasına gelinmese de ABD’nin Pasifiğin iki yakasını bir araya getirecek ve ABD ekonomisine hayat kapısı olacak çözümlerden biri olarak bakılıyor.
Küresel sistemin öncülerinin DTÖ Anlaşmasıyla ilgili olarak kulağa hoş gelecek şekilde dile getirdikleri “zengin-fakir tüm ülkeler aynı oyunun kurallarını oynayacakları” argümanıydı. Ancak “Şartlar zenginler ve fakirler açısından aynı mı?” sorusu hep gündemde yer işgal etti ve etmeye de devam edecek. Örneğin yatırımların gelişmiş ülke iş çevrelerinden gelişmemiş/gelişmekte olan ülkelere doğru bir akım seyrettiği dikkate alındığında DTÖ ‘kuralları da’ bu ulusaşırı yatırımcıların lehine çalışıyor. Yani DTÖ’nün koyduğu kurallar göz ardı edilmeyecek kadar bağlayıcı. Bu anlamda, DTÖ kuralları karşısında yerli hükümetlerin yasa gücü de bulunduğunu söylemek güç. Kurallar belirlenmiş oluyor ve oyuncular sahaya iniyor. Elbette yabancı yatırımların geri kalmış bölgelerde iş olarak geri dönüşü argümanı da her şeye rağmen epeyce eleştirilmeye matuf bir yön içeriyor. Süreç hiç de sanıldığı gibi düz-pozitif bir çizgi takip etmiyor...
DTÖ’nün önceki toplantılarındaki handikapların benzeri gene tekrar etti. Öyle ki, Cenevre sürecinden başlayarak toplantılar öncesinde başta Hindistan, Çin ve Küba olmak üzere Güney’in tepkisi vardı. Özellikle son güne kadar devam eden Hindistan’ın tepkisi anlaşma sağlanamayacağı ihtimalini güçlendiriyordu. Bu nedenledir ki, ev sahibi ülke Endonezya’nın Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono bizzat Hindistan Başbakanı’nı Manmohan Singh’i arayarak anlaşma kosunuda ısrarcı oldu. Bir anlamda DTÖ toplantısında anlaşma bu görüşmenin sonrasında gerçekleşti. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, bu anlaşma, İki kutuplu dünya sistemi yani Soğuk Savaş yıllarının başlarında iki sisteme de kafa tutabilme emaresi göstermiş ve bu anlamda Bandung’da Üçüncü Dünya’nın alternatif sözcülüğüne soyunmuş Endonezya’da gerçekleşti.
Hindistan Anlaşma’ya ‘evet’ derken, kendi görüşünü de kabul ettirmiş oldu. Neydi Hindistan’ın talebi? Yüz milyonlarca yoksul kitleyi besleyecek ve ülkenin sadece sosyal yapısını değil, politik yapısını da garanti altına alacak şekilde tarım ürünlerinde sübvansiyona devam edilmesiydi. Hindistanlı yetkililer görüşmelerde, ülkelerinin ‘tarım sübvansiyonlarının kaldırılması’ şartından azade edilmesini istediler ve bunu da kabul ettirdiler. Bu ‘imtiyaz’ sadece Hindistan’la sınırlı değil. Aksine tüm gelişmekte olan ülkelerde sübvansiyonların “geçici süre” devam edilmesi Güney’in şimdilik bir yandan kazanımı gibi gözükürken öte yandan DTÖ’nün önüne taş koymak anlamına da yorumlanabilir.
Genel Sekreter Azevedo’nun vurguladığı üzere 2014 yılı bu konuda önemli adımların atılacağı bir yıl olacağı açıklaması da henüz anlaşma bağlamında herşeyin kesinleşmediğini de ortaya koyuyor. Bu ne anlama geliyor? DTÖ, iddiasından vazgeçmiş değil... Küresel sistemi rahatlatma adına geçici verilen bir imtiyazın ardından şartlarını kabul ettirme noktasında yakın gelecekte ciddi çabalar ortaya konacak. Bu anlamda, DTÖ’nün “Ticareti Kolaylaştırma Anlaşması” sürecinin bittiğini söylemek güç.
DTÖ dünya ticaretini ilgilendiren bir kurum ve aldığı kararlarla bu ticarete yön veriyor. Ancak küresel ticaret anlaşmalarında bugüne kadar izlendiği üzere sadece zenginler arasında ticaret konuşulmuyor. Bunu en iyi Hindistan’ın çıkışıyla görmüş olduk... Aksine, bu ticareti yönetecek kuralların her bir ülkenin özellikle de, Güney’deki fakir kitleleri ne yönde etkileyeceği üzerinde duruluyor. Bu bağlamda, Türkiye gibi ülkelerin gerek devlet ve gerekse özel kesim de -diyelim ki STK’lar boyutunda bu konuya ne denli eğildiklerini de tartışmak gerekiyor. Çünkü son dönemdeki çıkışlarıyla devletin kimi organları düne kadar öncülüğünü kimi STK’ların yaptığı söylenen ‘yardım işinde’ kayda değer adımlar atarken, bunun sadece ‘fakirin karnını’ doyurma yaklaşımı ile sınırlı olmadığı da ipuçlarını vermeye başladı. ‘Karın doyurma’ olgusu tastamam bir dünya sistemine müdahale anlamı taşımıyor mu diye sormak gerekir. Bakın buna en son örnek, Bengaldeş’te neredeyse ömrünü bu işe vermiş Prof. Muhammed Yunus’un ‘mikro kredi’ çalışmalarının dünya kapitalistlerinin egemenliğine geçmiş olması... Akabinde daha geçtiğimiz Kasım ayında da Bengaldeş Hükümeti ‘Gramen Bankası’nı devletleştirme kararı aldı. Prof. Yunus’un bu karara verdiği “Hükümet, mikro finans sistemini ortadan kaldırmak anlamın geliyor” tarzındaki tepkisinde neler olup bittiğini çok net ortaya çıkıyor sadece ‘cepten’ yeme olarak değerlendirlerini düşünmek yanlış olur.
Herhalde bu noktada söylenmesi gereken “Biz ticaret yapalım. Kârımızın bir bölümüyle yoksula bakalımdan ziyade, yoksulu kendi inisiyatifiyle ‘adaletli’ bir üretim-tüketim süreçlerine nasıl yönlendirebiliriz” olmalı. Bu noktada, gerek bölgesel gerekse küresel ticaret anlaşmalarına imza atmadan önce devlet ve de özel kesim ki bundan kastımız STK’lardır, kayda değer açılımları sergileyecek donanımda olmaları gerekir. Bugüne kadar oldular mı? Olmadılarsa bundan sonrası çok önemli bir süreç... Bir örnek verelim... Oxfam, DTÖ’nün son anlaşması üzerine ‘katkılarını’ yapıyor... Kuvvetle muhtemel görüşmeler öncesinde de ilgili ülkeler nezdinde lobi çalışmalarında bulundu... Oxfam’dan önce bunu düşünecek çok daha sağlam argümanlarımız olduğunu unutmamak lazım...
Jumat, 06 Desember 2013
Dünya Ticaret Örgütü Çelişkileri Aşabilecek mi? / Can WTO resolve controversial issues?
Mehmet Özay 5 Aralık 2013
159 ülkenin üye olduğu Dünya Ticaret Örgütü’nün iki yılda bir yapılan Bakanlar düzeyindeki toplantı serisinin dokuzuncusu bu yıl 3-6 Aralık tarihlerinde Bali’de yapıldı. Açılış konuşmasını Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun yaptığı DTÖ toplantısı önemli konukları ağırladı.
Örgüt’e yönetimine henüz yeni atanan Brezilya eski Dışişleri Bakanı Roberto Azevedo, toplantıda tatminkâr düzeyde olmasa da iyileşme belirtileri gösteren küresel ekonominin sağlıklı bir seviyeye gelmesi için “Ticareti Kolaylaştırma Anlaşması” bağlamında ortak kararlar almaya çalışacaklarını açıkladı. Bu anlaşma ile mal ve hizmetlerin sınırlardan çok daha basit ve hızlı mekanizmalarla geçişinin sağlanması hedefleniyor. Aslında bu, bir anlamda uluslararası ticari işlemlerdeki bürokrasinin hafifletilmesi anlamına geliyor. Bu ifade kulağa hoş gelse de gelişmekte olan ülkelerin bu anlaşmadan nasıl bir fayda sağlayacakları konusunda çekinceleri bulunuyor. Çünkü bugüne kadar Kuzey-Güney dengesinde ibre her halükârda Kuzey lehine işlediğinden Güney’in bu yeni gelişme bağlamında durup düşünmek istemesini doğal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, üyelerin ortak bir metne ‘evet’ demeleri halinde uzmanların ifadesiyle gelişmekte olan ülkelerin %15, gelişmiş ülkelerin de %10’luk dış ticaret maliyetlerinde tasarruf yapılacak.
DTÖ’nün Bali’deki toplantılara sıkıntılarla başladığı ortada. Görüş ayrılıkları daha DTÖ toplantısı başlamadan gündeme gelmişti. Örgüt’ün yapılanmasında etkin olan Batılı ülkelerin güdümünde Cenevre’de yapılan ön görüşmelerde yeni stratejiler konusunda ortaya konan metin üzerinde anlaşmazlıklar Bali öncesi gündeme damgasını vurmuştu. Örgütün özellikle 1995 yılından, yani ‘Yeni Liberalizm’in küresel etkisini göstermeye başladığı yıllardan bu güne uluslararası bir anlaşmaya konu olmaması da başta Örgüt olmak üzere, ekonomik dar boğazdaki Batılı ülkeleri kaygılandıran bir başka unsur olmaya devam ediyor. Öte yandan, bu anlaşmanın imzalanması, uluslararası ticaret engelleri kaldırılmasına yönelik olarak 2001’de Katar’ın başkenti Doha’da alınan kararlar çerçevesinde başlatılan ve yaklaşık 12 yıldır sürdürülen bir mücadelenin kazanılması anlamına gelecek. Bu, aynı zamanda DTÖ’nün küresel ekonomi sisteminin yeniden yapılandırılmasında güçlü bir aktör olduğu anlamına geleceğine kuşku yok. Söz konusu anlaşma metni üzerinde ülkeler ve bölgeler arası farklı yaklaşımlar nedeniyle kimi uzmanlar “Doha Kararları”nın %10’unun kabul edilmesinin bile bugün için çok önemli bir aşama olacağını kaydediyor.
Aslında Azevedo’nun açıklamalarına bakıldığında “Bu anlaşma ya imzalanacak ya da her şey bitecek” türünde tehditvari bir içerik olduğu seziliyor. Bu söylem, özellikle Avrupa Birliği ve ABD gibi dünya kapitalist ekonomi sistemini yöneten güçlerin son yıllarda yaşadıkları önemli krizlere çözüm olacağı da gündeme getirilen konular arasında baş sırayı çekiyor.
Uzmanlar, “Ticareti Kolaylaştırma Anlaşması”nın hayata geçirilmesiyle 21 milyon yeni iş imkânı yaratılacağı ve yaklaşık 1 trilyon Dolarlık ekonomik aktivitenin gerçekleştirileceğini tahmin ediyorlar. Ancak bunun ne kadarlık bir süre zarfında gerçekleşeceği ise söylenmeyenler arasında. Bu noktada gelişmiş ülkeler ile geri/gelişmekte olan ülkeler arasında, bir başka deyişle Kuzey-Güney ikileminin yansımaları görüşmelerde karşılığını buluyor. Bu anlamda aslında benzer bir çabaya “Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması” (TTPA) adıyla bilinen ve Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan 12 ülkeyi kapsayan ticaret anlaşmasına başta Malezya olmak üzere kimi ülkelerin karşı olmalarında gündeme gelmişti.
Bali öncesinde Cenevre’deki görüşmelerde Hindistan ve Türkiye’nin yanı sıra Afrika ülkeleri de imzalanması istenen anlaşma metni üzerinde çekincelerini paylaştıkları dile getiriliyor. Bir diğer hususu ise, ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargonun kaldırılması yönündeki çağrılar oluşturuyor. Bu sürecin en kayda değer görüş ayrılığı ise kuşkusuz ki ABD-Çin ticari rekabetinde belirginlik kazanıyor. Bu bağlamda, Çinli yetkililer, ABD’nin Çin ürünlerinin düşük fiyatlarla Amerika pazarına girmesini engellemeye yönelik uygulamasını protesto ettiklerini söyleyerek Bali’deki görüşmelerin ilk gününde Örgüt yönetimine, ABD’nin Örgüt kriterlerine aykırı hareket ettiğini ileri süren bir şikayet mektubu gönderdiler. Aslında bu iki ekonomi devi arasındaki ilk çekişme değil. Bu yıl içerisinde daha önce Çin, DTÖ’ye benzer nedenlerle üç şikayet dilekçesi göndermişti.
Bu noktada, Hindistan’ın konumuna biraz daha yakından bakmakta fayda var. Tüm endüstriyel gelişme çabalarına ve uzay çalışmalarına rağmen, halkının büyük bir bölümü tarım sektöründe çalışan ve yoksulluğun önemli boyutlarda seyrettiği Hindistan, gıda üretiminde %10’luk sübvansiyon sınırlamasının -en azından- kendisi için kaldırılmasında ısrarlı. Hindistan Hükümeti, tarımsal destekleme alımlarını artırma ve bu ürünleri düşük fiyattan tüketicilere ulaştırma konusunda geçen Ağustos ayında Ulusal Gıda Güvenliği adıyla bir yasa çıkartmıştı. Bu noktada, yerel/ulusal tarımsal faaliyetlerin ve bu faaliyetlerin üst düzey temsilcisi konumundaki tarım sendikalarının gücünü göstermesi bakımından önemli. Öyle ki, şu anki Kongre Partisi Hükümeti’nin bu ticaret anlaşmasını imzalamasıyla sübvansiyondan elini çekmesi demek önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerde önemli bir oy potansiyelini tehlikeye atması anlamına geliyor. Bunun bir oy kaygısını ötesinde yoksullukla baş etmek zorunda olan halka bir çözüm sunmakla bağlantılı olduğu görülüyor.
Hindistan Endüstri Konfederasyonu yetkilileri de açıklamalarında sarih bir şekilde dile getiriyorlar. %10’luk barajın ülke yoksullarına ulaşmada yetersiz kalacağını ve bunun yüzmilyonlarca fakirin karnını doyurmasıyla alakâlı olduğunu dillendiriyorlar. Bali’deki toplantılarda üyelere yaptığı konuşmada Hindistan Ticaret Bakanı Anand Sharma söz konusu anlaşmanın kendileri açısından bu haliyle kabul edilmesinin kesinlikle mümkün olmadığını söyledi. Bu anlamda, Hindistan’ın iddialarında ısrarla devam etmesi üzerine Endonezya Devlet Başkanı araya girdi. DTÖ toplantılarının devam ettiği sırada Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’le görüşen Susilo Bambang Yudhoyono, bu engellemenin devam etmesi halinde örgütün geleceğinin tehlikeye gireceğini ileri sürdü.
Bakanlar ve bürokratlar arasında tartışmalar sürerken, toplantıların yapıldığı Bali Adası’nın güneyindeki Nusa Dua’da Bengaldeş, Kanada, ABD, Kanada, Japonya, Bolivya, Güney Kore ve Tayland’dan gele çeşitli gruplar gösteriler yaptı. Göstericiler, DTÖ’nün Endonezy ahalkının menfaatine olmadığını, hükümetin bu örgüte üyelikten çekilmesi gerektiğini; örgütün sadece Amerikan çıkarlarına çalıştığını ileri sürerek lağv edilmesini istediler. Aynı zamanda çeşitli ulusal ve uluslararası STK’ların üyeleri DTÖ toplantısı öncesi, geçen Pazartesi günü Denpasar şehrinde alternatif bir toplantı düzenledi. Tayland kökenli Küresel Güney adlı oluşum temsilcisi DTÖ anlaşmasının sadece ulusaşırı şirketlerin menfaatlerine hizmet ettiğini söyledi. Bir yanda ulusaşırı ticaret tekellerinin talepleri öte yanda üretimi bir ‘iş’ değil, hayatta kalıp kalmama meselesi olarak kabul eden milyonlarca çiftçiyi ilgilendiren konularda nasıl bir karar alınacağı merak konusu. Bununla birlikte, bugüne kadar, gerek bölgesel gerekse küresel anlaşmalarla gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerle şu veya bu şekilde işbirliklerine kapı aralayan politikalarının varlığını da unutmamak gerekir.
Senin, 02 Desember 2013
Tayland’da İktidar ve Siyasi Güçler / Government and Political Powers in Thailand
Mehmet Özay 2 Aralık 2013
Tayland’da iktidarın ‘torba yasası’ çalışmalarına paralel olarak gündeme gelen muhalefetin yönlendirdiği kitle gösterileri etkisini artırarak devam ediyor. Hafta sonu muhalefetin yanı sıra, Başbakan Yingluck ve iktidar partisi Pheu Thai Partisi destekçilerinin de meydanlara inmesiyle çatışmalar yaşandı. Cumartesi günü başkent Bangkok sokaklarında meydana gelen çatışmalarda şu ana kadar dört kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Pazar günü de güvenlik güçleri başkentte kilit noktalarda tedbirler almaya başladı. Meydanlarda bunlar olurken, kapalı kapılar ardında ülkenin önde gelen kurumları arasında görüşmeler gündeme gelmeye başladı. Buna aşağıda değineceğim.
Geçen hafta Çarşamba günü Parlamento’daki hükümeti düşürmeye yönelik olarak verilen gensoru önergesi reddedilmesiyle Başbakan Yingluck ekranlardan göstericilere seslenerek eylemleri sona erdirmeleri çağrısında bulundu. Aynı zamanda, muhalefetle görüşmeler yapılabileceği sinyalini verdi. Ancak sorun söz konusu yasaların geçip geçmemesinin ötesinde... Muhalefet bu yasa fırsatını bulmuşken, Yingluck Shinawatra ve hükümetin, Thaksin Shinawatra’nın kuklası olduğu söylemini fiili bir şekilde dile getirme fırsatı bulmuş oldu. Yani, ortada adına ‘Taksin Rejimi’ denilen siyasi güçle mücadele söz konusu.
Tabii bu noktada Thaksin’in gölge liderliğindeki siyasi hareketin toplumsal karşılığını görmek veya bir başka deyişle muhalefetin nerelerde buluştuğunu ortaya koymak gerekir. Belki ikincisini dile getirerek kestirme bir yol izleyebiliriz. Bu anlamda, Bangkok’da orta ve üst toplum gruplarının bir tür ‘Thaksin Korkusu’ psikolojisiyle hareket ettikleri ifade ediliyor. Bu söylemi siyasi parti bazında dillendirme görevi de 1992’den bu yana ‘demokratik seçimlerde’ çoğunluğu ele geçirecek bir başarıya imza atamamış Demokrat Parti’ye düşüyor. Bu söylem, devletin köklü yapıları yani Monarşi ve Ordu’yu gösterileri desteklemenin vesilesi kılınmak istendiği gözlemcilerin ortak kanaati.
Bu sürecin baş aktörü konumundaki kişi ise Demokrat Parti’ye mensup Suthep Thaugsuban. İlk günden itibaren gösterilerin arkasında olduğunu gizlemeyen muhalefetteki Demokrat Parti Başkan yardımcısı Suthep Thaugsuban’un yasaları çiğnediği gerekçesiyle hakkında soruşturma açılması gündeme geldi. Bunun üzerine partisini zora sokmamak amacıyla görevinden istifa eden Suthep, faaliyetlerini durdurmak yerine giderek daha cesurane çıkışlar yapmaya başladı.
Perşembe ve Cuma günleri göstericilerin hedefinde kamu binalarının yanı sıra, Polis ve Ordu’ya ait kimi binaları da bulunuyordu. Göstericilerin özellikle orduya ait kurumun bahçesine ana kapılarını zorlayarak girdikleri gözlenirken, güvenlik güçlerinin izlemekle yetinmesi karşısında, Hükümet’in gelişmelere hassasiyetle yaklaştığı şeklinde yorumlandı. Aslında göstericilerin ordu binalarına girmesinin sebebi darbeye sivil davetiye anlamı taşıyordu. Zaten kimse de bunu gizlemiyor. Bu süreçte Suthep bir kez daha sahneye çıkarak Pazar günü Yingluck’ın ofisinin basılacağını aleni bir şekilde ilân ediyordu. Bu tehdit, Cumartesi akşamı Başbakan Yingluck Shiwantra ve Pheu Thai Partisi destekçilerinin meydanlara çıkmasına yol açtı. Ve gösterilerde beklenen oldu Kırmızı ve Sari Tişörtlülerin karşılaşması kana bulandı. Hafta sonu gerçekleşen gösterilerde dört kişi hayatını kaybetti.
Can kayıplarının ortaya çıkması üzerine gelişmeleri ‘yakından izlediğini’ ifade eden Genelkurmay Başkanı devreye girerek Başbakan Yingluck ve gösterilerin arkasındaki isim Suthep’i buluşturması dikkat çekiciydi. Ülke Başbakanı’nın hakkında soruşturma açılması istediği kişiyle birkaç gün sonra Komutan’ın araya girmesiyle yüzyüze görüşebiliyor. Bu görüşmeden, arada da komutan olduğuna göre, göstericilerin lideri Suthep’in Başbakan’ı dinlediği gibi bir sonuç çıkartılabilir. Ancak bu oldukça naif bir yaklaşım. Suthep, görüşmede Başbakan’a iki gün süre tanıdığını bir süre sonra televizyonda yaptığı konuşmada kamuoyuyla paylaştı.
Ülkenin önde gelen işadamları derneğinin daha önce iktidar ve muhalefet görüşmelerine aracı olma teklifinin hayata geçirilememiş olması karşısında ordunun bu süreçte inisiyatifi ele alması ülkede hâlâ ordunun konumu hakkında bir fikir veriyor. Hükümetin bir yandan Suthep hakkında adalet kurumuna suç duyurusunda bulunmasına karşın savcıların görevlerini yapmadığı aksine Generalin çıkışıyla Pazar günü Yingluck-Suthep buluşmasının gerçekleşmesi ülkede iktidar aygıtının kaypaklığını göstermesi açısından önemli.
Bu toplantının -şimdilik- Başkent’te yoğunlaşan şiddet olaylarını durdurması ve hükümetin siyasi meşruiyetini sağlaması konusunda kararlar alınmasına zemin hazırlayacağı düşünülürken tam tersi oldu. Sanki ülkeyi yöneten Yingluck ve hükümeti değil de, muhalefetin hem de istifa etmiş bir üyesinin güdümünde olduğunu ortaya koyacak şekilde “Başbakan’a hükümeti kurulacak özel konseye devretmesi için iki gün tanıyorum” tehdidi gündemde baş köşeye oturdu. İki gün.. Yani Bugün, Pazartezi ve yarın... Suthep, üstüne üstlük kamu çalışanlarının bu iki gün boyunca greve gitme çağrısını da eksik etmedi. Bütün bu gösteriler boyunca Demokrat Parti Başkanı Abhisit Vejjajiva’nın öne çıkmaması da dikkat çekici. Suthep liderliğinde ve adına ‘Demokratik Halk Birliği’ adı verilen oluşum bağlamında sürdürülen tepkilerin özellikle Ordu’yu ‘ikna’ etmeyi amaçlandığı gözleniyor.
Görüştüğümüz kimi Taylandlılar Başbakan Yingluck’ın abisi Thaksin’in gölgesinde olduğunu gizlemiyor. Bununla birlikte, mevcut hükümetin gene Thaksin’in yönlendirmesiyle son iki buçuk yıllık iktidarı boyunca ordu ile ilişkilerini ‘geliştirdiğine’ vurgu yapıyorlar. Özellikle de ‘Savunma Bakanı’ aracılığıyla bu yönde ‘önemli adımlar’ atıldığını dile getiriyorlar. Bu, aynı zamanda, son bir haftadır süregiden gösterilere ordunun ‘tarafsız kalması’nın nedenini de bir ölçüde açıklıyor. Ancak gösterilerin yeni bir sürece girdiğini fark etmek gerekiyor. Hükümetin pasif tepkisi, polis güçlerinin Başkent’te barikatlar kurarak kamu binalarını korumaya ve göstericilerin şiddet yönelimlerine karşılık vermeye başlaması aktif tepki safhasına geçtiğini ortaya koyuyor. Polis’in kamu yaşamı ve hükümetin işlerliğini engelleyen gösteriler karşısında güvenliği sağlayamaması durumunda ise, ‘nötr’ konumdaki ordunun göreve daveti söz konusu olabilir. Peki ya Monarşi’nin tüm bu gelişmelerde belirleyici olabilir mi? Bunu da muhtemelen ilerleyen günlerde göreceğiz.
Kamis, 28 November 2013
Tayland Yine Karıştı / Thailand Again in Turmoil
Mehmet Özay 28 Kasım 2013
Tayland yine karıştı... Sonu kanla biten 2010 yılındaki dev gösterilerin ve 3 Temmuz 2011 seçimlerinin ardından Bangkok yine hareketlendi. Son üç yılın en büyük hükümet karşıtı gösterileri etkisini günbegün artırarak gündemde yer tutmaya devam ediyor. Gösterilerin merkezinde ise başkentteki ‘Demokrasi Meydanı’ bulunuyor. Hükümetin Kasım ayının başlarında kabul ettiği Anayasa düzenlemeleri sırasında başlayan gösterilere Parlamento’da muhalefetin büyük tepkisi eklemlendi. “Torba yasa”, Pheu Thai Partisi’nin ve küçük ortaklarının çoğunluğu teşkil ettiği Parlamento’da kabul edildi.
Akabinde muhalefet, mücadeleyi bir başka zemine taşıdı ve ilgili yasanan iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, başvuruya kısa sürede verdiği cevapta söz konusu yasanın iptalini onadı. Hükümetin ‘şimdilik’ geri adım atmak zorunda kalmasına rağmen, muhalefet taraftarlarının gösterileri dinmek bilmiyor. Bunda elbette ki, hükümetin söz konusu yasaları şu veya bu şekilde çıkartma konusunda sonuna kadar mücadele edeceği sinyalini vermiş olması yatıyor.
Bu nedenle muhalefetin tepkileri hazırlanan yasanın çekilmesiyle sınırlı değil. Aksine son beş gündür yaşananlara bakıldığında gelişmelerin hükümeti düşürme mecraına girdiği görülüyor. Bu ise, ülkede kronik anarşi ortamının yeniden nüksetmesinden başka bir anlama gelmiyor. Bunun göstergesi olarak, Bangkok sokaklarını dolduran onbinlerce kişi hafta başından bu yana başta Maliye ve Dışişleri Bakanlığı olmak üzere çeşitli kamu binalarına girmek suretiyle Hükümete büyük göz dağı veriyor. Bu baskınlarla, Hükümeti işlevsiz hale getirmek ve ülke kamuoyuna ve dünyaya böylesi bir mesaj vermek. Ve bu yönde gösteriler devam edeceğe benziyor.
Yukarıda zikredilen yasa çalışmasının amacının eski Başbakan ve aynı zamanda şu anki Başbakan Yingluck Shinawatra’nın abisi Thaksin’in ülkeye dönüşüne izin verecek bir şekilde tasarımlanması gösterilerin dozunun bugüne kadar artarak seyretmesindeki başat unsur. Bu nedenle muhalefet fırsatını bulmuşken, mevcut hükümeti düşürme arzusunda. Bu yöndeki yaklaşımını meşrulaştırmak için de mevcut hükümeti ‘Thaksin rejimi’ olarak yaftalıyor ve halktan destek talep ediyor. Muhalefet gösterilere sözlü olarak destek vermek bir yana, önde gelen isimleri bizzat gösterileri organize ediyor. Bu söylem ve eylemler devam ederken akla, kuşkusuz ki 2006 yılında Thaksin’in Başbakanlığı’nın sonunu hazırlayan “Sarı Tişörtlüler”ün dev gösterileri geliyor. Sarı Tişörtlüler o zaman hedeflerine ulaştıkları gibi, bugün de benzer bir süreçle Yingluck’ı yerinden etme arzusundalar.
Aslında iktidarın büyük ortağı Pheu Thai Partisi’nin Thaksin’in uzantısı olduğunu bilmeyen yok. Ancak son birkaç haftadır olan bitenin temel nedeni hükümetin yasa tasarısı ile açıkça bunu neredeyse deklare etmesindeydi. 3 Temmuz 2011 seçimlerinden birkaç gün önce kaleme aldığımız yazıda, Yingluck Başbakanlığı’nda kurulacak olası hükümetin temel hedefinin “siyasi intikam” olacağına vurgu yapmıştık. Aradan geçen süre zarfında ve özellikle de son yasa tasarısı ile çok açık bir şekilde ortaya çıktığı üzere mevcut hükümet ve uyguladığı politikaların amacının bu olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu gelişmeler hiç kuşku yok ki, muhalefet yani Demokrat Parti tarafından kabul edilebilir bir durum değil. Bundan dolayıdır ki, bizzat Demokrat Parti yardımcılarından ve Abhisit Hükümeti’nde Başbakan Yardımcılığı yapmış olan Suthep Thaugsuban tarafından gösteriler organize ediliyor. Aslında geçmişe bakıldığında Suthep’in gösterileri organize etmede bu ilk girişimi değil. 1990’lı yılların başlarında Tarım Bakanı olduğu dönemde hakkında gensoru önergesine karşı kendi seçim bölgesinden onbinlerce kişiyi Bangkok’ta yürüyüşe sevk ettiği biliniyor. Ancak Suthep’in bu halkı ayaklandırma elebaşılığına karşı Yingluck adalet kurumunu harekete geçirmesi ve hakkında yakalama emri çıkartılması üzerine Suthep Demokrat Parti’den istifa etmek zorunda kaldı.
Dev gösterilere rağmen, Başbakan Yingluck istifa etmeyeceğini, Pheu Thai Partisi önderliğindeki hükümetin çalışmalarına devam ettiğini söyleyerek gelişmelere tepkisini ortaya koydu. Başkentte sıkı güvenlik önlemlerine gidilirken, Yingluck, göstericilere çağrıda bulunarak mesajın alındığını, gösterileri sona erdirmelerini, aksi halde ülke ekonomisinin olumsuz yönde etkileneceği uyarısında bulundu. Öte yandan muhalefetin hükümet hakkında verdiği gensoru görüşmeleri 26-27 Kasım tarihlerinde yapılıyor. Hükümetin Parlamento’daki sayısal çoğunluğu dikkate alındığında bundan bir sonuç çıkmayacağı da gözlemcilerin ortak kanaati. Dolayısıyla, partisinin Parlamento’da çoğunluğu teşkil ettiğinden Yingluck’un bu gensorudan herhangi bir çekincesi bulunmuyor.
Tayland siyasi yaşamının kaçınılmaz unsurlarından olan meydan gösterilerinin bugün sadece muhalefeti destekleyen Sarı Tişörtlülerle sınırlı değil. Hükümet yanlıların da Kırmızı Tişörtlüler de meydanlarda. Henüz ‘karşı karşıya gelmemiş’ bu iki grubun etkileşiminin ülkede çok daha büyük arbedelere gebe olduğu gözlemcilerin ortak kanaati. Sivillerin gözetiminde ve desteğinde süren bu kargaşa ortamı karşısında Ordu ve Polis’in nasıl tepki vereceği ise merak konusu. Geçmiş tecrübelere bakıldığında sivillerin mücadelelerine nihayetinde Ordu ve Polis’in verdiği destek belirleyici olduğu hatırlandığında, gözler bu iki kurumun üst düzey yönetiminin izleyeceği politikada. Kaldı ki, özellikle ordunun 1932 yılından bu yana şu veya bu şekilde siyasal yaşama 18 kez müdahale ettiği; ülkenin kimler eliyle nasıl yönetileceğine karar verdiği dikkate alındığında ordu faktörü gelişmelerden uzak tutulamaz. Buna ilâve olarak, yönetim erkinin nasıl el değiştireceğine dair anayasal unsurlar siyasilerin ve ülke elitlerinin ‘bakış açılarına’ bağlı olarak değiştiğine göre, bugün ya da yarın müdahale benzeri bir gelişmenin olmayacağını kimse garanti edemez. Kaldı ki, gösterilerde halk açıkça orduyu göreve çağırdığı da biliniyor.
Öte yandan, gösterilerde kamu binaları arasında ordu ve polis müdürlüklerine ait binalara da girilmesine rağmen, bu iki kurumdan şiddetle karşılık verilmemiş olması bu iki güç odağının gelişmelere pasif durduğu yorumları yapılıyor. Önceki yıllardaki ittifaklara göz atıldığında, muhalefetteki Demokrat Parti, Monarşi yanlıları ve polis ile ordu’nun geleneksel kanadı temsil ettiği dikkate alınacak olursa bugünlerde yapılan gösteriler şu veya bu şekilde benzer çevrelerde destek bulduğu görülüyor.
Başkentte bu gelişmeler yaşanırken, Hükümet gösterilerin kırsala yayılmaması için önlemler peşinde. Bu noktada, Hükümet özellikle geleneksel olarak siyasi partilerin oy deposu olan çeltik çiftçilerine ödenmeyen ürün bedelleri için kaynak arayışında. Ülkenin en önemli ekonomik rezervlerinden olan çeltik tarımı en önemli ihraç ürünün teşkil ediyor. Öte yandan Başbakan Yingluck, muhalefetin organize ettiği dev gösterilerin ülke ekonomisine olumsuz etkisinden çekindiğini açıkladı.
Tayland’da olan biten bir demokrasi sınavı olmanın ötesinde, kurulu düzenin sorgulandığı bir ideolojik savaş anlamı taşıyor. Monarşi çevresi yani saray, elitler ve ordunun başı çektiği kesim ve bunun sivil uzantıları örneğin Demokrat Parti ve destekçileri ile geniş kitleleri içinde barındıran özellikle de kırsal nüfus ve alt gelir grupları arasında tarihi bir hesaplaşma demek daha doğru olur. Önümüzdeki günlerde, bir kez daha Tayland’da seçilmiş siyasetçilerin ‘halktan aldıkları’ gücü yetki süreleri dolmadan sonlandırmak zorunda kalıp kalmayacaklarına tanık olacağız.
Senin, 25 November 2013
Endonezya – Avustralya İlişkilerinde Gerginlik / Tension Between Indonesia and Australia
Mehmet Özay 25 Kasım 2013
Telefon skandalı Endonezya-Avustralya ilişkilerine büyük darbe vurdu. Edward Snowden’in yaptığı açıkmalar sonrasında, Avustralya makamlarının Endonezya Cumuriyeti Devlet Başkanı dahil olmak üzere üst düzey yetkilileri dinlediği iddiaları son bir haftadır gündemden düşmüyor. Endonezya’da ağır eleştirilere neden olan dinleme skandalı nedeniyle iki ülke arasında yaşanan gerginlik had safhada. Aslında bu gelişmeyi “iki ülke arasında” demek yerine, Endoneya’nın Avustralya’ya “kızgınlığı” olarak tanımlamak daha doğru olur. Çünkü ortada Avustralya makamlarınca, iki ülke arasında ‘dostluk’ kriterlerini ihlâl eden ve siyasi işbirliğine zarar veren bir ‘gizli müdahale’ söz konusu. Söz konusu gelişmeler, özellikle güvenlik başta olmak üzere çeşitli alanlarda yakın işbirliği yürüten iki ülke arasında onarılması zaman alacak kırılmalara neden oldu. Bu minvalde, Avustralya’nın suçluluk ve köşeye sıkışmışlık psikolojisi içinde olduğu gözlemleniyor. Endonezya makamlarının kızgınlığının iki ülke arasındaki işbirliğine, özellikle de son dönemde göçmenler, canlı hayvan ithali vb konularda yaşanan sıkıntıların giderilmesi çabalarının sürdüğü bir zaman dilimine denk gelmesi dikkat çekici.
Snowden’in sızdırdığı belgeler sonrasında, Avustralya Cakarta’daki Büyükelçiliği marifetiyle başta Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono (SBY) olmak üzere, eşi, sekiz bakan ve kimi üst düzey yöneticileri dinlettiği gündeme bomba gibi düşmüştü. Gelişmeler üzerine, SBY Canberra’daki Büyükelçisini geri çekmiş, ilişkileri dondurmuş ve Avustralya Başbakanı Tony Abbott’un özür dilemesi talebinde bulunmuştu. Abbott ise bu ilk tepkiler karşısında ne vak’ayı teyit etmiş ne de reddetmişti. Beklemeyi uygun bulan Abbott’un mesajını bu hafta sonu ilettiği ve Pazartesi günü Cakarta’da yankısını bulacağı ifade ediliyor.
Ancak tepkiler, sadece başkent Cakarta’daki hükümet çevreleriyle sınırlı kalmadı ve kalmıyor. Aksine, halk nezdinde de bir onur meselesi yapılan bu durum karşısında Avustralya’ya karşı ciddi tepkiler ve gösteriler ortaya konuyor. Düne kadar, olası terör saldırılarına karşı çok sıkı korunan Cakarta’daki Avustralya Büyükelçiliği önünde halktan değişik kesimlerin katılımıyla yapılan gösterilerde Avustralya makamlarının kınanması ülke basınında önemli yer tutuyor.
Öyle ki, tepkilerin boyutunu ortaya koyması bakımından göstericiler arasında askeri üniformalar giymiş ultra milliyetçilerin savaş çığlıkları bile attıkları ve Avustralya Büyükelçiliği binası duvarlarına yazılar yazdılar. Göstericiler Büyükelçilik binasını yumurta ve çürük domates yağmuruna tukarken, bir yandan da Amerika ve Avustralya bayraklarını ateşe verdi. Göstericiler arasında ise “fundamentalist” olarak adlandırılan Hizb’ut Tahrir’in (HT) bulunması da ilginçti. Genelde hükümet çevrelerince yakın takibe alınan HT’in Avustralya yönetimine gösterilen tepkilerde yer almasında sakınca görülmemiş olmalı. Öte yandan, üniversite şehri Cogcakarta’da da öğrencilerin katılımıyla yapılan gösterine Avustralya bayrağı yakıldı. Bunun Avustralya’da da bir karşılığı olduğuna kuşku yok. Dün, Avustralya Başbakanı Tony Abbott’un, Endonezya Devlet Başkanı SBY’ın ağır mektubuna cevabi mektubunu gönderdiği haberi geldi.
Dinleme vakalarının iki ülke arasında güven bunalımına neden olduğuna kuşku yok. Bu güven bulanımının yol açtığı ve politikaya yansıyan yönünün bizzat Devlet Başkanı SBY tarafından Canberra’daki Büyükelçisini geri çekmesi olduğuna yukarıda değinmiştik. Akabinde iki ülke arasında özellikle insan kaçakçılığı, güvenlik ve askeri işbirliği alanlarındaki işbirliğinin askıya alınması oldu. Ardından Silahlı Kuvvetler Komutanı Moeldoko yaptığı açıklamada Avustralya ile bugünlerde yapılması beklenen iki askeri tatbikatın iptal edildiğini duyurdu. Moeldoko, “Bize güvenmeyen insanlarla nasıl işbirliği yaparız” diye de sitemini dile getirdi.
Yukarıda zikredilen işbirliği alanları, aslında Avustralya makamlarının talepleriyle gündeme getirilmiş ve bir şekilde Cakarta hükümetleri üzerinde yaratılan baskının sonucu olarak politik zeminde karşılığını bulmuştu. Özellikle askeri ve güvenlik işbirliği bağlamında 2002-2003 Bali ve Cakarta bombalamalarının ardından Avustralya makamları Cakarta’yı tabiri caizse ‘köşeye sıkıştırmış’ ve bu anlamda güvenlik zaafiyetinin bizzat Avustralya tarafından giderilmesi sürecine girilmişti. Öyle ki, kimi gözlemcilerin ifadesine göre o dönemden başlayarak Endonezya’da kimi havalimanları başta olmak üzere dış güvenlik meselesi Canberra’nın ‘müdahalesine’ konu oluyordu.
Bir diğer can alıcı husus insan kaçakçılığı. Endonezya’nın değişik adalarından derme çatma teknelerle yola çıkan ve amaçları Avustralya sınırlarına girmek olan çeşitli ülkelerden göçmenler konusu Avustralya hükümet ve kamuoyunun gündeminin ilk sıralarında. Bu bağlamda, bu gelişme son bir yıldır Avustralya’nın sıkı takibine maruz kalıyordu. Bu yöndeki en son girişimler Başbakanlığının son evresinde Kevin Rudd ve eylül ayında iktidarı devralan Liberal Parti lideri ve Başbakan Tony Abbott’un birbiri ardı sıra gerçekleştirdikleri Cakarta ziyaretleri bağlamında gerçekleşmişti. Avustralya kamuoyunda yakından takip edilen bu konu seçim malzemesi bile olmuştu. Bu konuda Cakarta’yı neredeyse ‘suç üstü’ yakalamayı amaçlayan Canberra, Cakarta’nın söz konusu göçmenlerin Endonezya sınırlarında gerekli kontrollere tabi tutulmalarını ve yasa dışı geçişlere kesinlikle izin verilmemesi konusundaki hassasiyetini uygun dille gündeme getirmişti. Ancak dinleme skandalları Endonezya merkezi yönetiminin, yani Cakarta’nın yasa dışı göçmenlerle ilgili tedbirleri almak yerine, gevşetebileceği sinyallerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Adalar ülkesi Endonezya’da yerel yönetimlerin inisiyatifinin önemi biliniyor. Bu noktada Cakarta’dan baskıların gelmemesi üzerine yasa dışı göç vakalarının artış göstereceği endişesi şimdiden Avustralyalıları kara kara düşündürüyor.
Avustralya’da Eylül ayında yapılan seçimlerin akabinde Liberal Partisi Başkanı John Abbott’ın Endonezya ile ilişkilerde yeni bir dönemin başladığını ifade etmesinden bu yana fazla bir vakit geçmeden ilişkiler neredeyse donma noktasına geldi. Tabii bunda, söz konusu dinleme skandalının Endonezya iç siyasetinin bugün içinde bulunduğu durumun da etkisiyle aldığı yönelim göz ardı edilemez. Popülaritesi neredeyse tükenmiş bir Devlet Başkanı, yolsuzluklarla anılan ve aynı zamanda başkanı olduğu Demokrat Parti’nin üst düzey yetkililerinin karıştığı skandallar gelecek Nisan ayında yapılacak seçimler öncesinde halk desteğini yeniden kazanmada bu skandala verilen tepkilerin belirleyici olduğuna kuşku yok.
Jumat, 22 November 2013
İngiliz Milletler Topluluğu Derde Deva Olur mu? / Can The Commonwealth of Nations be remedy?
Mehmet Özay 21 Kasım 2013
İngiliz Milletler Topluluğu’na üye ülkeler, Sri Lanka’nın başkenti Kolombo’da biraraya geldi. Üç gün süren toplantılarda temsilin, Devlet Başkanları ve Başbakanlar düzeyinde olması toplantının önemini ortaya koyuyordu. İki yılda bir gerçekleştirilen bu toplantının bu yılkı ev sahibi iç savaştan 2009 yılında çıkmış Sri Lanka’ydı. Her ne kadar, Toplantı, Filipinler’deki afetin gündeme damgasını vurmasıyla pek de öne çıkmadıysa da, bu Birliğin kayda değer bir önemi olduğuna kuşku yok. İngiliz Milletler Topluluğu, bir anlamda 2. Dünya Savaşı’yla birlikte İngiliz sömürgeciliği tedrici olarak sona erse de, o dönem ve akabinde Asya, Afrika, Pasifik’deki ‘bağımsız’ ülkelerin İngiltere ile bağlarının devamlılığının sağlanması açısından göz ardı edilemecek bir yapı.
İngiltere Başbakanı David Cameron’un yanı sıra, Prens Charles katıldığı Kolombo’daki toplantının ana gündem maddesi “eşitlikçi kalkınma” başlığını taşıyordu. Bu başlığın neye tekabül ettiğini kısaca irdelemeden önce, biraz da aradan geçen sürede neler olup bittiğini ortaya koyan bir ironi olarak değerlendirilebilecek bir hususa değinmek gerekir. Dr. Mahathir’in Milletler Topluluğu’nun varlığına dair yaptığı hicvi hatırlatmakta fayda var. Dr. Mahathir, yıllar önce Kraliçe’nin de hazır bulunduğu benzer bir toplantı da, “’Birlik’i’ (Common) anladıkta ‘refahı’ (wealth) pek göremedik” dediği rivayet edilir. Yani Dr. Mahathir, bu yaklaşımıyla daha sömürge döneminden başlayarak modern ulus devletler sürecinde devam eden İngiltere ile ‘ortaklıklardan’ bağlı ülkelerin neler kazanıp kazanamadıklarını düşündürtmeye sevk ediyordu. Bu düzeyde olmasa da Başbakan Necib, Malezya’nın Birlik’ten beklentisini ortaya koyuyor ve temel hedefin üye ülkeler arasında ‘ortak kazanımlar’ olmasından taviz verilmemesini dile getiriyordu.
Üç gün süren görüşmelerde ana tema eşitlikçi ekonomik kalkınma olmakla birlikte, Sri Lanka’nın ‘özel konumundan’ kaynaklanan nedenle gündeme Cameron ile Sri Lanka Devlet Başkanı Mahinda Rajapakse arasında yaşanan gerilim damgasını vurdu. Toplantının sivil savaşın henüz yakın geçmişte sona erdirildiği Sri Lanka’da gerçekleştirildiği söylemiştim. Bu tip sivil savaşların akabinde geçmişe yönelik insan hakları ihlâlleri konusundaki söylemler yerini fiiliyata, yani mahkemelerde hesap görülmesine terk ediyor. Bununla birlikte, Sri Lanka yönetiminin etnik Tamil azınlığa yönelik insan hakları ihlâllerinin henüz adalet önüne taşınmamış olması Kanada, Hindistan ve Mauritus tarafından protesto edildi ve bu üç ülkeden katılım gerçekleşmedi. Ancak İngiliz Başbakanı Cameron geçmişte yaşananlar noktasında Sri Lanka yönetimini eleştirmekten geri durmadı. Görüşmelerde geçmişte yaşanan insan hakları ihlâllerini ele alacak bağımsız bir komisyon oluşturulması fikri Sri Lanka Devlet Başkanı’nca şiddetle reddedildi. Bu nedenle Cameron ile Rajapakse arasında gerginlik yaşandı. Cameron, insan hakları ihlalleriyle ilgili bağımsız komisyon kurulması konusunda Sri Lanka yönetimine üç aylık süre tanıdığını, aksi halde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ni harekete geçireği tehdidinde bulundu. Cameron söylemle de kalmadı, çatışmalara konu olmuş Tamil azınlığın yaşadığı Jaffna’ya tarihi bir ziyarette bulundu. Cameron, ülkenin 1948 yılında bağımsızlığını kazandığı 1948’den bu yana Jaffna’yı ziyaret eden ilk devlet başkanı oldu. Organizasyonun daha ilk günkü toplantılarına katılmayıp Tamil etnik azınlığı ziyareti yeğleyen Cameron, sahada hâlâ çadırlarda yaşayan insanları görmesi, başkente dönüşünde yukarıda zikredilen ‘tehdidi’ yapmasına neden oldu.
Kolombo’daki toplantının ana konusu ‘kalkınma’ derken, ilgi alanımıza topluluğun üyeleri arasındaki Malezya giriyor ister istemez. Bu çerçevede, yukarıda dile getirdiğimiz Cameron-Rajapakse atışmasına karşılık, Sri Lanka yönetimi, Malezya’nın turizm konusundaki tecrübelerinden istifade etmenin yollarını aradı. 1980’lerden bu yana periyodik kalkınma hedefleri koyan ve bu minvalde belirli vasatlara ulaşan Malezya’nın ‘modelliği’ çeşitli coğrafyalardaki kalkınma hamleleri hedefleyen ülkeler için de ‘parmakla’ gösteriliyordu. Bu bağlamda, Sri Lanka’nın böyle bir taleple gelmesinin doğallığı kadar, Malezya için kaçırılmayacak bir fırsattı.
Malezya Başbakanı Necib bin Razak toplantının ana gündem maddesinin görüşüldüğü oturumlarda, ‘piyasa ekonomisine’ inandıklarını söylüyordu. Ancak bunun yanı sıra hükümetin kimi noktalarda, tabii bu bağlamda ülkedeki farklı etno-ekonomik sınıflar arasında ‘eşitlikçiliği’ gerçekleştirmeye matuf bir müdahaleciliğe de atıfta bulunuyordu. Malezya’nın ‘örnekliği’ belki de burada yatıyor. Yani, bir yandan ‘piyasa ekonomisi kuralları içerisinde oynamak ve öte tarafdan da, ülkenin sömürgecilik döneminden tevarüs eden sosyo-ekonomik geri kalmış ‘Malay’ etnik çoğunluğun ayakları üzerinde durmasını sağlayacak bir ‘devlet müdahaleciliği’. Şayet ülke yönetiminin ortaya koyduğu bir başarı varsa bu olsa olsa müdahalecilik dozunun ayarlanmasında. Yoksa emperyal kapitalizmin dünkü patronu İngiltere ile 20. yüzyıldaki patronu ABD böylesi bir uygulamaya izin verir miydi diye sorulabilir.
Peki Başbakan Necib’in de bu toplantıda gündeme getirdiği başarı neydi? Çinli azınlığın ekonomi sektöründeki başat konumu karşısında adını açıkça ortaya koymasa da, Malay Müslümanlara sağlanan başta eğitim temelli olmak üzere sağlanan yardımlarla sosyal mobilitelerinde görülen ‘pozitif’ değişim. Bunun istatiktiki açılımı ise 1970 yılında 43.3 olan fakirliğin 2011’de %1.7’ye gerilemiş olması. Tabii bu açılım, tüm bu yüzdelerin ‘Malaylarla’ sınırlı olduğu anlamına geldiğini iddia etmek zor. Diğer etnik azınlıklar arasından veya diyelim ki Borneo Adası’ndaki Sabah ve Saravak Eyaletleri’ndeki yerli etnik unsurlar arasındaki sosyo-ekonomik gelişmeler unutulmamalı.
Öte yandan Prens Charles ile Necib bin Razak arasında bir görüşme gerçekleşti. Görüşme talebinin Prens Charles’dan geldiği söyleniyordu. Prens, bu vesileyle İslami finans konusunda öncü konumunu sürdüren Malezya’nın bu finans maharetiyle görece küçük ülkelerin iklim değişikliği karşısında tedbirler alınmasında işlevsel olup olmayacağını gündeme getirmiş. Henüz görüşmenin detaylarına vakıf olamasak da, ilginç bir talep olduğuna kuşku yok. Bu bize, geçen yıl Cohor’da düzenlenen İslam Ekonomi Forumu’nda can alıcı konuşma yapan Singapur Maliye Bakanı’nın İslami finansının çok daha fazla açılım yapması gerektiği yollu söylemini getirdi. Bu çerçevede, sıcak para ihtiyacının dorukta olduğu bir dönemde, doğudan batıya İslami finansa sarılmayı bekleyenlerin olduğu ortaya çıkıyor.
Eşitlikçi kalkınma olgusunun tartışmaları süreceğe benziyor. Bu minvalde, Başbakan Necib, fakirliğin ortadan kaldırılması, refahın yaygınlaştırılması bağlamında Topluluk içinde ele alınan hususların 3-5 Aralık tarihlerined Bali’de düzenlenecek Dünya Ticaret Organizasyonu Bakanlar Konferansı’nda da ele alınmasına çalışacaklarını söylüyordu. Ayrıca, Necib’in bu hususun, Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde önemli bir rol oynayabileceği konusundaki ‘cesurane’ talebi kabul görmüş gözüküyor. Bu minvalde, Birliğe üye ülke Maliye Bakanları önümüzdeki yıl biraraya gelerek BM’de görüşülecek 2015 Sonrası Kalkınma Gündemi’ne bir tasarı sunmaları bekleniyor.
Langganan:
Postingan (Atom)



.jpg)