Rabu, 08 Januari 2014

PROF. DR. ABDULLAH AHSAN İLE BANGLADEŞ SEÇİMLERİ ÜZERİNE

Mehmet Özay                                                                                                                      8 Ocak 2014

Abdullah Hasan: Uluslararası Malezya İslam Üniversitesi, İslam Düşüncesi ve Medeniyetleri Merkezi (ISTAC) öğretim üyesi. Aslen Bangladeşli olan Prof. Dr. Abdullah Ahsan, Kanada’da öğrenim gördükten sonra Sudan ve Pakistan’daki üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Son 24 yıldır da Malezya’da öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

Prof. Dr. Abdullah Ahsan’la Bangladeş’teki seçimlerden hareketle ülke siyasetinin arka plânına göz atmaya çalıştık. Aynı zamanda, seçimler sonrasında ne tür gelişmeler olabileceğine dair projeksiyonda bulunduk.

Mehmet Özay: Sayın Ahsan, geçen Pazar günü Bangladeş’te 10. Genel Seçimler yapıldı. Ancak bu seçimlerin meşruiyeti gerek ülke içinde gerekse uluslararası camiada kaygı  uyandırıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Abdullah Ahsan: Evet seçimler yapıldı.. Muhalefet seçimleri boykot etti. Öncelikle yakın geçmişte siyasal yaşamda neler olup bittiğine bakmakta fayda var. 1980’lerde ülke askeri yönetimleri gördü. O dönemde tüm siyasi partiler demokratik, şeffat ve adil bir siyasi yapı oluşturulması konusunda birleşti. Tüm partiler, beş yıllık herhangi bir iktidar sonunda seçimlere, ‘seçim hükümeti’yle gidilmesi konusunda anlaştı. Bunun akabinde 1996, 2001, 2006’de bu şekilde seçimler yapıldı... 2008’de seçimler ordu himayesinde yapıldı. Bu dönemde muhalefet ısrarla seçimlerin seçim hükümeti marifetiyle yapılmasını istedi. Ancak o dönemki hükümet bunu kabul etmedi. Son parlamento’da yani, Şeyh Hasina hükümeti üçte iki çoğunluğuna dayanarak, daha önce anlaşılan ve yasa maddesi olarak varlığını koruyan maddeyi değiştirdi. Ancak bu karar parlamento tarafından alınsa da, halkın genelinde kabul bulduğunu söylemek güç. Muhalefet buna kesinlikle razı değildi. Ve muhalefet 5 ocak seçimlerine mevcut hükümetle gidilmesine karşı çıktı. Bunun sebebi genellikle iktidardaki partilerce yapılan seçimler adil olmamasıdır.

Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılma süreci halen gündemde. Bugünkü yargılamalar ve idam cezaları da bunun göstergesi. Söz konusu bu ayrılma sürecine temas eder misiniz?

Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanması sürecinde yaşanmış acı bir tarihimiz var... Pakistan, İngiliz yönetimi şemsiyesi altında birlik görüntüsü çizen Hindistan’dan koptu. Bundan önce, Müslümanlar Hindistan’ı neredeyse 1000 yıldan fazla yönetti. Müslümanların yönetiminde bütün azınlıklar yararlandı. Müslümanlar, Hindular ve diğerleri... İngilizler alt kıtayı işgal ettiğinde, şu veya bu şekilde etnik gruplar arasında barış hakimdi. Ancak şu açık bir gerçek ki, İngiliz yönetimindeki son birkaç on yıl, Müslümanlar için çok güç bir süreçti. Çünkü çoğunluğu Hindu olan bir yönetimin altına girmeye zorlandılar. Nüfusun %80’i Hinduyda. Hindu yönetimindeki geçmiş tecrübelerden hareketle, modern dönemde Müslümanların nasıl bir yaşam sürecekleri konusunda şüpheler hakimdi. Evrensel şair Muhammed İkbal bağımsız Pakistan düşüncesini gündeme getirdi. Pakistan, İslami ilkelere bağlı bir devlet olacaktı. Din, etnik yapı, sınıf yapısı, kast vb. farklılıkları dikkate almadan insan onur ve haysiyetini öncelleyen bir yapı öngörüyordu.

Doğu Pakistan o dönemde büyük ölçüde Pakistan’ın inşası için çalışan “Muslim League”i destekledi. Ancak ne olduysa bu 25 yıl içinde oldu... Bu nedenle Doğu Pakistan’da ayrılık konusunda güçlü bir kanaat hasıl oldu. Şu nokta unutulmamalı: Şeyh Muciburrahman’ın partisi Doğu Pakistan’ın bağımsızlığı yanlısı değildi. Bu bağımsızlık söylemi, sadece 1971 yılı Mart ayında başlayan ve 1971 Aralık ayında sona eren sivil savaş sırasında gündeme getirildi. Bu dokuz ay boyunca ayrılma düşüncesi giderek ivme kazandı. Sonuç olarak bağımsız Bangladeş ortaya çıktı. Ancak bu süreç sivil savaşla başladı...

Şeyh Muciburrahman demokrasiye inanıyordu, zaten demokratik yollardan seçilmişti. Muciburrah’an'ın Partisindekiler de demokrasiye inanıyordu. Fakat bir yıl içerisinde Muciburrahman demokratik sistemi değiştirmeye başladı. Ve üç yıl içinde tek parti sistemi uyguladı. Bu tek parti yönetimi onun siyasi hayatına mal oldu. Bu tek partiye yönelik olarak toplumda büyük bir kin oluştu. Nihayetinde bu ordunun müdahalesi ve Muciburrahman’ın öldürülmesiyle sonuçlandı. Daha sonra ülkede yeni dönem başladı. Ve bu noktada Bangladeş milliyetçiliği iyi anlaşılmalı. 1971’den önce dil temelli bölgesel etnik farklılık düşüncesi milliyetçilik kaynağıydı ve Pakistan liderliğine, kontrolüne karşıydı.

Kuşkusuz ki bir de Hindistan faktörü var. Hindistan’ın bu süreçteki rolü nedir?

1971’den sonra Hindistan’a karşı çok güçlü bir kin ortaya çıktı. 1947’den yani Pakistan’ın bağımsızlığından 1971’e kadar, Hindistan’ın temel amacı Pakistan’ı bölmek oldu. Bu süreçte Bangladeş milliyetçiliğine nüfuz etmeye çalıştı. Böylece 1971’den önce Bangladeş milliyetçiliği Pakistan karşıtlığına dayanıyordu, ancak 1971’den sonra ise aynı milliyetçilik Hindistan karşıtlığına döndü.

BNP yani muhalefet partisi Bangladeş milliyetçileri olarak Hindistan’a, Hindistan’ın bölgedeki hegemonyasına karşıydı. Halkçı Parti de (Awame League) Pakistan’a karşıydı ve bu böyle devam etti. Bugüne geldiğimizde yani, son beş yılda Hindistan Bangladeş’den büyük bir kazanım elde ettiğine tanık oluyoruz. Sadece ekonomik anlaşmalar yoluyla değil, ticaret yollarıyla, öte yandan bazı ayrılıkçı Hint Eyaletleri üzerinde sağladığı kontrol ile. Bunlar Bangladeş’i günah keçisi olarak Hindistan’a karşı kullanıyordu. Bütün bu konulardaki başarısı Halkçı Parti’yi iktidarda tutulmasıyla sağlandı.
Şeyh Hasina’nın ana destekçisi komşu ülke Hindistan’dır. Hindistan, Halkçı Parti’yi iktidarda tutmak için büyük çaba gösterdi. Bugün ortaya çıkan gerçekler, sadece Şeyh Hasina’nın politikasıyla açıklanamaz. Bu Hindistan politikalarının bir sonucudur. 

Şeyh Hasina ile babası Muciburrahman arasında siyasi süreçler anlamında benzerlikten söz edilebilir mi?

Muciburrahman ile Hasina’nın aynı süreçleri yaşadıklarını söylemek güç. Çünkü Şeyh Hasina bahsettiğiniz gibi Şeyh Hasina asla tek parti yönetimini öncellemedi. Çünkü son otuz yılda önemli değişim geçiren ülke siyasal yaşamında bunu gerçekleştirmesine olanak yoktu. Ancak ne yapmak istediği ise muhalefeti baskı altında tutmak oldu. Bunu diğer on üç parti ile ittifak kurarak yaptı. Aslında pratikte bu tek parti yönetimidir... General Erşad’ın Jatiya Partisi bu partiler arasındadır. Bu partilerin Halkçı Parti’den farklı yönleri olduğu düşünülebilir. Ancak hükümetin Erşad ve Jatiya Partisi’yle olan ilişkisi bir tür Halkçı Parti’nin Jatiya Partisi üzerine uygulanan siyasi baskıya ve Halkçı Parti’ye tabi olmasına dayanır. Evet bu noktada Şeyh Hasina’nın uygulamasının babasının 1972-3’de izlediği politikayla aynı olduğu söylenebilir. Ancak mekanizma farklıdır.

Ülke siyasal yaşamında üçüncü bir güç var: Cemaat-i islami. Bu yapı hakkında neler söylemek istersiniz?

Cemaat-i İslami, Pakistan’da kurulmuş bir siyasi partiydi. 1971’de Halkçı Parti seçimi kazandığında Cemaat-i İslami Halkçı Parti’yi tebrik eden ilk partiydi. Ancak Batı Pakistan’da bir tür komplo teorisi gündeme getirildi.. Ve Şeyh Muciburrahman’a siyasi yönetim hakkı tanınmadı. Cemaat-i İslami bu noktada Pakistan’la işbirliği yapmadı. Çünkü bu yapının içinde Pakistan ordusu, mevcut bürokrasi ve Pakistan liderlik yapısı vardı. Cemaat-i İslami bu yapının içinde yer almıyordu.

Daha sonra Zulfikar Ali Butto’nun başını çektiği Pakistan’daki parti ve Doğu Pakistan’daki güçlü lider konumundaki Muciburrahman siyasi sorunların çözümü için birbirleriyle görüşüyorlardı. Bu dönemde iki üç hafta süren görüşmelerde Batı Pakistan ordularını Doğu Pakistan’a gönderdi.

Ve demokratik olarak seçilmiş yönetime karşı askeri harekat başlatıldı. Bu Doğu Pakistan’da sorunların temelini oluşturur. Ancak bu süreçte Cemaat-i İslami’nin rol aldığını düşünmek yanıltıcı olur. Ancak Pakistan’ın askeri operasyonu gerçekleştiğinde Halkçı Parti kadroları Hindistan’a kaçtı ve Cemaat-i İslami siyasi bir görev üstlendi. Halkçı Parti, Hindistan’ın desteğiyle bağımsızlık hareketine başladı. Ve bu yapılanmaya karşı Pakistan ordu gücünü kullandı. Bu Cemaat-i İslami için son derece güç bir durumdu.

Cemaat-i İslami, İkbal’in düşüncesine inanıyordu. Nihai olarak İslami prensiplere dayalı bi yönetim olabileceğine ve bunun toplum için faydalı olacağına inanıyordu. Her iki diğer çözüm de yanlıştı. İki seçim vardı. Ya Pakistan birliğini savunmak ve Paakistan ordusuna yardımcı olmak veya Bangladeş bağımsızlık hareketini savunmak. Ve Pakistan’dan ayrılmak. Bu siyasi bir karardı. Ve Cemaat-i İslami Pakistan’ın birliğinden yana görüş kullandı. Sanırım, bu benim bireysel görüşüm, o zamanlar gençtim ... Bangladeş bağımsız olsa etrafı Hindistan’la çevrili bir ülke olacaktı... Egemenliğini sağlamak son derece zor olacaktı. Pakistan’ın birliği uzun erimli süreçte Bangladeşliler için daha iyi olacaktı.

Cemaat-i İslami’nin söylediği zor bir karar almaları gerekiyordu.. Pakistan’a karşı savaşan Hindistan’ın desteğindeki halkçı parti yanında yer almak veya Bangladeşli sivillere karşı askeri gücü kullanan ordunun yanında yer almak. Cemaat-i İslami birleşik Pakistan’dan ve Pakistan ordusu’nun düzeni sağlamasından... Pek çok masum insan hayatını kaybetti. Öldürülen insanlar, ırzına tecavüz edilenlerin sayısı oldukça abartılmıştır. Çünkü Pakistan, İslam adına ortaya çıkmış bir devletti. Hindistan özellikle bu ölü sayılarının abartılmasında rol oynadı. Bangladeş hükümeti pek çok kez kanıtlar toplamaya çalışmış ancak hiçbir şekilde kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Çünkü sayı son derece düşüktü. Bu sayıyı açıklamak istemediler. Gerçekte Şeyh Muciburrahman Pakistan ve Hindistan arasında bir anlaşmaya vardı. Ve suç işlemiş olan hiçbir Pakistanlı ordu mensubu yargılanmayacağı konusunda anlaşma yapıldı. Herkese af ilan edildi. İçinde Cemaat-i İslami de vardı.

Son yirmi yıllık tecrübenin ardından Halkçı Parti, Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmadan Halkçı Parti’nin iktidarı elde etmesi mümkün gözükmediğini anladı. Cemaat-i İslami kimi desteklerse o iktidara geliyordu. Bunun sonucu olarak, Halkçı Parti, Cemaat-i İslamiyi ortadan kaldırmaya başladı. Bunun öncelikli sebebi de, 1971 hadisesi olarak gündeme getirildi. 40 yıl sonra yeniden gündeme getirildi.

Son dönemdeki yargılamalar ve infaz uygulaması nasıl anlaşılmalı?

Cemaat-i İslami mensupları yargılanmaya karşı değil, ancak bu yargılama uluslararası gözlemciler önünde yapılmalıydı. Ancak bu yapılmadı. Bangladeş Hükümeti, Uluslararası Suçlar Mahkemesi kursa da, gerçekte hem Bangladeş için de bile bu mahkemeye atananlar Halkçı Parti yanlısıdır. Cemaat-i İslami yargılamaların adil olmadığına inanıyor. Bu nedenle karşı çıkıyorlar. Amnesty International, Human Rights Watch, Cemaat-i İslami’nin argümanlarını kabul ediyor ve yargılamaların adil olmadığını söylüyor. Bu yargılamalar herhangi bir uluslararası suçlar mahkemesi kriterlerine uymuyor. Şu ana kadar bir lideri astılar. Ve diğerleri sırada bekliyor... aralarında ulusalcı liderler de var. Asma hadisesi başladığına göre, yönetim muhalefeti dikkate almıyor.. Birleşmiş Milletler, ABD Dışişleri Bakanı Bangladeş yönetimine bu idamların durdurulmasını söyledi. Cemaat-i İslami liderlerine kendilerini savunma hakkı verilmedi. Bu gelişmeler, Hükümetin eylemlerinin ardında bir hedefi olduğunu ortaya koyuyor. 1971’i meşrulaştırıyor diyebiliriz. Bugün uluslararası kamuoyu Bangladeş yönetimine medeni bir dünyada yaşamak istiyorsan medeni davranmasını söylemeli. Halkçı Parti, maalesef medeni davranmıyor. Son derece barbarik bir davranış sergiliyor.

Görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.

Ben  teşekkür ederim.


Selasa, 07 Januari 2014

Bangladeş’te Seçimler Tamam. Şimdi Ne Olacak? / Elections Done. What’s Next?

Mehmet Özay                                                                                                                      6 Ocak 2014
5 Ocak Pazar günü yapılan 10. genel seçimler darbeler ve askeri vesayet altında hükümetler görmüş ülkenin belki de en çelişkili seçimleri oldu. Sadece ülke muhalefetinin değil, uluslararası çevrelerin de meşruiyeti konusunda ciddi kaygılar duyduğu ve çok düşük oranda katılımın gerçekleştiği seçimler kana bulandı. Muhalefet seçimleri boykot ederken, uluslararası çevreler gözlemci göndermeyerek tepkilerini ortaya koydular. 300 sandalyeli parlamentonun yeni üyelerini belirleyecek seçimde yaklaşık 200 bölgesinde oy kullanılmadı. Çok az sayıda seçmenin oy kullandığı gözlendi. ‘Seçim güvenliğini’ polisle sağlayamayan hükümet ordu birliklerini göreve çağırdı. Buna rağmen, pek çok seçim merkezine saldırılar gerçekleşirken, resmi rakamlara göre 18, muhalefet kaynaklarına göre ise 22 kişi hayatını kaybetti. Öldürülenlerin büyük bir bölümünün muhalefet destekçisi olduğu ve birinin de polis olduğu belirtiliyor. Hükümet şiddet olaylarından muhalefeti özellikle de Ulusal Parti Başkanı Begüm Halide Ziya’yı sorumlu tutuyor. Ziya’nin son beş gündür ev hapsinde olduğu da biliniyor.

Muhalefetin seçimleri boykot kararı almasının ardından seçim bölgeleri dağılımına göre 153 sandalye doğrudan iktidardaki Halkçı Parti’ye gitmiş oldu. Zaten Başbakan Şeyh Hasina da bunu seçimler öncesinde bir zafer edasıyla gündeme getirmişti. Seçimler sonrasında açıklama yapan Enformasyon Bakanı, seçmenlerin kaçta kaçının oy kullandığının öneminin olmadığını, önemli olanın boykot çağrısına uymayarak sandık başına gidenler olduğunu söylemesi akıllara durgunluk verecek düzeydeydi. Oysa seçimlerden daha bir hafta önce yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın %77’si, seçimlerin yapılmasına karşı oldukları çoktan beyan ediyordu. Muhalefet lideri ve Ulusal Parti başkanı Begüm Halide Ziya ise, seçimleri ‘şaka’ gibi bir gelişme diye yorumladı ve bu seçimlerin gerçekte hiçbir siyasi meşruiyeti olmadığını dile getirdi.

Aslında bu çelişkili ve belki de siyasi felâket olarak adlandırılabilecek bu gelişme aylar öncesinden ipuçlarını vermeye başlamıştı. Muhalefetin Hükümet’teki Halkçı Parti’ye (Awame League) seçim hükümeti kurulması yolundaki tavsiyelerine akabinde ABD ve İngiltere, Avrupa Birliği gibi güçlerce Hükümet kanadına yönelik muhalefetle işbirliği içerisinde seçime gidilmesi çağrısı da sonuç vermedi. Seçime gidilirken, Başbakan Şeyh Hasina’nın izlediği tehlikeli yollardan biri ‘seçim hükümeti’ kurmamaksa, bir diğeri de seçim ittifaklarındaki rolüyle iktidar değişikliklerinde önemli bir rol oynayan Cemaat-i İslamiye’nin liderlerini ve akabinde bu partiyi ve  hareketi ortadan kaldırmaya yönelik girişimi oldu.

Aslında bu iki süreç birbiriyle ilintiliydi. Çünkü son yirmi yılda yapılan seçimlere üç ay kala kurulan ‘seçim hükümeti’yle gidilmesini siyasi bir öneri olarak gündeme getiren Cemaat-i İslami liderleri olmuştu. Akabinde, gerek Halkçı Parti gerekse Ulusal Parti ile dönemin siyasi konjenktürlerine uygun olarak seçim ittifakları yapan Cemaat-i İslami her iki partinin eş değerdeki oy potansiyellerini ‘kırabilecek’ halk desteğine sahip olmasıyla öne çıkan bir anlamda dengeleri belirleyici siyasi bir güç olarak ortaya çıkıyordu. Şeyh Hasina’nın 2009 yılı başlarındaki seçimlerin ardından Başbakan olması ve hükümeti kurmasıyla birlikte ülke siyasal yaşamını baştan aşağıya değiştirme çabasında olduğu görülüyordu. Yargı sistemine ve emniyet kurumuna atamalar, ordunun önde gelen bazı subaylarının ‘ortadan kaldırma’ gibi icraatları nihayetinde adına bağımsızlık savaşı denilen süreçte Cemaat-i İslami üyelerinin ‘bağımsızlığa karşı çıkması’ ve o dönem Pakistan ordusuyla sözde ‘işbirlikçilik' yapması argümanını gündeme getirerek adına “Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi” denilen yapı ile Cemaat-i İslami’nin önde gelen liderlerini hapis ve ölüm cezalarına çarptırma süreci başladı.
 
Tabii 5 Ocak seçimlerine gidilirken ülke siyasal ve de toplumsal yaşamını kaosa sürükleyen gelişmeleri Bangladeş’in iç meselesi olarak yorumlamak, hele hele günümüz koşullarında son derece ‘naif’ bir yaklaşım olacaktır. Aslında ülkenin bugünkü siyasal ‘gerçekliğinde’ belirleyici olan ‘dış güçler’ daha bağımsızlığa giden süreçten ele alınmayı hak etmektedir. Kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere, son beş yılda Hindistan Bangladeş’den büyük bir kazanım elde etti. Sadece ekonomik anlaşmalar yoluyla değil, ticaret yollarıyla. Öte yandan bazı ayrılıkçı Hint eyaletleri üzerinde sağladığı kontrol de unutulmamalı. Tam da bu noktada Hindistan’ı sadece Bangladeş üzerinde değil, tüm bölgede siyasi temsilci atayan Batılı gücün rolünü göz ardı etmemek lazım...

Bütün bu konulardaki başarı Halkçı Parti’yi iktidarda tutulmasıyla sağlandı. Bu nedenledir ki, Şeyh Hasina’nın ana destekçisi komşu ülke Hindistan’dır. Hindistan, Halkçı Parti’yi iktidarda tutmak için büyük çaba gösterdi. Bugün ortaya çıkan gerçekler sadece Şeyh Hasina’nın politikasıyla açıklanamaz. Bu Hindistan politikalarının bir sonucudur. Bu yaklaşımı ‘komplo’ diyerek küçümsemek veya olan biteni iki kadın siyasetçi arasındaki ‘dalaşla’ ifade etmeye yerine, bölgenin tarihine derinlikli bir bakışla yaklaşmanın gerekli olduğuna kuşku yok. Belki bu iki kadın siyasetçi figüründen geriye doğru giderek de ülkenin görece kısa siyasi tarihini ve bağımsızlık öncesini incelemeye başlanabilir.

Şimdi Bangladeş’te ne olacak sorusunu sorma zamanı. Kimi gözlemcilerin dile getirdiği üzere, Başbakan Şeyh Hasina ülkenin Başbakanı değil, “Dakka’nın Başbakanı” olarak anılıyor. Bunun arkasında hiç kuşku yok ki, Başbakan ve hükümetin ülke genelinde muhalefetin yürüttüğü grev ve boykotlara müdahale edemediği ve güvenliği sağlayamadığına işaret eden bir tanımlama. Zaten bu nedenledir ki, Başbakan ordu birliklerinin güvenliği sağlamasını talep etti. Ancak bu güvenliği sağlamak yerine, toplumsal kaosu daha da artırmaya ve çatışmaların içine orduyu da çekmeye yönelik bir girişim olduğuna kuşku yok.

Bugün gelinen noktada Cemaat-i İslami liderlerine yönelik yargılamalar ve idamlar konusu hâlâ gündemde. Seçimlerin ardından bu konuda hükümetin tavrı ne olacağı merak konusu. Son yirmi yıllık tecrübenin ardından Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmadan Halkçı Parti’nin iktidarı elde etmesi mümkün gözükmediği anlaşılıyor. Cemaat-i İslami kimi desteklerse o iktidara geliyor. Bunun sonucu olarak, Halkçı Parti Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmaya karar verdiği söylenebilir. Bunun öncelikli sebebi olarak da 40 yıl aradan sonra 1971 hadisesi gündeme getirildi. Şu ana kadar bir lideri astılar ve diğerleri sırada bekliyor, aralarında ulusalcı liderler de var. İdamlar başladığına göre, yönetim muhalefeti dikkate almıyor demektir. Düşük katılımlı seçimler ülkenin sözde demokratik meşruiyetini temsil etmiyor. Şeyh Hasina’nın önünde iki şık bulunuyor. Ya ordu destekli baskı rejimini giderek artırmaya devam edecek. Ya da Bangladeş halkının talep ettiği asgari demokratik yöntemleri hayata geçirme konusunda muhalefetle masaya oturacak... İlkini seçtiği taktirde, sadece Cemaat-i İslami mensupları değil, geniş kesimler gelişmelerden etkilenecek. İkincisini seçtiğinde ise Bangladeş halkı en azından kısa vadeli olarak derin bir soluk alacak.

Sabtu, 04 Januari 2014

Seçimler Öncesinde Bangladeş’te Son Durum / Bangladesh Before the Election

Mehmet Özay                                                                                                                    4 Ocak 2013

İktidardaki Halkçı Parti (Awame League) tarafından ‘tek taraflı’ olarak karar verilen genel seçimlere birkaç gün kaldı. Muhalefet partileri, yani Bangladeş Ulusal Partisi (BNP) ile bu partinin en önemli seçim ortağı Cemaat-i İslami’nin yanı sıra, muhalefeti temsil eden diğer 16 parti, 5 Ocak’ta seçimleri boykot etme kararı aldı. Öte yandan, iktidar partisi ve koalisyon ortakları olan diğer 13 siyasi parti kendi aralarında yarışacak. Bu seçim fotoğrafı kuşkusuz ki ülkede adına demokratik temsil denilen süreci yansıtmayacak. Sürecin bu noktaya gelmesinde mevcut iktidarın seçim hükümeti kurulmaması konusundaki dayatması baş rol oynadı. İktidar dayatmanın da ötesine geçerek cezalandırma kampanyasıyla önce Cemaat-i İslami’yi, ardından BNP’nin önde gelen liderlerine yönelik tutuklama ve yargılamalara başladı. En son gelişmelerden biri ise, BNP lideri Begüm Halida Ziya’nın ev hapsine tabi tutulması oldu.

Bu durum, ülkenin kısa siyasi tarihinin son yirmi yılında ilk defa genel seçimler öncesinde ‘seçim hükümeti’ kurulmaması anlamına geliyor. Muhalefet partilerinin aylar öncesinde ‘seçim hükümeti’ kurulması yönünde tüm çabası hükümet nezdinde karşılık bulmadı. Ardından Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere makamlarının Halkçı Parti ve Ulusal Parti arasında arabulucu rolü oynamaları da sonuç vermedi. Aslında Şeyh Hasina ve hükümeti bu yıl yapılacak seçimlerin hazırlıklarına yıllar önce başlamışlardı. 2009 yılı başlarındaki seçimin ardından seçim kanunundaki değişiklikle ‘seçim hükümeti’ uygulamasına son verildi. Bu süreç, iktidar ile muhalefet arasında gerginliklerin yaşanmasına neden olurken, toplumsal kaos ve Cemaat-i İslamiye yönelik suçlamalar ve idam cezaları ile doruğa çıktı.

Bu noktada muhalefetin iki güçlü unsuru, Ulusal Parti ve Cemaat-i İslami’nin ne tür bir ittifak içerisinde yer aldıklarına değinilmeli. Ulusal Parti kamuoyu desteğiyle ‘öncü’ bir güç. Cemaat-i İslami ise sahip olduğu organizasyon yapısıyla destekçi görünümünde. Ulusal Parti, kuruluş özellikleri dikkate alındığında ordu kökenli yapılanmaların bir ürünü. Cemaat-i İslami ise ‘pür’ bir sivil hareket. Bugün, Cemaat-i İslami liderlerine yönelik karalama kampanyasının idamlara kadar uzanması karşısında BNP ne idamlara karşı çıkıyor ne de bu idamları onayan hükümete destek veriyor. Cemaat-i İslamiye’yi bu noktada açıkça desteklememesi, yargılamalar ve idamlar karşısında görece sessiz kalması partinin ‘kurucu kökleriyle’ bağlantılı. Bir de ülke medyasının %95’ini elinde tutan bir iktidar aygıtının şekillendirdiği toplumsal algı karşısında Cemaat-i İslami’yi açıktan desteklemenin seçmenleri nezdinde doğuracağı ‘faturayı’ hesap ediyor. Bu hususlar, BNP’nin yüksek sesle direniş göstermemesi ve Cemaat-i İslami’nin yanında yer almamasını kafi derecede açıklıyor. Öte yandan, hükümetin Cemaat-i İslami’yi ‘ortadan kaldırma’ projesine açıkça destek vermemesi de, her halükârda oldukça güçlü bir yapılanmaya sahip Cemaat-i İslami’nin ‘yumuşak’ gücüne kaçınılmaz ihtiyaçdan kaynaklanıyor.

Cemaat-i İslami vechesinde ise, parti tek başına siyasi gücü ele geçiremeyeceği gerekçesiyle BNP ile seçim ittifakı yapmaktan kaçınmadığı bir görüntü hakim. Argümanları da, ülkenin daha iyi yönetimi için mevcut siyasi erkin mutlaka değişmesi düşüncesine dayanıyor. Bu anlamda tedrici bir iyileşmeden yana tavrını bu seçim ittifakları ile kamuoyuna yansıtmaya çalışıyor. Cemaat-i İslami sözcülerinin mevcut sistemin meşruiyet sorunu olduğu yolundaki argümanı, seçim hükümetinin kurulmaması dolayısıyla iktidarın devlet mekanizmasında oynayabileceği roller, bir başka ifadeyle manipüle etme gücünden kaynaklanıyor. Ülkeyi yakından tanıyan kaynaklarımızın ifadesiyle, ‘seçim korsanlığı’ uygulanacak. Yani önceden hazırlanmış oy pusulaları seçimlerde belirleyici olacak.

Peki Bangladeş’i vuran siyasi ve toplumsal kaosu ülkenin iç işleri ile sınırlandırmak ve böylesi sığ bir değerlendirmeye tabi tutmak mümkün mü? Bu soruyu yönelttiğimiz Bangladeşli kimi aktivistlerin cevabı ‘hayır’. 160 milyonluk nüfusunun kahir ekseriyeti ‘Müslüman’ olan Bangladeş’in komşu ülkeleri arasında çoğunluğu Müslüman olan bir ülke bulunmuyor. Öte yandan, hemen yanı başında, Hindistan gibi küresel güç istidadı olduğu şüpheli de olsa, kimi bağlamlarda bölgesel gücü devşirme uğraşındaki bir ülkeye komşu olması dikkatlerin bir ölçüde bu ülkeye çekilmesini gerekli kılıyor.

Kimi gözlemciler, Hindistan Dışişleri Bakan yardımcısı Sujatha Singh’in yakın dönemde Bangladeş’i ziyaret ederek ülke iç politikasına müdahil olacak girişimlerde bulunduğunu ifade ediyor. Kaldı ki, Bangladeş politikası ülkenin ‘ulusal politikası’... Yani Hindistan’daki seçimlerde Kongre Partisi iktidarı değiştiğinde Bangladeş siyasetinde değişme olmayacak. Bu noktada Hindistan bir yandan bölgesel güç kazanımına odaklanırken, öte yandan demografik yapısı dikkate alındığında önemli bir tüketim piyasasına işaret eden Bangladeşi bir tür ‘sömürü’ aracına dönüştürmek istiyor. Yani hem siyasi, hem de ekonomik kazanım peşinde... Kaldı ki, bu ulusal dış politika, sadece Bangladeşle de sınırlı değil. Diğer komşu ülkeler Sri Lanka, Bhutan ve Nepal’e yönelik olarak da benzer şeyleri söylemek mümkün.

Hindistan’ın bugün oynamakta olduğu rol, dün oynadığı rolün devamı mahiyetinde. Hindistan, İngiliz sömürge yönetiminin bölgeden çekilmesinden sonra Doğu ve Batı Pakistan olarak ikiye ayrılan Müslümanların  çoğunlukta olduğu coğrafyanın bir kez daha bölünmesi konusunda elinden gelen çabayı göstermiş bir ülke olduğu hatırlandığında, son birkaç yılda Dakka siyasetindeki gelişmeleri yerli yerine oturtmak için geçmişe dönüp bakmak bir zorunluluk arz ediyor. Bu noktada, acaba Bangladeş akademyasında bir çabadan söz edilebilir mi diye sorulabilir. Bangladeş iktidar erkinin belirleyiciliği, akademisyenlerin bağımsız ve eleştirel çalışmalar yapmalarının önünü alıyor. Bu durum ülkenin modern tarihinin neredeyse anlaşılmasını imkânsız kılıyor ve resmi tarihe mahkum ediyor.

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, bugün Cemaat-i İslami adı verilen köklü ve de ‘yerli’ kuruma karşı başlatılan saldırının nedeni, 1970’deki adına ‘bağımsızlık savaşı’ denilen süreçte, o dönemki adıyla Batı Pakistan’dan ayrılmak istememelerine ve de Pakistan ordusuyla işbirliğine dayandırılıyor. Bu nedenledir ki, Cemaat-i İslami liderlerine yönelik gayri adil suçlamalar, yargılamalar ve idamları, ultra milliyetçi çevreler ‘ikinci bağımsızlık’ süreci olarak adlandırıyorlar. Söz konusu suçlamalara maruz bırakılan Cemaat-i İslami, sanki bağımsızlığın önünde engelmiş gibi gösteriliyor. Burada öncelikle, ‘bağımsızlık’ kavramının Bangladeş ve bölge Müslümanları için neye tekabül ettiği ve bu kavramın ‘üretim’ sürecinde hangi bölgesel ve uluslararası aktörlerin rol aldığı konusu es geçilemeyecek kadar belirleyici bir husus. Israrla ‘Müslüman’ diyoruz, çünkü bu bölge halkının kahir ekseriyeti tarihsel ve geleneksel anlamda bu ‘sosyo-dini’ yapının içinde yer alıyor. Bu gerçeği göz ardı ederek bölge gerçeklerine yaklaşmak, olsa olsa ideolojik miyoplukla tanımlanabilir...

Ancak aynı Cemaat-i İslami’nin liderlerinin, ülkenin kurucu babası ve bugünkü Başbakan Şeyh Hasina’nın biyolojik babası Şeyh Muciburrahman’ın 1970’deki Doğu-Batı Pakistan’daki seçimlerde en çok oyu alması karşısında, Batı Pakistan siyasi elitine ‘Bırakın Muciburrahman ülkeyi yönetsin’ önerisini güçlü bir şekilde dillendirmeleri ise atlanan önemli bir husus. Cemaat-i İslami’yi siyasi etik gereği, ülke ve bölge siyaseti içinde konumlandırmadan, Bangladeş yönetiminin ne yapmak isteğini ve bu yaptıklarının neye tekabül ettiğini anlamak mümkün değil.

Kaldı ki, Cemaat-i İslami liderlerine yöneltilen ‘savaş suçlusu’ yaftası da muğlak bir durum. Ancak kaynakların ve tanıkların ifadesine göre 1970’deki savaş Pakistan-Bangladeş orduları arasında gerçekleşmekten ziyade, Pakistan-Hindistan savaşı olarak kayıtlara geçmiştir. Bunun kanıtını ise, o dönem yapılan barış anlaşmalarına imza atan yetkililerin imzalarında görmek mümkün. Öte yandan, bir zamanlar ‘tu kaka’ kabul edilen, ancak ardından şartların değiştirilmesiyle bir ‘ulusal kahraman’a dönüştürülen babası Muciburrahman’ın siyasi mirasını devşiren bugünkü Başbakan Şeyh Hasina’nın uzun yıllar Hindistan’da yaşadığı dikkatlerden kaçırılmaması gereken hususlardan biri.

Bangladeş’in iç ve bölge siyasal yapısına dair özetle bunları söyledikten sonra, ülkenin kahir ekseriyetini oluşturan Müslüman kitleler hatırına şu hususa da değinmekte fayda var. Bangladeş, başta Türkiye olmak üzere halkı Müslüman olan ülkelerin siyasi ve sivil kesimlerince yakından izlenmesi gereken bir ülke. Ancak aradan geçen süreçte, Batı medyası bir yana, bu yönde özellikle de ilgili ülke medyalarının, Bangladeşdeki gelişmeleri ne kadar yakından izlediği ise kuşkulu. Batılı yayın organlarının devşirmeciliğinde yürütülen habercilik anlayışı sözde özgürlükçü, demokratik çevrelerin zaafiyetlerinin bir kez daha ortaya çıktığını göstermesi bakımından dikkat çekici. Bangladeş gibi dünyanın en yoksul ülkeleri sıralamasında başı çeken, yolsuzluklar konusunda araştırmalarıyla tanınan Uluslararası Şeffaflık Kurumu’nun yıllık raporlarında ilk üçte yer alan bir ülkeye insan hakları, demokrasi, kardeşlik, özgürlük gibi şatafatlı kavramları dillendirenlerin nasıl bir yaklaşım sergilediklerini ibretle izliyoruz. Ülke iktidarını oluşturan ve sol/sosyalist vb. kavramlarla yüklenmiş siyaset jargonu ile hareket eden Halkçı Parti (Awame League) ne insan hakları ne de sahiplendiği sol tandanslı kavramlar ve ideolojik çıkışları bağlamında ele alınıyor. Ülkenin yoksul kesimlerine hak, adalet vb. kavramların ‘ulaşması’ için faaliyet gösteren siyasi bir organ olmanın ötesinde toplumsal açılımları ile öne çıkan Cemaat-i İslami’ye yönelik ‘yakıştırmalar’ ise insafsızlığın ta kendisi denilecek boyutta. Bangladeş’i yazmaya devam edeceğiz...


Selasa, 31 Desember 2013

2013 Biterken Güneydoğu Asya / Southeast Asia in 2013

Mehmet Özay                                                                                                                  31 Aralık 2013

Bir yılın ardından Güneydoğu Asya’da olan bitene kısaca göz atmakta fayda var. Öncelikle şunu hatırlamak gerekiyor. Güneydoğu Asya artık tek başına değerlendirilen bir bölge değil. Aşağıda değinileceği üzere Güneydoğu Asya ya da bir başka ifadeyle ASEAN, çevresindeki güçlü eko-siyasi yapıların yanı sıra, küresel güçlerin odağı haline de gelmiş durumda. Bu süreçte, Batı yönetim çevrelerinde başta kendi ülkeleri olmak üzere küresel ekonomik dar boğazdan çıkışta katalizör işlevi göreceği yolunda değerlendirilmelerde bulunulan bu bölge, aynı zamanda küresel liderlik sahasının ilgi alanına da girmiş gözüküyor. Özellikle Güney Çin Denizi’ndeki teritoryal haklar sadece bölgede hak iddia eden ülkelerle sınırlı olmayıp, küresel bir krize doğru evrilmiş durumda. Kimi gözlemciler ‘çatışma riskine’ rağmen, sıcak gelişmelerin olacağına prim vermese de, bu süreç ASEAN’a üye ülkelerin ABD ile olan ittifaklarını sıkılaştırırken, bir yandan da ABD’nin de yönlendirmesiyle silahlanmaya doğru bir adım atıldığı gözlemleniyor. 

Bu sıcak gelişmeye karşılık ASEAN’ı bağlayıcı önemli gelişme kuşkusuz ki 2015’de başlatılması öngörülen ekonomik işbirliği projesi. Bir tür Avrupa Birliği ekonomik birlik projesini andıran bu girişim için alt yapı çalışmaları sürse de, birlik görünümünün sağlıklı bir yapıya oturması için daha epeyce bir yol alınması gerekiyor. Birlik olgusunun ekonomi ile sınırlandırılmasına karşı çıkan kimi çevrelerse haklı olarak adına ASEANlılık denilen sürecin yavaş işlemesinden rahatsız. Tabii ASEANlılık derken, sivil toplum örgütlerinin bölge ülkelerinde devam eden insan hakları ihlalleri bağlamındaki eksikliklerine vurgu yapılıyor. Liderlerin ekonomiye odaklanması, sanki ekonomik faaliyetin insan dışı ilişkileri öngördüğü gibi bir sonuca götürüyor ki, bu ASEAN’da işlerin karmaşıklaşmasına neden olabilir.

Tüm bunların ötesinde, Güneydoğu Asya’da süreklilik arz eden ekonomik kalkınma bağlamlarına, kimi küresel güçlerin ulusal güvenlikleri ve ekonomik açılımları başta olmak üzere küresel dengelerle yakından ilintili gelişmeleri de eklediğimizde bölgenin tek başına bir değer olarak öne çıkmakta olduğu görülür. Bu çerçevede, ASEAN’la stratejik ortaklıklar geliştiren Avustralya, Çin, Japonya, Kanada, Hindistan ve tabii ki ABD’nin çabaları dikkat çekicidir. Özellikle ABD’nin ASEAN’la sınırlı kalmayan, eko-stratejik bağlamı sürekli güncelleyerek yeni alternatiflerle gündemi belirleyen yaklaşımının bir tür “Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği”ne (APEC) alternatif veya destekçi olacağı varsayılan “Trans-Pasifik İşbirliği Anlaşması” (TPPA)’nın alt yapısını atmış durumda.

Bölge ülkelerinin siyasi ve ekonomi alanındaki liderleri, uluslararası çevrelerin bölgeye yöneliminden memnuniyet duyduklarını gizlemiyorlar. Örneğin, Çin’deki yönetim değişikliğinin ardından Çin ile yeni ticari anlaşmalar yapan Malezya, Singapur ve Endonezya bu ülkelerin başında geliyor. Myanmar siyasi elitinin ise, kapalı kapılar ardında gerçekleşen çıkar ilişkilerinden en yüksek payı alma noktasında çaba sarf ettiğine kuşku yok. 

ASEAN özelinde bir çırpıda söylenebilecek bu düşüncelerin yanı sıra, bölgede en azından bazı ülkeler bazında belli başlı gelişmelere değinilebilir. 2013 yılında bölgede öne çıkan gelişmeler arasında Malezya’da kırk yıl sonra teritoryal egemenlik sahasına yönelik dış müdahale gündeme geldi. Şubat ve Mart aylarında Sulu Sultanlığı’na bağlı olduğunu belirten birkaç yüz kişilik gerilla Borneo Adası’nda Sabah Eyaleti’ne nüfuz etti. Ülkede şok etkisi yaratan bu gelişme, aslında tarihi referansların yeniden güncellenmesine neden oldu. Öte yanda, bu girişim, Moro-Mindanao ile Filipinler Merkezi hükümeti arasında süren barış görüşmelerini tehlikeye atma ihtimaliyle de önem taşıyordu. Ordu birliklerinin sevkine kadar varan çatışma nihayete erse de, ülkenin teritoryal alanlarını korumada zaafiyeti ile gündeme gelmesi yeni arayışları da beraberinde getirdi. Bu çerçevede, Sabah Eyaleti’nde özel güvenlik birimi kurulurken, yeni askeri donanımı karşılama konusunda girişimler başlatıldı. 

Malezya’da bir diğer kayda değer gelişme, uzun süredir beklenen genel seçimlerin 5 Mayıs’ta yapılması oldu. Hükümet değişikliği gerçekleşmese de, Başbakan Necib bin Razak’ın 6 Mayıs’ta yaptığı Çin kökenli Malezyalı seçmenleri hedef alan ‘Çin tsunamisi’ yaşandı şeklindeki açıklaması, belki de son on beş yılda ülke siyasi haritasındaki değişimi özetliyordu. 2008’in ardından 2013 seçimlerinde de ‘Ulusal İttifak’ oy kaybetsede gene seçimlerde iktidarın kimin olacağını belirleyen Sabah ve Saravak Eyaletleri’ndeki oylar oldu.
Bölgenin demografik yapısı ve ekonomik büyüklüğü ile öne çıkan ülkesi Endonezya, Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’yu (SBY) ‘kazasız belasız’ emekliye ayırmaya hazırlanarak geçirdiği söylenebilir. Endonezya siyasal yaşamının bir gerçeği olarak seçimlerden bir yıl öncesi başlayan aday belirleme süreci bir başka deyişle ‘siyaset borsası’ gündemi belirliyordu. İki dönem Devlet Başkanlığı görevini yürüten SBY, kurucusu olduğu Demokrat Parti üyeleri arasında halefini henüz bulamamış olması şüphesiz ki, yıl içerisinde patlak veren ve partinin üst düzey isimlerinin karıştığı yolsuzluk skandallarıyla ilişkili. Yolsuzluk demişken, ülkenin sadece akut sosyal problemi olmakla kalmayan, bu olgu, üstüne üstlük ülke ekonomisi ve siyasetini de derinden etkiliyor.

Yolsuzluk süreçlerinde müdahil olmayanlarca nerede başlayıp nerede bittiği kestirilemeyen bu ‘yolsuzluk’ heyulası, Endonezya’nın başını ağrıtan en önemli sorun. Bu nedenledir ki, sıradan halk, seçimler arefesinde gelenekselleşmiş ümitvar yaklaşımının bir ifadesi olarak yeni liderlere umut bağlamış gözüküyor. Halk, bunun en açık ifadesi olarak, bundan birkaç yıl önce Solo (Surakarta) Belediye Başkanlığı yapmış, ardından Cakarta Valiliği’ne kadar yükselmiş Jokowi olarak tanınan Joko Widodo’yu ülke yönetiminde görmek istiyor. Bu yöndeki talebi dillendiren sadece halk değil... Jokowi’nin önlenemez -veya kimi gözlemcilere göre dizayn edilen- yükselişi ana akım siyasi partilerin de ‘iştahını’ kabartıyor.

Seçim anketlerinde kökleşmiş parti liderlerini geride bırakan Jokowi’yi kimi partiler Başkan adayları olarak göstermeye hazırlanırken, kimileri de Başkan Yardımcılığına aday göstermekle onun sayesinde Başkanlık yarışını ‘kotarmak’ istiyor. Bunların başında da Endonezya Mücadeleci Demokrat Parti (PDI-P) ile “Büyük Endonezya Hareketi Partisi” (Gerindra) bulunuyor. PDI-P Genel Başkanı Megawati Soukarnoputri’nin seçilme şansı bulunmadığından parti başkan adayı olarak Jokowi’yi düşünüyor. Jokowi’nin gündeme gelmesinden önce, kimi çevrelerce ‘Devlet Başkanlığı’ neredeyse garanti görülen Gerindra Başkanı eski General Prabovo, Başkanlığı Jokowi’ye kaptırmaktansa onunla seçim ittifakı yapıp seçime birlikte girmeyi ciddi ciddi düşünüyor. Endonezya siyasetinden bahsedildiğinde elbette ki, Açe’yi dikkatlere sunmak gerekir. 2005’den bu yana, ülke siyasal yaşamında yeniliklere imza atılmasında ‘baş aktör’ konumunda olmuş bir Eyalet’in özerklik yapısı, yerel siyasi mekanizmaların nasıl işletileceğini ülkeye öğretmeye devam ediyor.

Tayland’da geleneksel iktidar odakları ile bu yapıya alternatif ve geniş halk kesimlerini siyaset arenasına taşınmasını sağlayan “Taksinizm” adı verilebilecek idelojinin mücadelesine sahne oldu ve olmaya devam ediyor. İktidarda olan ve Taksinizmi temsil eden yapı ile muhalefet rolünü üstlenmiş olan Demokrat Parti özelindeki kurulu yapının farklı renkleri neredeyse gelenekselleşmiş denilebilecek rengi faşizme çalan siyaset yapma biçimini giderek güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Tıpkı 2006 yılındaki seçimlerin akabinde başgösteren ‘sivil görünümlü’ çıkışta olduğu gibi ordunun açıktan desteğini bekleme süreci devam ederken, iktidar mevcut siyaset arenasının kuralları üzerinden gelişmeleri yönlendirmeye çalışıyor. Ancak burada sorun, tıpkı dün olduğu gibi bugün de geniş kamu kesimlerinin, yani kırsaldaki kitleler ile şehirdeki dar gelirli ve yeni orta sınıflaşma eğilimi gösteren yapıların ülke siyasetine yön verme eğilimlerine set çekme girişimi söz konusu. Bu tip siyasi kriz dönemlerinde demokratik olmayan bir yönelim de olsa, anahtar rol oynayarak ‘krizi’ sonlandıran ordu henüz tavrını net bir şekilde ortaya koymuş değil. Ordunun bu bekleme süreci kuşkusuz ki, hasta yatağındaki Kral’ın karar sürecine dahil olup olmamasıyla da ilintili. Bangkok merkezli iktidar mücadelesinin ülkenin güneyindeki Patani Malay bölgesindeki savaşı sona erdirecek barış görüşmelerine nasıl yansıyacağı ise gözden kaçırılmamalı. Bu bölge sadece Tayland için değil, kapı komşusu Malezya’nın güvenliği için de önem arz ediyor. Malezya’nın barış görüşmelerinde aracı rolü oynamasının nedenlerinden biri de bu olsa gerek. 

Myanmar kapılarını dünyaya açarken, siyasi ve ekonomik açılımlarla tezat teşkil edecek şekilde Arakanlı Müslümanlara yönelik baskı ve şiddetle gündeme gelmeye devam ediyor. Özellikle Batılı ülkelerin adına demokratik açılım dedikleri yönelimleri Arakanlıların yaşadığı Rakin Eyaleti’nde tanık olmak mümkün değil. Devlet Başkanı Thein Sein’in ve özgürlük kraliçesi Suu Kyi’nin Batı başkentlerine yaptıkları ziyaretler ekonomik yatırımlar ve ödül törünleri ile süslenirken, başta Arakanlılar olmak üzere ülkenin diğer Müslüman azınlıklarına yönelik şiddet olaylarını engelleyeme matuf siyasi ve güvenlik tedbirlerinin alınmamış olması manidar. Aslında ülkedeki sorunu sadece Müslüman azınlıklar noktasında görmemek gerektiğini de samimi bir şekilde dile getirmek gerekir. Haklar noktasında ülkenin etnik çoğunluğu oluşturan Burmalıların siyasi hakimiyetinin bir tür Burma-Budist faşizmine evrilmesi karşısında zarar görenler özellikle sınır boylarında yaşam süren azınlıkları da kapsıyor. Bu bağlamda, ülkedeki ‘haklar sorununa’ topyekün bakılmasında fayda var. Bununla birlikte, onyıllar boyunca özellikle Arakanlı Müslümanların mücadele ruhunu yitirmiş olmaları en çok ‘insan hakkı kaybına’ onların maruz kaldığı gibi bir sonuca bizi ulaştırıyor. Öyle ki, 2012 yılı Haziran ayından itibaren baş gösteren saldırılar sonucu yerleşim yerlerinden sürülen Arakanlılar hâlâ derme çatma barakalarda yaşam sürmeye devam ederken, mal ve can güvenlikleri olmaması nedeniyle ne iş yerlerine ne de okullara gidebiliyorlar. Kaldı ki, başta Eyalet Başkenti Sittwe olmak üzere ana yerleşim yerlerinde Arakanlılara rastlamak güç. Giderek Bangladeş sınırı ile okyanus arasına sıkıştırılan Arakanlılara alternatif olarak bırakılan ise ‘denizde hayat bulmak’ oluyor. Aradan geçen süreçte bu insanların kaçış umutlarını bir tür sömürüye dönüştüren insan kaçakçılarının varlığı Myanmar-Tayland-Malezya üçgeninde ortaya çıkmaya başladı. 

Bölgenin tek Hıristiyan çoğunluğunu oluşturan ülkesi Filipinler’de siyaset akraba bağlarına endekslenmiş bir görünüm arz ediyor. Sadece merkez yönetimi değil, eyaletlerde valilik ve belediye başkanlıkları dahi bir tür feodal ilişkilerle örülü. Bu yapılaşma merkezi yönetimin sağlıklı işlerliğine engel teşkil ettiği gibi, ülkenin önemli sosyal problemlerinden olan yoksullukla mücadele konusunda da kayda değer başarılara imza atılmasına engel olan bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Bununla birlikte, Devlet Başkanı Benigno Aquino’nun yapıcı liderliğinin son birkaç yıla damga vurduğunu ve bölgesel ve uluslararası bir açılıma konu olduğunu söylemek mümkün. Bunun en önemli göstergelerinden biri ülkenin güneyindeki Mindanao ve çevre adalardaki Moro Halkının (Bangsamoro) barışla buluşması sürecine katkıtı. Kesin anlaşma metnine imzaya daha süre olmakla birlikte tarafların ‘iyi niyetinin’ bugüne kadar devam etmesi gelecek için ümit verici. Öyle ki, Eylül ayı başlarında önemli şehirlerden Zamboanga’da birkaç yüz kişilik gerilla grubunun baskın girişiminin Barış görüşmelerini tehlikeye atacağı ihtimaline rağmen, böyle bir gelişme olmadı. Taraflar, Barış görüşmelerine ‘kayıpsız’ devam kararında birleşmeleri önemliydi.

Son dönemdeki gelişmeler dikkate alındığında Güneyodoğu Asya bölgesi ve Türkiye ilişkileri perspektifinde de değerlendirmek anlamlı olacaktır. Öyle ki, son dönemde Hükümet’in gündeme getirdiği açılımlar dikkate alındığında, bu coğrafyada ortaya çıkan gelişmelerin artık ‘bize uzak’ olduğunu düşünmek mümkün değil. Bu girişimler, hiç kuşku yok ki, bugüne kadar ‘çok uzak’ denilen bu coğrafyaya, artık her boyutu ile dikkatlice plânlanmış sosyo-ekonomik ve politik yaklaşımları güncelleyerek hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.

2004 yılında yaşanan tsunami sonrasında Açe’deki şu veya bu bağlamdaki etkileşimlerden başlayarak bir dizi gelişmeyi takip etmek mümkün. Bunlar arasında, Türkiye’nin 2011 yılında ASEAN’a akredite büyükelçi ataması, gözlemci sıfatıyla da olsa Mindanao Barış sürecine müdahil olması, Malezya ve Endonezya ile D-8 ‘birlikteliğinin’ ardından G-20 bünyesinde de ortak bir zeminde buluşmaları, 2012 yılı ortalarında Myanmar’da Arakanlı Müslümanlara yönelik baskı ve zülumler karşısında tepki gösterilmesi, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar vasıtasıyla Türkiye Devleti Bursları’nın bölge ülkelerinde yaygınlaştırılmaya başlanması, Yunus-Emre Kurumu’nun bölgede ofis açma çabaları, bazı üniversite öğretim görevlilerinin bireysel gayretleriyle özellikle Malezya yüksek öğretim kurumlarıyla gerçekleştirilen ünivirsetelerarası işbirlikleri çabaları vb. Türkiye’nin bir siyasi bütün olarak bölgede kendine yer açmakta olduğunun işaretleri olarak okunabilir.

Yukarıda bahsi geçen süreçler ve bu süreçlerle ilintili yatay gelişmeler dikkate alındığında önümüzdeki dönemin Türkiye için kaçınılmaz bir önemde olduğuna kuşku yok. Tabii bu noktada Güneydoğu Asya’yı ‘yeniden keşfediyoruz’ diyemeyeceğimiz, ancak özellikle Malay dünyası noktasında unutulmaya terk edilmişlikle açıklayabileceğimiz bir geçmişten bahsetmek mümkün. Bu noktada aslında tarihi açılımını Açe ile gerçekleştirdiği dikkate alındığında, bu sürecin 20. yüzyıldaki devamının 1985-88 yıllarında Türkiye’nin Endonezya Büyükelçisi Metin İnegöllüoğlu’nun Açe ziyaretinin ve bu ziyaretin akabinde kaleme aldığı Türkçe ve İngilizce makale ve kitaplarıyla ortaya koyduğu çabanın devam ettirilememiş ve bugün dahi gereğinin yerine getirilememiş olması üzüntü verici... Bölgede gerçekleştirilen ve kendi çapında bir başka örneğini bulmak en azından bugüne kadar mümkün olmayan bu ziyaretin önemi ve bağlamı atlanılmış gibi...  Kimi çevrelerin öne çıkarak yapıldığını öne sürebileceği girişimlerin ise ‘göstermelik’ ve ‘hedef saptırmadan’ ibaret olduğunu her haliyle ortaya koymak da mümkün. Açıkça ifade etmek gerekirse bu ‘göstermelik’ ve ‘hedef saptırmacılıkla’ malul bu girişimlerin üzerine gitmeden yeni açılımların sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi de pek mümkün gözükmüyor.

Akabinde 1996 yılında başlatılan D-8 birlikteliğinin akameti herkesin malumu... Ancak bölgesel ve küresel dengeler ve gelişmeler çerçevesinde D-8’in yeni bir formatta belki de yeni üye ülkelerle varlığına yeniden hayatiyet kazandırmak mümkün. ASEAN sadece ekonomik vechesiyle ele alınamayacak kadar önemli bir coğrafya. Bu gerçeğin üzerinde ciddi şekilde durmakta fayda var...

http://www.dunyabulteni.net/manset/284899/2013-biterken-guneydogu-asya

Minggu, 29 Desember 2013

Raja-Raja Aceh: Buku Mehmet Ozay Menjadi Referensi Penelitian Ilmiah di Aceh

 Banda Aceh                                                                                                               28 Disember 2013

Ketua Forum Khasanah Raja-Raja Aceh Teuku Raja Zulkarnaini, mengatakan bahwa buku Dr Mehmet Ozay yang berjudul ‘Kesultanan Aceh dan Turki – Antara Fakta dan Legenda’ bisa menjadi referensi penting untuk bahan penelitian ilmiah di Aceh.

“Ketika melihat buku ini, guru besar di UIN Ar-Raniy, Kepala Dinas Kebudayaan Dan Pariwisata Aceh, dan Gubernur Aceh bersemangat. Kami berterima kasih kepada intelektual muslim Dr Mehmet Ozay dari 
Istanbul yang telah menyediakan waktu untuk menulis buku ini sehingga menjadi referensi untuk sejarah di Aceh,” kata Zulkarnaini di Banda Aceh, Minggu 28 Desember 2013.

Menurutnya, sejarah Aceh yang berhubungan dengan Turki Utsmani penting diangkat. Karena, kata dia, banyak perubahan besar dalam peradaban Aceh setelah periwtiwa ‘Lada Sicupak’ yang terjadi sekitar 1560-an Masehi. Zulkarnaini mengatakan bahwa banyak bukti-bukti sejarah yang muncul. Misalnya, kata dia, baru-baru ini, penemuan koin emas milik Sultan Turki Usmani di Banda Aceh. 

"Buku Dr Mehmet Ozay ‘Kesultanan Aceh dan Turki - Antara Fakta dan Legenda’ yang diluncurkan bersamaan buku ‘Açe Seyahat Notlari (II) di Banda Aceh dalam rangka memperingati 
tsunami Aceh ke 9, 26 Desember 2013, di ACC Sultan II Selim, Banda Aceh, menjadi khasanah Aceh yang baru,” kata Zulkarnaini.


Tsunami dokuzuncu yılında Açe / 9th Commemoration of the Tsunami in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                   29 Aralık 2013

Tsunami’nin dokuzuncu yılı... Bundan dokuz yıl önce yani, 26 aralık 2004 tarihinde Pazar günü sabah 8.15 sularında meydana gelen 8.9 Rihter ölçeğindeki depremden yaklaşık 15-20 dakika sonra meydana gelen tsunami Hint Okyanusu’nu çevreleyen on bir ülkede etkili oldu.  Ancak tsunami, en büyük insan ve maddi yıkımlarının yaşandığı Açe ile özdeşleşti. Resmi rakamlara göre 126.000 Açeli hayatını kaybederken, 500.000 kişi evsiz kaldı. Batı ve kuzey sahil şeridinde yer yer iki üç kilometre içerlere kadar olan yerleşim yerlerinde tüm altyapı yıkıldı veya büyük hasara uğradı.

Bugüne kadarki en büyük doğal afet olarak tarihe geçen tsunaminin dokuzuncu yılında Açeliler yeniden o günü hatırladılar. Kaybettikleri yakınlarını anmak üzere çeşitli kurumlarca düzenlenen etkinliklere katıldılar, mezarlıkları ziyaret ettiler. Özellikle tsunaminin yoğun olarak etkilediği başta başkent Banda Açe, Meulaboh, Calang, Lamno gibi güney ve batı sahili boyunca uzanan şehir ve kasabalarda gerçekleştirilen anma törenlerine geniş katılımlar oldu. Ancak bu etkinliklerin en dikkat çekeni Eyalet başkenti Banda Açe’deki Safiyatuddin Kültür Merkezi’nde düzenlendi. Sabah saat dokuzda başlayan törene Açe vali yardımcısı Müzakkir Manaf, Belediye Başkanı Mawardi Nurdin, Açe Eyalet Parlamentosu Başkanı Hasbi Abdullah, ulusal hükümette yer alan Kamu Yönetimi Yeniden Yapılandırma Bakanı ve eski vali Azwar Abubakar, Cakarta ulusal meclisindeki Açe milletvekilleri ve üst düzey bürokratlar, halk ve öğrenciler katıldı. Salavat ve zikirlerle başlayan anma töreninde ilgililer yaptıkları konuşmalarda dokuz yıl önce yaşanan doğal afet ve sonrasında yaşanan değişimlere dikkat çektiler.

O dönem, Açeliler savaşın tam da ortasında bulunuyorlardı. Bir de tsunami gibi doğal bir afetle karşı karşıya kalan bu halkın ne gibi zorluklarla mücadele ettiklerini hissedebilmek mümkün olmasa gerek. Bu bağlamda, felâketin hemen sonrasında, sayıları dört yüzü bulan ulusal ve uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları Açe’nin dünyaya açılmasında aracı oldu. Aralarında Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Asya Kalkınma Bankası gibi bölgesel ve küresel kuruluşlar kadar, Endonezya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun emriyle kurulan yeniden yapılandırma ve rehabilitasyon kurumu dört yıl boyunca Açe’de faaliyetlerde bulundu. Bu kurum aracıyığıyla yaklaşık yedi milyar doları bulan küresel yardımlarla yeniden yapılandırma faaliyetleri desteklendi. Her ne kadar, kimi uluslararası kurumlar anlaşma tarihinden önce Açe’ye girmeye başladıysa da, bu anlaşma sayesindedir ki, yardım faaliyetleri meşruiyet buldu ve ivme kazandı.

Tsunami, Açe’de sadece dünyanın tanık olduğu en önemli yardım faaliyetlerine konu olmakla kalmadı, belki bundan da öte, Açe’de bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmasının da sembolik ifadesi oldu. Bundan kasıt hiç kuşku yok ki, 15 Ağustos 2005 tarihinde Açe Özgürlük Hareketi (GAM) ve Endonezya Merkezi Hükümeti arasında Helsinki’de imzalanan barış anlaşmasıdır. Söz konusu barış görüşmeleri 2001’deki girişimlerin devamı olarak görülse de, tsunami bu süreci hızlandıran ve imza aşamasına getiren bir gelişmeydi.
Söz konusu barış sürecinin kimi uluslararası çevrelerde ne kadar yankı bulduğu bir yana, Açe halkı için son derece önemli olduğuna kuşku yok. Bugün dahi içinde meyda organlarının da olduğu çeşitli kurumların ‘Açe’ dendiğinde akla geri kalmışlık, yoksulluk ve yetim vb. konuları getirme noktasında bir tür ısrarcı yaklaşım sergilemeleri Açe’nin bugüne kadar gözlerden ırak tutulmasına şu ya da bu şekilde aracı olduğuna kuşku yok. Bu çerçevede, bu ve benzeri çevrelerce hâlâ bu barış sürecinin Açe halkının toplumsal ve siyasal yapısı, Endonezya Cumhuriyeti’nin idari yönetimi kadar, Güneydoğu Asya’da bu dönemde süren çeşitli barış görüşmelerine etkisi üzerinde neden kafa yorulmadığını anlamak mümkün.

Dönüp geçmişe baktığımızda Açe’de özellikle maddi yapılanmanın olağanüstü bir gelişme kaydettiği görülüyor. Yeniden yapılandırma çalışmalarında önemli bir mesafe katedildiği 2008 yılında dönemin Endonezya Devlet Başkan Yardımcısı Yusuf Kalla, Açe’deki asfalt yollara dikkat çekerek bu kalitede yolların Cava Adası’nda bile olmadığını söylüyordu. Bununla birlikte, aynı şeyi özellikle eğitim, ekonomik kurumlar için söylemek pek mümkün deği. Tsunaminin yıldönümü vesilesiyle bulunduğumuz Banda Açe’de çeşitli kesimlerle görüşme fırsatı bulduk. Bunlar arasında akademisyen Dr. Seyful Mahdi sadece eğitimci olarak değil, yeniden yapılanma sürecine yakinen tanık olmuş bir Açeli entellektüel olarak geçen süreçte neler olduğuna ışık tutuyordu. O günlerde başta Birleşmiş Milletler olmak üzere çeşitli uluslararası kurumlara danışmanlık yapan akademisyen Dr. Akmal, uluslararası kuruluşların en kısa sürede yardım sonuçlarına ulaşmak amacıyla pragmatik projelere yöneldiklerini söyledi. Dr. Mahdi, bu kurumların, donör ülke veya kurumlara rapor yetiştirmeyi öncellemeleri nedeniyle orta veya uzun vadeli projeleri öncellemediklerini ileri sürdü. Bizzat tanıklığımıza dayanarak ifade edersek, bunu yaptığını ileri süren kimi kurumların ne tür politikalar izledikleri ve bu süreçte yıllar önce vurgu yaptıkları hedefleri ne denli gerçekleştirdikleri de üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir husus.

Bu sürecin bir diğer önemli aksak veya hatalı yaklaşımı ise, gene Açe’ye yardım için gelen uluslararası kuruluşlar yardım faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlama adına, toplantı üstüne toplantı yaparken unuttukları veya gözardı ettikleri bir şey vardı ki, o da Açelilerin yani bu yardımlardan doğrudan etkilenecek insanların bu ‘koordinasyon’ süreçlerine katılamamasıydı. Gözlemcilerin vurguladığı üzere bunun bir nedeni dil engeliydi. Ancak tüm süreçlerde bunu bir engel olarak görmek açıkçası hiç de makul bir neden olarak gözükmüyor.

Tüm yapılaşma faaliyetleri kadar, Açe bu süreçte canlı bir laboratuar işlevi de gördü. Sosyal bilimlerden mühendisliğe kadar çeşitli sahalardan bilim insanları Açe’de araştırmalarda bulundu. Bu dönemde kurulan Açe ve Hint Okyanusu Çalışmaları Merkezi’nin öncülüğünde gerçekleştirilen uluslararası konferanslar kadar, yerel ve ulusal kamu ve özel kuruluşlarının düzenlediği seminerler, konferanslar Açe gibi uzun dönem dünyaya kapalı bir toplumda değişimin izlerini sürüyordu.

Geçen dokuz yılda iç ve dış faktörlerle değişimin alabildiğine yaşayan Açe toplumunda önümüzdeki yakın ve orta vadede kayda değer değişikliklerin gerçekleştirilmesi için çabalar sürüyor. Özellikle Açe’nin ekonomik varlıkları kadar insan gücünü de aktive edecek önemli yapılaşmalar mevcut yerel yönetimin katkılarıyla gündeme gelecek.

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/284660/tsunaminin-dokuzuncu-yilinda-ace

Jumat, 27 Desember 2013

Bangladeş Siyasetinde Gerçeklere Bakış / Some Facts in the Politics of Bangladesh

Mehmet Özay                                                                                                       24 Aralık 2013
Seçimlere az bir süre kala Bangladeş’de neler olacağı konusunda farklı görüşler var. Bu süreç, hiç kuşku yok ki, Başbakan Şeyh Hasina’nın son dönem başbakanlığında yani, 2009’dan bu yana neler oluyor sorusuyla irtibatlı. Şeyh Hasina örneğin, ülkede ana akım siyasal yapıların kökleriyle ilgili kayda değer bilgiler açılımlar sağlamasıyla da dikkat çekicidir.
Hasina’nın, Halkçı Parti (Awame League)’in başına geçmesi, zannedilebileceği gibi demokratik rekabetin bir sonucu değildir. Aksine farklı siyasi fraksiyonları içinde taşıması nedeniyle parti içi birliği sağlayamamanın doğurduğu bir zorunluluğun akabinde, bir tür köklere dönüş olarak da kabul edilecek şekilde ordu marifetiyle ortadan kaldırılmış ve ardından idolleştirilmiş babasına referansla kızının parti başkanlığına getirilmesi sürecidir. Bu işin ülke içi siyasal yapılaşmasını ortaya koyarken, Hasina’nın hangi dış güçlerce manipülasyona açık olduğunu da ortaya koymak lazım. Çünkü son birkaç yıldır ülkede sürgit devam eden baskı ve zulüm ortamının salt Bangladeş iç siyaseti ile açıklamak mümkün değildir.
Bu noktada, kuruluş yıllarının ardından ülke yönetimini eline geçiren ve tek parti ideolojisi ile hareket eden babası Muciburrahman’ın öldürülmesi süreci yeniden hatırlanmalıdır. Muciburrahman’ın niçin ve hangi güçler tarafından öldürüldüğü üzerinde uzun uzun durulabilir. Ancak burada sadece özetle şu hususa değinebiliriz. O da demokratik seçimlerle başa geçmiş olan Muciburrahman’ın bir süre sonra ülkede siyasal partileri ve medyayı kısıtladı. Tüm memurların kendi partisine üye olmasını mecbur kılacak denli Sovyet sistemine eklemlenme hevesi taşıyordu. Bu ise giderek tek parti tek adamı misyonuyla hareket etmesinin ibareleriydi. Üstüne üstlük, kendine bağlı özel silahlı birlikler oluşturması da bağımsızlıkta ‘rolü’ olan ordu içerisinde huzursuzluklara yol açıyordu. Ancak öldürüldükten sonradir ki, kurduğu parti mensuplarının bile eleştirilerine hedef oldu.
Bu süreçte, arkasında ordunun olduğu güçler tarafından Muciburrahman, eşi ve üç erkek çocuğu ile saldırıda hayatını kaybetmesinin ardından Hasina’nın neler yaptığı önemlidir. 1981 yılında, dönemin devlet başkanı Ziyaurrahman’ın davetine kadar Hasina’nın kadar Hindistan’da olduğu biliniyor. Bu süreçten bağımsız ele alınamayacak bir diğer husus Hasina’nın ülkeye döner dönmez yaklaşık bir ay içerisinde Ziyaurrahman’ın öldürülmesi hadisesidir. Ziyaurrahman’ın kurduğu Milliyetçi Parti içinde de benzer bir sürecin gündeme geldiği görülüyor. Yani, ortadan kaldırılan Ziyaurrahman’ın yerine kızı Halida Zia parti başına getirilecektir. Bu anlamda ülkenin kısa siyasal tarihinde bu iki kadının mücadelesi şeklinde geçtiğini söylemek mümkün. Ancak bu kadın ‘liderlerin’ partileri içerisinde var oluşlarını  demokratik temayüllerle açıklamak mümkün olmadığı gibi, birbiri yerine Başbakanlık makamına gelirken ki süreçlerinde de pragmatik bir yönelim sergiledikleri aşikardır... Bu sürecin vazgeçilmez aktörü olarak ortaya çıkan Cemaat-i İslami’de partileşmeden ziyade bir sivil/toplumsal hareket öncellendiği görülür. Ancak Cemaat-i İslami ikincil bir düzeyde gördüğü siyasal süreçlerde yer alışında önce parti içinde demokratik yöntemleri ardında da ulusal düzeyde mevcut koşullar içerisinde mümkün olan azami düzeyde demokratikleşmeyi öncelleyen bir siyasi yaklaşımı ortaya koymasıyla belki de bazılarınca ‘ilerici’ denilebilecek bir akıma öncülük ediyordu. Cemaat-i İslami’nin daha 1980’lerden itibaren dillendirmeye başladığı seçim hükümetleri uygulamasına yukarıda zikredilen iki siyasi hareketin liderleri dönemin şartlarına göre destek vermiş veya vermemişlerdir. Bu anlamda siyasi ‘ikiyüzlülük’ malul oldukları açıkça ortadadır. Cemaat-i İslami, ülkenin belki de bağımsızlığı öncesinden başlayan bir anlayışla, siyasi hayatın yolsuzluklara kapı aralayan vechesini iyi okumuş, çatışmadan uzak ve halka arzu edilen liderlik konumunu taşıyacak en iyi mekanizmayı ortaya koymaya çalışmıştır. Öyle ki, Prof. Dr. Gullam Azzam’ın liderliği döneminde seçimler öncesinde ‘geçiş hükümetlerine’ vurgu sürekli gündeme getirilmiştir. Bunun temel nedeni de seçim süreçlerinin iktidar odaklarınca manipülasyona açık yapısıdır. Özellikle bu tür ülkelerin modern tarihinde neredeyse istisnasız denilebilecek süreçler Bangladeş’te de gerçekleşmiştir. Öyle ki, 1991 seçimlerinde geçiş hükümetine yanaşmayan Ulusal Parti lideri Halida Ziya, iktidar oluyordu. Akabinde yani 1995’de, iktidarın nimetlerini gören Halida Ziya, Cemaat-i İslami’nin seçim hükümeti kurulması talebini reddederken, iktidara gelmek için bundan ve Cemaat-i İslami ile ittifak olmaktan başka yol olmadığını gören muhalefette bulunan Halkçı Parti ve lideri Şeyh Hasina, Cemaat-i İslami’nin seçim hükümeti yaklaşımını desteklemiş ve kurduğu ittifakla iktidara taşındı. Aynı süreç, seçim hükümeti uygulaması sonucu Şeyh Hasina iktidarı kaybederken, Ulusal Parti ve Cemaat-i İslami seçim ittifakı iktidara gedi. Cemaat-i İslami’nin nasıl bir rol oynadığını burada iyi tahlil etmek gerekir. Tek başına iktidar ol(a)mayan, belki de böyle bir siyasi hırsdan yoksun Cemaat-i İslami ülkenin mevcut şartlarda en iyi yönetilmesinin yollarını arıyordu. Bu noktada öncellediği sosyal faaliyetleri ile üzerine düşeni yaparken, bir siyasi organizasyon olarak da azami katkısını ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Ana akım siyasi partiler diyebileceğimiz Halkçı Parti ve Ulusal Parti’nin neredeyse birbirine eşdeğer oy oranları ki bunu %40 olarak zikretmek mümkün, parlamentoda çoğunluğu sağlamak için mutlak surette bir siyasi ittifak yapmaları gerekiyordu. Cemaat-i İslami bu noktada ortaya çıkıyor, sadece %10’a tekabül eden oy oranıyla değil, belki de bundan da öte ittifak yaptığı partiye katma değer katacak sosyo-siyasi mobilizasyonu üstleniyordu. Bu güçlü yapısı, üyelerinin ‘satın alınamazlığı’ ve güç karşısında ‘tehdit edilemezliği’ ile önemli bir yapıyı oluşturuyordu.
İşte bugün gelinen noktada, Başbakan ve Halkçı Parti lideri Şeyh Hasina, kısaca özetlediğimiz yukarıdaki süreci sona erdirecek ve ülke siyasal yaşamında yeni bir evreye girilmesine neden olacak ‘siyasi karalama kampanyasını’ yürürlüğe koymaya başladı. Temelleri 2006 yılı seçimlerine dayanır. Daha o dönemde Halkçı Parti’nin ordu desteğiyle Cemaat-i İslami üyelerine yönelik baskı ve sindirme operasyonları hapisler ve ölümlerle sonuçlandı. Gene ordunun desteklediği sivil hükümetlerin iki yıllık yönetim ülke siyasal yaşamında rol aldı. 2007-2008 yıllarındaki ordu destekli sivil yönetim sırasında Şeyh Hasina’nın “Bu bizim hareketimizin başarısıdır” açıklaması manidardır. Bu, Halkçı Parti ile ordu arasındaki bir ittifakın varlığını ortaya koymaktadır.
2009 yılı Ocak ayındaki seçimlerin hemen akabinde Şeyh Hasina çoktan hazırlanmış planını icraata geçirme şansı buldu. Ve Cemaat-i İslami’nin önde gelen dokuz liderinin ölüm cezasıyla çarptırılması gibi vahim bir duruma ulaştı. Şeyh Hasina’nın seçimlerde önceden hazırlanmış oylarla ve mevcut seçim sandıklarının sayılmamsıyla gerçekleşen manipülasyona dayanır. Öyle ki, hangi parti’nin kaç sandalye alacağı önceden belirlenmişti. Buna göre Cemaat-i İslami’yeye sadece iki sandalye verildi. Ancak normal şartlarda Cemaat-i İslami’nin 15-20 arasında milletvekillik kazanıyordu. Örneğin, en son en yüksek milletvekili sayısı 18’di. Hasina’nın partisi ise sandayelerin %80’ini kazandı.
Yakın dönemde başlayan ve bugüne kadar devam eden süreç, Cemaat-i İslami ile Ulusal Parti arasındaki ittifakı ortadan kaldırmaya yöneldi. Uzmanların ifade ettiği üzere Şeyh Hasina, Ulusal Parti’ye saldıramazdı. Çünkü Halida Ziya’nın babası, General Ziarurrahman partiyi kurarken ordu güçlerinden destek aldığı hatırlanırsa partinin köklerinin ordu artıklarına dayandığı ortaya çıkar. Cemaat-i İslami’yi kolay lokma yapacağı düşünülen argüman ise hazırdı... Yani bağımsızlığa karşı çıkan bir yapıydı...
Halkçı Parti’nin ülke siyasi haritasını değiştirecek girişimlerinde üç temel hedef vardır. İlki orduda değişiklik yapmak. Çünkü ordu ailesini öldürmüştü. Bu orduya beslenen bir intikamdı ve 2009 şubat ayında paramiliter bölümündeki ayaklanma ile uygulamaya konuldu. 57 üst düzey ordu mensubu öldürüldü.. Kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere Hindistan komandoların yönettiği bir operasyondu. Ordu mensupları vahşice katledildi ve cesetleri kanalizasyona atıldı... Olayı araştırmak üzere üç komisyon -ordu, içişleri ve hükümet kanadından- kurulduysa da raporlar yayınlanmadı. Buna ilave olarak, pek çok asker herhangi bir neden gösterilmeksizin ordudan atıldı. İkinci hedef yargı sistemiydi. Halida Ziya yönetiminin atama yapmadığı 251 yargıç partiye mensup yargı üyelerince dolduruldu. Bu süreçte tek kriter parti mensubu olmaktı. Ayrıca, gene boş olan kontenjanları doldurmak amacıyla 30.000 kişi polis gücüne alındı... Öyle ki, sağlık bakanı bile açıkça parti üyesi olmayanların alınmayacağını aleni olarak dile getirdi. Üçüncü hedef ise muhalefet bloğunu ortadan kaldırmaktı. Bununla, muhalefet ittifakına zarar vermek mümkünse ortadan kaldırmak amaçlandı... Cemaat-i İslami ortadan kaldırılırsa Ulusal Parti siyasi mücadele ortaya koyamazdı... Çünkü Ulusal Parti organize bir yapı arz etmiyor. Ulusal Parti’yi etkisiz kılmanın yolu Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmaktı. Bunun en kestirme yolu da, Cemaat-i İslami liderlerini ‘savaş suçu’ işledikleri yaftasıyla pasifize etmek veya gerekirse ortadan kaldırmaktı. Şimdi bu süreç yaşanıyor.
http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/284240/banglades-siyasetinde-gerceklere-bakis