Selasa, 14 Oktober 2014

Türkiye-Singapur İlişkilerine Nasıl Bakmalı? / How to Peruse the Relations between Turkey-Singapore

Mehmet Özay                                                                                                                  14 Ekim 2014

Singapur Başbakanı Lee Hsien Lhoong’un üç gün sürecek Türkiye ziyareti Pazar günü başladı. Lhoong’un Türkiye’ye bu ilk ziyareti. Singapur Başbakanı’nın ziyaretinin bugünlere denk gelmesi tesadüf değil. Geçen Ocak ayında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Doğu ve Güneydoğu Asya ziyaretleri çerçevesinde Singapur’a da uğradığını biliyoruz. Dolayısıyla Lhoong’un Türkiye’ye gelişi, bir anlamda iade-i ziyaret bağlamına oturtulabilir. Ancak bununla sınırlı değil. Türkiye’nin şu veya bu şekilde var olmak istediği coğrafyalardan biri olarak dikkat çeken Güneydoğu Asya’dan bir ülke başbakanının Türkiye’ye gelmesi bu anlamda kayda değer bir gelişme.

Pek çok kişinin zihninde Singapur küçük, ancak zengin bir ada devleti olarak yer etmiş olsa da, ülkenin ‘hikayesi’ bundan ibaret değil. Türkiye-Singapur arasındaki ticaret hacminin 1.3 milyar dolar civarında oluşundan hareketle veya sadece 710 km2’lik bir alanı kaplamasıyla bu Ada ülkesi göz ardı edilebilecek bir coğrafya da değil.

Singapur bugün bir yandan Çin, öte yandan ABD ve ABD’nin bölgedeki ‘müttefikleriyle’ yakın temasta bulunan üzerinde yükseldiği adanın niceliğinden bağımsız bir jeo-ekonomik ve jeo-stratejik öneme sahip. Öyle ki, bugün Çin’in Pasifik’e bakan Batı bölgesinde birbiri ardına yükselen modern şehirlerin yapılaşmasında Çin’in örnek aldığı bir ülke. Bu örneklik sadece masa üstünde değil, Singapur’lu şirketlerle işbirliği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu durum, Singapur Adası’nın nüfusunun kahir ekseriyetini Çin kökenliler oluştursa da, Çin siyasi rejimiyle ortak noktaları paylaşmıyorlar. İşte tam da bu noktada, Singapur’un ABD’nin bölgede tabiri caizse ‘koruyucu çerçevesinde’ yer aldığı görülür.

Singapur’un bir diğer özelliği, ASEAN ülkeleri içerisinde ise siyasi yapısındaki istikrar ve bununla ilintili olarak süreklilik arz eden ekonomik yapılaşması ve yeniliğe açık bürokratik mekanizması ile diğer ülkelerin açık olmasa da gizliden gizlide imrendiği bir ada devleti olmasıdır. Örneğin Malezya’nın sürekli örnek aldığı bu yanı başındaki Ada komşusu, bir süredir Güneydoğu Asya’nın doğması beklenen yeni yıldızı Myanmar’la ilişkileri sağlam tutuyor. Bu anlamda, Myanmar’ın kalkınma projelerinde Singapur’un kayda değer bir payı şimdiden oluştu denilebilir. Tabii burada, siyasi istikrar derken, ülkenin Batılı anlamda bir ‘demokratik’ yönetimle idare edildiğine vurgu yapmayacağım. Çünkü böyle bir durum yok. Adına Cumhuriyet denilen bu ada devletinde, kuruluşundan bu yana Halkın Eylem Partisi (PAP) yönetiminde bir idareye sahip. Bu, ülkede seçimler olmadığı anlamını taşımıyor tabii ki. Ancak Ada demokrasisinde olan biteni derinlemesine incelemenin yeri burası olmadığından, ülkenin kurucu babası Lee Kuan Yew’un “Batı demokrasisi bize göre değil” minvalindeki söylemi Ada siyasetini özetleyemeye kafidir.

Peki Türkiye ile Singapur’u ortak paydada buluşturan ne var sorusuna cevap verebilir miyiz? Ekonomik bağlamıyla dikkate alınacak olursa, aradaki ticaret hacmi 1.3 milyar Dolar civarında.

Sahip olduğu jeo-ekonomik konumu ile yabancı yatırımların sürekli yenilendiği bir bölge olmakla birlikte Türkiye’nin Ada’da hissedilebilir bir yeri olduğunu söylemek güç. Bu pasif konum, ümitsizliğe düşmeyi gerektirmez, aksine Ada ile ilişkileri Ada’yla sınırlamadan nasıl geliştirebilirizin yollarını aramak lazım. Bu noktada, Türkiye’nin Singapur’la ilişkilerinde bazı teknik bağlamları da unutmamak gerekir. Bu çerçevede, Türkiye Ada’daki profesyonel yönetim, bürokrasi mekanizması, denizcilik ve deniz güvenliği gibi alanlarda işbirliği alanları olarak öne çıkartabilir.

Singapur Başbakanı’nın ziyaretinde günün küresel ‘terör’ hadiselerinden biri de gündemde yer alacaktır. O da ışıd meselesi... Singapur, ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası ittifak gücüne destek veriyor. Bu desteğin rasyonel temelleri ise, komşu ülkeler Malezya/Endonezya ve Filipinler’den Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren terör yapısına destek veren kişi ve grupların varlığı Singapur’un ülke ve bölge güvenliği için önem verdiği bir konu.

Ekonomiden bir başka alana geçip bazı yazılıp çizilenlere değinmekte fayda var. Ocak ayındaki gezi münasebetiyle Türk medyasında çıkan birkaç yazıda ‘tarihe’ kimi atıflar varsa da, bu ilişkinin pek de öyle zannedildiği gibi olmadığını peşinen söylemeliyim. Aslında ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, mümkün olduğunca özetleyerek tarihi perspektife burada yer vermek istiyorum.

Türkiye-Singapur ilişkilerini 19. Yüzyıl son döneminde atanan konsoloslarla başlatmak, Türkiye-Endonezya ilişkilerini 16. Yüzyıl’da Açe Sultanlığı’yla ilişkilere odaklamakla aynı hatayı içinde barındırıyor. 19. Yüzyıl sonu, ticaret kapitalizminin alabildiğine yükseldiği, bölgede varlığını sürdüren İngiltere’nin, birbiriyle geçinemeyen Malay Sultanlıklarına nüfuzuyla daha da güçlü bir şekilde ortaya koymaya başladığı bir döneme tekabül eder. İngiltere, önce Penang Adası (1786) ardından Singpaur Adası (1819) ile bölgeyi yani Malay Yarımadası’nı bir anlamda çember içine alırken, tabii ki, Ada’ya hakim olanlar Singapurlu diye anılmıyordu. Ayrıca, Osmanlı’nın Singapur’a atadığı elçilerin dönemin siyasi yapısıyla ilişkiler geliştirmek gibi bir hedef yerine, Malay yarımadasınını Malaka Boğazı’nın kuzeyi ve güneyindeki Müslüman topluluklarının karşı karşıya kaldıkları sömürgecilik yönetimleri bağlamında ‘elimden ne gelebilirin’ bir cevabı olarak pratiğe yansıdığı şeklinde okumakta fayda. Bir yanıyla da, gönderilen konsolosun birkaç yıl sonra maruz kaldığı akibetin muğlaklığı da üzerinde araştırılmayı bekleyen önemli bir husus.


Dolayısıyla bugün adına Singapur denilen Ada devleti ile Türkiye arasında başladığı varsayılan ilişkinin de bu tarihsel gerçeklikle örtüşmediğini ortaya koymak gerekir. Singapur bir devlet olarak teşekkül etmesi, 2. Dünya Savaşı’nın ardından sömürgelerinden birer birer kopma eğilim gösteren İngiltere’nin aslında pek de çıkmak istemediği bir bölgede bulunuyordu. Malay Yarımadası’na geç gelen ‘milliyetçilik’ nedeniyle 1957 yılında o döneme kadar birlik olamamış Malay Sultanlıklarını bir masa etrafında toplayıp,bağımsızlığı verirken, Singapur Adası tüm tarihsel organik ilişkisine rağmen artık bir Malay toprağı değildi. Singapur Adası’nda demografik hakimiyet kadar siyasi ve entellektüel birikim Çinli göçmenlere bizzat İngilizler eliyle tevdi edildiğinden Malay Müslümanların zaten azınlıkta olan varlıkları siyasi bir yapı olarak dikkate alınamayacak kadar cılızdı. Hemen yanı başındaki Malay Sultanlarınını ise Singapur’daki Malay kardeşlerine bakışının herhalde milliyetçilik veya İslam veya her ikisi karışımı bir siyasi mücadele veremeyeceği de ortadaydı. İngiliz sömürgeciliği 1957 yılında ‘fiziki’ olarak Malay Yarımadası’ndan çıkarken Singapur Adası “Crown Colony” statüsüyle krallığa bağlı bir siyasi yapı arz ediyordu. 

Adına Malay Federasyonu denilen bağımsız siyasi yapıya rağmen, 1948’de baş gösteren Çin Komünist Gerilla hareketi sadece Malaya topraklarında değil, Singapur’da da varlığını hissettirmesi ve bu hareketin İngiltere ve müttefiki ülkelerin tüm girişimlerine rağmen 1960’lara kadar devamı, önemli bir siyasi tehdidi ortaya koyuyordu. Bu tehdit, salt İngiltere’ye karşı değil, İngiltere’nin temsil ettiği Batı siyasi sistemine karşıydı. Dolayısıyla 60’ları siyasi şartlarında gene İngilizlerin inisiyatifiyle Borneo Adası’ndaki koloniler kadar, Singapur Adası’nın da Malaya Federasyona katılımı komünizmin bölgede olası bir siyasi rejime evrilmesinin önünü almanın çözümü olarak masaya getirildi. Bu süreçte, Singapur’un siyasi liderliğini yürüten ve halen hayatta olan Lee Kuan Yew, komünist ideolojinin yaygın olduğu işçi sendikaları ki, özellikle tersane işçileri arasında yaygındı. Ayrıca lise ve yüksek öğretim kurumlarında öğrenciler arasında büyük destek bulması, Malay Müslümanlarla hiç de istemediği bir birlikteliği zorunlu kılıyordu. 

Demek ki, önce Ada’nın tarihi hakkında sağlıklı bilgi edinmek gerekir ki, bugün geliştirilmesini istediğimiz ilişkiler yerli yerine oturtulabilsin. 

Senin, 13 Oktober 2014

Bali Saldırılarının Referans Noktası / Reference Point of Bali Attacks

Mehmet Özay                                                                                                                  13 Ekim 2014

12 Ekim, Bali bombalamalarının 12. Yıldönümüydü. O tarihde gerçekleştirilen saldırılarda 202 kişi hayatını kaybederken bir o kadar kişi de yaralanmıştı. Bugünlerde, Endonezya’da ve Avustralya’da tek tük çıkan duygusal içerikli haberler dışında bölge medyasında bu ‘önemli’ vakıaya değinilmedi. Bu olay, sadece fikir babası Samuel Huntington’un değil, Batı entellektüellerinin en azından bir bölümünün de gizli ya da açık destekçisi olduğu ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin doğrulanmasına matuf bir gelişmeydi. Meseleye şöyle bakabiliriz. İlân edilmiş bir medeniyetler çatışması tezi ve bu tezin altını dolduracak pratikler gerekiyordu. Bu anlamda, 11/9, 2001’deki New York ve Washington bombalamalarının ardından, Küreselleşen terörle savaş olgusu bali bombalamalarıyla bir kareyi daha tamamlamış oluyordu.

Adına sözde İslam ülkeleri denilen bütün içinde en yoğun nüfusuyla dikkat çeken Endonezya’nin bu süreçte yer almaması çatışma tezi için bir handikaptı ve bu handikapın giderilmesi için bir yapılanmaya ihtiyaç vardı. O zaman “Endonezya bu işin içine nasıl entegre edilebilirdi?” sorusuna cevap bulunması gerekiyordu. Bu saldırılar bir anlamda iletişimin küreselleşmesinin eseri olurken, aynı zamanda terörizm ‘modasına’ bir örnek teşkil ediyordu.

12 Ekim 2002 tarihinde Bali’deki gece kulüplerine düzenlenen baskın burada eğlenen çeşitli uluslardan turistleri hedef almıyordu. Aksine, çok yalın bir şekilde söylemek gerekirse hedefte Endonezya Müslümanları ve İslamı vardı. Bunu söylerken, hayatlarını yitirenlerin aidiyetlerini göz ardı etmek veya yakınlarının acısını görmezden gelmek gibi bir kaydımız yok. Ancak, şunu da görmekte fayda var ki, küresel sistemin mimarlığını üstlenenler için hedefi tesis anlamında kullanılacak her aracın meşru oluşu, ölenlerin kimliklerini onlar nezdinde anlamsız kılabilmektedir. Bunun dünyanın değişik yerlerinden pek çok örneğini vermek mümkün.

12. Yılında bu bombalama eylemlerini nasıl değerlendirmek gerekir sorusu önemli. Öncelikle kısaca şu hususu değinelim. Bir ‘terör’ eylemi olarak ele alındığında göz altına alınan kişilerden üçünün yargılanmaları sonucu 2008’de idamları ile sorun çözüme kavuşturuldu diye düşünülebilir. Oysa, saldırıların ardındaki kişilerin başında gelen Hambali kod adlı Rıdvan Isamuddin, Tayland’da yakalandıktan sonra CIA’ye teslim edilmiş ve üç yıl boyunca bilinmeyen bir yerde -muhtemelen- Diego Garcia Adası’nda ‘sorguya çekilmiş ve ardından Küba’daki Guantamano Üssü’ne gönderilmişti. Bugüne kadar da orada tutulduğuna dair bilgiler mevcut. Öte yandan dört ülke Endonezya, Malezya, Tayland ve Filipinler hükümetleri de Hambali’yi yargılamak için bekliyor. Ancak gözlemcilerin kanaati o ki, bu ülke yetkilileri Hambali’yi yargılamak yerine ‘daha güvenli ellerde’ tutulmasından da memnun gözüküyorlar.

Yukarıda bahsi geçen kişiler ve diğerlerinin mensup olduğu yapılaşmaların küresel terör olgusu içerisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine karar vermeden önce, bu yapıları oluşturan bütün parçaları birarada ele almak gerekir. Bu bağlamda, bu yapıların nasıl ve kimler tarafindan şekillendirildiği önemli. Örneğin, bu yapı içerisinde yer alanların Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur merkezine çok yakın bir yeri kendine merkez edinmesi kadar,  bu yapı içerisinde ‘kilit’ rol oynayan kimi birey/lerin Endonezya istihbaratıyla da temasını gündeme getirmek gerekir. Dolayısıyla bu terör yapılaşmalarının pür anlamda Müslüman kitlelerin Batı karşıtlığını sembolize ettiğini söylemek yetersiz kaldığı gibi, bu söylem bir tür yanlışlığı da içeriyor.

Böylesi ‘teknik’ bağlamın ötesinde, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan Endonezya ve tüm Güneydoğu Asya Müslüman dünyası üzerinde oluşturulan bir tür psikolojik baskıdan bahsedilebilir. Bunun yanı sıra, başta çeşitli STKlar olmak üzere Müslüman kitleler toplumsal savunma pozisyonuna itildiklerini gözleniyor. Bu süreçte en önemli baskıyı üzerinde hisseden kesimlerin başında eğitim kurumları geliyor. Özellikle geleneksel dini eğitimin verildiği pondok/pesantren adı verilen yapıların terör yapılarına sözde eleman yetiştirdiği yollu iddialar, kısa sürede baskı sebebi haline gelerek bu kurumların eğitim/öğretim süreçlerine müdahaleye konu oldu.

Genel toplum kesimleri çerçevesinde ise Müslümanların tüm gelişmelerden birebir sorumlu tutulup suçluluk psikolojisine zorlanması ve savunma konumunda bırakılmaları nedeniyle toplumsal travma halini yaşamaları söz konusudur. Bu durum, akademi çevrelerinin çalışmalarından siyasilerin Batılı meslekdaşları önündeki söylemlerine kadar çeşitli boyutlarda izlenebilir.

Yukarıda zikredilen bireyler/gruplar ile kimi devlet yapıları arasındaki ilişkinin ne boyutlarda seyredebileceğine bir örnek 2009 yılı Aralık ayında Açe’de ortaya çıkartılan bir grubun faaliyetlerinde somutlaştırılabilir. İstihbarat kurumu, bir grubun varlığını bilinmesine rağmen, bir yıl boyunca Açe’nin bir bölgesinde silahlı eğitim faaliyetini sürdürüğünü belirtiyordu. Bu noktada, on yıllarca savaş bölgesi olmuş Açe’de halkın yanı başında silahlı eğitim yapan dışarlıklı kişilerin varlığına hem de bir yıl boyunca sessiz kalamayacağının bilinmesi gerekir. Toplumsal birlik ve koruma duygusunun yoğun olduğu Açe’de bırakın silahlı birlikleri sivillerin bile varlığının sıkı bir toplumsal kontrole tabi tutulması, zikredilen grubun faaliyetlerinin Açe toplumu içerisine ‘atılan bir tohum’ olarak görülmelidir.  Bu yapılanmanın ulusal boyutu kadar uluslararası çevrelere bir mesajı da vardı. O da, Açe’de şu ya da bu şekilde var olduğu bilinen ‘İslam hukuku’ uygulamasi ile terror olgusu bağlantısını kurmak.


Özetle ifade etmek gerekirse, Batı’da üretilmiş bir uluslararası siyaset teorisinin pratiğinin bir bölümü Endonezya’da ortaya kondu. Bu gelişme, ortaya ‘küreselleşen bir terör’ olgusu deyimini çıkartmakta aracı oldu. Görünürde birtakım masum insanlar hayatlarından olurken, temelde Endonezya ve bölge Müslümanları üzerinde bir sosyal baskı ve din algısı belirlenmeye çalışıldı. Bu sürecin halen devam etmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Sabtu, 11 Oktober 2014

PKS Yanlıştan Dönebilecek mi?: İdeolojik Tutarlılık (II) (Ideological Consistency of PKS?)

Mehmet Özay                                                                                                                12 Ekim 2014

Endonezya siyasetinde son on beş yıldır dikkat çeken “Adalet ve Kalkınma Partisi” (PKS-Partai Keadilan Sejahtara) ile ilgili değerlendirmemize devam ediyoruz. Bu bölümde, özellikle PKS lider kadrosunun ve genel anlamıyla partinin temsil ettiği dini/siyasi köklerle bağı ve pratikleri arasındaki uçuruma değineceğim. Bu bağlamda, bu yazı ile PKS’in ideolojik bir tutarsızlık sergileyip sergilemediği tartışmasına katkı yapacağımızı umuyorum.

1998 yılı Mayıs ayında, Suharto’nun istifa etmesinin ve uzun süre devam eden baskı rejiminin ardından toplumda yeni arayışlar ve yeni partiler gündeme gelmeye başladı. Partilerin ortak hedefi ülkeyi yolsuzluk kulvarından kurtarmaktı. Dev bir ülke olması hasebiyle, çeşitli sosyo-etnik ve dini yapıları dikkate alındığında 1999 yılı ve sonrasında siyasi parti enflasyonuna tanık olundu. ‘Reform’ (reformasi) kavramıyla öne çıkan bu yıllarda, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan Endonezya’da ‘İslamcı partiler’ de ulusal siyasal yaşamda yer buldu.
Endonezya uzmanı olarak tanınan ve İslam’ın bu topraklardaki varlığına atıfta bulunan Daniel Lev’in, “Endonezya’da uzun vadede İslam’ın güçlü bir moral güç olarak kabul edilmediği bir reform sürecinin yaşanmasının olanaksız olduğu” görüşünü hatırlayacak olursak, İslamcı partilerin önemli bir işlev yüklenecekleri ihtimali akla geliyor. Bu dönemde yaşananlar ve giderek artan İslamcı partilerin varlığı bu görüşünü teyit eder niteliktedir. Ancak bu partiler içerisinde PKS ideolojisinin yaslandığı temeller bağlamında diğerlerinden farklılık arz etmektedir.

Bu çerçevede, ‘Niçin PKS’i sorguluyoruz?’ sorusuna verilebilecek basit bir cevap var. PKS, kuruluş ilkeleri ve kurucu kadrolarının bağlantıları dikkate alındığında oluşumunu Mısır Müslüman Kardeşler hareketine endekslemiştir. Partiyi, siyasi bir organ olmanın ötesinde ‘sivil’ uzantılarıyla ele aldığımızda, Ortadoğu ile bağlantısı Mısır ile de ‘sınırlı’ olmadığı görülür. Hemen bu noktadan hareketle, Mısır başta olmak üzere Ortadoğu’daki diktatoryal ve cunta rejimlerine karşı Müslüman Kardeşler veya diğer İslami kökenli sosyo-siyasi hareketlerin duruşu bellidir. Bu bağlamda, Mısır’daki son gelişmeleri hatırlatmasında fayda var. Peki bu duruşu PKS’de bulmak mümkün mü?

PKS’in de içinde bulunduğu ve aralarında diğer bazı sözde İslamcı sıfatıyla zikredilen partilerin de olduğu siyasi bloğun 9 Temmuz Başkanlık seçimleri öncesinde Prabowo Subianto’ya ve de partisi Gerindra’ya verdiği destek sadece bugünün siyaseti anlamında değil, en azından 1999’da başlayan reform sürecinden bugüne kadar ülke siyasal yaşamında söz konusu partilerin nasıl bir ilkesel duruş ve ideolojik yaklaşım sergilediklerine örneklik teşkil ediyor.

Bu durumda, PKS’in Ortadoğu’daki gelişmelere karşı binlerce destekçisini meydanlara çekerek verdiği tepki ile PKS’in Endonezya siyasetinde aldığı yol arasında kayda değer bir fark olduğu görülecektir. Bu yönelim, PKS’i ilkelerinden uzaklaştırdığı gibi, Endonezya siyasal sisteminde köklü geçmişe sahip sivil ve askeri elite karşı ne türden bir siyasi duruş sergilediği sorgulanmayı hak etmektedir. Bugün, “Büyük Endonezya Hareketi Partisi” (Gerindra) ve lideri eski general Prabowo Subianto’ya verilen destek, PKS’i sadece  ulusal bir parti olarak değil, aynı zamanda ilkelerini aldığını ifade ettiği Ortadoğu ekseninden ötürü küresel bir sorgulamayı gerektirmektedir.

PKS kurulduğu günden bu yana, ülkede kronik bir hâl almış olan ve Suhartolu yıllarla özdeşleştirilen yolsuzluk konusunu birincil eylem maddesi kılmıştı. Bugüne kadar, PKS yer aldığı hükümetlerde veya temsil edildiği eyaletlerde yolsuzluk konusunda hangi siyasi ve sosyal faaliyetleriyle göz doldurucu, geniş halk kitlelerine umut vaad edici bir yönelim sergilediği meçhuldür. Kaldı ki, ülke ekonomisinde kayda değer bir belirleyiciliği olan ve toplumsal hak ve adalet duygularının rencide edilmesine neden olan yolsuzluk olgusuna karşı bugün hangi siyasiler ve siyasi oluşumlar tepki vermektedir ona bakmakta fayda var. Böylece, PKS’in siyaseten durduğu yer ile yolsuzluk olgusu arasında ne türden bir etkileşimin olduğu da ortaya koymuş olunacaktır.

Şu hususa değinelim o zaman... Gerindra ve eski general Prabowo Subianto’nun ve aralarında PKS’in de olduğu ‘Kırmızı-Beyaz İttifakı’nın karşı çıktığı kişi Devlet Başkanlığı’na seçilen Joko Widodo’dur. Hemen hatırlatayım. Bu bir ‘Jokowi’ yazısı değil. Sadece Jokowi’yi bu süreçte öne çıkartan ‘değer’e değineceğim. Joko Widodo, önce Solo (Surakarta) ardından başkent Cakarta yönetimi sırasında gerek yerel yasama süreçlerinde gerekse gündelik pratiklerde yolsuzlukların üzerine gitmesiyle tanınıyor. Zaten, ne köklü bir siyasi geçmişi olan ne de herhangi bir siyasi parti ile ideolojik bağlamda etkileşimi olan Joko Widodo’yu görece çok kısa sürede yerel yönetim siyasi çevresinden ulusal siyasetin gündemine gelmesindeki yegâne değer onun yolsuzluk karşısındaki sahici tutumunda aramak gerekir.


Tabii bu noktada gene 9 Nisan parlamento seçimleri öncesinde Açe’de, Golkar Partisi Açe Başkanı ile yaptığım görüşmeyi hatırlıyorum. Süleyman Abda, “Jokowi’yi öne çıkartacak orijinal bir duruş göremiyorum. Basının promosyonuyla bugünlere gelmiş bir kişi. Beni de bu şekilde öne çıkartsalar ben de bugün ulusal bir siyasi figür olurdum” bağlamındaki sözü üzerinde düşünülmeyi gerektiriyor. Elbette yerel ve ulusal siyasette basının ‘promosyon’ gücü göz ardı edilemez. Ancak Joko Widodo gibi, orta halli bir esnaf yaşamında edindiği tecrübe ve toplumsal çevresine yaydığı imaj ile Solo Belediye Başkanlığına getirildi. Süreç bu şekilde başladı. Solo şehri halkını bu anlamda tetikleyecek bir basın imajinasyonu olduğunu ve Joko Widodo’nun yükselişini salt buna bağlamak sağlıklı bir yaklaşım değil. Halkın sürekli destek verdiği ve kendine yakın hissettiği bu ‘yeni politik figür’e karşı geliştirilen ittifak ise ‘eski toplar/tüfekler’den mütevellid. PKS de ideolojik olarak bu ‘eskiliğin’ yanında yer almayı tercih etti. Peki PKS bu yanlıştan dönebilecek mi? 

Rabu, 08 Oktober 2014

PKS Yanlıştan Dönebilecek mi?

Mehmet Özay                                                                                                                     9 Ekim 2014

PKS, yani ‘Partai Keadilan Sejahtera’, yani Adalet ve Kalkınma Partisi, Endonezya siyasi yaşamında kayda değer bir ağırlığı olan siyasi hareket. Hemen burada başlığa dikkat çekerek PKS ne gibi bir hata yapmıştır da dönmesi beklenmektedir sorusuna verilecek cevap 9 Temmuz 2014 tarihinde yapılan Başkanlık seçimleri öncesi ve sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde PKS’in izlediği stratejilerle bağlantılıdır. Yukarıdaki soruya hemen burada doğrudan cevap vermek yerine, Parti’nin oluşum ve gelişim sürecine kısaca göz atmakta fayda var.

Ancak PKS gibi bir partinin sadece Endonezya siyasetinde değil, çeşitli ülkelerdeki benzeri yapılarla ve partiye organik olsun veya olmasın bağlı birimleriyle adına STK denilen yapılarla ilişkileri dikkate alındığında Endonezya bağlamının ötesinde bir anlama sahip olduğunu hatırlatmak gerekir.  
PKS, tıpkı diğerleri gibi, Endonezya modern siyasi tarihinin en önemli hadiselerinden biri olan Suharto’nun 32 yıllık iktidarının 1998 yılı Mayıs ayında sona ermesiyle başlayan reform sürecinin ürettiği bir parti. 1998 yılında ‘Adalet Partisi’ 2002 yılında adını Adalet ve Kalkınma Partisi olarak değiştirdi. Kuruluşundan itibaren partinin hedefi ülkeyi yolsuzluklardan temizlemekti. Kimi ülkelerdeki benzeri partilerle aynı adı taşıyan PKS, kuruluş ilkeleri noktasında Mısır’daki Müslüman Kardeşler’i (Ihvan’ul Muslimin) örnek almıştır. Bu örneklik, temelde partinin önde gelen kadrolarının Mısır’da eğitim görmüş olmalarının payı büyüktür.

1999 yılından başlayarak birkaç yıl içinde kurulan ve sayısı 150’yi bulan siyasi partilerden 42’si kendisini İslami Parti olarak tanımlıyordu. PKS de bunlardan biriydi. PKS’i diğer partilerden ayıran karakteristik Mısır’da eğitim görmüş kadroların yanı sıra, genç kitleleri yani lise ve üniversite öğrencilerini kampüslerde eğitmek suretiyle bir tür ‘tebliğ’ hareketi olarak yaygınlık gösterdi. Bu özelliğini bugünde devam ettirdiğini söylemek mümkün. Parti, Endonezya’nın siyasi yaşamını belirleyen ve ‘senkretik’ İslam anlayışıyla öne çıkan Cava Adası politika çevrelerince ‘radikal’ bir ekol olarak değerlendirildiği biliniyor. Kurulduğundan kısa bir süre sonra yapılan parlamento seçimlerinde yüzde 1.7 oy oranıyla %2 barajını geçemeyen parti, 2004 seçimlerinde Parti 2004 seçimlerinde yüzde 7.3’lik oyla yedinci büyük parti olarak dikkat çekti. Bu oy oranındaki artıştan hareketle parti sempatizanları arasında bir iki seçim sonrasında ülke Devlet Başkanını çıkartabilecek bir umut doğurmuştu. Ancak  son iki seçimde parti bu umudu gerçeğe dönüştürebilecek bir siyasi başarı yakalayabilmiş değil. Örneğin, 2009 seçimlerinde ise oy oranını biraz daha artırdı ve %7.8’lik temsil kazandı. 2014 seçimlerinde ise oy oranı %6.79’a düşmüş, sıralamada yedinci parti olmayı sürdürmüştür.

Endonezya şartlarında başarı olarak kabul edilebilecek bu siyasi başarı partinin çok kaba tabirle söylemek gerekirse, okumuş yazmış Müslüman kesimin yoğun olduğu şehir merkezlerinde kendini göstermesiyle dikkat çeker. Ancak ülke genel itibarıyla kırsal ve geleneksel toplum yapısının başat olması, parti hedefleri ile toplumsal gerçeklerin örtüşmediğini ortaya koyar. Aslında, kendini islami bir parti olarak ortaya koyan PKS, halkının yüzde 80’i aşkın bölümünün Müslüman olduğu bir ülkede ideolojisini bu kitleleri kuşatacak boyutlara taşımamasıyla da bir handikapa imza attığını ileri sürebiliriz.

Bu çerçevede, sadece Endonezya sosyo-siyasi ikliminde değil, Batılı araştırma kurumlarınca da ülkenin İslami hassasiyetin en yaygın olduğu bölge kabul edilen Açe Eyaleti’nde PKS’in varlığı oldukça sınırlıdır. Normal şartlarda Açe’lilerin PKS’e destek vermeleri beklenir. Ancak PKS ne barış anlaşmasından önce ne de sonrasında ortaya koyduğu politikalar ile Açe halkının taleplerini karşılayabilecek birperformans sergileyebilmiştir. Öyle ki, PKS’le bağlantılı bir STK, Açe’de faaliyet gösteren uluslararası bir kurumun yetim projesine katıldığı bilinen PKS’e bağlı bir STK, söz konusu projedeki yanlışlıkları, hataları, suistimalleri ve yolsuzluk iddialarını yakinen bilmesine rağmen, projede yer alabilmek için susmayı tercih edebilmiştir. Bunu ‘yetim’ kosunuda çokça hassas olduklarını iddia eden çevrelerin varlığını bildiğimiz için gündeme getiriyorum. Öte yandan, Açe Eyaleti’nin barış anlaşması sonrasında ihtiyaç duyduğu en önemli hususların başında gelen sosyo-ekonomik kalkınma noktasında, Eyalet Parlamentosu’ndaki PKS milletvekillerinin çalışmalarında veya seçim öncesi kampanyalardaki söylemlerde de Açe’ye dair sosyal değişimi kontrollü bir şekilde ortaya koyabilecek ve Açe’nin orta vadede gelişimine katkı yapabilecek girişimleri görmek mümkün değildir.Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak bu kadarı kafi...

Büyük vaatlerle gelen PKS, katıldığı son üç seçimde yılda oy oranı %10’u dahi bulmamış bir siyasi parti, ülke politik dengeleri içerisinde kendine yer bulabilmesi, temelde bu partinin ilkeleri, ideolojisi, ülkeyi kalkındırma sürecine dair politikalarının dışında bir nedendir. Söz konusu dengeler partiyi parlamentoda belirli bir konuma getirirken, başkanlık sistemi bağlamında kurulan ittifaklar sayesinde de hükümette birkaç bakanlık alabilmiştir. Ancak parlamentoda yer işgal ettiği 2004’den bu yana PKS, ne bağlı olduğu söylenen İslamcı kökler çerçevesinde siyasi hareketinde sağlıklı bir duruş sergileyebilmiş, ne de ülke kalkınmasında kalıcı politikaların üretilmesinde bir katkı ortaya koyabilmiştir. Aksine, aradan geçen yıllar zarfında aralarında parti başkanı, bakan ve milletvekilleri olmak üzere adı yolsuzluklara karışan ve bu nedenle mahkum olanlar vardır.

Tabii, Endonezya derin siyaseti içerisinde PKS gibi İslamcı kökenden geldiği iddia edilen bir partiye yönelik ‘siyasi suikastlar’ olabilme ihtimalini bir kenara not edibilir. Kaldı ki, PKS bağlıları liderlerinin büyük yolsuzluk suçlamalarına maruz kalmalarını ‘İsrail plânı’ olduğunu ileri sürebilecek kadar işi uluslararası boyutlara taşıyabilmektedir. Tabii işin içine İsrail girince, akan suların durması mı, yoksa hakikaten PKS’in yukarıda dile getirilen hususlardaki acziyeti mi söz konusu diye sormak gerekir. Yani PKS, bir iç muhasebe imkânını henüz değerlendirebilmiş değil. Bunun en son örneğini, 9 Temmuz başkanlık seçimleri öncesi ve sonrasındaki tutumunda bulmak mümkün.

Biraz öncesine gidelim...

17 Mayıs 2014 tarihinde yani parlamento seçimlerinin yapıldığı 9 Nisan tarihinden kısa bir süre sonra, başkanlık seçimi hazırlıklarının odağında PKS lideri Anis Matta, yaptığı basın açıklamasında ‘iktidar da veya muhalefette olsun Gerindra’yı -‘Büyük Endonezya Partisi’- destekleyeceğiz’ açıklamasıyla adına İslamcı parti denilen bir siyasi yapının geçmişi karanlıklarla dolu eski General Prabowo Subianto’nun başında olduğu partiye yeşil ışık yakıyordu. Susilo Bambang Yudhoyono’nun başkanlığında geçen son beş yılda hükümette yer aldığı bakanlıklar bağlamında adı epeyce yolsuzlukla anılmış PKS, reformcu lider olarak bilinen SBY ile geçinememiştir.

Peki PKS, niçin Prabowo’yu desteklememeliydi sorusuna gelelim. Prabowo, ailevi bağı bir yana ülkeyi 32 yıl boyunca yönetmiş ‘güler yüzlü Cava Kralı’ Suharto’nun siyasi mirasını devralmış bir emekli generaldir. Komutan olduğu yıllarda insan hakları, özgürlükler noktasında ortaya koyduğu performans nedeniyle hakkında ciddi iddialar bulunan bir kişidir. Bu özelliklerine rağmen, ordudan ‘atılmasından’ sonra, ülke siyasi elitine mensubiyetinden ötürü soluğu sivil siyasette almayı tercih etmiş, bununla da kalmamış ülkeye başkan olmayı her şeye rağmen gerçekleştirmeyi hedeflemiş bir kişidir. 9 Temmuz başkanlık seçimleri öncesinde de yapılan kamuoyu yoklamalarında Endonezya halkının bir bölümü -anlaşılabilir nedenlerle- asker kökenli olmasından hareketle Prabowo’nun ‘güçlü bir siyasetçi’ olduğu hükmüne varmıştı. Tabii bu güçlülük ile SBY’ın gene mecbur olduğu ittifaklara mahkum oluşundan neşet eden pasifliğinin ters orantılı bir ilişkisi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. 9 Temmuz seçimleri sonrasında, diyelim ki, Prabowo başkan seçilseydi, SBY’dan daha mı aktif olacaktı sorusunu gündeme getirmek gerekir. Çünkü tıpkı SBY gibi, Prabowo da ittifaklarla başkanlığa getirilmiş olacaktı. Dolayısıyla, ülke siyasi gerçekliği temelinden hareket edildiği, ortada bir farklılık bulunmuyor.

PKS’i bir İslamcı parti olarak değil de, ülkenin sıradan partilerinden biri kabul edersek, siyasi çıkarlar doğrultusunda Prabowo ile ittifak kurmasında bir sakınca görülmeyebilir. Nihayetinde, Endonezya’da siyaset maddi çıkarlarla birinci elden ilintili bir müessesedir. Bu müesseseyi değiştirmeye matuf girişimlerde bulunulmayacaksa, adı İslamcı olmuş veya olmamış siyasi gerçeklikte bir yer ifade etmiyor. Bir alternatif olarak, İslamcı kimliğini gene bir kenara bırakıp, toplumsal yapıdaki bozuklukları onarmaya kendini adamış seküler bir siyasi parti kabul ettiğimizde, PKS’in Prabowo veya benzeri yapılarla birarada olamayacağı da ortaya çıkar. Tüm bu alternatifler içerisinde kendini hala İslamcı bir parti olarak tanımlıyorsa PKS’in Prabowo ile yan yanalığındaki tuhaflığı açıklamak mümkün değil. Burada birileri kalkıp, Joko Widodo’nun durduğu siyasi yerden hareketle, PKS’in Prabowo’ya mahkum olduğunu söylemesi de sorunu çözmüyor. Sorun PKS’in siyasi duruşunda.


Kurulduğu ilk yıllarda parti yöneticileri, kendilerini yolsuzluklarla mücadeleye adayacağını ileri sürmüştü. Ancak gelinen noktada, parti üyeleri sadece maddi yolsuzluk çemberinin içine düşmemiş, siyasi yolsuzlukla da anılır olmuştur. Bu nedenledir ki, PKS mensuplarının kuruluş hedefleri üzerinde yeniden çalışmaları ve aradan geçen süre zarfında yapılan hataları tek tek deşifre etmeleri gerekiyor. Ya da, tıpkı mevcut partiler gibi, ülke siyasi yaşamında kurulu düzeni değiştirmek değil, onu tahkim edecek politikalarla meşgul olan bir parti olarak yer almaya devam etmeyi tercih edecektir.

Selasa, 07 Oktober 2014

21. Yüzyıl Asya’sında Demokrasi Görünümleri / Democratic Outlook in Asian Century

Mehmet Özay                                                                                                                    8 Ekim 2014

ABD’nin Ortadoğu ile ve de bununla bağlantılı olarak Afganistan özelinde yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü sıcak hesaplaşmadan geriye ne kaldığı soruları ciddi bir şekilde gündeme getirilirken, yine bu ülkenin 21. Yüzyılda Asya’ya biçtiği rol üzerine de düşünmekte fayda var. Ortadoğu’da işler neredeyse diktatörler dönemini aratacak kadar içinden çıkılmaz bir hâl alırken; Sovyetler Birliği’ne karşı verdiği asil mücadele ile öne çıkmış Afganistan’da, ABD sonrası için sosyo-siyasi düzene çeki düzen verecek belirlenimlerden uzak bir görünüm sergiliyor.

ABD’nin bu hedeflere yönelik tuttuğu hesabın getirisinin ne olduğu bir yana, Asya kıtasının Doğu ve Güneydoğu’suna yönelik hesaplarını nasıl belirleyeceği de muğlaklığını koruyor. Çünkü, ABD dünyada kurulu düzenini devam ettirme mücadelesi verirken, tekil ülkeler ve bölgeler piyon oyuncular olarak varlıklarını sürdürüyor. Bazı ülkeler bu piyonluğu bile isteye kabul ederken, bazıları da buna zorlanıyor. Bu çerçevede ABD, Ortadoğu ve Afganistan’da demokratikleşme, sivil yaşam, liberal değerler ve ekonomi gibi olguları enjekte işinde başarısız olurken, Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri de benzer bir krizle karşı karşıya. Veya böylesi bir krizin yeniden nüksetmekte olduğuna tanık oluyor.

Tabii, şu gerçeği ortaya koymakta yarar var. Ortadoğu ve Afganistan ile Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin hangi parametrelerle karşılaştırılabilirliği konusu önemli bir çalışmayı gerektiriyor. Ancak özne olma koşulunu zorlayan ABD bağlamında bakıldığında, yukarıda da değinilen Batılı değerler silsilesinin, ya zorla ya gönüllü olarak bu toplumlarca kabulü yolunda bir beklenti söz konusu. Ancak bu beklentinin gerçeklikte nereye tekabül ettiğine bir bakalım.

Bütün bir 21. Yüzyıl için gelecek vaad ettiği vurgusu ile öne çık/artıla/n Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinde demokrasinin geniş kitleler nezdinde ne şekilde teveccüh bulduğu; siyasi ve yönetimsel elitin gündeminde -Batı demokrasisi gibi olmasa da, buna yakın bir sosyo-siyasi rejimin varlığını hakim kılacak yapılanmaya dair ne denli ciddi çabaların sergilendiği konusu giderek şüpheli bir hâl alıyor. Bu durumda insan durup, acaba ABD’nin içine bulandığı Ortadoğu ve Afganistan’nın Doğu ve Güneydoğu Asya toplumları için gizliden gizliye bir modelliği mi söz konusu diye sormak istiyor. Öyle ya, olan bitenden hareketle değerlendirilecek olursa, tabiri caizse bir orman kanunu işlevselliğinin(!) arz-ı endam ettiğine tanık olunduğunu söyleyemez miyiz? Adı ve kimliği ne olursa olsun, Ortadoğu ve Afganistan özelinde vuku bulan gelişmelere konu olan halkların bir açmaz içinde olduğu epeydir gündemde yer işgal ediyor. ABD, bu iki bölgede ‘rolünü’ tamamlamamışken, birden gözünü Doğu ve Güneydoğu Asya’ya çevirmesi acaba bir kaçış olarak yorumlanamaz mı?

Bu çerçevede Doğu ve Güneydoğu Asya’ya biraz daha yakından bakalım...

Bir yanında küresel ekonomide ABD’nin ardından ikinci sırada gelmiş ve ardından yaklaşık yirmi yıllık durgunluk sürecine konu olmuş Japonya; öte yanda aynı süreci sürekli kalkınma hamleleri ile karşılamış ve Japonya’nın yerini almış Çin; ve bu iki gücün minyatürü bir gelişmeye konu olmuş Güney Kore ve Çin’in yavrusu Tayvan’ın yer aldığı Doğu Asya’ya bakarken; ASEAN ile belleklere kazınmış ve içinde on ülkenin yer aldığı Güneydoğu Asya’yı da unutmayalım.

ABD’nin bölgeye gelmesindeki başat neden olan ekonomik olarak yükselmekte olan Çin olduğu söylenegeliyor. Çin’in bugünkü ekonomik göstergelere ulaşmasında temel destekçisinin ABD olduğu ise es geçiliyor. Ancak ABD, yatırımları, fonları, destekleri ile gelirken öncelliğinin ‘insan hakları/demokrasi’ gibi değerler olduğu söylemi öne çıkarken, neredeyse son otuz yılda Çin’in yükselirken bu değerleri nasıl algıladığı ve pratikte nasıl bir yere oturttuğu sorusu hala ortada duruyor. Hem de Hong Kong’da Eylül ayı başından bu yana süren gelişmeler ışığında... Aslında Hong Kong’da sergilenen tutum yeni değil. 1989 yılında Tiannanmen Meydanı kuşatan bir milyona yakın ‘demokrasi bağlısı’ Çin’liye Çin Komünist Partisi’nin nasıl bir karşılık verdiği zihinlerde tazeliğini koruyor. O dönem, henüz Çin’in ‘otonom’ bölgesi değilken Hong Konglular Tiannanmen Meydanı özgürlükçülerine en büyük desteği veriyordu. Bugün aradan geçen süreye, Çin’in küresel ekonominin kurallarına bağlılığına, modernleşme sürecinde hızla adım atmasına rağmen, demokrasi ile barışamamış olması önemli bir handikap olarak beliriyor. Çin’in içinde bulunduğu handikabın daha da derinleşmesinde, Hong Kong’un otonom bölge statüsüyle İngiltere Krallığı’ndan 1997 yılında Çin’e geçmesinde vaad edilen kimi hakları vermemekte direnmesi yer alıyor. Hong Konglulara verilecek demokratik hak -ki, bugünlerde verilen mücadele 2017 yılında Ada Valisini halk mı seçecek yoksa Ada’da yaşam süren ancak ana kara parçasında komünist partiye endeksli bireylerin bulunduğu 1200 kişilik konseyce mi belirlenecek bağlamında sürüyor-, ülkedeki diğer eyaletler için de, örneğin başta Sincan (Doğu Türkistan), Tibet olmak üzere neredeyse tüm bölgeler- geçerli kılınmak istenebilir. Bu ise Çin siyasi sisteminin sonu anlamına gelir. Bu sonu getirmemek için sözde reformcu yüzüyle öne çıkan Xi Jinping yönetiminin gerektiğinde ‘Tiannanmen kuralını’ oynamaktan çekinmeyeceği de gözlemcilerin dikkat çektiği bir husus.

Buradan Güneydoğu Asya’nın iki önemli ülkesine yani Endonezya ve Tayland’a geçelim..

Endonezya tek parti değilse bile tek adam dönemini 1965 yılı Ekim ayından 1998 yılı Mayıs ayına kadar Suharto ile yaşadı. 1998 yılı ülkenin uzun 20. Yüzyılının sonu anlamına geliyordu ve adına ‘demokrasi’ denilen bir sisteme geçişi simgeliyordu. Bugüne kadar süren ve adına ‘reform’ denilen süreç bitmiş değil. Bitmediği gibi, kimilerinin sona erdiğini zannettiği Suhartolu yıllara, Suharto politikalarına dönüş anlamı taşıyan gelişmelere konu olmasıyla tedirginlik yaratıyor. Gene burada da bir ABD katışımına rastlanıyor. 1965 yılı 30 Eylül’ünde gerçekleşen askeri darbenin öncesi ve sonrası ABD’nin Endonezya siyasetine nüfuzunu epeyce güçlendiriyor. 1998 Mayıs ayından sonra ‘güçlü bir ülke’ olarak ortaya çıkma azmindeki ülke, bugün kısır bir döngünün içinde. Ülkenin ekonomik yapılanmasına bakıldığında, Çin gibi liberal ekonomik yapının var olup olmadığı gibi bir belirsizlikle karşı karşıyayız. Ekonomisine daha çok ‘yolsuzluk ekonomisi’ denilen ülkenin, önemli petrol ve diğer maden kaynaklarının işleticisi konumundaki şirketlere bakıldığında gene ABD kökenli oldukları görülüyor. Aynı ABD, insan hakları/demokratikleşmelerle başı epeyce dertte olan Endonezya’ya enerji kaynakları dolayısıyla ‘mahkum’ bir görünüm sergiliyor. ABD’de eğitim görmüş Susilo Bambang Yudhoyono’nun (SBY) devlet başkanı olması sadece ülke yönetiminin biraz daha ‘şirin’ görünmesine neden oluyor o kadar. Çünkü aynı SBY döneminde yolsuzluklar en küçük birim köylerden başkentin bakanlığın ‘aydınlık’ labirerntlerine kadar sınır tanımayarak ilerleyişini sürdürdü. Ve halkın ilçe/il belediye başkanları ve valilerini seçme hakkının geri alınması örneğinde görülen gelişmeler kar-topu modeliyle anlatılabilecek şekilde vücud bulurken, SBY tarih kitaplarına belki de, reformcu başkandan, Suhartolu yıllara geçişi olanak tanıyan başkan olarak geçecek.  
Üçüncü örneğimiz yine Güneydoğu Asya’dan...

Soğuk Savaş yıllarında, Filipinlerle birlikte ABD’nin en önemli müttefiki konumundaki Tayland. Budist-monarşi ve siyasi elit-asker yapılaşmasının gücünden pek de bir şey kaybetmediği ülkeden bahsediyoruz. Modern tarihi boyunca yirmiye varan darbe ve darbemsi girişim, anayasasının sürekli yeniden yazılma süreçlerine konu olduğu; Kral’ın siyasi yapıya müdahalesinin sanki bir Kutsal el’in dokunması gibi sabırsızlıklar beklendiği ve kutsandığı bir siyasi yapı. Adına nasıl bir siyasi rejim denilebileceği müşkül olan, Ordunun Kral adına hareket ettiği ve gerektiğinde, şu veya bu şekilde var olan ‘seçim hakkıyla’ mevcut yönetimi idare hakkı kazananların görevden alınabildiği ve her şeyin sıfırlandığı bir ülkeden bahsediyoruz. Bir karşılaştırma babında söylemek gerekirse, Çin’in imalat sanayiindeki gelişimini çok önceden yakalamış; bu bağlamda başta ABD’nin bölgedeki jandarması konumundaki Japonya olmak üzere Batılı ulusaşırı şirketlerin yatırımlarına konu olmuş; turizmi ile Avrupalıların cazibe merkezi haline gelmiş bir ülke. Özetle Kralın kutsallığının demokrasinin sekülerliğini yendiği bir Tayland var karşımızda.


Bu üç ülke özelinde bakarak, 21. yüzyılı temsil edebilecek bir Doğu ve Güneydoğu Asya yapısı karşımızda duruyor mu sorusu üzerinde düşünelim. 

Jumat, 03 Oktober 2014

Malezya’nın Toplumsal Yarası ve Sultan’ın Çıkışı / A Social Injure of Malaysia and The Criticism of A Sultan

Mehmet Özay                                                                                                                     3 Ekim 2014

Malezya’da ana akım siyasi yapıyı temsil eden ‘Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’na (UMNO) muhalefet yapmak cesaret işi ve aynı zamanda büyük bir ciddiyet gerektiriyor. Bu eleştiriyi yapan güçlerin bugün değilse bile, yakın bir gelecekte UMNO kulvarından yapılacak ciddi tepkilere hazır olması ve bunu göğüsleyebilmesi de gerekir. UMNO, bir siyasi yapı olarak, kendisini ülkenin kurucu gücü olarak görüp -ki bu husus, tamamlanması gereken unsurlarla birlikte, siyasi tarih açısından doğru gözüküyor- bu kurucu gücü ilelebed kullanma arzusu kimden gelirse gelsin neredeyse yapılan tüm eleştirileri olumsuzlayan bir yaklaşım sergilemelerine neden oluyor. Malezya’daki tabiriyle ortada ‘siyasi kibir’den söz etmek mümkün.

Geçenlerde ülkenin tarihsel olarak ‘önemli’ sultanlıklarından biri olan Perak Sultanlığı’nın başındaki kişiden böylesi bir eleştiri yükseldi. Sultan olma gibi ‘manevi’ boyutu ağır bastığı düşünülen, bununla birlikte ülke siyasi yaşamına müdahaleleri söz konusu olmayan bir yapıya mensup olan Perak Sultanı Nazrin Şah, diğer sultanlardan bu noktada ayrılıyor. Babası gibi meslekten hukukçu olan Nazrin Şah, birkaç ay önce babasının vefatıyla ‘tahtta’ çıktı. ‘Prens’ olduğu dönemde de sivil toplum yaşamında aktif olarak yer alıyor ve alanıyla ilgili çalışmalara imza atıyordu. Geçen süre zarfında ‘Acaba Nazrin Şah gene bu özelliğini sürdürecek mi?’ diye kendime sorup duruyordum. Bu sorunun cevabı gelmekte gecikmedi. Ancak Nazrin Şah’ın bu seferki çıkışı, ana akım medyanın ilk sayfasında yer almasa da, hükümet politikalarını doğrudan hedef almasıyla dikkat çekmesiyle oldukça şaşırtıcıydı. Bu çerçevede, henüz somut olarak bir tepki gelmemekle birlikte, hükümet çevrelerince pek de hoş karşılanmadığını açıkça söylemek mümkün.

Nazrin Şah, ‘Malezya Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun 47. Kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada, ülkedeki zengin ve fakir kesimler arasında giderek artan uçuruma odaklandı. Bu iki sosyo-ekonomik kesim arasındaki ayrımın giderek artmakta olduğuna dikkat çekerken, ifadeleri arasında ‘Hükümet bu gerçeği inkâr etmemeli’ cümlesi bir tür tehdit içeriği ile ‘muhatabına’ gönderiliyordu. Üstüne üstlük, ‘ülke ayağa kalkmalı ve ne olup bittiğini anlamalı’ cümlesi ise, Malezya şartlarında hiç de alışıldık olmayan, siyasi muhalefetten dahi bu açıklık ve netlikte gelmediği dikkate alındığında son derece anlamlı bir mesajdı.

Gerçeği söylemek gerekirse, Başbakan Necib Bin Razak’ın -ki aynı zamanda Maliye Bakanı-, gelişmiş ülke seviyesine ulaşma noktasında sergilediği azimle birlikte, kapitalist ekonomik yapılaşmanın ve bunun sosyo-ekonomik sorunlarından bi-haber olduğunu söylemek mümkün değil. Öyle ki, Başbakan kısa bir süre önce sadece Malezya’da değil, bölgede yani ASEAN bağlamında hedefin zengin/yoksul ayrımında açılan aranın nasıl kapatılacağı konusunda kafa yorulması konusundaki demecini hatırlamak mümkün. Tabii ülke eko-politikaları denilince sadece Başbakanı tek başına düşünmemek lazım. Arkasında koskoca bir ‘UMNO’ yapısı ve bunun içindeki değişik güç odaklarını ve ülke için biçilen ‘büyük projeleri’ hesaba katmalı.

Sultan Nazrin’in açıklamalarına dönelim...

Konuşma yaptığı kurumun ‘Yolsuzlukla Mücadele’ olduğuna göre Nazrin Şah, bu konuda fakir/yoksul dikotomisinden öte, bu toplumsal gerçeğin bir sonraki safhası olarak değerlendirilebilecek bir başka toplumsal soruna dönüştüğünü ileri sürüyordu. O da, yoksullukla malul kesimlerin -en azından bu kesim içerisinde belli bir kitlenin- yolsuzluğa karıştıkları gerçeğiydi. Nazrin Şah’ın bu konuşması, birkaç haftadır ülke gündeminde önemli sıralarda yer alan çeşitli Gümrükler’deki üst düzey yöneticiler dahil önemli bir kadronun yolsuzluk haberlerinin hemen ardından geldi. Öyle ki, Nazrin Şah’ın sultanı olduğu Perak Eyaleti’ni Gümrük İşleri Müdürü’nün yolsuzlukta başı çekenlerden olmasının da Nazrin Şah’ın eleştirilerinin dozunda bir rolü olsa gerek. Tabii, Sultanı olduğu eyalette memurların görevlerini belirleyen, maaşlarını veren Sultan değil. Dolayısıyla Nazrin Şah’ın hedefinde bu işlerden sorumlu Federal Hükümet bulunuyor.

Yolsuzluk nedeniyle Gümrükçüleri hedef alan baskınların yanı sıra, 2009 yılından bu yana, ekonomiyi dönüştürme programları ile ülke vatandaşlarına umut dağıtan başta Başbakan Necib Bin Razak olmak üzere Hükümet’in de olduğuna kuşku yok. Nazrin Şah, Hükümet yetkililerince ortalama bir aile gelirinin 5900 Ringgit’i, yani yaklaşık 2000 Doları geçtiği yönündeki açıklamasını örnek gösteriyordu. Sultan, hükümetin ‘pembe tablolar çizen’ açıklamasını, gene ‘Yeni Ekonomik Model’ adı verilen yapıyla ilgili son verileri ele alan rapora dayandırarak olumsuzluyordu. Böylece son derece rasyonel bir çıkışa imza attığını sembolik olarak da ortaya koyuyordu. ‘Yeni Ekonomik Model’le ilgili raporda, ülkedeki toplam hane sayısının %80’inin aylık gelirinin 5000 Ringgit, yani 1600 Dolara tekabül ediyor. Ve bu oranın %40’ının geliri ise 2000 Ringgit, yani 600 Dolar civarında.
Bu ücret dağılımını dikkate alan Sultan, halkın önemli bir bölümünün ikinci bir iş peşinde koştuğuna ve bunun üretimde verimliliği düşürdüğüne vurgu yaptı. Bu kitlenin oranının ne olduğuna dair bir fikir ortada olmamakla birlikte yolsuzluğa bulaşanların da olduğu bir vakıa. Sultan’ın vurgu yaptığı ise, kamu ve özel sektörde üst düzey yetkililerin de ulaşmayı hedefledikleri yaşam tarzını yakalama arzusuyla yolsuzluklara bulaştıklarına dairdi. Bu söylemin hedefinde, memurların maaşlarını düzenleyen Federal Hükümet bulunduğunu söylemeye gerek yok.

Aslında bunun ardında, Malezya’da ‘seremonilerin’ yoğun olduğu bir toplumda bu türden faaliyetlere giden harcamaların sadece devlet, saray, soylular ve zenginlerle sınırlı olmadığı dikkate alındığında, halk arasında en azından sosyo-ekonomik yapı itibarıyla içinde yer almadığı ve almasının mümkün olamayacağı bir hayat standardı özlemine konuşlananların sayısı yolsuzluk olgusunun ciddi bir yer aldığını ortaya koyuyor.

Bu mevcut durumun 2020 kalkınmış ülke hedefine ulaşmayı zorlayacağını üstü kapalı olarak ifade eden Sultan, aynı zamanda, öyle ki, ‘Sultan’ olmanın da verdiği bir cesaretle “İslam’ın aşırılıklardan kaçınılması” konusundaki öğüdüne atıfta bulunuyor. Dr. Mahathir Muhammed’in başbakanlığı dönemine denk gelen ‘Neo-Liberal’ politika uygulama furyasının Malezya’da yankı bulmasından bu yana gelişme gösteren ekonomik ilişkilerin Malezya toplumunu getirdiği bir nokta bu aslında. Bununla birlikte, seküler dünyanın ekonomik dehşet içeren sistemi kapitalizme eklemlenmiş bir toplumunda ortaya çıkan pek çok sorun arasında sadece biri olan ‘varsıl/yoksul’ ayrımını ‘İslami prensiplerle’ çözme açılımı da aslında birbiriyle uyuşmayan iki dokuyu eklemleme çabası değil mi acaba?  


Bir de, ‘Ortada sosyal bir hastalık var. Toplum doktorları ve cerrahları bu hastalığın üstesinden gelmeli’ diyen Sultan herhalde kapitalizmin hakim olduğu Batı toplumlarında da benzer sorunların olduğunu ve bunların pek de öyle Batılı ‘toplum doktorlarınca’ çözülmüşlüğüne dair elde bir veri de olmadığını bilmiyor değildir. O zaman Malezya toplumundaki bahsi geçen sorun nasıl çözülecek?

Rabu, 01 Oktober 2014

Endonezya’da 1965 Darbesinin Yıldönümü / The Anniversary of the 1965 Coup in Indonesia

Mehmet Özay                                                                                                                    1 Ekim 2014

30 Eylül gecesini 1 Ekim’e bağlayan gece yarısı Endonezya’da yaşananlar -diğer benzeri ülkelerde olduğu gibi- sadece bir iç hesaplaşma değil, dönemin yani Soğuk Savaş yıllarındaki uluslararası ilişkileriyle doğrudan ilintili bir bağlamı vardır. Ülkeyi ‘toplumsal karatma’ atmosferine sürükleyen 30 Eylül gecesi gerçekleşen askeri darbe, bir dönemin kapanması ve yeni bir dönemin açılması ile sınırlı da değil elbette. Bu darbe ve sonrasında, Endonezya’nın hangi siyasi ve toplumsal yapılanmaya ‘itildiği’ ve uluslararası çevrelerce nerede konuşlandırıldığı kadar, Çin’den sonra ikinci büyük Komünist Partisi’nin varlığı ile bu süreçte hangi Müslüman çevrelerin ne şekilde rol aldıkları üzerinde düşünülmeyi hak etmektedir.

Bugüne kadar darbenin nedeni olarak öne sürülen altı üst düzey ordu mensubunun katledilmesi muamması bugüne kadar çözülememişken; hayatlarına kastedilen yüzbinlerce insanın ve yakınlarının -ki öldürülenlerin sayısını kimi araştırmacıların çalışmalarında 1.5 milyona kadar çıkmaktadır; öldürülenlerin yakınları da hesaba katıldığında bu gelişmeden etkilenen kitlenin önemli bir sayıya ulaştığı görülür- adalet önünde hak arayışlarına yer verilmemişken; bu darbe sonrasında Suharto rejiminin icraatlarına yönelik çabalar ortaya konmamışken; yüzbinlerin kıyımında aktif veya pasif rol Müslüman kitlelerin -ki bunları temsil eden cemaat yapısı bugün de önemli bir sosyo-dini organizasyon olarak varlığını sürdürmektedir- kendi iç hesaplaşmalarını yapmamışken Endonezya’nın bugünkü siyasi konumu anlamlandırılması güçtür.

Bu darbenin ardından gerçekleştirilen ve toplumun bir bölümüne yönelik ‘rejim hıncına’ bir kısım halk katmanlarının da katılımıyla ülkenin modern tarihinde önemli bir kıyım yaşandı. Generallerin öldürülmesinden sorumlu tutulan komünist parti değil di sadece bu süreçten payını alan. Partinin kapatılması, üst düzey yöneticilerinin tutuklanması ile de süreç bitmedi. Bu parti yöneticileri şayet soruşturmalara dayalı olarak suikastlerden sorumlu tutulmaları, adalet önüne çıkartılmaları ve haklarında ‘adil’ bir karar verilmiş olsaydı, sadece bu kişilerin ‘bireysel hak ve onurlarına’ değil, toplumsal barışa da çok büyük katkı yapılırdı. Bu anlamda, o dönem ve sonrasında Güneydoğu Asya’yı kasıp kavuran zulümler zincirinde Endonezya yer almaz, aksine diğer ülkeler ‘adaletin’ tesisinin nasıl olacağını ortaya koyarak örnek bile gösterilebilirdi.

Ancak böyle olmadı...

Ordu tarafından oluşturulan korku ve sindirme psikolojisi ile ‘toplumsal nefret’in birleşmesi yüzbinlerce insanın hayatına mal oldu. Bu tip ülkelerde sadece resmi güvenlik güçleri vazife almaz. Ordu ve polis gücünün yanı sıra, adına ‘milis’ denilen devletin ihtiyaç duyduğunda ‘arazide’ her türlü ‘kapasitesiyle’ harekete geçirebileceği, sayısı kesinlikle resmi olarak bilinmeyen bir güç 30 Eylül gecesini takip eden süreçte önemli bir işlev gördü. Tabii rejimi yönlendirme kabiliyetindeki kişi ve kurumların suçu üzerine yıktığı kesim ile, bu kesimin şikayet edildiği toplumsal gruplar arasındaki ideolojik ve toplumsal fark, milisler ve resmi makamların göz ardı etmediği bir gerçekti. Suçlanan kesim, yani komünist partisi ve partiyle şu veya bu şekilde ilintisi olmuş veya olduğu var sayılan kitlelerdi. Bu grubun geniş toplum kesimlerinde şikayet edildiği yapılar ise geniş Müslüman kesimdi. Bu bağlamda, seküler bir devlet yapısı olmasına rağmen, devletin kilit noktalarındaki karar mercileri geniş Müslüman kesimleri nasıl harekete geçirebildiğini yüreklilikle sormak gerekir. Adalet olgusundan yoksun bir seküler devlet mekanizmasının ve bunun uluslararası bağlamlarının oluşturduğu propaganda Müslüman kitlelerin nereye süreklendiğini ortaya koymaktadır.

Endonezya Cumhuriyeti, 1945 yılındaki kuruluş temelleri, şartları ve bütün tartışmaları ile dikkate alındığında modern bir ulus devlet olma yolunda Cava Adası elitinin seküler ideolojisinin, yani Cava Milliyetçiliğinin bir ürünü olarak doğmuştur. Geniş bir coğrafyayı kaplayan ülkede, Cava milliyetçiliğinin İslamla ilintisi de sorgulanmayı hak edecek denli önemlidir. Ancak benzer ülkelerde gözlemlendiği gibi, seküler milliyetçilik olgusu ile din -bu bağlamda Müslümanlık- sömürgecilik döneminin sona erdirilmesi süreçlerinde içiçe geçmiş dinamik yapılardır. Sömürgeciler şu veya bu şekilde anavatandan ‘fiziki’ olarak çıkartıldıklarında yeni bir karar mekanizması ortaya konmuştur ki, bunda Endonezya Müslüman liderlerinin, entellektüellerinin, siyasetçilerinin katkısı göz ardı edilemez. Bu sürece rağmen, sadece geniş Müslüman kitlelerine değil, bu ülkenin tüm etnik ve dini farklılıklarına adaletle hizmet verecek bir yapı oluşmamış, oluşturulmamıştır.

Bunun neden oluşturulamadığını, kuruluşundan 1965 yılına kadar ülkeyi yirmi yıl boyunca yöneten Sukarno’nun izlediği birbirinden farklı siyasi yaklaşımlarda bulmak mümkün. Tabii bu husus burada yer verilemeyecek kadar detaylıdır. Bu çerçevede, kısaca değinilmesi ve sorulması gereken husus, Sukarno ülkenin yapılaşmasında İslamla bağlantılı unsurlara ne kadar yer verip vermediğiyle alâkalıdır. Yirmi yıllık süreçte sadece Açe’de değil, Batı Cava ve Sulawesi’de aktif olarak İslam Devleti kurma çabalarına Sukarno’nun başında bulunduğu merkezi hükümetin tepkisi ortadadır. Bir diğer husus, gene bu dönemde mevcut siyasi yapı içerisinde hareket kabiliyeti geliştirmeyi öncellemiş ve bunu Masyumi adıyla siyasi partiyle pratiğe geçirmiş yapının da akibetinin de dikkatlice incelenmesi gerekir. Şu kadarını söylemekle iktifa edeyim ki, dönemin umut vaad eden bu siyasi harekitinde sonun başlangıcına imza atan çevreler, 30 Eylül sonrasında komünist cadı avında aktif rol alanlarla aynı çevreler olması tarihi bir tesadüf olamaz. 

1965 yılı 30 Eylül’ünü takip eden günler, haftalar ve aylarda, ordunun psikolojik harekat biriminin, basının vb. kurumların ortaklığıyla geniş Müslüman kitleler ‘komünist tehlikesi ve tehdidine’ karşı harekete geçirilmişlerdir. Sadece milisler değil, sıradan Müslüman bireyler, gruplar yanı başlarındaki komşularının belki de akrabalarının ‘komünistlikle’ ilişkilendirilmesi ‘şaiyasına’ dayanarak şiddette aracı kılınmışlardır. Bu süreç, Sukarno’nun adına din dediği, ancak hangi din olduğu pek de bariz olmayan ‘kutsal yapı’sı, Cava milliyetçiliği ve komünizmle flörtüne dayalı siyaset anlayışında son anlamı taşıyordu. Bu sürece noktayı koymaya ‘itilen’ dönemin askeri istihbaratın başı Suharto ise, komünist partiye atfedilen general kıyımının ardından harekete geçirdiği kitlelerin başında ‘Müslümanların’ olması dikkat çeker.

Suharto döneminde sivil yönetim ve sivil yaşam adına neler ortaya konmuştur? Kısaca değinelim...

Darbe lideri Suharto kısa bir süre sonra sivil idarenin başına geçtiğinde icraatı, içinden doğup çıktığı orduyu siyasetin tüm organlarında başat yere taşımak oldu. Suharto’nun ‘Yeni Düzen’ adını verdiği sistem içerisinde kısa sürede, üniformalarını çıkaran ve yerine takım elbiselerini giyen ordu mensuplarının toplumsal yapıda militarizasyonu başlatıldı.Ordu kurumuna biçilen ulusun güvenliği rolüne dayanarak, ülkede yapılan ‘demokratik’ seçimler sonunda oluşan meclise ordudan belli sayıda asker ‘doğrudan’ atanmaya başlandı. Bu dönemde, çok sayıda ordu mensubu bürokrat olarak değişik kurumlara atanmaya başlanmıştır. Ordu bu uygulamayı destekleyecek argümanlar bulmakta zorlanmamaktadır. Bu gerekçelerden önde geleni “halk bize güveniyor” mottosudur. Doğal olarak bu durum, bütün bir hükümetler döneminde devam edip gidecek olan asker kadrosunun varlığını geleneksel hale getirmiş ve sivil bürokrasinin oluşumunun önündeki en önemli engellerden biri haline gelmiştir. Öyle ki, 1970’lerin sonlarında merkezi hükümetin yarısı ve eyalet valiliklerinin de üçte ikisinden fazlasını ordu tarafından atanan askerler oluşturuyordu. Yerel düzeydeki yöneticilerin %56’sı da askerdi. Bürokrasinin %78’i generallerden; bakanlıklardaki üst düzey bürokratların %84’ünü askerler oluşturuyordu. Askerlerin bürokraside üstünlükleri sadece ülke içerisinde değil, aynı zamanda büyükelçiliklerde de dikkat çekici boyuttaydı. 1977 yılındaki rakamlara bakıldığında büyükelçiliklerin hemen hemen yarısının askerlerden oluştuğu görülür.

Güler yüzlü general Suharto’nun siyasi egemenliği 1998 yılı Mayıs ayında sona erse de, bugün ortaya koyduğu anlayış yeni bir vecheye bürünmüş olarak varlığını sürdürmektedir. Bugün, başkanlık seçimlerinde kaybeden üvey oğlu general Prabowo Subianto kaybetmenin verdiği hırsla babasının dönemine özgü uygulamaları gündeme getirmeye soyunmaktadır. Gene çok ilginçtir ki, Prabowo’ya bu süreçte destek olan sözde İslamcı çevreler 1965 sonrasındakilerle benzerlik arz etmektedir.