Rabu, 11 April 2012

Açe’de Deprem ve Yankıları


Depremin merkez üssü haritada kırmızı
nokta ile gösterilmiştir.

Açe’de dün saat 15.30 civarında meydana gelen depremin ardından bugün resmi dairelerin ve iş merkezlerinin önemli ölçüde kapalı olduğu belirtiliyor.

Halkın bir bölümü evlerine geri dönerken, özellikle sahil şeridinde yaşayanlar depremin şoku ve özellikle de tsunami tehlikesinin yarattığı şokun etkisindeler.


Açe’den birinci elden aldığımız haberler doğrultusunda herhangi bir yıkım olmadığı gibi, doğrudan depremin yol açtığı ölü ve yaralı haberi de gelmedi.



Şimdiye kadar yerel ve merkezi hükümetten depreme dair haberlerin yansımamış olması da dikkat çekici. 


Açe'den haber aldıkça gelişmeleri sitemizden duyurmaya devam edeceğiz. 

Açe’de Depremin Hatırlattıkları (II)

Aslında bu bölüme "Bir varmış bir yokmuş..." diyerek başlayabiliriz. Ne de olsa bir "masal" anlatıyoruz... 


Bir önceki bölümde Açe depreminin hatırlattığı birkaç teknik hususa değinmiştik. Dikkatlere sunulması gereken hususlar bunlarla sınırlı değil elbette... Bu bölümde söz konusu hususların başında gelen yetim olgusuna değineceğiz. Depremler gibi doğal afetler neticesinde -ve de çatışmalar ve savaşları da ekleyelim- “yetim olgusuna” parmak basmak kadar da acil ve anlaşılır bir durum olamaz.

Bu nedenledir ki, deprem’le birlikte akla gelen ilk olgulardan biri “yetimler” olmaktadır. Yetim olgusunun dini, insani boyutlarının kaçınılmazlığı herkesi ama herkesi bu olgu üzerinde “hakkıyla” durmaya itmeli değil mi? Bu sosyal bir sorumluluk gibi algılanabileceği gibi, dini alanın da vazgeçilmezleri arasındadır. Alanında uzman akademisyenleri, din alimlerini, yardımı gözeten profesyonelleri konu üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerekmez mi? “Düşünüyorlar ya!” denilebilir.  O zaman Açe’ye dönelim ve profesyonellere, akademisyenlere ve din alimlerine soralım...

Din alimlerinden başlayalım. Diyelim ki, bir İslam hukuku alimisiniz ve yetim projesi liderliği için nasıl bir profil çizersiniz? Diyelim ki, bizatihi sizin, yani bir İslam hukukçusu olarak sizin oğlunuz olsun. Bu oğlunuz üniversiteden şu veya bu şekilde atılmış olsun. Hinliğin çok para ettiği bir dönemde, hinoğlu hinlik yapıp oğlunuz kendini bir yetim projesinin başına getirtsin. Nasıl mı? Atıldığı okuldan aldığı sahte mezuniyet belgesiyle “ehil” olduğunu söz konusu kuruma ikna ettirsin. Şimdi, bir İslam hukukçusu olarak –velev ki oğlunuzun bu ‘hinliğinden’ -siz biliyorsunuzdur diye diğer hinliklerine değinmiyoruz burada- evvelinde haberiniz olmasın. -Ki, hiç böyle bir şey olabilir mi, oğlunuz sizin değil mi? Yurt dışında okuyor mu, okumuyor mu, ne halt ediyor, baba olarak sorumluluğunuz öyle değil mi?- Nasıl bir tepki verirsiniz? İslam Hukuku’nu topluma yansıtırken, aile fertlerinize yansıtmama gibi bir durumda karşı karşıya kaldığınız önemli bir çelişkiyi nasıl aşarsınız? Üstüne üstlük, sorumluluğun “yetimler” gibi hafife alınası bir yanı olmayan bir olgu üzerinde var olduğunu düşündüğünüzde herhalde toplumdaki diğer ehil ve profesyonellerin  içinde en çok siz, -ki İslam Hukuku alanında uzmansınız- dikkatlere çekileceksiniz.

Akademisyenlere soralım. Diyelim ki, köklü bir üniversitenin önemli bir biriminde bölüm başkanısınız. İlâveten, uluslararası bir İslam örgütünde bir birimin de uzun yıllar başkanlığını yürütüyorsunuz. Yani saygınlığınıza diyecek yok. Size sormazlar mı, “Ya, Hoca, sen yüksek lisans ve doktora için öğrenci alırken, kılı kırk yarmıyor musun? Kendi kaftanın altında toplanmak isteyen öğrencilerin “kırk dereden su getirmesi beklentisi içinde değil  misin?  Eyvallah öylesin... Öyle de olunmalı. Akademidesin... Ya da tersiniz yapmış mısınızdır? Ne diyelim, lisanstan atılmış ve sahte lisans mezuniyeti ile başvuruda bulunmuş birini bile bile, tüm kanıtlar ortadayken yüksek lisansa kabul etmişliğiniz var mıdır? Peki o zaman sormazlar mı “Hoca, sen şu kurumun başına geçtin, üstüne üstlük bir de tüm dünyaya “pilot proje” olarak sunduğun yetim oluşumunun başına da şöyle şöyle mikyasta birini getirdin. Olur mu şimdi?” Hiyerarşik kadrolaşmada şöyle oldu böyle oldu mazeretleri tutabilir denilebilir belki kimilerince. Hadi onu da geçtik. Yahu sana, “pilot proje” gibi kilit bir noktaya atanmış kişi hakkında “Hoca, işte size uluslararası üniversiteden atıldığına dair belge” dediklerinde de mi yok saydın “yetim hakkını”? Cevabınız “Efendim, siz karışmayınız" mı oldu yoksa? Bırakın program yürütmeyi, insani ilişkileri sorunlu olduğu kadar, yetimle karşılaşmamak için her türlü çareyi arayan ve de bulan bir kişi üzerinden yüklendiğiniz sorumluluğunu yedi yıl boyunca nasıl taşıdınız? Ve de bundan sonra nasıl taşıyacaksınız?

Yardım gözeten profesyonellere gelelim. Deprem olmuş... Büyük acı var...  Diyelim ki kapınız çalınıyor... “Abi yardıma geldim” girizgâhı, babam şöyle böyle, amcam şöyle böyle destek cümleleri ile devam ediyor. “O senin amcanı da tanıyoruz babanı da iyi insanlardır. Tamam seni aldık göreve” diyebilir misiniz? İçinde bir statü taşıdığınız kurumunuzun profesyonelliği sizi “aile ilişkileri” ile iş yapmak durumunda bırakabilir mi? “Bilmiyorduk.” yaklaşımınızı “bildikten sonra da” devam ettirmek profesyonelliğin unsurları arasında mıdır?

Nedense Açe depremi böylesi düşünceleri akla getirtiyor. Ve bir soruyla bitirelim. Bu hatalar zincirinden hasıl olan ve sadece yetimleri değil, tüm toplumu şu veya bu şekilde etkileyen enkaz ve yıkım, bilmem kaç şiddetindeki atom bombasına eşit doğal depremin yol açtığı tesirden daha mı az? Bunun cevabını akademisyenler, din alimleri ve profesyoneller verebilir. 

Açe’de Depremin Hatırlattıkları (I)




Açe’de her deprem oluşunda Türk medyasında bir hareketlenmenin baş göstermesi doğal. Bunu defaatle gündeme getirdik. Tekrar etmeyeceğiz... İlk etapta dikkat çeken husus, sürekli 26 Aralık 2004 depremine -daha doğrusu tsunamiye- atıf yapılarak vefat edenlerin sayısıyla ilgili bilgiler geliyor. Kimi 120.000, kimi 130.000 kimileri de sayısı epeyce yukarıya çekerek 200.000 kişinin vefat ettiğini belirtiyor. Anlaşılan o ki, aradan geçen yedi yıla rağmen, ilgililer henüz ortak bir sayı etrafında buluşabilmiş değil.

Temelde depremler ürkütücüdür. Açe için bunun bir başka boyutta hissedildiğine kuşku yok. Güneydoğu Asya veya en azından ilgi alanımızın odağında olması hasebiyle Açe depremlerinin, yani tektonik hadiselerin ortaya çıkışı örneğin Türkiye’deki depremlerden farklılık arz eder. Bu farkı bilmeyen ya da bildiği halde paylaşmayan organlar, halk arasında heyecanın yükselmesine neden olabilirler. Nedir iki coğrafyadaki depremlerin farkı? En temel itibarıyla Açe depremleri yatay eksende gerçekleşir, Türkiye’de ise dikey olduğu ifade edilir. Yatay eksenli depremlerin şiddeti yüksek olsa da, kayıplar ve yıkımlar noktasında şiddetine oranla “görece” minimal düzeyde kalır. Bu çerçevede, daha henüz yeni gerçekleşen 11 Nisan’daki Açe depremi boyut olarak neredeyse 26 Aralık 2004 depremine yakın: 8.9 (şu anki veriler 8.6 ila 8.9 arasında değişiyor). Bu bilgileri Türk (ve de dünya) kamuoyu ile paylaşılmasıyla olağanüstü bir “heyecan dalgasının da” harekete geçirilmediğini kim söyleyebilir.

Evet, depremler korkutucudur. Öte yandan, deprem bölgesinde yaşayan insanların hissiyatları ve maddi ortamın getirdiği şartları algılamak için kafi miktarda tecrübe sahibi olduğumuzu düşünüyorum. Elbette Açeliler canhıraş bir şekilde evlerini, ofislerini terk ederek kendilerini sokağa atıyorlar; motosikletlerine, arabalarına binerek yakınlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu doğal bir refleks. Doğal olmayanı ise bu reflekse uygun bir tepki oluşturulamaması olduğu gözlemleniyor.

Öyle gözüküyor ki, hâlâ Açeliler kadar Açe’yi de tanımaya ihtiyacımız var. 

Açe’de Halk Kazandı


Mehmet Özay                                                                              10 Nisan 2012

Dr. Zeyni Abdullah (sağda) ve
Müzekkir Manaf
Açe’de dün yapılan seçimlerde zafer Açe Partisi’nin (PA). Yaklaşık üç milyon seçmenin oy kullandığı ve kesin sonuçların 17 Nisan’da açıklanacağı seçimlere dair Endonezya Araştırma Enstitüsü yaptığı araştırmada, Açe Partisi adayları Dr. Zeyni Abdullah ve Müzekkir Manaf’ın (Muallim) %54.4’ünü kazandığını ilân etti. Dün akşam kendisiyle görüşme fırsatı bulduğum PA’nın üst düzey bir  yetkilisi bu oy oranını doğrulayarak Zeyni ve Müzekkir’in yeni dönemde görev yapacaklarını ifade etti. Her ne kadar seçimlere rakip olarak girmiş olsalar da Dr. Zeyni Abdullah ve rakibi İrvandi Yusuf’un (%29) aldıkları oylar hesaba katıldığında, Açe halkının yaklaşık %90’ının oylarını yerel parti ve adayları için kullandığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu husus, Açe siyasetinde yerel dinamiklerin gücünü kanıtlaması bakımından oldukça dikkat çekici.

Bu sonuçlarla Açe 2012-2017 yılları arasında Açe Partisi adaylarınca yönetilecek. Dünkü seçimler 2005’den bugüne kadar yaşanan otonomi sürecinde önemli bir kilometre taşı ve sürecin sağlıklı bir şekilde işletilmesinde güçlü bir dayanak noktası nisbetinde değerlendirilebilir. Seçimleri yakından izleyen Avrupalı gözlemcilerin kanaati seçimlere barışın hakim olduğuydu. Özellikle Açe Barışı’nı hayata geçirilmesinde önemli rolü olan bireylerin başında gelen Finlandiyalı Juha Christensen, ilk sonuçlara göre ortaya çıkan siyasi fotoğrafın Açe Barışı için umut verici olduğunu ifade etti. 2005 yılındaki barış görüşmelerinin hayata geçirilmesinde perde arkasında oynadığı rolle tanınan ve bugün PACTA’nın (Peace Architecture and Confilct Transformation Alliance) başında yer alan Juha, seçilen yeni valinin farklı yönetim felsefesi ile sürece önemli katkıda bulunacağından emin olduğunu ileri sürdü. Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir devam eden seçim sürecinde zaman zaman giderek artan atmosfer nedeniyle merkezi hükümetin “özel birlikleri” Açe’ye konuşlandırması çatışma dönemini anımsatan görüntülere yol açması dolayısıyla pek çok çevrenin eleştirisini çekmişti.

Güneydoğu ve Doğu Asya’nın önemli medya organı Channelnewsasia Açe’deki seçimlerini ilk haber olarak geçti. Öte yandan, Türk-Açe ilişkilerine toz kondurmayan kimi çevrelerin Açe realitesine sıra geldiğinde söyleyecek sözlerinin olmaması, üstüne üstlük Açe gerçeğine kayıtsızlıkları, onların tarihsel ilişkileri mitsel boyutuyla öne çıkarmaktan başka bir işlevlerinin olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Bu mitsel ilişkiler üzerinden devşirdikleri “kazanımları” bu çevreleri olsa olsa tarih önünde mahcup etme işlevi görecektir. Niçin bu kesinlikte ifade ediyoruz? Çünkü Açe, tarihinin görece erken dönemlerinden bugüne kendisine yapılan haksızlıkları hiçbir zaman kabul etmemiş ve bunun hesabını sormuştur. Bu tüm dışarlılıklılar ve yerli işbirlikçilerinin tümü için geçerlidir… Bir yıla yakın bir süredir Açe seçimlerinin önemine vurgu yapmayı sürdürürken ve aktörleri tek tek değerlendirirken PA’sız bir Açe siyasetinin Açe’ye yarar değil, zarar getireceğine vurgu yapıyorduk. Seçim sonuçları, argümanlarımızın haklılığının kanıtı olarak da okunabilir elbette. Önümüzdeki süreçte takipte olacağımız unsurların başında, Açe’de şampiyonluk yapan çevrelerin -merkeze eklemlenmiş oldukları halde- Açe’de nasıl bir oyun sergileyecekleri olacak.

Seçim sonucunda ne oldu kısaca bir bakalım… Açe Partisi’ne meydan okuyan İrvandi Yusuf  ise, 2006’da aldığı oydan daha az (%29.8) oy alarak en azından şimdilik siyasi yaşamına ara verdiğini düşünebiliriz. Beş yıllık icraatı, birikimi ile güçlü liderlik vasfına sahip olduğu ileri sürülebilecek İrvandi Yusuf, elbetteki bugün maruz kaldığı siyasi mağlubiyete dair iç muhasebeyi yapacaktır. Mizah gücü yüksek kişiliği ile tanınan İrvandi Yusuf, oy kullandıktan sonra yaptığı kısa açıklamada, seçimi %1 farkla kazanacağını dile getiriyordu. Bu cevap İrvandi’nin umutla umutsuzluk arasında duruşunu sembolik olarak ifade ediyordu aslında. Öte yandan, işin ciddi tarafında ise her ne olursa olsun seçim sonucunu kabul edeceğini ve önemli olanın Açe’de barışın devamı olduğunu söylüyordu. Ancak İrvandi kaybetti. Onu kayba götüren sebepler nelerdi? Hiç kuşku yok ki, PA’ya cephe alması ilk sırada geliyor. Birkaç yıl öncesine kadar içinde yer aldığı harekete cephe alması daha çok tartışılacak ve eminiz ki, akademisyenlerce araştırmaya değer bulunacaktır. İrvandi, seçim boyunca beş yıllık icraatlarında ücretsiz sağlık hizmetini hayata geçirmesini, Açe genelindeki 115.000 yetime (evet yanlış okumadınız tamı tamına YÜZONBEŞBİN yetim) fon bağlaması gibi unsurların dışında dayanak bulacağı köklü bir icraatı olmamıştı. Sürekli yakından takip ettiğimiz üzere ekonomik yaşamda köklü değişiklikler getirecek projeleri ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla anlaşmalar imzalaması dikkat çekiyordu. Ancak bir türlü bunların somutlaştığına tanık olunamadı. Helsinki Barış Anlaşması’nın olmazsa olmaz şartlarını hayata geçirmemesi sadece siyasi bir boşluk değil, Açe’de barışın devamlılığı için de sorunlu bir durum yaratmıştı.

Vali yardımcısı Muhammed Nazar kaybeden diğer önemli liderlerden biri. Nazar seçimlerde sadece %7.8 oranında oy aldı. Genç Nazar’ı kayba götüren nedenlerin başında, ulusal siyasetin odağındaki partilerle doğrudan ittifak kurmasında yatığını söyleyebiliriz. Böylece Nazar siyasetin sıcak atmosferine ara verip, 15 yıl önceki sivil aktivistliğe geri dönecektir. Böylece düşünceleri ile Açe siyasi ve toplumsal yaşamına katkı yapacağına kuşku yok. Şah Kuala Üniversitesi Rektörü kıymetli Prof. Dr. Darni Davud Hocam ise seçimde varlık gösterememesiyle beni yanıltmadı. Hoca’nın halkın diline uzak politik söylemi salt “bireysel yanılgıyı” ortaya koymuyordu elbette. Çok daha ötesinde, Açe’deki akademi dünyasının Açe siyasetini okuyamamasının sembolik bir göstergesi olarak ortaya çıkıyordu. Seçim öncesi süreçte çeşitli vesilelerle görüştüğüm akademi dünyasının önemli isimleri Davud Hoca’yı destekleyeceklerini açık/gizli dile getiriyorlardı. Akademi niçin hep böyle yanlış kararlar alıyor sorusunu bir kez daha burada soralım o zaman... Ortaya çıkan sonuçlardaki bir diğer ilginç nokta, biraraya gelmeleri pek de mümkün olmayan akademi ile “ulema” çevrelerinin kayıpta benzer noktada buluşuyor olmalarıdır. Akademi çevreleri kadar, ulema çevresinin de siyaseten nasıl bir duruş benimsediği ve bunun ne gibi problemleri içinde barındırdığı üzerinde düşünmeye devam diyoruz…

Peki bu seçimde Endonzya ne öğrendi? Her zaman söylüyoruz Açe siyaseti Endonezya’nın her zaman önünde olmuştur. 2005’den sonra yapılan seçimlerde bunu açıkça gözlemlemiş ve kaleme dökmüştük. Bu seferki seçimde de ilkler söz konusuydu. Bir tanesi üzerinde duralım kısaca… Geçen hafta, Endonezya geneli için de örnek olmaklığı ile öne çıkan bir olguya tanık olduk. Endonezya’nın önde gelen özel kanalı Metro Tv’de 6 Nisan’da vali adaylarının katılımıyla açık oturum gerçekleştirdi. Açe siyasetinin kalitesinin göstergelerinden biri olan ve tüm Endonezya’ya misal olacak bu gelişmede adaylar çapraz sorularla birbirlerini yokluyorlardı. Bu programda can alıcı sorulardan biri PA adayı Dr. Zeyni’den geldi. Dr. Zeyni, Helsinki Barış Anlaşması’nın önemli maddelerinin yürürlüğüne konulmamasını eleştirerek, bu konudaki sorularını son beş yıldır valilik görevini yürüten İrvandi Yusuf’a yöneltiyordu. Yusuf’un bu soruya nasıl cevap verdiği bir yana, Dr. Zeyni’nin niçin bu hususları gündeme getiriyordu? Nedenlerin başında bu hususların, uluslararası tanınırlığına konu olan bir anlaşmayla organik ilişkisi kadar, elbette ki, Endonezya Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nın 2005 yılındaki 15 Sayılı kararı ile sabit olmasına dayanıyor. 15 Ağustos 2005’den bu yana yönetim mekanizmasının en üstünde yer alan İrvandi Yusuf ve yardımcısı Muhammed Nazar’ın Helsinki Barış Anlaşması maddelerinin hayata geçirilmesinde yavaş davranmalarıyla eleştiriliyordu. Evet yukarıda değindiğimiz unsurlar ve benzerleri Endonezya siyaseti için öğretici oluyor ve olacak da. İleride diğer eyaletlerde Açe’dekine benzer siyasi otonom hakların edinimi konusunda talepler çıkarsa hiç süpriz olmayacak…

Açe’yi nasıl bir Açe Partisi yönetimi bekliyor? Bu sorunun cevabını süreçte detaylı bir şekilde kaleme alacağız. Ancak burada ifade etmek gerekirse, Açe Partisi bir “hizip” partisi değil. Açe’deki tüm toplumsal sınıfları ve grupları içine alan bir yapı olduğunu ortaya koyması ile diğer unsurlardan ayrılıyor. İkinci husus, geçen beş yıl zarfında vali ile parlamento arasında yaşanan gerilimlerden uzak bir siyasi atmosferin ortaya çıkacağıdır. Yani yasama ve yürütmenin eşgüdümlü çalışmaları Açe’ye siyasi, sosyal ve ekonomik yapılanmada büyük katkı sağlayacaktır. Bununla ne demek istediğimizi şu örnek üzerinden aktarmak mümkün. 2006-2009 arasında Vali İrvandi Yusuf -ki o dönemde Açe Partisi mensubu olarak politikalara imza atmaya çaba gösteriyordu- ulusal parti temsilcilerinin hakim olduğu Eyalet Parlamentosu akabinde, 2009-2012 yılları arasında Açe Partisi’nin çoğunluğu oluşturduğu parlamento ile çekişmesi Açe’nin yasama ve yürütme arasında gerilimlerden uzak kalmadığını ortaya koyuyordu. Yani, sürtüşmesiz bir süreçte PA’nın, Açe’yi bir baştan bir başa saran dev projelerinin hayata geçirileceğine tanık olacağımızı ifade edebiliriz. Detaylar bilâhare…

Elbette, Açe’de istisnasız herkes barışın istikrarlı bir şekilde devamı ve Açe halkının ekonomik, sosyal haklarının kazanımıyla eşgüdümlü olduğunun farkında. Peki bunu sağlayacak faktörler neler? Barış şartlarının istikrarlı bir süreçte nasıl gerçekleştirileceği konusunda siyasi bir karar mekanizmasının varlığı kaçınılmaz. Dünyanın çatışma yaşanan bölgelerinde barış süreçlerinin varlığı altına imza atılan anlaşmaların hayata geçirilmesiyle kaim olduğunu gösteriyor. Ancak bu sürecin Açe’de ne denli gerçekleştirildiği sorusuna geldiğinde kimi açmazların olmadığını söyleyemeyiz. Öyle ki, gerek İrvandi Yusuf, gerekse diğer adaylar, seçim propagandası sürecinde Helsinki Barış Anlaşması’nı ne kadar gündeme taşıdıkları tartışmalı. Açe’nin barışını “ekonomik göstergelere” indirgemek olsa olsa Açe’nin geçmişten bugüne taşıdığı değerlerin farkında olmamakla izah edilebilir. Ya da bile isteye Açe’yi “uydu” bir yapılanmanın ürünü olmaya itmek anlamına gelir.

Bu bağlamda istisna olarak öne çıkan PA olduğu gözlerden kaçmıyor. Yerel ve uluslararası gözlemciler PA’nın GAM’ın bir devamı olduğunu ve bu nedenle Helsinki Barış Anlaşması üzerinden politika yaptığını ileri sürüyorlar. Bunda yanlış bir durum yok aslında. Aksini düşünmek işin doğasına aykırı. Kaldı ki, bu PA’nın varlık nedeni… GAM siyasi eliti Helsinki’de anlaşmaya imza atarken, kendi bireysel takdirlerini değil, gücünü aldıkları Açe halkı adına orada bulunuyorlardı. O döneme geri dönüp baktığımızda Açe’de siyasi veya sivil oluşumların hiç birinin “Hayır o anlaşmaya imza atmayın” dediği duyulmuş değil. O zaman sorun söz konusu anlaşmanın Açe’deki her kesim tarafından ne kadar algılandığı, Açe’nin bugüne ve yarını için ne anlam ifade ettiği ile ilgili olduğu düşüncesi üzerinde durmak gerekir.

Açe Valilik seçimlerinde ortaya çıkan bir başka husus Endonezya ulusal siyasi oluşumlarının Açe’de varlık gösterememeleri olduğu yönünde. Aslında bu yeni bir olgu değil. 2005 yılından sonra yapılan seçimlerde bunu görmek mümkün. 2006 yılı Valilik seçimleri, 2009 yılı Parlamento seçimleri Açe halkının yerel partilere inisiyatifi verdiğini ortaya koyuyor. Bu anlamda, Açe siyasetinde karar verici konumundaki halkın tercihi merkez değil, çevrenin kendi yönetim hakkını bizatihi kullanması olarak vuku buluyor.
Bu sonuçlar Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono tarafından da memnuniyetle karşılandığına kuşku yok. 2014 yılındaki seçimlere yaklaşılmasıyla ulusal siyaset kazanının yavaş yavaş kaynamaya başladığı Cakarta bir süredir İrian Caya’da (Papua) başgösteren gelişmelere parallel olarak- olası bir “Açe sorununun” nüksetmesiyle başı oldukça ağrıyacaktı. Şimdi ise, derin bir nefes aldığı kesin. Öte yandan, Açe Barışı’nda istikrarın yakalanması ve sürecin hızla halkın lehine işlemeye başlamasının, başta Güneydoğu Asya olmak üzere dünyanın diğer bölgelerindeki çatışma alanlarına örneklik edeceğini sürekli vurgulayageliyoruz. Tabii bu çerçevede, bölgelerin kendine has karakteristiklerini gözardı ediyoruz değiliz.


Peki bu sonuçlar tsunamiden sonra Açe’de konuşlanan uluslararası kuruluşları nasıl etkileyecek? Bugüne kadar kendi kurallarını oynadıklarını düşünen çevrelerin kendilerine ve programlarına “çeki-düzen” vemek zorunda kalacaklarına kuşku yok. Açe’yi tarihiyle, İslam hukukunu uygulamasıyla, ekonomisiyle ve sosyal değişmesiyle anlamak, anlamlandırmak ve olanca naifliğiyle pozitif katkı yapmak yerine, kendi çıkarlarına olacak bir malzeme zannedenler büyük yanılgı içerisindeler. Yeni sömürgeciliğin bir türü olarak Açe yoksulluğu ve yoksulları üzerinden pirim yapanları ve hele bunlar arasında yasal kovuşturmalara konu olmaları nedeniyle bu süreci sahip oldukları yasa dışı bağlantılarla ortadan kaldırmaya kalkışmış olanları zor günler beklediği gözlemcilerin ortak kanaati. Bu bağlamda Açe’deki A’dan Z’ye yapılanmada dışarlıklıların arzu ettikleri gibi oynayamayacakları kesin. Açe Barışı’nı izlemeye devam diyoruz…

Açe’de Deprem


Mehmet Özay                                                                                                                  11 Nisan 2012



Bugün yerel saatle 15.40 sularında Açe Eyaleti’ni etkileyen 8.9 şiddetinde deprem meydana geldi. Depremin merkez üssü Eyalet’in batısındaki Simeuleu Adası’nın 10km kadar açıklarında okyanus yatağı olarak tespit edildi. Kendileriyle telefonla görüştüğümüz Açeli dostlar depremin bir dakika boyunca hissedildiğini ifade ettiler. Bu ilk depremin akabinde şiddet derecesi sekiz civarında diğer artçılar takip etti. 


Yaklaşık yedi yıl öncesi depremin şiddetine yakın (9.2) olan bugünkü deprem halk arasında paniğe yol açtı. Deprem Açe Eyaleti'nin tümünde olduğu gibi, Malaka Boğazı'nın kuzeyinde Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da da hissedildi. 




Depremin çalışma saatleri sırasında meydana gelmesi üzerine bir an önce ailelerine ulaşmak isteyenler nedeniyle trafikte önemli kargaşaya yol açtı. Depremin hemen ardından tsunami sireninin çalmaya başladığı ve halkın bir bölümünün sahil şeridinden havalimanın bulunduğu Blang Bintang veya Mata Ie gibi dağlık bölgelere doğru kaçışmaya başladığı gözlendi. 


Deprem üssüne en yakın yerleşim yerlerinden başta Meulaboh olmak üzere, Aceh Barat (Batı Açe), Aceh Selatan (Güney Açe) Blangpidie, Singkil gibi Batı Açe sahili boyunca uzanan tüm yerleşim yerlerinde halkın panik içerisinde sahilden dağlık alana doğru kaçıştığı ifade ediliyor. Meulaboh sahilinde denizin yarım metre kadar yükseldi, ancak şimdilik bir tehlike yok. Öte yandan Meulaboh-Kota Sinabang (Simeulue Adası) arasında çalışan feribot olası bir tsunami gelişmesine karşı depremden kısa bir süre sonra Meulaboh limanına geri dönmek zorunda kaldı.



Depremden bu yana yaklaşık 6.30 saat geçmesine rağmen, başkent Banda Açe'de özellikle şehrin sahil kesiminde yaşayan halkın evlerine girmeye korktuğu ve şehrin Ulee Lhee gibi iç ve görece yüksek yerlerinde açık alanda bekleştikleri belirtiliyor. 


Banda Açe açıklarındaki Weh Adası'nda (Sabang) deniz suyunun defaatle çekilip yeniden yükselmesi nedeniyle halk güvenlik nedeniyle adanın yüksek yerlerine yöneldi.  

Merkez üssüne en yakın yerleşim yeri olan Simeleu Adası sahillerinde dalgaların altı metreye kadar yükseldiği ifade ediliyor. Deprem sonrasında elektriklerin kesildiği Banda Açe’de akşam saatlerinde hayat normale dönmeye başladı. 


Banda Açe Lingke'de 70 yaşında bir kişi deprem sonrasında geçirdiği kalp krizinde hayatını kaybetti. 

Senin, 09 April 2012

Açe Valisini Seçiyor


Mehmet Özay                                                                                                                     9 Nisan 2012


Açe’de uzun süredir beklenen Açe’de eyalet valiliği ve 17 belde belediye başkanlığı seçimleri 9 Nisan Pazartesi, yani bugün yapıldı. Açe siyaseti bugüne kadar değişik süreçlerin ve aktörlerin müdahalesine konu olmuş ve bu bağlamda seçim sürecine dört kez müdahale edilmişti. Bu hususlarla ilgili detayları ve görüşlerimizi 2011 yılı Haziran ayından itibaren sizinle paylaşıyoruz.

Açe’deki bu seçimlerin ne ifade ediyor ve yarışan adaylar Eyalet’e nasıl bir katkıda bulunacak soruları önemli. Bu hususa değinmeden önce, valilik seçimlerinde kimler yarışıyor bir bakalım. Valilik seçimine başkan ve başkan yardımcısı adayları katılımı söz konusu. Bu bağlamda gerek yerel partiler, gerekse ulusal siyasi partilerin adayları veya bağımsız adaylar şeklinde zuhur ettiğini görüyoruz. Başta Açe Partisi adayları Dr. Zeyni Abdullah-Müzekkir Manaf, bağımsız aday İrvandi Yusuf-Muhyan Yunan, Demokrat Parti ve SIRA’nın desteklediği Muhammed Nazar-Nova Irianşah, bağımsız aday Prof. Dr. Darni Davud-Ahmad Fauzi ve alimler çevresinden Teungku Ahmad Tacuddin-Teuku Surianşah.

Daha önce aday olacağını açıklayan Tarmizi Kerim ise adaylıktan çekildi. Daha önce adaylığı konusunda görüşlerimizi açıkladığımız Tarmizi Bey’in adaylıktan çekilişi bizim için süpriz olmadı. Ancak merkez güçlerin Tarmizi Bey’e verdikleri sözlerin en azından bir kısmını yerine getirerek seçim sürecinin başladığı geçen aydan itibaren geçici valilik makamını ‘takdir ettiler’. Yeni vali atanana kadar da bu görevini sürdürecek.

Seçimlerin en önemli ayağını elbetteki Valilik seçimi oluşturuyor. Vali, Açe idari mekanizmasında en üst düzeyde yetkili olması dolayısıyla Açe’nin gelecek beş yılında nasıl bir yapılanma izleneceği konusunda önemli rol oynayacak. Elbette bu rolün Açe Eyalet Parlamentosu ile eşgüdümlü olacağına kuşku yok. İşte tam da bu noktada, seçimlerin önemi bir kat daha artıyor. Geçen bir buçuk yıl boyunca, yani Hasan di Tiro’nun 3 Haziran’da vefatının ardından Açe Özgürlük Hareketi’nin siyasi kanadını teşkil eden Açe Partisi’nde yaşanan bölünme o günden bu yana şiddetini artırarak sürdürdü. Bir yanda son beş yılın valisi İrvandi Yusuf, öte yanda hareketin ileri gelen kadrosu arasındaki kopma seçim sürecine damgasını vurdu. Tabii, önceki yazılarımızı takip edenler hatırlayacaktır. 15 Ağustos 2005 tarihinde başlayan Açe Barış süreci salt Eyalet içi aktörlerin stratejilerine konu olmuyor. Olmasını beklemek de zaten Açe tarihine “Fransız” kalanların ve kalmakta ısrar edenlerin işi olduğunu sürekli vurguluyoruz.

Oy sayımının sürdüğü Açe’de gözlemci raporları, Açe genelinde valilik oylarının yaklaşık %54’ünün Açe Partisi adayı Dr. Zeyni ve Müzekkir Manaf’a gittiğini gösteriyor. Bu oy oranının kesinleşmesi halinde Açe’de yeni bir süreç başlayacak.

Gerek bu bölünme, gerekse henüz şartlarının tamamının hayata geçirilemediği barış sürecinin akibetini yakından etkileyecek bu seçimlerin sonuçlarını sizler için takip etmeye devam edeceğiz.

Modernleştirici Sultan Modernleşen Sultanlık: Ebubekir ve Cohor İlişkisi (II)


Mehmet Özay                                                                                7 Nisan 2012


Ebubekir ve Cohor ilişkisine kaldığımız yerden devam ediyoruz... Cohor Sultanlığı özelinde Yarımada’daki Malay yönetimlerinde başgösteren modernleşme eğilimleri içerisinde Sultan Ebubekir’in rolü üzerinde durmaya devam ediyoruz. Yaşamı, eğilimleri ve yönetimi ile halkının kaderini etkilemiş bir lider olan Ebubekir’le ilgili düşüncelerimizi ortaya koyarken, tartışmanın sömürge dönemi eğitim ve yetişme koşullarından bağımsız olamayacağı aşikârdır.

1833 yılında dünyaya gelen Ebubekir’in, dönemin İngiliz valisinin babası Temenenggong İbrahim’e yaptığı “tavsiyeler” neticesinde 1840’lı yılların başında Singapur’a demir atan misyoner öncülerinden Benjamin Keasberry’nin kurduğu Malay okulunda öğrenime başlaması yabana atılacak bir hadise değildir. 1846 yılı ilk aylarından başlayan eğitim üç veya dört yıl sürmüştür. Bu bağlamda, Keasberry adının önemli olduğunu vurgulayalım. Çünkü Amerika’dan gelen bu misyonerin hedefi Çinli veya Hintli ailelerin çocukları değil, doğrudan doğruya Malay nüfusuna yönelik eğitim faaliyetleri yapmaktır. O dönem, Singapur Adası’ndan başlayarak Malay Yarımadası’nda özellikle Penang Adası ve Malaka’daki -nihayetinde giderek Batı sahili yerleşimleri boyunca yaygınlık kazanacak olan- misyoner okullarının sanıldığı gibi sadece Çin ve Hint/Tamil çocuklarının “eğitimine” odaklanmadıklarını; bizatihi Müslüman Malay çocuklarını da “hedef aldıkları” yapılanmanın en belirgin örneğini sergilemesiyle dikkat çeker.

Ebubekir’in ilkokul yılları hayatının geri kalan yıllarında belirleyici bir özelliğe sahip olduğu görülecektir. Bu okul, sadece Ebubekir’i değil, döneminin önde gelen Malay ailelerinin çocuklarının da öğrenim gördüğü bir kurumdu. Kaldı ki, Ebubekir sarayı Singapur Adası’ndaki Telok Belangah’dan Tanjung Puteri’ye, yani bugünkü Johor Bahru şehrine taşıdığında ilk icraatlarından biri 1864 yılında bir İngiliz okulu açmak olmuştur. Bu okuldaki öğrenim sürecinde kurulan ilişkiler ileride Ebubekir’in yol arkadaşlarının da belirleneceği bir kaynak işlevi gördü. Öyle ki, Ebubekir babasının vefatının ardından görevi devraldığında, Cohor modernleşmesini gerçekleştirmede saray bürokrasisinde ihtiyaç duyduğu insan sermayesi söz konusu bu okul mezunlarından oluşuyordu.

Bu safhada Cohor Sultanlığı’nın 1855 yılında nasıl kurgulandığına ve bunda Ebubekir’in rolüne değinmekte fayda var. Çünkü bu husus, süreçte ortaya çıkacak Malay Sultanlıklarına “doku kazandıracak” öneme sahiptir. Elbette burada bahsedilen Cohor Sultanlığı temelde bir kırılmanın neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu husus, İngilizlerin Farquhar ve Raffles marifetiyle Singapur Adası’nı almasına kadar geri gider ve burada değinilemeyecek kadar uzun olduğundan kısaca şöyle ifade edebiliriz. Klasik Cohor-Riau Sultanlığı’nda tahtta varis olacak erkek üyenin olmaması Singapur’daki sultanlık haklarının -bu salt unvanla ilişkilidir, teritoryal bir bağlamı bulunmamaktadır- Ebubekir’in babası İbrahim’e devredilmesiyle sonuçlanır. Peki akabinde ne olmuştur? Ebubekir, babasının yerini almasıyla İngiliz yönetiminin “dostane” ilişkilerine mazhar olmuş ve bugünkü Cohor’un gelişme süreci başgösterdi. Manevi yani Sultanlık unvanı, maddi yani teritoryal genişleme süreçleri R. O. Winstedt’in “yönetimimizin isteklerini karşılama konusunda son derece istekli” şeklinde tasvir ettiği Ebubekir’in yönetimde, 1874 ilâ 1885 yılları arasında, refahın zirvesine çıkan Cohor, İngiliz sömürge yönetiminin takdirini kazanmakla kalmadı, diğer Eyaletlerdeki sultanlıklar için bir model olarak dikkat çekti. Tabii bu modelliğin Singapur’daki İngiliz bürokrasisinin örnek alınmasıyla sınırlı olmadığı, bunu tamamlayacak faktörlerin yani dönemin üretim araçlarının işlevselliği ile devşirilen maddi kalkınmayla bütünlük arz ettiği ortadadır.

Ebubekir’in diğer sultanlar nezdindeki “stratejik önemi” bizatihi sembolik değer olarak taşıdığı önemdne kaynaklanıyordu. Bu önem nereden geliyordu peki? Ebubekir’in Avrupa ziyaretleri kadar Asya ziyaretleri gerçekleştirdiği meşhurdur. Ancak bu ziyaretler arasında en önemlisi ve sembolik kıymeti öne çıkanı ise dönemin İngiliz Kraliçesi Viktorya tarafından kabul edilişidir. Bu sıradan bir ziyaret değil, yerli bir liderin medeni dünyanın beşiği İngiltere’de “medenileşmiş” ve “kültürlenmiş” bir şahsiyet olduğunun teyididir aslında. Carl A. Trocki’nin (1979) ifade ettiği üzere Kraliçe Viktorya bu “fırsatı” Ebubekir’e vermiştir. İngiliz sarayına ziyareti kadar, Ebubekir’in Ada’daki varlığı o dönemin küresel İngiliz sermaye çevreleriyle de ilişkisinin ortaya çıkacağı bir zemini hazırlamıştır.

Keasberry’in açtığı okulda başlayan bireysel modernleşme serüveni, İngiliz kurumlarıyla olan işbirliği ve akabinde siyasi bir lider olarak ortaya çıkışı, onun yani Ebubekir’in şahsında Cohor Malayları’nı İngilizlere yakınlaştıran unsurların devamlılık arz ettiğini göstermektedir. Daha tahtta çıkışının ilk yıllarında dönemin İngiliz Valisi Harry Ord, Ebubekir’den Malay Yarımadası’nda “medeni ülkeler düzeyindeki” tek Malay sultanı olarak bahsetmesi herhalde beyaz adamdan alınabilecek en büyük takdirdi.