Jumat, 12 Agustus 2016

Malezya Siyasetinde Derin Kırılma / Deep Fracture in Malaysian Politics


Mehmet Özay                                                                                                                         12.08.2016

Bir süredir ‘1 Malezya Kalkınma Fonu’ (1MDB) usulsüzlükleriyle çalkalanan Malezya’da iktidarın büyük ortağı Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu (UMNO) içinde yaşanan kopmaların ardından, ‘Malezya Yerli Birlik Partisi’nin (Parti Pribumi Bersatu Malaysia -Bersatu) kurulmasıyla siyaset yeni bir evreye taşındı. 9 Ağustos’da İçişleri’ne yapılan başvuruyla siyasi hayata ‘merhaba’ diyen yeni parti, ‘etnik Malay’ siyasi partisi olma özelliği taşıyor. Partinin gelen başkanı ise, 1MDB usulsüzlüklerinin konu olduğu soruşturma ve araştırmalar sürecinde, UMNO içinde sesi giderek gür çıkan ve UMNO genel başkan yardımcısı, Başbakan yardımcısı ve Milli Eğitim Bakanı görevleri gibi çok önemli yetkilerle donanmış Muhyiddin Yasin. Partinin çıkış nedeni kadar, temel ilkeleri ve hedefi bağlamında görüşler ve eleştiriler daha ilk günden gündeme gelmeye başladı.  UMNO içerisinde önemli bir kırılma olarak değerlendirilebilecek bu gelişmeyi, yaklaşık bir yılı aşkın bir süre önce Malezya İslam Partisi (PAS) içerisinde yaşanan kırılmayla şu veya bu şekilde ilişkilendirmek mümkün. Ancak bu yazıda yeni kurulan ‘etnik Malay’ partisi bağlamında Malezya siyasetindeki gelişmelere değinmekte fayda var.

Dr. Mahathir Muhammed: Partinin fikir babası
Yeni partinin gündeme gelmesinde hiç kuşku en büyük amil, kimi çevrelerce ülkenin modern tarihindeki en büyük yolsuzluk hadisesi kabul edilen 1MDB oldu. Her ne kadar, ülkedeki ‘yolsuzlukla mücadele kurumu’, ‘baş savcılık’ gibi çeşitli yasal kurumların yolsuzlukla ilgili soruşturmaları sonrasında fonun kurucusu ve bir dönem başkanlığını yürüten başkanı Başbakan Necib bin Rezak’ın usulsüzlük yaptığına dair ‘herhangi bir veri olmadığı’ sonucuna ulaşılmış olsa da, muhalefet çevreleri ve akabinde eski Başbakanlardan Dr. Mahathir Muhammed’in konuyla ilgili tartışmaları sürekli gündeme taşımalarının büyük rolü bulunuyor. Dr. Mahathir’in bu konudaki görüşünün muhalefetle benzerlik göstermesi ve hatta bazı gösterilerde ve toplantılarda muhalefetin önde gelen isimleriyle birlikte yer alması UMNO cephesinde ‘ihanet’ olarak değerlendirildi. Kurt politikacı Dr. Mahathir ise, nasıl 2003 yılında Ahmed Badavi’yi başbakanlığa taşıyıp ve ardından 2009’da onun yerine Necib bin Rezak’ı başbakanlığa getirmede ‘mahir’ bir politika izlediyse şimdi de, Necib bin Rezak’ı ileri sürdüğü dayanaklar nedeniyle yerinden etmek istiyor. Bu bağlamda, muhalif siyasiler gibi ya da onlardan daha da ağır bir şekilde Başbakan Necib bin Rezak’ı eleştirmekten geri kalmıyor. Başbakan Necib bin Rezak, UMNO iç dengeleri harekete geçirilerek koltuğundan edilemediğinde çözümü UMNO’yu bir iki yıl içinde yapılacağı beklenen genel seçimlerde oy kaybına uğratarak yerinden etmek için yeni parti fikrini ortaya atan da Dr. Mahathir.

Muhalefet ve Bazı UMNO mensuplarında hedef birliği
Başbakan’ı hedef alma noktasında, UMNO üyeleri ve muhalefetin yan yana bulunması Malay siyasetinde yeni bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Muhalefet çevreleri, Dr. Mahathir ve UMNO içerisindeki bazı grupların Başbakan Necib bin Rezak’tan ‘kurtulmak’ istemelerinin nedeni farklı olsa da, aynı hedefte birleşiyorlar. Muhalefet, 57 yıldır ülkeyi yöneten UMNO iktidarına son vermek istiyor. Dr. Mahathir ve UMNO içerisinde onunla birlikte hareket edenlerse, 2018’de yapılması beklenen 14. genel seçimlerde, hiç olmadık ‘yolsuzluklara’ adı karışan bu Başbakan’la UMNO’nun kazanmasının mümkün olmayacağı argümanını ileri sürüyor. Yani, muhalefet ülkenin kötü yönetildiğini ileri sürerek ‘doğal olarak’ iktidar arzusuyla hareket ederken; Dr. Mahathir de, bir UMNO üyesi olarak ‘doğal olarak’ partisinin geleceğinden kaygı duyuyor. Bununla birlikte, muhalefet ve Dr. Mahathir’in ideolojik bir benzerlikten veya hareket noktasından biraraya geldiğini ileri sürmek güç. Dr. Mahathir eleştirileriyle Başbakanı köşeye sıkıştırmayı bir yöntem olarak sürdürse de, Başbakan Necib bin Rezak da arzu edilen karşılığı bir türlü ver/e/miyor. Bu durum, Dr. Mahathir’in Başbakanı giderek daha ağır bir ‘bombardımana’ tutmasına yol açarken, UMNO içinden Başbakan adına başkaları öncü rolü oynayarak Başbakanı savunmak zorunda kalıyor. Aslında Başbakan Necib bin Rezak’ın cevap ver/e/memesinin ardında siyaset yapma biçiminden öte, kişisel özelliği gündeme getirilmesi gerekir. Bu anlamda, Başbakan’ın, Malezya siyasetinde karizmatik lider örneği olarak gösterilebilecek Dr. Mahathir ve bir dönem onun yardımcılığını yapmış olan Enver İbrahim’le kıyaslanması mümkün değil. Bu tespite, ülkenin önde gelen bir medya kuruluşunun başındaki kişiyle yaptığım bir sohbet sırasında “Başbakanımız kendine yöneltilen iddiaları bastıramıyor” bağlamında aldığım cevapta da rastlamıştım.

UMNO Hiyerarşisi aşılamadı
Bu süreçte, özellikle 2015 yılında gecikmeli olarak yapılan UMNO yıllık genel kurul toplantısında Dr. Mahathir’in hedefi parti iç mekanizmasını harekete geçirerek Başbakan’ı istifaya zorlamak ve yerine başbakan yardımcılarından birini ve de tabii ki, parti hiyerarşisi dikkate alındığında Muhyiddin Yasin’in gelmesinin yolunu açmaktı. Ancak partinin son derece hiyerarşik yapılanmasını ‘delip’ genel kurulda delegelerin önünde hitap etme imkânı bulamayan muhalefet grubu kendi imkânlarıyla alternatif toplantılar tertip ederek seslerini duyurmak istedi. Dolayısıyla ne o süreçte ne de sonrasında parti genel başkanının değişmesi gibi bir hadise yaşanmadı. Bunda bir kez daha Malezya siyasetinde baş aktör rolündeki UMNO’nun genel başkanı hüviyetini de taşıyan Başbakan’ın geleneksel olarak kurgulanmış partiyi ‘yönetme biçimi’nin etkin olduğu görülüyor. Yani, karar mekanizmalarının hiyerarşik olarak işlediği parti yapısı, parti kadroları ve tüm teşkilatlarda ‘maddi’ ilişkileri de belirleyecek şekilde Başbakan’ın iki dudağından çıkan sözlerle belirleniyor. Parti içinde eleştirilere bir kez başlamış olan Muhyiddin Yasin gibi, Kedah Eyaleti eski Başbakanı Muhkriz Mahathir, parti genel başkan yardımcılarından ve Sabah Eyaleti’nde son derece güçlü bir siyasetçi olan Şafii Abdal da yönetimdeki görevlerinden ve de partiden ihraç edildiler. ‘Emekli’ siyasetçi olsa da UMNO üyeliği devam eden Dr. Mahathir de geçen Şubat ayında UMNO üyeliğinden ayrılmıştı.

Yeni Parti Çözüm mü?
9 Ağustos’da İçişleri Bakanlığı’na bağlı birime parti kuruluş dilekçisini veren isim ‘yetmiş’ yaşındaki Muhyiddin Yasin, aynı zamanda partinin genel başkanı. Parti genel başkanlığına getirilmesinin genelde Müslüman Malay siyasetinde, özelde ise UMNO içerisinde geniş kitleleri birleştirebilecek siyasetçi ‘kıtlığının’ bir göstergesidir. Öyle ki, kimi çevreler, yeni partinin kuruluşunu kamuoyuyla paylaşan eski başbakanlardan Dr. Mahathir Muhammed’in partinin başına geçebileceği yolundaki söylenti düzeyinde de olsa yaklaşımları, nihayetinde yetkin Müslüman-Malay siyasetçi sıkıntısına dolaylı bir göndermeden başka bir anlam ifade etmiyor. 

Bersatu, yani ‘Birlik’ anlamına gelen yeni parti ile birlikten kastedilen ‘Müslüman-Malay’ seçmenler. Bu noktada yeni partinin karakteristik özelliği, partinin önde gelen kurucu figürlerinin ayrıldığı UMNO’yla benzerliği dikkat çekiyor. Burada şu hususa dikkat çekmekte fayda var. Malezya siyasetine ve toplum yapısına yabancı olanların veya yüzeysel ‘gözlemlerle’ yetinenlerin, bu toplumun Malay-Çin-Hintli başta olmak üzere sayısı on beşi bulan temel etnik yapılarının ve ülkenin sergilediği ‘ekonomik kalkınma’ bağlamının da katkısıyla ‘etnik çoğulculuğun’ pozitif bir bağlama oturtulduğu ve tüm Malezya halkının, iç içe huzur içinde yaşadığı yönlü bir algıya neden oluyor. Ancak gerçekte, sömürge döneminde şekillendirilen ‘parçalı’ toplum yapısının, bağımsızlık sonrasındaki en temel devamlılığı yani bu parçalılığı, ‘etnik ayrım’ üzerine kurulan siyasi partilerde bulmak mümkün. Bu bağlamda, ‘ulus-devlet’ gibi oldukça ideal bir siyasi kavramın toplumun genelinde görmek bir yana, varoluş temellerini kendi etnik yapılarına dayandıran siyasi partiler, bizatihi bu ideal kavramın somut bir veçhesinin yansımasına mani oluyor. Bu nedenle, bir dönem kendisi de UMNO içinde bakanlık düzeyinde yer almış olan avukat Zaid İbrahim yeni parti içinde yer almama nedenini, Birlik partisinin de UMNO’nun izinden gideceği görünüşüne dayandırıyor. Bu noktada yeni partinin hedefinde UMNO’nun geleneksel oy kitlesini oluşturan ve ağırlıklı olarak kırsalda yaşayan Müslüman Malay kitlesi bulunuyor. Kimi çevrelerin, yeni partinin sağlam bir ideolojik temele oturmadığı yolundaki eleştirisi de son derece haklı. Çünkü partinin hedefinde, örneğin UMNO’dan ‘atılan’ Enver İbrahim’in Malezya siyasetine 2000’li yılların başından bu yana ‘reform’ kavramını ve içeriğini dolduracak siyasetine benzer bir yapılaşma mevcut değil.

Bir dönem başbakanlık yardımcılığı yapmış Musa Hitam’ın, “Malezya bir zamanların Filipinleri olmaya doğru gidiyor” demesi veya on yıllarca ülke ekonomisini yöneten önemli beyinlerden biri Tengku Rezali Hamza’nın, “Bağımsızlıktan bu yana ülke bu kadar olumsuz bir dönem yaşamadı” söylemi acil bir çözümü gerekli kılıyor. Ancak yeni partinin bu ‘çözümü’ ne kadar sağlayıp sağlayamayacağını zaman gösterecek.

Rabu, 10 Agustus 2016

Tayland'da 'cunta anayasası' yeni krizlere yol açabilir / Junta’s Constitution May Cause New Crisis in Thailand


Mehmet Özay                                                                                                                        10.08.2016

Tayland’da uzun süredir beklenen anayasa referandumu nihayet, dün yani 7 Ağustos Pazar günü  yapıldı. 68 milyon nüfuslu Tayland’da yaklaşık elli milyon kayıtlı seçmenden yaklaşık yüzde 55 civarında bir kitle oy kullanmak üzere sandık başına gitti. Referandumda oyların çoğunluğunu ‘evet’ olması, Tay halkını yeni bir Anayasa’yla daha yaşamaya hazırlanacağı anlamı taşıyor.

Yeni anayasada öne çıkan maddelere bakıldığında, dikkat çeken husus ülkenin gelecek çeyrek yüzyılını kimin yöneteciğiyle ilgili birkaç madde dikkat çekiyor. Anayasa hazırlık komisyonunun çalışmaları boyunca da gündem özellikle bu maddeler çevresinde belirlendi. Söz konusu bu maddeler, ‘geçiş dönemi’ olarak adlandırılan önümüzdeki beş yıllık süre boyunca yapılacak seçimlere rağmen, başbakanın yanı sıra 250 üyeli senatonun 'atamalarla’ belirlenmesi, ülkenin, özellikle 2001’den bu yana yaşadığı dönemin bitip yerine yenisinin başladığı anlamı taşıyor. Bu bağlamda, 2014 yılı Mayıs ayından bu yana ülkeyi yöneten cunta rejimince oluşturulan Ulusal Barış ve Düzen Konseyi’nin hazırlattığı anayasa taslağı ‘demokratik’ olmamakla eleştirilirken, ülkede bu anayasanın da uzun erimli olmayacağı ve aynı şekilde yönetim krizinin devam edeceğinin de işaretini veriyor.

Seçmenden çözümsüzlük nedeniyle ‘Evet’
Söz konusu referandumda sandık başına gidenlerin yüzde 61.4’ü evet oyu, yüzde 38.6’sı ise hayır oyu kullandı. Ancak kayıtlı seçmenlerin sayısının elli milyon ve bu sayının da yüzde elli beşinin sandık başına gittiğini unutmamak gerekir. Ayrıca, cunta rejiminin her türlü demokratik hakları kısıtlayarak anayasa taslağını eleştirmeye yönelik her türlü tedbiri almasına rağmen bu oran ortaya çıktı. Şimdi bu geçmiş üzerinde söylenecek pek fazla bir şey kalmadı. Referandumda evet oyu kullananların bir bölümünün, ülkenin uzun dönemdir istikrardan uzak, uzlaşının ufukta gözükmediği sivil siyaset ortamından umduğunu bulamamasıyla ‘istemeye istemeye’ böyle bir karar verdiği ifade ediliyor. Dolayısıyla halk pratik bir çözümle günledik yaşamı kolaylaştıracak bir yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor.

Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle, ülkenin modern tarihinin başlangıcı kabul edilen 1932 yılında Monarşi’ye karşı girişilen ilk darbeden bugüne kadar üretilen 20. Anayasa olacak. Bu süre zarfında 12 askeri darbeye maruz kalan Tayland’da, son darbe 22 Mayıs 2014’de gerçekleştirilmişti. İki yılı aşkın bir süredir ülkeyi yöneten cunta ve yanlıları, bu anayasanın ülkedeki siyasi yolsuzluğu sona erdireceği ve istikrar getireceği görüşünde. Ancak bu istikrarın temel dayanak noktasını, demokrasinin bildik standard uygulamalarından ziyade, Tayland toplum ve siyasi yapısının temelleri üzerinde yükselen bir siyasi yapılaşma oluşturuyor. Bunu da, önümüzdeki çeyrek yüzyılda ülke siyasetinde etkin olacak askeri kadroları atayarak ve de ülkede kalkınma plânlamasını yaparak ortaya koyacak.
Ülkenin ana akım siyasetinde başat rolü oynayan monarşi-ordu-siyasi parti ittifakı -ki bugüne kadar bunun adı Demokrat Partisi’ydi- bağlamında ortaya çıkan bu siyasi dinamiğin söz konusu yeni anayasayla karşılığı, beş yıllık geçiş döneminde 250 üyeli senatonun ordu tarafından belirlenmesi, senatonun da başbakanı ataması, meclisten ziyade demokratik süreçler dışında oluşturulmuş kurumlar vasıtasıyla devlet yönetiminin gerçekleştirilmesi gibi yeni siyasi pratikler anlamına geliyor. Referandum akşamı Başbakan Prayut Chan-o-cha yaptığı açıklamada, referandum sonrasında hükümetin ülkenin siyasi sorunlarına yönelik olarak ‘sürdürülebilir’ bir çözüm sağlama konusunda elinden geleni yapacağını açıklasa da, kabul edilen anayasanın bizatihi kendisinin sorunlu olması daha baştan işlerin hiç de iyi gitmeyeceğinin belirtisi. 2011-2014 yılları arasında başbakanlık yapan Yingluck Şinavatra ise bugün yaptığı açıklamada, ülkenin sorunlarını çözmek bir yana geri götüreceğini açıkladı.

İstikrar beklentisi karşılanabilecek mi?

Ancak bu anayasa hazırlık sürecinden itibaren sivil inisiyatife ve ortak paydalara dayanmaması nedeniyle, tıpkı öncekiler gibi ülkenin kahir ekseriyetinin sorunlarına cevap vermekten uzak ve bu nedenle halkın önemli bir kesimince kabule mazhar olmayacaktır. Kaldı ki, daha anayasa hazırlık komisyonunun çalışmaları sırasında ve referandumdan günler önce sivil çevrelerin açıklamaları bu anayasanın meşru olmadığı, demokratik bir nitelik taşımadığı yönündeydi. Öyle ki, bu süreçte merkez iktidar güçlerine karşı alternatif bir siyasi alan olarak ortaya çıkan Thaksin öncülüğündeki siyasi oluşum değil, merkez yapılanmanın siyasi parti ayağını oluşturan Demokrat Parti’nin de anayasa taslağını kabul etmediğini açıklaması siyasi arenada önemli bir kırılmanın da yaşanabileceğini ortaya koyuyor. Bu nedenle, bu yeni anayasanın 2017 yılı ilk yarısında yapılması plânlanan seçimler sonrasında ülkeye siyasi ve toplumsal istikrar getirmesine kuşkuyla bakılıyor.

Bu anayasanın yazılması sürecinden dünkü referanduma kadar en dikkat çekilen yönü, ordunun sivil yönetimlerdeki rolünün artırılmasıyla ilgili madde üzerinde yoğunlaşıyordu. 2014 yılı Mayıs ayında, dönemin ülke demokrasininin el verdiği şartlarda seçilmiş sivil hükümetine ve başbakan Yingluck Şinavatra’ya yönelik girişilen darbenin aktörleri olan askerler üniformalarını çıkartıp başbakanlık başta olmak üzere meclis ve bürokraside yerlerini aldılar. Gerek anayasa yazım süreci gerekse referanduma gidiş koşullarında belirleyici olan ‘sivil-askerler’ son iki yılı aşkın bir sürede ülkede sivil siyasi yaşamı mümkün olduğunca kontrol altında tutarak ‘güçlerini’ ortaya koydular. Referanduma giden süreçte de, beş kişiden fazla grubun toplanmasına izin verilmemesi örneğinde olduğu gibi toplanma ve konuşma özgürlüğü kısıtlanarak sivil toplum ve siyasi partilerin aktörlerinin meydanlara çıkmasının önü kesildi.

Merkez-Çevre çekişmesinde Thaksin faktörü
Monarşi-ordu- dönemine göre merkezi oluşturan sivil partinin işbirliğine dayalı ülke genel politikasında özellikle 2000’li yılların başından itibaren başlayan muhalefet hareketi Thaksin ailesiyle bugüne kadar varlığını sürdürüyor. 2001-2006 yıllarında başbakanlık koltuğunda oturan Thaksin Şinavatra’ya karşı 2006 yılı Ekim ayında gerçekleştirilen darbe sonucu eski başbakan ülkeyi terk etti. Ardından, ordu denetiminde gerçekleştirilen 2007 yılı seçimleri ordu denetiminde yapılsa da, Thaksin yanlısı Halkın Gücü Partisi altı partili siyasi koalisyonun büyük ortağı olarak bir kez daha iktidar oldu. Merkezle-çevrenin çatışmasına konu olan o dönemde Halkın Gücü Partisi yasaklı konuma düşerken, iktidar Demokrat Parti’ye hediye edildi. 2011 yılında halk bir kez daha önüne konan sandıktan muhalefeti iktidara taşıyacak kararı verdi.  Ülkede demokrasinin elverdiği ölçütler içerisinde, Thaksin yanlısı Pheu Thai Partisi seçimi kazanmasıyla 2011-2014 yılları arasında kızkardeşi Yingluck Şinavatra başbakanlık koltuğuna oturdu. Yaklaşık on beş yıllık dönemde muhalefeti temsil eden Şinavatra ailesinin öncülüğünde kurulan partiler her seçimen başarıyla çıkarken karşılarında demokratik bir mücadele yerine ordunun postallarını buldular.

Tayland ASEAN’a umut olamıyor
Bu durum, Tay siyaseti ve toplumu için içaçıcı bir gelişme olarak yorumlanamayacağı gibi, Tayland’ın üyesi olduğu ASEAN içinde de yansımaları olacaktır. Anayasanın demokratikleşmeyle örtüşmediği görülen yukarıda belirtilen temel ilkelerinin aslında, bu ilkelerden kurtulmaya çalışan ‘dünün’ Myanmar’ındaki ‘demokratik’ yapılanmayı gündeme getirmesiyle dikkat çekiyor. Yetmiş milyona varan dinamik nüfusu, ASEAN’ın üçüncü büyük ekonomisi olması, ABD’nin bölgedeki geleneksel ittifakları arasında yer alması gibi hususiyetleriyle Tayland’daki gelişmelerin kendi başına ele alınamayacağını ortaya koyuyor. Özellikle, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde yeniden yapılanmaya girdiği bir dönemde ordu kontrolündeki Tayland’ın Çin’le ilişkilerinin farklı bir yönelim kazanacağını düşünmek te mümkün.

Patani Sorunu Devam Edecek
Askere sivil politikada önemli görevler veren yeni anayasanın ülkenin muhalefet ve iktidarında bulunmuş iki partisince eleştirilmesi önemli. Bu durum, aynı şekilde referanduma seçmenlerin yüzde ellisinden biraz fazlasının katılması da siyasi partilerin eleştirilerinin kamuoyu nezdinde önemli bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Bu durumda, 2013 yılında Patani barış görüşmelerinin başlanmasıyla doğan olumlu atmosfer, 2014 yılındaki darbeden ve de anayasa referandumundan ‘evet’ oyunun çıkmasıyla yerini karamsarlığa bıraktığını söyleyebiliriz. Dünkü referandumda Patani’de ‘hayır’ eksenli yaklaşım, Patanili Malayların asker odaklı merkez siyasi yapılanmaya güvenmediğinin bir göstergesi. Patani’de barış görüşmeleri bağlamında hem Thaksinci partiler hem de Demokrat Parti’yle yakınlaşabileceği emareleri vermiş olan Patanililer orduyla aralarına mesafe koyuyorlar. Bu bağlamda, merkez siyasetin aktörlerinin yeni anayasayla ilgili eleştirel yaklaşımları ortadayken, Patani gibi ‘çeperde’ kalmış bir etnik yapının temel haklarını alma noktasında olası görüşmelerden ne kadar umutlu olabileceği meçhul.

Selasa, 09 Agustus 2016

Endonezya’da Başkan Jokowi’den Kabine Hamlesi / Jokowi Reshuffle the Cabinet


Mehmet Özay                                                                                                                     09.08.2016

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo, iki yıldan daha az bir süre içerisinde ikinci kez kabine değişikliğine gitti. Bu sıradan bir değişim değil, aksine dokuz yeni ismin bakanlığa getirilmesi ve dört ismin de başka bakanlıklara atanmasıyla önem arz ediyor. Ülkede başkan ve yardımcısının seçilme süreçleri ve bu bağlamda siyasi partilerin oynadıkları rol, bugün yaşanan kabine değişikliğinde de kendini gösterdi.

2014 seçimleri öncesinde önemli reformlar vaat eden Jokowi’nin başkanlığının ilk iki yılında söz konusu vaatlerin pratiğe geçirilebildiğini, bir başka ifadeyle Başkan’dan büyük umutları olan halkın gelişmelerden tatminkâr olduğunu söylemek güç. Bu noktada, Başkan’ın kabinede ikinci ve de önemli bir değişikliğe daha gitmesi bunun göstergesi. Halka yakınlığıyla tanınan Jokowi’nin, Endonezya Mücadeleci Demokrat Parti (PDI-P) üyeliğinin dışında siyasi partilerin ‘derin’ yapılarıyla organik bağı bulunmuyor.

Bu nedenle, reform çabası arzu edilen bir istikamette ilerleyememesine rağmen, Jokowi’nin devlet başkanlığına giden süreçte halktan aldığı desteğin şu veya bu şekilde halen sürdüğü de görülüyor. Ancak ülkede beş yılda bir yapılan başkanlık seçimleri için hazırlıkların üçüncü yıla girilmesiyle başladığı düşünüldüğünde Jokowi’ye halk desteği kritik bir aşamada bulunuyor. Uzun yıllardır siyasi partilerden umduğunu bulamayan geniş halk kesimleri nezdinde Jokowi’nin bir umut olarak ortaya çıkması tesadüf değildi. Ancak Jokowi’nin tek başına bu süreci götürmesi ve halkın sorunlarına pratik karşılık bulma çabası da mümkün değil. Bu nedenle, Jokowi kendisini destekleyen siyasi partiler koalisyonunu genişletirken, partilerin sunduğu adaylar arasından tercihlerle kabineyi oluşturuyor. Bu çerçevede 2014 seçimlerinden sonra Jokowi’yi destekleyen partiler mecliste yüzde kırklardaki destek bugün yaklaşık yüzde yetmişlere ulaştı.

Jokowi iktidarında üçüncü kabinede bazı isimler özellikle dikkate alınmayı gerektiriyor. Bunlar arasında Siyasi, Hukuk ve Güvenlik İşlerinden Sorumlu Koordinasyon Bakanlığına getirilen eski general, Hanura partisi kurucusu ve önceki dönem başkan adaylarından Wiranto. Wiranto, başından bu yana Jokowi’ye destek verse de, bugüne kadar kendisi kabine de yer almamıştı. Bunun yanı sıra bu bakanlığın son derece stratejik oluşunu da bir yere not etmek gerekir. Doğu Timor ve Açe süreçlerinde adı insan hakları ihlâlleriyle anılan Wiranto’nun böylesine önemli bir bakanlığa getirilmiş olmasının süreçte eleştirileri de beraberinde getirecektir. Bir diğer bakan ise, Susilo Bambang Yudhohoyo (SBY) başkanlığı döneminde Maliye Bakanlığı yapan (2005-2010), ardından Dünya Bankası’nda üst düzey bir göreve atanan Sri Mulyani Indrawati. Sri Mulyani’nin bakanlıktan ayrılmasında o dönem ‘Bank Century’ vakası olarak kayıtlara geçen yolsuzluk etken olmuştu. Aradan geçen beş yılın ardından Sri Mulyani’nin yeniden aynı bakanlık koltuğuna oturması onun aklandığı anlamına geliyor. Ancak tezat içeren husus, o tarihlerde bakanlıktan ayrılması için baskı kuran çevrelerin, ki bunlar arasında bugün hükümete destek veren Golkar Partisi de bulunuyor, bugün bakanı alkışlarla karşılamasıdır. Sri Mulyani’nin yeniden göreve getirilmesinde, ekonomik kalkınmada geçen yıl yüzde 4.79, bu yılın ilk altı ayında da 4.92 olarak, yani 2010’lu yılların en düşük seviyesini görmesinin rolü büyük. Ülkenin önemli dini/sivil toplum kuruluşlarından Muhammediyye’ye mensup Malang Muhammediyle Üniversitesi Rektörün Muhadjir Effendy’nin Eğitim Bakanlığı’na getirildi. 

Bu noktada, 2014 seçimleri öncesi ve akabinde Müslüman çevrelerin Jokowi’ye yönelik eleştirilerinin, bu son atamalar ve ittifaklarda da ortaya çıktığı üzere Muhammediyye’nin Başkanla ‘ilişkilerini’, PKS’in başkana verdiği destekle birlikte değerlendirmek gerekir. Daha önce Başkan’a eleştirel yaklaşan Müslüman çevrelerin bu değişimin nedenleri de dikkatle incelenmeyi gerektiriyor. Bununla birlikte, Müslüman çevrelerin Başkan’la ilişkilerinde farklılaşmanın daha başlardan itibaren gündem geldiği de biliniyor. Bu çerçevede, Diş İşleri ve Sosyal İşler Bakanlarının Alimler Birliği’ne (Nahdat’ul Ulama) bağlı kişiler olması bunun göstergesi. Bakanlık değişimi konusunda ise Başkan’a en yakın isimlerden biri olarak bilinen eski general Luhut Paddjaitan’ın Siyasi, Hukuk ve Güvenlik İşlerinden sorumlu koordinasyon bakanlığından Denizcilik İşleri Koordinasyon Bakanlığına atanması oldu. Başkanın ‘yakın iş arkadaşı’ olmasının dışında, kabinede giderek öne çıkan ve bir Başbakan gibi hareket eden Luhut’un bu yeni atamayla belli bir ‘sınıra’ çekildi.

Tabii burada siyasi partiler Jokowi’yi niçin destekliyor sorusu önemli. Bakanlıkların her birinin kendi iç dinamikleri ve bu dinamiklere hakim olma arzu ve çabası siyasi partileri kabinede yer almaya iten en önemli faktör. Bunun yanı sıra, Bakanların başında bulundukları kurumlarında plân ve programlarını gerçekleştirme arzularının, başta Başkan olmak üzere diğer ilgili bakanlıklarla koordinasyonun önüne geçmesi de bugüne kadar yaşanan sıkıntıların başında geliyor. Özellikle geçen süre zarfında enerji ve madencilik, maliye, küçük ve orta ölçekli işletmeler, ulaştırma bakanlıklarının koordinasyon konusunda sergiledikleri düşük performans ve kendilerine tahsis edilen ve bir anlamda reform sürecinin önemli ayaklarından birini oluşturan bütçelerini uygun bir şekilde kullanamamaları Jokowi’nin vizyonunun pratiğe dökülememesi anlamı taşıyor. Hem yurt dışı yatırımlar hem de ülke bütçesine katkısıyla önemli bir yeri bulunan Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı ile Denizcilik İşleri Koordinasyon Bakanlığı arasında yaşanan söz düellosunun Jokowi’nin ‘iktidarına’ yönelik bir müdahale olduğu gibi, ülkenin potansiyel kaynaklarının işletilmesi konusundaki anlaşmazlık kabinedeki ayrışmayı en iyi şekilde ortaya koyuyordu. Bu anlamda çeşitli bakanlıklar arasında koordinasyon eksikliği doğal olarak reform sürecinin tıkanması anlamına geliyordu. 

Kabine değişikliğindeki bir diğer faktör ise bazı siyasi partilerin Jokowi yönetimine destek verme kararıdır. Bu nedenle, Başkan ve siyasi partiler arasındaki pazarlıkların kabinede bakan dağılımlarına yansıma gerekliliği ikinci kabine değişikliğinde rol oynadı. Bu çerçevede Golkar, Ulusal Emanet Partisi (PAN) ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (PKS) öne çıktığı görülüyor. Her üç parti de 2014 seçimleri ardından başkan adaylarından ve adı insan hakları ihlalleriyle birlikte anılan, eski general Prabowo Subianto’yu destekleyen ‘Kırmızı-Beyaz Koalisyonu’ adı verilen ittifak içerisinde yer alıyordu. Parlamentoda milletvekili çoğunluğunu elinden tutan bu koalisyonun hedefi mecliste blok oluşturarak reforma dönük politikaların önünü tıkayarak Jokowi’yi köşeye sıkıştırmaktı. Ancak bu üç parti bugün gelinen noktada siyasi pragmatiklik örneği göstererek, eski generalle yollarını ayırmakta bir sakınca görmüyor. PKS yönetiminin Jokowi’yle görüşmeler yapmasına ve politikalara destek vermesine rağmen, yeni kabinede üyesi bulunmuyor. Buna mukabil, PAN iki, Golkar ise bir bakanlık alarak Jokowi’ye verdikleri desteğin somut karşılığını almış oldular.

Bu üç partinin siyasi ideolojileri çerçevesinde 2014 seçimlerden bu yana sergiledikleri tutum ayrıntılı olarak incelenebilir. Ancak burada, özellikle Golkar üzerinde dururken, benzer bir yaklaşımın diğer parlilerce de ortaya konduğunu akılda tutmakta fayda var. Ülkenin köklü partilerinden Golkar’ın 2014 seçimleri sonrasında Jokowi’ye destek vermemişti. Partide daha seçimler öncesinde başlayan liderlik yarışı seçimlere başarısızlık olarak yansımakla kalmamış, liderlik kavgasının devamı da Jokowi’nin desteklenip desteklenmemesinde de ortaya konmuştu. Suhartolu ‘Yeni Düzen’ döneminin yegâne iktidar gücü Golkar bugünlerde iç çelişkilerini kısmen aştığı intibaı vererek Jokowi’ye destek veriyor. Bu destek, Jokowi’nin popülaritesinden istifadeyle, ‘Biz de Jokowiciyiz’ yaklaşımının bir yansıması olarak pratikte karşılığını buluyor. Parti içi tartışmalar şimdilik durulsa da, ideolojik olarak iflas etmişliğin bir göstergesi olarak 2019 seçimlerine yönelik bir vizyon sunulamıyor. Bu vizyonsuzluğun doğurduğu açık, parti üst yönetiminin Jokowi’nin 2019’da yeniden başkan seçileceği tahminleri bağlamında ‘Jokowicilik’le karşılık buluyor. Geniş kamuoyu önünde Başkan Jokowi’yle aynı safta yer aldığını gösteren Golkar’ın hedefinde seçimlerde yüksek oranda oy alarak daha çok milletvekili çıkartmak. Bu anlamda, Golkar’ın başkana sunduğu bu destek, 2019 seçim sürecinin de somut olarak başladığı anlamı taşıyor.

Devlet Başkanı Jokowi’nin kabineyi yenilemesiyle hem siyasi partilere hem de halka önemli bir mesaj verdi. Atamalar sonrasındaki ilk konuşmasında ‘söz bende’ diyen Jokowi, kabinede bir daha bakanlar arası çatışmalara meydan vermeyeceğini ortaya koymuş oldu. Kabine değişikliğiyle Endonezya yeni bir döneme adım attı ve bu gelişme halk nezdinde yakından takip edilecektir. 

Kamis, 04 Agustus 2016

ABD – Singapur İlişkilerinde Yeni Dönem / A New Era In The Relations Between The US and Singapore


Mehmet Özay                                                                                                                        04.08.2016

Singapur Başbakanı Lee Hsien Lhoong’un hafta başından bu yana ABD’ye yaptığı resmi ziyaret iki ülke arasındaki ilişkilerin ellinci yılının kutlanması şeklinde geçti. Gerek üst düzey gerekse delegasyonlar arasındaki görüşmelerde, geçen yarım yüzyıllık ilişkilerin başarıları yad edilmekle kalmadı, gelecek belki de bir yüzyıllık süreçte iki ülke ilişkilerinin yeniden yapılandırılması anlamı taşıyor. Burada bir yüzyıllık gelecek derken dayanak noktası elbette ki, ABD yönetimince ilan edilen 21. Yüzyıl Asya Çağı projeksiyonu. ABD’nin bu yüzyıl için seçtiği bu hedef Asya-Pasifik bölgesinde yeni bir yapılaşmaya gönderme yaparken, maddi anlamda küçük bir ada olmakla birlikte, son derece stratejik mevkilerden biri ve küresel ekonomi kuşağının önemli atardamarlarından biri olan Singapur, ABD için vazgeçilmez bir ‘ortak’olma özelliğini sürdürecek. 

Dünden Bugüne Singapur – Batı İlişkisi
Asya kara parçasının Güneydoğu ucundaki en son noktası olan 719km karelik Singapur’un ultra gelişmiş bir ada parçası olmasıyla, süper güç ABD arasındaki ilişkinin bir anlamda ‘maddi’ tezatı dikkat çeker. Bununla birlikte, Singapur’un modern dönemde ortaya çıkmasındaki İngiliz faktörü dikkate alındığında ABD’nin 20. yüzyıl ikinci yarısında işbirliği kurmaya başlamasının tarihi bir devamlılık arz eder. Soğuk Savaş yıllarının ortasında ‘doğmuş’ olması kadar Singapur’u ABD için önemi dün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Bu anlamda, Singapur’un ABD ile ilişkilerinin 1965 yılından başlatılsa da, Ada’nın batıyla olan ilişkilerini İngilizlerin adayı bir ‘ticaret üssü’ olarak yeniden yapılandırmaya başladıkları 1819 yılından başlatmak gerekir. ABD’nin Ada’yla yarım yüzyıllık ilişkisinde bu ‘ticaret üslüğü’ işlevi kadar, Güney Çin Denizi-Malaka Boğazı-Hint Okyanusu güzergâhındaki jeo-stratejik konumu ile su yollarının güvenliğiyle de öne çıkıyor.  

Bölgenin Yalnız Adası
Singapur bugün, sadece bölgesel yani ASEAN – Çin ilişkileri bağlamında değil, küresel ölçekte, yani ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinin serbest ticaret, askeri yapılanma alanlarında da vazgeçilmez bir öneme sahip. Adanın sembolü ‘aslan’ -ki Malayca Singa’dır-, adaya hakim bir aslanın tek başına var olma mücadelesine gönderme yapar. Bir yanında Endonezya Takımadaları, birkaç yüz metrelik Cohor Nehri’nin öte yanında Malay Yarımadası’yla çevrili Singapur, her ne kadar aralarında güçlü bir birliktelikten söz edilemese de, Malay dünyasının bu iki ülkesiyle çevrilidir. Bu çevrili olmanın ifade ettiği anlam ise, Singapur’un ‘hangi millet’ olduğuyla bağlantılıdır. Çünkü ‘Singapur’ adının, ‘Singapurlular’ denilen bir etnik veya sosyal yapıya tekabül etmediği görülür. Zaten 1965 yılında kuruluşundan bu yana, başta kurucu baba Lee Kuan Yew olmak üzere, Singapur hükümetlerinin ‘Singapurluluk’ aidiyeti oluşturma gayreti de böylesi kendine özgü/has bir kimlik sahibi olmamasından ötürüdür. Bununla birlikte, Singapur’un her iki komşusu Malezya ve Endonezya ile herhangi bir sıcak çatışma yaşanmadığı ve bunun pek de rasyonel bir gelişme olmayacağı malum. Ancak ‘Malay dünyası’ ile Singapur arasında zaman zaman yaşanan gerilim, temelde Çin nüfusu ağırlıklı Ada’nın ‘kalkınmışlığının’ Malaylar üzerinde oluşturduğu, en hafif ifadesiyle bir tür ‘çekememezlik’ tavrından kaynaklanır. Bu çekememezliğin hem Malezya hem Endonezya’da genel anlamda ‘Malay’ kitleler ile ‘Çin’ kökenli azınlık arasındaki ilişkilerde aldığı yapı buna örnektir.  

İlk Elli Yılın Belirleyicisi
Ziyaret boyunca Başbakan Lee’nin yüzünden gülücükler eksik olmuyordu. Zaten “50 yıllık işbirliğimiz gelecekteki işbirliğimizin teminatıdır” anlamına gelecek açıklamasıyla ABD ile olan sıkı bağa dikkat çekiyordu. Başbakan Lee, ABD’nin varlığını daima öncellemiş ve önemsemiş olan babası Lee Kuan Yew gibi ABD’nin bölgedeki varlığını ‘kaçınılmaz’ olarak değerlendirmesi, ikinci ellinci yıla adım atılan bu günlerde iki ülke ilişkilerinin de bir anlamda ‘mecburiyetine’ vurgu yapıyordu. Ada nüfusunun kahir ekseriyeti gibi, Başbakan Lee’nin de Çin asıllı olmasından hareketle ABD ile kıyasla Çin’e daha yakın duracağını düşünülürse hata yapılmış olur. Ada’yı kuran baba Lee Kuan Yew’un kırk yıl boyunca ülke politikası ve uluslararası ilişkileri biçimlendirmesi sürekli ABD eksenli oldu. Bu eksen, temelde Thomas Stamford Raffles’ın 1819’da attığı tohumun gelişip büyümesi ile bağlantılı olduğu kadar, İngiliz eğitimli ve ‘zehir’ gibi bir siyasi akla sahip Lee Kuan Yew’un Çin’le karşılaştırmada ABD ideolojisini sürekli öncelemesiyle belirginlik kazandı. Öyle ki, Çin’in liberal ekonomi virajını dönmesinde, müteşebbislik/yenilikçilik gibi günümüzde artık moda olmuş liberal ekonomi kavramlarını Çin’e öğreten bizzat Lee Kuan Yew’un rolü küçümsenemez.

Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması
Başbakan Lee’nin Washington ziyaretinde iki ülke arasında ‘ortak değerler, hedefler ve çıkarlar’a yaptığı vurgu temelde ekonomi ağırlıklı bir içeriğe sahip. Bu anlamda liberal-demokrat yapılaşmadan ziyade liberal ekonominin ‘değerleridir’ Singapur için cazip olan. ABD’nin ‘demokratikleşme’ söylemi karşısında, baba Lee Kuan Yew’ın yirminci yüzyılın son çeyreğinde ‘Asyalılık Değerleri’ kavramını gündeme getirerek ‘Biz Asyalıyız. Kendi değerlerimiz var’ şeklindeki yaklaşımı bunun en iyi kanıtıdır.
Bu bağlamda, Başbakan Lee’nin görüşmelerdeki öncelikli alanı hiç kuşku yok ki ekonomiydi. Ve bu çerçevede, ABD’nin yaklaşık altı yıl önce gündeme getirdiği Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’nın (TPPA) bir an önce hayata geçirilmesi konusunda ‘destekleyici’ tavır ortaya koydu. Temelde süreç ABD tarafından başlatılmış olsa da, ABD senatosunca halen onaylanmayı bekleyen TPPA, Singapur için bulunmaz bir nimet ve fırsat. Bu nedenle kimi ülkeler bu anlaşmaya imza atmak için ‘ikna’ edilme süreçlerine tabi olurken, Singapur yönetimi ‘serbest ticaretin’ bölgesel ve de küresel olarak geldiği nihai noktayı gösteren bu anlaşmaya başından bu yana evet dediği biliniyor. Başbakan Lee, bu anlaşmadan en çok karlı çıkacak tarafın ‘Ada’ olduğunu kestirdiğinden, “TPPA’nın hayata geçirilememesi büyük bir kayıp olacaktır” açıklamasını rahatlıkla yapıyordu.

Asya-Pasifik Güvenlik Şeridi
Singapur için ekonomi kadar ,‘güvenlik’ de Ada’nın varlığı için olmazsa olmaz koşullardan biri. Tıpkı Raffles’ın iki yüz yıl önce adayı ‘ticaret üssü’ kılma çabası sırasında, gerektiğinde kullanılmak üzere ‘topu/tüfeği’ni eksik etmemesi gibi, bugün de Singapur toprak parçası olarak korunacak pek büyükçe bir yeri olmasa da, korunacak ‘değerleri’ anlamında güvenliği son derece önemsiyor. Ada’nın güvenliği kendi başına bir anlam ifade etmesi kadar, ABD için Ada çok daha farklı bir boyutta ele alınıyor. Bu bağlamda, yukarıda ifade edildiği üzere bugün neredeyse her gün haberlere konu olan Güney Çin Denizi -ki buna Doğu Çin Denizi’ni de eklemek gerekir-, Malaka Boğazı ve Hint Okyanusu’yla kopmaz bağı nedeniyle hayati bir önem arz ediyor. Bu hattın güvenliği ABD kadar, ABD’nin bölgedeki Japonya, Güney Kore, Filipinler görece uzakta da olsa Avustralya-Yeni Zelanda güvenliğiyle bağlantılı. Bu su güzergâhının küresel eksen içinde önemi, ABD’nin ‘Asya Yüzyılı’ kavramıyla giderek artış gösteriyor. İşte bu ‘fotoğrafta’ yeri ve konumu itibarıyla Singapur vazgeçilmez bir önem taşıyor. Bu nedenledir ki, Singapur bölgede Batı’nın ürettiği en gelişmiş silahlara sahip bir ‘ülke’ konumunda. Bunu da ulusal gelirin yüzde yirmisini savunma harcamalarına ayırarak gösteriyor. Öte yandan, Washington’daki görüşmeler sırasında Başkan Obama’nın Singapur’u “ABD’nin ‘çapa attığı’ bir yer olarak tanımlaması dikkat çekiciydi. İkinci elli yıl veya ABD’nin kurguladığı ‘Asya Yüzyılı’ bağlamında gelecek yüzyıl, ABD-Singapur ilişkilerinin güçlenerek devam edeceğine kuşku yok.
http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/abd-singapur-iliskilerinde-yeni-donem/621577

Jumat, 29 Juli 2016

Japonya’ya Ordusunu Yeniden Yapılandırmaya Hazırlanıyor / Japan Restructuring Its Army


Mehmet Özay                                                                                                                                                            21 Temmuz 2016

Japonya’da 10 Temmuz’da yapılan senato seçimlerinde iktidar partisi Liberal Demokrat Parti yüzde 2.6’lık artışla aldığı 33.5 oy oranıyla üçte ikilik çoğunluğu sağladı. Bu sonuç, ülke siyasal yaşamında mevcut iktidarın güç temerküzünün ötesinde, ülkenin orta ve uzun vadede geleceğini etkileyecek bir yasa değişikliğinin de kapısını aralıyor. Bu noktada ülke anayasasında Japon ordusunun ‘pasif’ kalmasını ön gören, yetmiş yıllık bir maddenin revizyonunu gündeme getiriyor. 2012 yılında iktidara gelen Liberal Demokratik Parti başkanı ve başbakan Şinzo Abe, ülke hassasiyeti, ulusal güvenlik, Çin’in giderek artan askeri yapılanması ile Doğu ve Güney Çin Denizi sınırlarını egemenlik sahası ilânı gibi faktörlerin etkisiyle Japonya savunma sanayi ve ordu yapılanmasını yeniden dizayn etme niyetini yüksek sesle dile getiriyor. Bu süreçte Başbakan Abe’nin hareket alanını kısıtlayan anayasadaki meşhur 9. Madde’nin değiştirilmesi konusunda bir süredir yaptığı çağrılar 10 Temmuz seçimlerinin ardından daha da güçlenerek çıkacaktır.

-Pasifik Savaşı ve 9. Madde
Asya-Pasifik bölgesinde Japonya’nın yayılmacı politikaları karşısında ABD öncülüğündeki ittifak güçlerinin verdiği karşılıkta belirleyici olan Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla savaşın sona erdirilmesiydi. 2. Dünya Savaşı’nın ya da bölgedeki adıyla Pasifik Savaşı’nın ardından ABD yönetimi, Japon ordusunun teslim olmasını yeterli görmemiş ve 1947 yılında bu ülke anayasasına Japon ordusunun bir daha başka ülke topraklarında faaliyet göstermesini engelleyen bir madde dikte ettirdi. Bunun temel nedeni de, savaşın sonunda ‘eksen ülkeler’ adıyla anılan Almanya, İtalya gibi Japonya’nın da ‘fazişan’ eğilimlerine gem vurmak ve bir daha bu yönde bir ‘maceraya’ atılmasını önlemekti.

Anayasanın söz konusu 9. Maddesi, “Japon ulusunu, bir egemenlik hakkı olarak uluslararası anlaşmazlıklarda askeri tehdit ve güç kullanmaktan men etmekte ve bu çerçevede kara, deniz ve hava kuvvetlerininin varlığına son vererek ulusa savaş hakkı tanımamaktadır”. Bu madde, Japon ordusunun varlığını kendi topraklarında öz-savunma ile sınırlandırıyor. Kimi çevrelerde, dünya barışına bir katkı olarak değerlendirilen bu yasa çerçevesinde, o günden bu yana, ulusal ordu ‘pasifleştirilirken’, ülke savunması da ABD’ye teslim edildi. Daha doğrusu Japonya buna mahkum edildi. Bu süreç, sadece askeri alanda değil, anayasal bir ‘zorunluluk’ olarak Japonya’nın ABD’ye bağımlılığı belirleyici oldu. İşte bu madde, Japonya’nın yirmici yüzyıl boyunca savunma sanayi ve ordu yapısını sınırladı.

Japonya’nın savunma sanayi, ordu teşkilatı yapılanmasında bölge ülkeleriyle karşılaştırıldığında ‘geri’ kalmasına yol açan bu durum, aslında 20. yüzyıl ikinci yarısı boyunca Japonya’yı dünyanın üçüncü büyük ekonomi yapmasının da yolunu açıyordu. Enerjisini, ekonomisini yatırımlara, yenilikçi ve müteşebbisliğe konuşlandıran Japon hükümeti ve halkının bu süreçte karşısında ‘düşman’ telâkki edilebilecek bir güç olmaması kadar, savunma sürecini ABD’ye havale etmesinin getirdiği bir tür rahatlık söz konusuydu.

-Jeo-politik Sıçrama
Abe hükümeti, pasif bir konuma indirgenen Japon ordusunun uzun yirminci yüzyıl şartlarını geride bırakacağı ve askeri dengeleri değiştirmeye matuf bir icraata hazırlanıyor. Bu anlamda, söz konusu 9. Madde’nin değiştirilmesi, küresel kamuoyunun zihinlerine ‘Japon Harikası’ kavramıyla kazınmış olan ‘Japonya’nın üst düzey teknolojik gelişmişliğini askeri ve savunma teknolojilere nasıl yansıyacağı merak konusu. Ancak bu merakın ötesinde, Japonya’nın yeni bir ordu yapılanmasının sadece ülke içerisinde değil, bölgesel ve de küresel etkileri olacağına kuşku yok. Bu noktada Japonya hükümeti bugüne kadarki söylemlerine uygun bir şekilde, şayet bu maddeyi revize edebilirse yeni bir jeo-politik açılım gündeme gelecektir. Bu bir anlamda ABD’nin Obama yönetimiyle birlikte 21. Yüzyıl Asya Çağı konsepti içerisinde Asya-Pasifik yapılanmasına verdiği önem gibi, Japonya’nın, ordu yapılanmasının tesis edeceği yeni bir siyasi ‘kimlikle’ ortaya çıkması, kuşkusuz ki bölgede stakükonun değişeceği anlamı taşıyor. Öyle ki, Japon hükümetinin anayasanın 9. maddesine getireceği yeni yorumla ittifak güçleriyle “kollektif öz-savunma’ kavramına işlerlik kazandıracak.

-Çin Niçin Rahatsız?
Japon hükümetinin savunma ve ordu yapılaşmasının yeniden dizayn edilmesi yönündeki söyleminden en fazla rahatsız olan ülkenin Çin olduğu gözleniyor. 2010 yılı Ağustos ayında dünya ekonomisinde önemli bir gelişme yaşandı ve Çin, Japonya’nın dünyanın ikinci büyük ekonomisi ünvanını elinden aldı. Bu gelişme, aralarında tarihsel husümet bulunan iki ülkenin geldikleri bu noktada ekonomik kalkınma yarışı yapacakları, böylesi bir rekabete girişeceklerine işaret etmedi ve etmiyor açıkçası. Bir başka ifadeyle, küresel ekonominin saç ayağının ABD’den sonraki iki aktörünün liberal ekonomik değerlerle birbirlerine yakınlaşmasından değil, bu ekonomik varsıllığın getirdiği kazanımların askeri yapılaşma çerçevesinde çatışma potansiyeline zemin hazırlamalarından söz etmek mümkün.

Bunda hiç kuşku yok ki, tarihin değişik evrelerinde ortaya çıkan gelişmelerin eseri olan ‘eski korkuların’ depreşmesine yol açıyor. Bu noktada bir önceki süreç hatırlanacak olursa, uzun yıllar boyunca savunma sanayii  ve ordu yapılanmasını ABD’ye havale etmiş olan Japonya’nın tüm gelişmiş ekonomisine karşın Çin için bir tehdit unsuru taşımadı ve taşıması da mümkün değildi. Ancak Çin’in, özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren başgösteren liberal ekonomi temelli modernleşmeci-kalkınmacı açılımlarına paralel olarak ordu ve savunma sanayiine yaptığı yatırımların ne anlam ifade ettiğini 2010’lu yıllarda sadece Japonya değil, bölge ülkeleri ve de daha geniş plânda küresel olarak daha net anlaşılmaya başlandı. Bunda hiç kuşku yok ki, iki ülke arasında Doğu Çin Denizi’ndeki Diaoyu/Senkaku Adaları konusundaki anlaşmazlığı pratik bir neden olarak öne çıkıyor.

Ekonomide liberal bir söylemi öncelleyen Çin yönetimi, siyasi ve toplumsal yapıda ‘liberal’ bir gelişme sergilemek, liberal ekonomiden hareketle liberal demokrasiye zemin hazırlayacak kanallar açmak yerine, zamanı geldiğinde tarihi de arkasına alarak milliyetçi vurgusunu başat bir şekilde öne çıkarmak suretiyle yeni bir toplumsal yapılaşmaya yol açtı. Bu noktada, batılı ekonomik değerleri benimsemiş, ancak sosyal ve siyasal değerlerine sınır çekmiş bir Çin yönetimi elinde şekillenen yeni bir Çin toplumu var. Bu noktada, özellikle güney ve doğu sahillerini çevreleyen post modern şehirlerdeki yeni orta sınıflarla, kırsaldaki geleneksel kesimin nefes alabileceği ortak toplumsal atmosfer işte bu milliyetçilik düzeninde ortaya çıkıyor.

Bu durumda, Çin komünist parti yönetimi, toplumsal dinamikler ile tarihsel bilincin kesişme noktasında bir hedef belirlemek gerektiğinde hemen yanı başındaki Japonya’yı buluyor. Bu anlamda, hem 19. yüzyıl sonu hem de Pasifik Savaşı öncesinde Japonya’nın istilasına maruz kalan Çin’in bu ‘acı geçmişi’ unutması söz konusu değil. Çin yönetimi nasıl ki, Güney Çin Denizi konusunda egemenlik iddiasını temellendirmek için en az beş yüz yıllık  bir geçmişe referans yapıyorsa, -yukarıda söylediğimiz nedenlerder ötürü- komşusu Japonya ile ilişkilerinde de ‘istilâ’ dönemlerini bugünkü ilişkilerde belirleyici kılıyor. Ve bunun pratikteki karşılığıysa, askeri yapılaşma ve bunun sağladığı itici güçle Doğu Çin Denizi’nde egemenlik iddiası yer alıyor. Bu anlamda iki ülke arasında bir ‘normalleşme’ süreci henüz ortada görülmüyor.

-Abe’den Tarihi Hamle
Aksine, Japonya açısından bugün gelinen noktada, Çin’in giderek artan bir tehdit unsuru haline gelmesi, Pasifik Savaşı sonrasında oluşan dengenin veya statükonun değişmesi yönünde bir potansiyeli içinde barındırıyor. Bunun somut dayanaklarıysa, Japonya ‘savunma ‘gücünün’ dış savaş kabiliyetinden yoksun olması; niceliksel olarak komşu ülkeler örneğin Güney Kore ordusunun üçte biri; Kuzey Kore ordusunun altıda biri; Çin’in ise onda biri büyüklükte olmasıdır. Bu bağlamda, bölgede Japonya ile ittifak halindeki bir ülke topraklarında veya ‘denizlerde’ ortaya çıkabilecek herhangi bir sıcak gelişmeye Japonya’nın ordusu ile destek vermesi mümkün değil. İşte bu nedenledir ki, bugün gelinen noktada, Japonya’da hükümeti ve de Başbakan Abe’nin mevcut iki mecliste de üçte ikilik çoğunluğu sağlaması, anayasada ilgili değişikleri yapabileceği anlamı taşıyor. Mevcut sistem gereği, bir sonraki dönem yapılacak seçimlerde artık Başbakan olamayacak Abe, 9 Madde üzerinde yeni bir tasarruf ile tarihe geçmeyi arzu ediyor.  Bu süreç, sadece Japonya ulusal meclis/leri ve halkının vereceği kararla değil, aynı zamanda ABD yönetiminin bu tarihi sürece ‘onayıyla’ da bağlantılı.

Rabu, 27 Juli 2016

Malay Dünyasında ‘Darbe’ ve Türkiye Algısı / Perception of the Coup and Turkey in Malay World


Mehmet Özay                                                                                                                      25.07.2016
Türkiye’de 15 Temmuz akşamı gerçekleşen darbe girişiminin dikkatle izlendiği ülkeler arasında Endonezya ve Malezya da bulunuyor. Güneydoğu Asya’da halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan bu iki ülkede Türkiye’ye karşı beslenen ilginin şu veya bu şekilde tarihi bir gerçekliğe oturduğu malum. Bunun modern dönemde, farklı boyutlarda gerçekleştirilmeye çalışılan bağlamlarıyla yeni bir rota çizilmekte olduğu çabası da gözlerden kaçmıyor. Öte yandan, Türkiye’nin son yıllarda gerçekleştirdiği siyasi ve ekonomik kalkınma çabasının da bölgede ‘heyecanla’ izlendiği gözleniyor. Bununla birlikte, son on gün içerisinde bölgede öne çıkan basın yayın organlarında Türkiye’deki gelişmeye dair doyurucu bir bilgilendirme ve analiz olduğunu söylemek mümkün değil.
Batı Medyası ve Yerli Algı
Bölge basınının gelişmeleri doğrudan Türkiye’den öğrenmek yerine, batılı basın yayın organlarından aktarma veya bu yayın organlarının Türkiye’deki temsilcilerince kaleme alınan haberler bağlamında bir değerlendirme çabası içerisinde oldukları dikkat çekiyor. Darbeyle ilgili haberlerin yanı sıra, bazı yazarların ve akademisyenlerin kaleme aldığı yazılarda güncelliği devam eden darbe süreciyle birlikte, Türkiye’nin son kırk yılını aynı anda değerlendirme çabası içine girmesi, genel okuyucu kitlesini bilgilendirme hedefini ne kadar gerçekleştirdiği konusunda şüphe uyandırıyor.
Bölge ülkelerindeki ulusal basında Türkiye devleti ve milletinin 15 Temmuz’da karşı karşıya kaldığı tehlike üzerinde durulmaz ve bu darbe gerçekleşseydi Türkiye devleti ve milletinin neyle karşı karşıya kalacağı dikkate alınmazken, batılı siyasetçilerin ‘darbeyle mücadelede’ Türkiye’ye demokrasi dersi verme çabasına dair yazılar sayfaları dolduruyor.
Gene benzer yazılarda, darbenin doğrudan hedefi konumundaki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Batılı yayın organlarının söyleminin tekrarı olarak, son 13 yıllık iktidarında ‘dikkatöryal’ eğilimlere sahip olarak resmederken, aynı Erdoğan’ın darbenin fark edilmesiyle birlikte sosyal medya üzerinden Türk halkına ‘darbeye karşı durun’ çağrısına yüzbinlerin karşılık vermesini geniş okuyucu kitlesinin bir anlam çerçevesine oturtması mümkün gözükmüyor. Batılı yayın organlarının Türkiye devleti Cumhurbaşkanı’na biçilen ‘diktatör’ ve ‘İslamcı’ sıfatlarının nasıl örtüştürülebileceği konusunda da, İslami hassasiyete sahip olduğu görülen bu toplumlarda bir düşünce pratiği sadır olmuyor.
Terör ve Karizma
Söz konusu yazılar ‘darbe’/’ordu’, ‘hocaefendi’/’hizmet’, ‘Erdoğan-Gülen çatışması’, ‘Türk halkı’ gibi alt başlıklara ayrılıyor. Bu başlıklar bile, yazan kişinin konuya vukufiyeti, tarafgirliği, önyargıları üzerine oturuyor. Bu noktada temelde yaygın bilgi eksikliği kadar, FETÖ/PDY’nin bu bölgede yirmi yılı aşkın süren faaliyetlerinin bir sonucu olarak kurduğu ilişkiler çerçevesinde ‘basın sektörüne’ nüfuzunun da kayda değer bir payı var. Bu çerçevede yazarların, Türkiye’de bir geceye sığan vak’ıayı anlamlandırabilmek için peşpeşe dizdikleri bu ve benzeri başlıklar altındaki yazılarının sağlıklı bir zemine oturduğu söylenemez.
Hükümetle söz konusu grup arasında geçmişte yaşanan ilişkilere atfın yer aldığı bu yazılarda, darbe ve darbeye teşebbüsün arkasındaki söz konusu grubun nasıl bir dönüşüm geçirdiği ve Türk devleti tarafından niçin “FETÖ/PDY” olarak adlandırıldığı konusu dikkatlere sunulmuyor. Veya kendini ‘eğitime’ adamışlığıyla öne çıkartan bir grubun, nasıl olup da iktidar aygıtıyla yarış içine girdiği, bunu yaparken de genel geçer demokratik yol ve yöntemlere başvurmak yerine, gizli bir örgüte ve bu örgütün liderine yönelik ‘kutsal’ bağlılıkla hareket eden bir yapıya büründüğü üzerinde bir sorgulama gerçekleştirilmiyor. Eğitime adanmış bir ‘hareketin’, eğitim süreçlerinden geçen fertlerinin gün gelip yuvalandıkları resmi ve de özel kurumlardan çıkarak devleti ve milleti hedef alacak bir hedef birlikteliğiyle hareket etmelerinin nasıl bir rasyonalitesi olduğu hususu akıllara getirilmiyor. Üstüne üstlük, aynı yazılarda FETÖ/PDY liderinin, ‘hocaefendi, felsefeci, karizmatik alim’ gibi sıfatlarla zikredilmesi; Erdoğan’dan, söz konusu ‘alimin’ öğrencisi (murid) olduğu söylemi, dini hassasiyetleri olan Endonezya ve Malezya genel okuyucu kitlesinde Türkiye’de olan bitene dair kafa karışıklığının daha da artmasına neden oluyor.
Etkin Bilgi ve Proganda
Bunun temel nedeni, Güneydoğu Asya Malay toplumları olarak zikredilen Endonezya ve Malezya’da Türkiye’ye karşı bir ‘ilgi’ ve ‘muhabbet’ten bahsedilebilse de, bunun sağlam bilgi ve kaynaklar üzerinde inşa edildiğini söylemek oldukça güç. Tikel ilişkiler çerçevesinde o da sınırlı alanlarda oluşan etkileşimlerin Türkiye sosyolojisi, siyaseti, dini yapıları ve cemaatleri, sosyal değişimleri, darbeleri vb. anlamlandıracak bir donanım söz konusu değil. Bunun olmadığını da günlük gazete haftalık aylık dergi ve kitap okur yazarlığının oldukça düşük olmasından; gündelik yaşam içerisinde ve kampüs yaşamında öğretim görevlisi/öğrenci etkileşiminden hareketle sıklıkla karşı karşıya geldiğimiz kitleyle etkileşimimiz bize gösteriyor. Bu nedenledir ki, bu ana alanları temsil ettiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki alt başlıklar, okuyucular nezdinde bir anlamlı ilişkiler dizini olmaktan daha çok, daha çok kafa karışıklığına yol açıyor.
Aslında bu kafa karışıklığının ‘darbe’ ile başlayan süreçten çok daha öncesine dayanıyor. Dikkat çekici bir diğer husus, bölge halkı arasında, Türkiye Devleti ile Türk vatandaşlarının oluşturduğu sivil oluşumlar arasında bir ayrım gözetilmemesiyle ilişkili. Bu noktada, Türkiye’den çeşitli sivil oluşumlarının Türkiye devletine ve milletine bağlılığının ötesinde, bu bağlılığı zamanla aşarak veya istismar ederek kendini ‘devlet’ konumuna yerleştiren FETÖ/PDY’nin varlığı, Endonezya ve Malezya halkının ‘darbe’ sürecini anlama ve anlamlandırmasını zorlaştırıyor.
Türkiye devletinin ve de milletinin darbe girişiminden sorumlu tuttuğu ve bunu yaparken de  son derece güçlü kanıtlara dayandırmasına ve bu nedenle ortaya çıkan durumda -ki bu daha önceki süreçte belirginlik kazanmaya başlamıştı- sorumluları FETÖ/PDY şeklinde tanımlamasına rağmen, söz konusu medya organlarında terör başı Fethullah Gülen’i ‘hocaefendi’/’alim’ gibi sıfatlarla anmaya devam ediyor.

Sabtu, 16 Juli 2016

Malezya Siyasetinde PAS’ın Yeri / PAS in Malaysian Politics

Cihan Kurtaran                                                                                            17.07.2016

Malezya ya da tam adıyla ifade etmek gerekirse Malezya Federasyonu’nda siyasi yelpazede kendine özgü bir yeri olan Malezya İslam Partisi'nin (PAS), ülkede son dönemde yaşayan siyasi değişimler ve çalkantılar zincirinde nerede durduğu konusu önemli. Bir siyasi hareket olarak PAS, ülkenin kurucu siyasi yapısı kabul edilen Malezya Birleşik Ulusal Organizasyonu (UMNO) içinden doğmasıyla dikkat çeker. Öte yandan, derin köklerine gidilecek olursa, daha İngiliz sömürgeciliğinin sürdüğü yirminci yüzyılın ilk yarısında geleneksel eğitim kurumlarında yetişmiş ve bu kurumların yönetimini üstlenmiş ‘alimlerin’ öncülüğünde kurulan bir hareket olduğu görülür. Tabii bu yazı PAS’ın modern Malezya siyasetindeki yerini geniş anlamda ele almayı hedeflemediğinden, burada bu geçmişe değinmeyeceğim.
Ancak bir hususu başlangıç olarak ifade etmek gerekirse, PAS sadece Malay Yarımadası’ndaki Malay toplumunun İngiliz sömürgeciliğinden bağımsızlığını kazanmasını değil, bu bağımsızlığın getireceği yeni düzende temelleri İslam’la örtüşebilecek bir siyasi sistemi var etmeyi kendine hedef belirlemişti. Bugün partinin söylemine bakıldığında bu hedefte bir değişiklik olduğu söylenmeyebilir. Ancak Parti’nin, Malezya’nın 13 eyaletten müteşekkil federatif yapı ve çok etnikli/çok dinli toplumsal yapısı bağlamında bu hedefi nereye kadar taşıyabildiği önemli. Bu noktada, PAS’ın ülke genelinde nasıl bir toplumsal karşılığı olduğu önem arz ediyor.
Bunlardan ilki, bir İslamcı parti olarak hedef kitlesini doğal olarak Müslüman kitle ile sınırlandırması sebebiyle, ülkenin resmi istatistiki verilerinin ötesinde, reelde neredeyse yarı yarıya denilebilecek Müslüman nüfus ile ‘diğer’ kategorisi içinde ele alınabilecek bir nüfus yapısı karşısında hangi dengelerle hareket edebildiğiyle alakalıdır. Çünkü 13 Eyalet dağılımının bir başka kategoride, yani Batı Malezya-Doğu Malezya bağlamında değerlendirdiğimizde göz ardı edilemeyecek bir farklılaşmayla karşılaşılır. O da, Malay Müslüman çoğunluğun ülkenin batısında, bir başka deyişle Malay Yarımadası’nda yer alması; doğuda, yani Borneo Adası’ndaki Sabah ve Saravak Eyaletleri’n de ise bu oranın düşük olması kadar, ‘Malay etnik yapısının’ neye tekabül ettiğiyle alâkalı aidiyet noktasındaki tanımlamalardan neşet eden bir ‘dar alan kapsayıcılığı’ ortaya çıkar.
Bir diğer husus, ‘Malay’ ve ‘Malay olmayan’ Müslüman ayrımında da PAS’ın ‘arızalı’ denilebilecek bir duruşu olduğu görülür. Öyle ki, Malay-Müslümanlarla, sömürge döneminden başlayan zorunlu ve gönüllü göç hareketleri neticesinde ülkeye Arap Yarımadası, Sumatra ve Cava başta olmak üzere Takımadalar’dan, Hint Alt Kıtası’ndan gelen Müslüman gruplar ile sayısı görece az olmakla birlikte Hindu-Budist geçmişe sahip Hint ve Çin kökenli vatandaşlar arasında İslamla müşerref olanların oluşturduğu kitleler arasında siyasi bir kavrama dönüşmüş olan ‘bumiputra’, yani ‘toprağın gerçek sahipleri’ olgusu nedeniyle daha tanımlama sürecinde başlayan ayrım bugüne kadar varlığını sürdürüyor. Bu ayrım, ülkeyi yarım asrı aşkın bir süredir yöneten ‘Malay etnik partisi’ UMNO’nun ‘derin siyasetinin’ ürünü olurken, PAS’ın da bu ayrım üzerinden siyaset yaptığı parti sözcülerinin söylemlerinde kendini açık seçik ortaya koyuyor.
PAS’ın kuruluş aşamasında öne çıkan Eyalet ile (Kelantan), aradan geçen süreçte siyasi bir hareket olarak gene kendine merkez seçtiği Eyaletler noktasında da bir şeyler söylenmelidir. Bu husus, aslında en az yukarıdaki hususlar kadar önem taşır. Dün olduğu gibi bugün de Malezya toplumunda tarihi ve geleneksel olarak İslami eğitim, öğretim ve birikim noktasında Malay Yarımadası’nın doğusundaki Kelantan, Terenganu ve kuzeyindeki Kedah Eyaletleri başı çeker. Bu üç Eyalet, örneğin Cohor, Selangor, Penang, Perak gibi Yarımada’nın batı ve güneyindeki endüstriyel olarak gelişmiş, yoğun göçler nedeniyle çok kültürlü ve dinli bir toplum yapısının aksine, kendini sayılan bu eyaletlerden ziyade Malay-Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu ve  tarihte bölgesel rol oynamış Patani Sultanlığı’yla ilişkilendirir. Tarihsel süreçler noktasında belirginleşen bu keskin ayrıma rağmen, batı ve güneydeki eyaletlerde Malay Müslümanların varlığını göz ardı etmiyoruz. Kaldı ki, bu ayrışmada, sömürgecilik sürecini Penang ve Singapur Adaları’ndan başlatarak Yarımada’nın batı ve güneyinde ekonomik, siyasi ve de kültürel olarak var İngiliz varlığının belirleyiciliğinin de bir yere not edilmesi gerekir.
Yukarıda kısaca dile getirdiğimiz bu temel hususların ulusal siyaset içerisinde PAS’ı dar bir alana hapseden etkenler olarak ortaya çıktığını ileri sürebiliriz. Peki bu durum, bizi, PAS’ın ‘alimler’ kitlesinin kuruluşundan bu yana fark edemediği ya da etmek istemediği gibi bir sonuca mı vardırır? Şimdilik bunu bir soru olarak burada bırakalım.
Dün olduğu gibi bugün de PAS’ın seçmen kitlesi Kelantan, Terenganu ve Kedah’da yoğunlaşır. Selangor, Cohor, Negeri Sembilan, Perak ve Pahang’da kısmen bir karşılığı olsa da, Penang, Malaka, Sabah ve Saravak’da neredeyse yok hükmündedir. İşte bu nedenle PAS, söz konusu bu bölgesel dağılım gerçeği karşısında ulusal bir siyasi hareket olarak karşılığını dar bir alanda bulmaktadır. Yukarıda dile getirilen Eyaletler bazında karşımıza çıkan genel toplumsal yapının dini/etnik ayrımından neşet eden ‘siyasi alan daralması’nın, PAS’ın hem UMNO hem de 2000’li yılların başından itibaren giderek güçlenen Halkın Adaleti Partisi’yle (PKR) aynı dini/kültürel/toplumsal kitleye hitap etmesiyle derinleştiği görülür. Tam da bu noktada, rakip konumunda olan ve üçü de Malay–Müslüman kitleye ulaşmayı hedefleyen siyasi yapıların ‘çatışmacı’ kimi zaman da ‘uzlaşmacı’ siyasi formülasyonlarını görürüz. Burada, özellikle UMNO’nun siyasi geçmişinden neşet eden duruşunun güçlü bir ‘Malay milliyetçiliği’ damarına oturması, PAS’ı aynı hedef kitleye ulaşma siyasi yalpalamalara maruz kalmasına da yol açıyor.
Dikkatlerden uzak tutulmaması gereken husus, UMNO’nun kuruluş ilkeleri ve bugüne kadar temel politikaları dikkate alındığında, İslamcı bir hareket olmayıp, Malay milliyetçiliği temelli bir siyasi hareket oluşudur. Bu durum, UMNO içerisinde İslami yönelimleri olan ve bunun zaman zaman genel politikalara yansıyan yönü olmadığı anlamı taşımıyor. Kaldı ki, özellikle Dr. Mahathir Muhammed’in yirmi üç yıllık başbakanlığı döneminde ‘devlet eliyle’ bir tür İslamlaşma sürecinin yaşandığı da vakidir. Ancak bu süreç, daha çok pragmatizm üzerine oturan bir yapısal özellik arz eder. Bu pragmatizmin, bugün dahi bölgesel ve küresel çapta ses getiren başat kurumsal yapılaşması ‘İslami bankacılık’, ‘helâl gıda endüstrisi’ olmaktadır. Haddi zatında, bu ve benzeri yapılaşmalar, temelde bir ekonomik çıkarcılık ve bütünsellik içerisinde değerlendirilmeyi hak eder. Bu noktada, 1940’lı yılların ortalarında UMNO’nun kuruluşu sürecinde, PAS’ın henüz kendisi ortada olmamakla beraber, orijinini oluşturan siyasilerin partiden ayrışmaları da, UMNO ile PAS arasında bugüne kadar halledilememiş bir sorunu yani, ülkede İslami duruşu veya Müslüman kitleleri kimin temsil ettiğiyle alâkalıdır. Öyle ki, Dr. Mahathir dönemindeki PAS’ın UMNO’yu neredeyse tekfire kadar giden söylemiyle, UMNO çevrelerinin PAS’ın ‘gerçek bir İslamcı yönelim’ olmadığı yönlü sert eleştirilerini hatırlamak gerekir.
Bu süreçte PAS’ı giderek kendi kabuğuna çekilmeye iten ve daha çok Malay Yarımadası’nın kuzey ve doğusundaki üç eyalete ‘kapatan’ gelişme ise, üniversite yıllarında Müslüman gençliğin lideri olarak ortaya çıkan Enver İbrahim’in 1982 yılında Dr. Mahathir Muhammed tarafından göz ardı edilemeyecek bir ‘beyin’ olarak UMNO’ya kazandırılmasıyla gerçekleşti. O dönem, çeşitli iç yapısal sorunlarla boğuşan PAS’ın lideri olacağı konusunda görüşler serdedilen Enver İbrahim, Dr. Mahathir Muhammed tarafından UMNO’ya ‘transfer edildi’. Bu gelişme, Dr. Mahathir’in Enver İbrahim seçiminde yanılmadığını ortaya koyacak şekilde, Müslüman gençliğin liderinin zamanla UMNO içerisinde ve de tabii ki çeşitli hükümetlerde giderek artan etki ve konuma ulaşması ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Dr. İsmail Faruki’nin arabulucuğuyla Dr. Mahathir’in Enver İbrahim’i partiye kazandırdığı, Enver İbrahim’in de ‘UMNO içinden İslamlaşma sürecini’ gerçekleştirmeyi hedeflediği de bilinen bir konudur.
Tarihin bir cilvesi olarak Enver İbrahim 1998 yılında UMNO ile ilişkisinin kesilmesiyle birlikte UMNO içerisinde ‘Enverci’ olarak addedilen politikacıların ve de halk katmanlarından üyelerin bir bölümünün PAS’a yönelmesi sonucunu doğurdu. Ancak Enver İbrahim hapsedilmesinin ardından eşinin gayretleriyle reform hareketi bir siyasi partiye (PKR) dönüşürken, PAS karşısında yeni bir rakip bulacaktır. Bu rekabet, Enver İbrahim’in PAS’la ayrışmayı değil, UMNO’nun ortak siyasi ‘rakibi’ konumunda görmesiyle, bir yerde PKR ile PAS’ın ittifakına yol açtı. PKR’in ikibinli yılların ortalarında reform hareketinin güçlenmesiyle toplumsal ve siyasal talepler noktasında yüksek öğrenimli, modern yaşam koşulları içerisinde var olan, şehirli Müslüman kitlenin sözcülüğüne soyunduğu yöneldiği bir siyasi platform olması kadar, kendini Çin ve Hint kökenli seçmenlere de açacak yapısal unsurlarla bezemesi, PAS’ın böyle bir yapıyla ‘ittifak’ içerisine girmesi, uzun bir aradan sonra ulusal siyasette yeniden güçlü bir duruş kazanmasına yol açtı. En azından böylesi bir imajın ortaya çıktığı konusunda şüphe yok. Buna ilâve olarak, 2008 ve 2013 seçimlerinde PKR, PAS ve kahir ekseriyeti Çin kökenlilerden oluşan Demokratik Eylem Partisi (DAP) ittifakıyla PAS hem geniş kitleler nezdinde meşru bir yere taşınırken, söylemlerinde de kapsayıcı bir sürece evrildi. Tabii bu noktada, PAS’ta siyaset yapan sadece ‘alimler’ grubunun değil, seküler eğitimli İslamcı kimliği taşıyan entellektüellerin de olduğunu hatırlamak gerekir.
Bu inişli çıkışlı tarihi süreçte bugün gelinen noktada PAS, 2013 seçimleri ardından önemli bir kırılma daha yaşadı. Bunda seçimlerin, muhalefet bloğu için oy oranı anlamında tatminkâr olsa da, reel bir başarı kazandırmamasının doğurduğu iç gerilimin etkisi var. Ancak nasıl ki, 1980’lerin başında Enver İbrahim’in UMNO’ya geçişi PAS’ın o dönemki yapılaşmasını etkilediyse, benzer şekilde Enver İbrahim’in hakkında açılan yeni bir davadan ötürü 2015 yılında hapsedilmesi de PAS’da bazı taşların yerinden oynamasında, en azından faktörlerden biri olarak etkin oldu. Parti kongresinde ‘alimler’ kesimiyle ‘entellektüeller’ arasındaki çatışma, ikinci grubun partiden ayrılması ve yeni bir siyasi parti kurmasına kadar gitti.
Böylece PAS ülke genelinde giderek temsili noktada kaybettiği prestijini, kendi ‘köklerine’ yani, özellikle de oldukça güçlü bir seçmen tabanına sahip olduğu ve yirmi yılı aşkın bir süredir yönettiği Kelantan Eyaleti’nde ‘had’ cezalarını uygulama talebini bir kez daha yüksek sesle dillendirerek kazanmaya çalıştı. Ancak tahmin edilebileceği üzere, dini/etnik ayrışmanın yoğun olarak yaşandığı Malezya’da, PAS’ın, bırakın ülke genelinde sadece Kelantan Eyaleti’n de dahi ‘had’ cezalarının uygulanması ısrarı bu siyasi partiyi daha da içe kapanmaya götürüyor.
Gelinen noktada PAS, çok etnikli ve çok dinli Malezya Federasyonu’nda geniş kitleleri kuşatıcı politikalar geliştiremedi. Oysa, kimi noktalarda aynı hedefleri güttüğü söylenebilecek UMNO gibi bir rejim partisi karşısında, sivil yanı ağır basan bir PAS, çok daha kapsayıcı siyasi söylemlerle sadece Malay-Müslümanları değil, Hint Alt Kıtası kökenli Müslümanlar ve ‘muallaflar’ kadar, Çin ve Hint kökenlileri de yanına alabilme potansiyeline sahipti. Bu potansiyel harekete geçirilemediği gibi, PAS, gerek iç çelişkiler gerekse dış zorlamalar ve müdahalelerle daralma sürecini sürdürüyor.