Selasa, 31 Desember 2013

2013 Biterken Güneydoğu Asya / Southeast Asia in 2013

Mehmet Özay                                                                                                                  31 Aralık 2013

Bir yılın ardından Güneydoğu Asya’da olan bitene kısaca göz atmakta fayda var. Öncelikle şunu hatırlamak gerekiyor. Güneydoğu Asya artık tek başına değerlendirilen bir bölge değil. Aşağıda değinileceği üzere Güneydoğu Asya ya da bir başka ifadeyle ASEAN, çevresindeki güçlü eko-siyasi yapıların yanı sıra, küresel güçlerin odağı haline de gelmiş durumda. Bu süreçte, Batı yönetim çevrelerinde başta kendi ülkeleri olmak üzere küresel ekonomik dar boğazdan çıkışta katalizör işlevi göreceği yolunda değerlendirilmelerde bulunulan bu bölge, aynı zamanda küresel liderlik sahasının ilgi alanına da girmiş gözüküyor. Özellikle Güney Çin Denizi’ndeki teritoryal haklar sadece bölgede hak iddia eden ülkelerle sınırlı olmayıp, küresel bir krize doğru evrilmiş durumda. Kimi gözlemciler ‘çatışma riskine’ rağmen, sıcak gelişmelerin olacağına prim vermese de, bu süreç ASEAN’a üye ülkelerin ABD ile olan ittifaklarını sıkılaştırırken, bir yandan da ABD’nin de yönlendirmesiyle silahlanmaya doğru bir adım atıldığı gözlemleniyor. 

Bu sıcak gelişmeye karşılık ASEAN’ı bağlayıcı önemli gelişme kuşkusuz ki 2015’de başlatılması öngörülen ekonomik işbirliği projesi. Bir tür Avrupa Birliği ekonomik birlik projesini andıran bu girişim için alt yapı çalışmaları sürse de, birlik görünümünün sağlıklı bir yapıya oturması için daha epeyce bir yol alınması gerekiyor. Birlik olgusunun ekonomi ile sınırlandırılmasına karşı çıkan kimi çevrelerse haklı olarak adına ASEANlılık denilen sürecin yavaş işlemesinden rahatsız. Tabii ASEANlılık derken, sivil toplum örgütlerinin bölge ülkelerinde devam eden insan hakları ihlalleri bağlamındaki eksikliklerine vurgu yapılıyor. Liderlerin ekonomiye odaklanması, sanki ekonomik faaliyetin insan dışı ilişkileri öngördüğü gibi bir sonuca götürüyor ki, bu ASEAN’da işlerin karmaşıklaşmasına neden olabilir.

Tüm bunların ötesinde, Güneydoğu Asya’da süreklilik arz eden ekonomik kalkınma bağlamlarına, kimi küresel güçlerin ulusal güvenlikleri ve ekonomik açılımları başta olmak üzere küresel dengelerle yakından ilintili gelişmeleri de eklediğimizde bölgenin tek başına bir değer olarak öne çıkmakta olduğu görülür. Bu çerçevede, ASEAN’la stratejik ortaklıklar geliştiren Avustralya, Çin, Japonya, Kanada, Hindistan ve tabii ki ABD’nin çabaları dikkat çekicidir. Özellikle ABD’nin ASEAN’la sınırlı kalmayan, eko-stratejik bağlamı sürekli güncelleyerek yeni alternatiflerle gündemi belirleyen yaklaşımının bir tür “Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği”ne (APEC) alternatif veya destekçi olacağı varsayılan “Trans-Pasifik İşbirliği Anlaşması” (TPPA)’nın alt yapısını atmış durumda.

Bölge ülkelerinin siyasi ve ekonomi alanındaki liderleri, uluslararası çevrelerin bölgeye yöneliminden memnuniyet duyduklarını gizlemiyorlar. Örneğin, Çin’deki yönetim değişikliğinin ardından Çin ile yeni ticari anlaşmalar yapan Malezya, Singapur ve Endonezya bu ülkelerin başında geliyor. Myanmar siyasi elitinin ise, kapalı kapılar ardında gerçekleşen çıkar ilişkilerinden en yüksek payı alma noktasında çaba sarf ettiğine kuşku yok. 

ASEAN özelinde bir çırpıda söylenebilecek bu düşüncelerin yanı sıra, bölgede en azından bazı ülkeler bazında belli başlı gelişmelere değinilebilir. 2013 yılında bölgede öne çıkan gelişmeler arasında Malezya’da kırk yıl sonra teritoryal egemenlik sahasına yönelik dış müdahale gündeme geldi. Şubat ve Mart aylarında Sulu Sultanlığı’na bağlı olduğunu belirten birkaç yüz kişilik gerilla Borneo Adası’nda Sabah Eyaleti’ne nüfuz etti. Ülkede şok etkisi yaratan bu gelişme, aslında tarihi referansların yeniden güncellenmesine neden oldu. Öte yanda, bu girişim, Moro-Mindanao ile Filipinler Merkezi hükümeti arasında süren barış görüşmelerini tehlikeye atma ihtimaliyle de önem taşıyordu. Ordu birliklerinin sevkine kadar varan çatışma nihayete erse de, ülkenin teritoryal alanlarını korumada zaafiyeti ile gündeme gelmesi yeni arayışları da beraberinde getirdi. Bu çerçevede, Sabah Eyaleti’nde özel güvenlik birimi kurulurken, yeni askeri donanımı karşılama konusunda girişimler başlatıldı. 

Malezya’da bir diğer kayda değer gelişme, uzun süredir beklenen genel seçimlerin 5 Mayıs’ta yapılması oldu. Hükümet değişikliği gerçekleşmese de, Başbakan Necib bin Razak’ın 6 Mayıs’ta yaptığı Çin kökenli Malezyalı seçmenleri hedef alan ‘Çin tsunamisi’ yaşandı şeklindeki açıklaması, belki de son on beş yılda ülke siyasi haritasındaki değişimi özetliyordu. 2008’in ardından 2013 seçimlerinde de ‘Ulusal İttifak’ oy kaybetsede gene seçimlerde iktidarın kimin olacağını belirleyen Sabah ve Saravak Eyaletleri’ndeki oylar oldu.
Bölgenin demografik yapısı ve ekonomik büyüklüğü ile öne çıkan ülkesi Endonezya, Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’yu (SBY) ‘kazasız belasız’ emekliye ayırmaya hazırlanarak geçirdiği söylenebilir. Endonezya siyasal yaşamının bir gerçeği olarak seçimlerden bir yıl öncesi başlayan aday belirleme süreci bir başka deyişle ‘siyaset borsası’ gündemi belirliyordu. İki dönem Devlet Başkanlığı görevini yürüten SBY, kurucusu olduğu Demokrat Parti üyeleri arasında halefini henüz bulamamış olması şüphesiz ki, yıl içerisinde patlak veren ve partinin üst düzey isimlerinin karıştığı yolsuzluk skandallarıyla ilişkili. Yolsuzluk demişken, ülkenin sadece akut sosyal problemi olmakla kalmayan, bu olgu, üstüne üstlük ülke ekonomisi ve siyasetini de derinden etkiliyor.

Yolsuzluk süreçlerinde müdahil olmayanlarca nerede başlayıp nerede bittiği kestirilemeyen bu ‘yolsuzluk’ heyulası, Endonezya’nın başını ağrıtan en önemli sorun. Bu nedenledir ki, sıradan halk, seçimler arefesinde gelenekselleşmiş ümitvar yaklaşımının bir ifadesi olarak yeni liderlere umut bağlamış gözüküyor. Halk, bunun en açık ifadesi olarak, bundan birkaç yıl önce Solo (Surakarta) Belediye Başkanlığı yapmış, ardından Cakarta Valiliği’ne kadar yükselmiş Jokowi olarak tanınan Joko Widodo’yu ülke yönetiminde görmek istiyor. Bu yöndeki talebi dillendiren sadece halk değil... Jokowi’nin önlenemez -veya kimi gözlemcilere göre dizayn edilen- yükselişi ana akım siyasi partilerin de ‘iştahını’ kabartıyor.

Seçim anketlerinde kökleşmiş parti liderlerini geride bırakan Jokowi’yi kimi partiler Başkan adayları olarak göstermeye hazırlanırken, kimileri de Başkan Yardımcılığına aday göstermekle onun sayesinde Başkanlık yarışını ‘kotarmak’ istiyor. Bunların başında da Endonezya Mücadeleci Demokrat Parti (PDI-P) ile “Büyük Endonezya Hareketi Partisi” (Gerindra) bulunuyor. PDI-P Genel Başkanı Megawati Soukarnoputri’nin seçilme şansı bulunmadığından parti başkan adayı olarak Jokowi’yi düşünüyor. Jokowi’nin gündeme gelmesinden önce, kimi çevrelerce ‘Devlet Başkanlığı’ neredeyse garanti görülen Gerindra Başkanı eski General Prabovo, Başkanlığı Jokowi’ye kaptırmaktansa onunla seçim ittifakı yapıp seçime birlikte girmeyi ciddi ciddi düşünüyor. Endonezya siyasetinden bahsedildiğinde elbette ki, Açe’yi dikkatlere sunmak gerekir. 2005’den bu yana, ülke siyasal yaşamında yeniliklere imza atılmasında ‘baş aktör’ konumunda olmuş bir Eyalet’in özerklik yapısı, yerel siyasi mekanizmaların nasıl işletileceğini ülkeye öğretmeye devam ediyor.

Tayland’da geleneksel iktidar odakları ile bu yapıya alternatif ve geniş halk kesimlerini siyaset arenasına taşınmasını sağlayan “Taksinizm” adı verilebilecek idelojinin mücadelesine sahne oldu ve olmaya devam ediyor. İktidarda olan ve Taksinizmi temsil eden yapı ile muhalefet rolünü üstlenmiş olan Demokrat Parti özelindeki kurulu yapının farklı renkleri neredeyse gelenekselleşmiş denilebilecek rengi faşizme çalan siyaset yapma biçimini giderek güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Tıpkı 2006 yılındaki seçimlerin akabinde başgösteren ‘sivil görünümlü’ çıkışta olduğu gibi ordunun açıktan desteğini bekleme süreci devam ederken, iktidar mevcut siyaset arenasının kuralları üzerinden gelişmeleri yönlendirmeye çalışıyor. Ancak burada sorun, tıpkı dün olduğu gibi bugün de geniş kamu kesimlerinin, yani kırsaldaki kitleler ile şehirdeki dar gelirli ve yeni orta sınıflaşma eğilimi gösteren yapıların ülke siyasetine yön verme eğilimlerine set çekme girişimi söz konusu. Bu tip siyasi kriz dönemlerinde demokratik olmayan bir yönelim de olsa, anahtar rol oynayarak ‘krizi’ sonlandıran ordu henüz tavrını net bir şekilde ortaya koymuş değil. Ordunun bu bekleme süreci kuşkusuz ki, hasta yatağındaki Kral’ın karar sürecine dahil olup olmamasıyla da ilintili. Bangkok merkezli iktidar mücadelesinin ülkenin güneyindeki Patani Malay bölgesindeki savaşı sona erdirecek barış görüşmelerine nasıl yansıyacağı ise gözden kaçırılmamalı. Bu bölge sadece Tayland için değil, kapı komşusu Malezya’nın güvenliği için de önem arz ediyor. Malezya’nın barış görüşmelerinde aracı rolü oynamasının nedenlerinden biri de bu olsa gerek. 

Myanmar kapılarını dünyaya açarken, siyasi ve ekonomik açılımlarla tezat teşkil edecek şekilde Arakanlı Müslümanlara yönelik baskı ve şiddetle gündeme gelmeye devam ediyor. Özellikle Batılı ülkelerin adına demokratik açılım dedikleri yönelimleri Arakanlıların yaşadığı Rakin Eyaleti’nde tanık olmak mümkün değil. Devlet Başkanı Thein Sein’in ve özgürlük kraliçesi Suu Kyi’nin Batı başkentlerine yaptıkları ziyaretler ekonomik yatırımlar ve ödül törünleri ile süslenirken, başta Arakanlılar olmak üzere ülkenin diğer Müslüman azınlıklarına yönelik şiddet olaylarını engelleyeme matuf siyasi ve güvenlik tedbirlerinin alınmamış olması manidar. Aslında ülkedeki sorunu sadece Müslüman azınlıklar noktasında görmemek gerektiğini de samimi bir şekilde dile getirmek gerekir. Haklar noktasında ülkenin etnik çoğunluğu oluşturan Burmalıların siyasi hakimiyetinin bir tür Burma-Budist faşizmine evrilmesi karşısında zarar görenler özellikle sınır boylarında yaşam süren azınlıkları da kapsıyor. Bu bağlamda, ülkedeki ‘haklar sorununa’ topyekün bakılmasında fayda var. Bununla birlikte, onyıllar boyunca özellikle Arakanlı Müslümanların mücadele ruhunu yitirmiş olmaları en çok ‘insan hakkı kaybına’ onların maruz kaldığı gibi bir sonuca bizi ulaştırıyor. Öyle ki, 2012 yılı Haziran ayından itibaren baş gösteren saldırılar sonucu yerleşim yerlerinden sürülen Arakanlılar hâlâ derme çatma barakalarda yaşam sürmeye devam ederken, mal ve can güvenlikleri olmaması nedeniyle ne iş yerlerine ne de okullara gidebiliyorlar. Kaldı ki, başta Eyalet Başkenti Sittwe olmak üzere ana yerleşim yerlerinde Arakanlılara rastlamak güç. Giderek Bangladeş sınırı ile okyanus arasına sıkıştırılan Arakanlılara alternatif olarak bırakılan ise ‘denizde hayat bulmak’ oluyor. Aradan geçen süreçte bu insanların kaçış umutlarını bir tür sömürüye dönüştüren insan kaçakçılarının varlığı Myanmar-Tayland-Malezya üçgeninde ortaya çıkmaya başladı. 

Bölgenin tek Hıristiyan çoğunluğunu oluşturan ülkesi Filipinler’de siyaset akraba bağlarına endekslenmiş bir görünüm arz ediyor. Sadece merkez yönetimi değil, eyaletlerde valilik ve belediye başkanlıkları dahi bir tür feodal ilişkilerle örülü. Bu yapılaşma merkezi yönetimin sağlıklı işlerliğine engel teşkil ettiği gibi, ülkenin önemli sosyal problemlerinden olan yoksullukla mücadele konusunda da kayda değer başarılara imza atılmasına engel olan bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Bununla birlikte, Devlet Başkanı Benigno Aquino’nun yapıcı liderliğinin son birkaç yıla damga vurduğunu ve bölgesel ve uluslararası bir açılıma konu olduğunu söylemek mümkün. Bunun en önemli göstergelerinden biri ülkenin güneyindeki Mindanao ve çevre adalardaki Moro Halkının (Bangsamoro) barışla buluşması sürecine katkıtı. Kesin anlaşma metnine imzaya daha süre olmakla birlikte tarafların ‘iyi niyetinin’ bugüne kadar devam etmesi gelecek için ümit verici. Öyle ki, Eylül ayı başlarında önemli şehirlerden Zamboanga’da birkaç yüz kişilik gerilla grubunun baskın girişiminin Barış görüşmelerini tehlikeye atacağı ihtimaline rağmen, böyle bir gelişme olmadı. Taraflar, Barış görüşmelerine ‘kayıpsız’ devam kararında birleşmeleri önemliydi.

Son dönemdeki gelişmeler dikkate alındığında Güneyodoğu Asya bölgesi ve Türkiye ilişkileri perspektifinde de değerlendirmek anlamlı olacaktır. Öyle ki, son dönemde Hükümet’in gündeme getirdiği açılımlar dikkate alındığında, bu coğrafyada ortaya çıkan gelişmelerin artık ‘bize uzak’ olduğunu düşünmek mümkün değil. Bu girişimler, hiç kuşku yok ki, bugüne kadar ‘çok uzak’ denilen bu coğrafyaya, artık her boyutu ile dikkatlice plânlanmış sosyo-ekonomik ve politik yaklaşımları güncelleyerek hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.

2004 yılında yaşanan tsunami sonrasında Açe’deki şu veya bu bağlamdaki etkileşimlerden başlayarak bir dizi gelişmeyi takip etmek mümkün. Bunlar arasında, Türkiye’nin 2011 yılında ASEAN’a akredite büyükelçi ataması, gözlemci sıfatıyla da olsa Mindanao Barış sürecine müdahil olması, Malezya ve Endonezya ile D-8 ‘birlikteliğinin’ ardından G-20 bünyesinde de ortak bir zeminde buluşmaları, 2012 yılı ortalarında Myanmar’da Arakanlı Müslümanlara yönelik baskı ve zülumler karşısında tepki gösterilmesi, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar vasıtasıyla Türkiye Devleti Bursları’nın bölge ülkelerinde yaygınlaştırılmaya başlanması, Yunus-Emre Kurumu’nun bölgede ofis açma çabaları, bazı üniversite öğretim görevlilerinin bireysel gayretleriyle özellikle Malezya yüksek öğretim kurumlarıyla gerçekleştirilen ünivirsetelerarası işbirlikleri çabaları vb. Türkiye’nin bir siyasi bütün olarak bölgede kendine yer açmakta olduğunun işaretleri olarak okunabilir.

Yukarıda bahsi geçen süreçler ve bu süreçlerle ilintili yatay gelişmeler dikkate alındığında önümüzdeki dönemin Türkiye için kaçınılmaz bir önemde olduğuna kuşku yok. Tabii bu noktada Güneydoğu Asya’yı ‘yeniden keşfediyoruz’ diyemeyeceğimiz, ancak özellikle Malay dünyası noktasında unutulmaya terk edilmişlikle açıklayabileceğimiz bir geçmişten bahsetmek mümkün. Bu noktada aslında tarihi açılımını Açe ile gerçekleştirdiği dikkate alındığında, bu sürecin 20. yüzyıldaki devamının 1985-88 yıllarında Türkiye’nin Endonezya Büyükelçisi Metin İnegöllüoğlu’nun Açe ziyaretinin ve bu ziyaretin akabinde kaleme aldığı Türkçe ve İngilizce makale ve kitaplarıyla ortaya koyduğu çabanın devam ettirilememiş ve bugün dahi gereğinin yerine getirilememiş olması üzüntü verici... Bölgede gerçekleştirilen ve kendi çapında bir başka örneğini bulmak en azından bugüne kadar mümkün olmayan bu ziyaretin önemi ve bağlamı atlanılmış gibi...  Kimi çevrelerin öne çıkarak yapıldığını öne sürebileceği girişimlerin ise ‘göstermelik’ ve ‘hedef saptırmadan’ ibaret olduğunu her haliyle ortaya koymak da mümkün. Açıkça ifade etmek gerekirse bu ‘göstermelik’ ve ‘hedef saptırmacılıkla’ malul bu girişimlerin üzerine gitmeden yeni açılımların sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi de pek mümkün gözükmüyor.

Akabinde 1996 yılında başlatılan D-8 birlikteliğinin akameti herkesin malumu... Ancak bölgesel ve küresel dengeler ve gelişmeler çerçevesinde D-8’in yeni bir formatta belki de yeni üye ülkelerle varlığına yeniden hayatiyet kazandırmak mümkün. ASEAN sadece ekonomik vechesiyle ele alınamayacak kadar önemli bir coğrafya. Bu gerçeğin üzerinde ciddi şekilde durmakta fayda var...

http://www.dunyabulteni.net/manset/284899/2013-biterken-guneydogu-asya

Minggu, 29 Desember 2013

Raja-Raja Aceh: Buku Mehmet Ozay Menjadi Referensi Penelitian Ilmiah di Aceh

 Banda Aceh                                                                                                               28 Disember 2013

Ketua Forum Khasanah Raja-Raja Aceh Teuku Raja Zulkarnaini, mengatakan bahwa buku Dr Mehmet Ozay yang berjudul ‘Kesultanan Aceh dan Turki – Antara Fakta dan Legenda’ bisa menjadi referensi penting untuk bahan penelitian ilmiah di Aceh.

“Ketika melihat buku ini, guru besar di UIN Ar-Raniy, Kepala Dinas Kebudayaan Dan Pariwisata Aceh, dan Gubernur Aceh bersemangat. Kami berterima kasih kepada intelektual muslim Dr Mehmet Ozay dari 
Istanbul yang telah menyediakan waktu untuk menulis buku ini sehingga menjadi referensi untuk sejarah di Aceh,” kata Zulkarnaini di Banda Aceh, Minggu 28 Desember 2013.

Menurutnya, sejarah Aceh yang berhubungan dengan Turki Utsmani penting diangkat. Karena, kata dia, banyak perubahan besar dalam peradaban Aceh setelah periwtiwa ‘Lada Sicupak’ yang terjadi sekitar 1560-an Masehi. Zulkarnaini mengatakan bahwa banyak bukti-bukti sejarah yang muncul. Misalnya, kata dia, baru-baru ini, penemuan koin emas milik Sultan Turki Usmani di Banda Aceh. 

"Buku Dr Mehmet Ozay ‘Kesultanan Aceh dan Turki - Antara Fakta dan Legenda’ yang diluncurkan bersamaan buku ‘Açe Seyahat Notlari (II) di Banda Aceh dalam rangka memperingati 
tsunami Aceh ke 9, 26 Desember 2013, di ACC Sultan II Selim, Banda Aceh, menjadi khasanah Aceh yang baru,” kata Zulkarnaini.


Tsunami dokuzuncu yılında Açe / 9th Commemoration of the Tsunami in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                   29 Aralık 2013

Tsunami’nin dokuzuncu yılı... Bundan dokuz yıl önce yani, 26 aralık 2004 tarihinde Pazar günü sabah 8.15 sularında meydana gelen 8.9 Rihter ölçeğindeki depremden yaklaşık 15-20 dakika sonra meydana gelen tsunami Hint Okyanusu’nu çevreleyen on bir ülkede etkili oldu.  Ancak tsunami, en büyük insan ve maddi yıkımlarının yaşandığı Açe ile özdeşleşti. Resmi rakamlara göre 126.000 Açeli hayatını kaybederken, 500.000 kişi evsiz kaldı. Batı ve kuzey sahil şeridinde yer yer iki üç kilometre içerlere kadar olan yerleşim yerlerinde tüm altyapı yıkıldı veya büyük hasara uğradı.

Bugüne kadarki en büyük doğal afet olarak tarihe geçen tsunaminin dokuzuncu yılında Açeliler yeniden o günü hatırladılar. Kaybettikleri yakınlarını anmak üzere çeşitli kurumlarca düzenlenen etkinliklere katıldılar, mezarlıkları ziyaret ettiler. Özellikle tsunaminin yoğun olarak etkilediği başta başkent Banda Açe, Meulaboh, Calang, Lamno gibi güney ve batı sahili boyunca uzanan şehir ve kasabalarda gerçekleştirilen anma törenlerine geniş katılımlar oldu. Ancak bu etkinliklerin en dikkat çekeni Eyalet başkenti Banda Açe’deki Safiyatuddin Kültür Merkezi’nde düzenlendi. Sabah saat dokuzda başlayan törene Açe vali yardımcısı Müzakkir Manaf, Belediye Başkanı Mawardi Nurdin, Açe Eyalet Parlamentosu Başkanı Hasbi Abdullah, ulusal hükümette yer alan Kamu Yönetimi Yeniden Yapılandırma Bakanı ve eski vali Azwar Abubakar, Cakarta ulusal meclisindeki Açe milletvekilleri ve üst düzey bürokratlar, halk ve öğrenciler katıldı. Salavat ve zikirlerle başlayan anma töreninde ilgililer yaptıkları konuşmalarda dokuz yıl önce yaşanan doğal afet ve sonrasında yaşanan değişimlere dikkat çektiler.

O dönem, Açeliler savaşın tam da ortasında bulunuyorlardı. Bir de tsunami gibi doğal bir afetle karşı karşıya kalan bu halkın ne gibi zorluklarla mücadele ettiklerini hissedebilmek mümkün olmasa gerek. Bu bağlamda, felâketin hemen sonrasında, sayıları dört yüzü bulan ulusal ve uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları Açe’nin dünyaya açılmasında aracı oldu. Aralarında Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Asya Kalkınma Bankası gibi bölgesel ve küresel kuruluşlar kadar, Endonezya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun emriyle kurulan yeniden yapılandırma ve rehabilitasyon kurumu dört yıl boyunca Açe’de faaliyetlerde bulundu. Bu kurum aracıyığıyla yaklaşık yedi milyar doları bulan küresel yardımlarla yeniden yapılandırma faaliyetleri desteklendi. Her ne kadar, kimi uluslararası kurumlar anlaşma tarihinden önce Açe’ye girmeye başladıysa da, bu anlaşma sayesindedir ki, yardım faaliyetleri meşruiyet buldu ve ivme kazandı.

Tsunami, Açe’de sadece dünyanın tanık olduğu en önemli yardım faaliyetlerine konu olmakla kalmadı, belki bundan da öte, Açe’de bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmasının da sembolik ifadesi oldu. Bundan kasıt hiç kuşku yok ki, 15 Ağustos 2005 tarihinde Açe Özgürlük Hareketi (GAM) ve Endonezya Merkezi Hükümeti arasında Helsinki’de imzalanan barış anlaşmasıdır. Söz konusu barış görüşmeleri 2001’deki girişimlerin devamı olarak görülse de, tsunami bu süreci hızlandıran ve imza aşamasına getiren bir gelişmeydi.
Söz konusu barış sürecinin kimi uluslararası çevrelerde ne kadar yankı bulduğu bir yana, Açe halkı için son derece önemli olduğuna kuşku yok. Bugün dahi içinde meyda organlarının da olduğu çeşitli kurumların ‘Açe’ dendiğinde akla geri kalmışlık, yoksulluk ve yetim vb. konuları getirme noktasında bir tür ısrarcı yaklaşım sergilemeleri Açe’nin bugüne kadar gözlerden ırak tutulmasına şu ya da bu şekilde aracı olduğuna kuşku yok. Bu çerçevede, bu ve benzeri çevrelerce hâlâ bu barış sürecinin Açe halkının toplumsal ve siyasal yapısı, Endonezya Cumhuriyeti’nin idari yönetimi kadar, Güneydoğu Asya’da bu dönemde süren çeşitli barış görüşmelerine etkisi üzerinde neden kafa yorulmadığını anlamak mümkün.

Dönüp geçmişe baktığımızda Açe’de özellikle maddi yapılanmanın olağanüstü bir gelişme kaydettiği görülüyor. Yeniden yapılandırma çalışmalarında önemli bir mesafe katedildiği 2008 yılında dönemin Endonezya Devlet Başkan Yardımcısı Yusuf Kalla, Açe’deki asfalt yollara dikkat çekerek bu kalitede yolların Cava Adası’nda bile olmadığını söylüyordu. Bununla birlikte, aynı şeyi özellikle eğitim, ekonomik kurumlar için söylemek pek mümkün deği. Tsunaminin yıldönümü vesilesiyle bulunduğumuz Banda Açe’de çeşitli kesimlerle görüşme fırsatı bulduk. Bunlar arasında akademisyen Dr. Seyful Mahdi sadece eğitimci olarak değil, yeniden yapılanma sürecine yakinen tanık olmuş bir Açeli entellektüel olarak geçen süreçte neler olduğuna ışık tutuyordu. O günlerde başta Birleşmiş Milletler olmak üzere çeşitli uluslararası kurumlara danışmanlık yapan akademisyen Dr. Akmal, uluslararası kuruluşların en kısa sürede yardım sonuçlarına ulaşmak amacıyla pragmatik projelere yöneldiklerini söyledi. Dr. Mahdi, bu kurumların, donör ülke veya kurumlara rapor yetiştirmeyi öncellemeleri nedeniyle orta veya uzun vadeli projeleri öncellemediklerini ileri sürdü. Bizzat tanıklığımıza dayanarak ifade edersek, bunu yaptığını ileri süren kimi kurumların ne tür politikalar izledikleri ve bu süreçte yıllar önce vurgu yaptıkları hedefleri ne denli gerçekleştirdikleri de üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir husus.

Bu sürecin bir diğer önemli aksak veya hatalı yaklaşımı ise, gene Açe’ye yardım için gelen uluslararası kuruluşlar yardım faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlama adına, toplantı üstüne toplantı yaparken unuttukları veya gözardı ettikleri bir şey vardı ki, o da Açelilerin yani bu yardımlardan doğrudan etkilenecek insanların bu ‘koordinasyon’ süreçlerine katılamamasıydı. Gözlemcilerin vurguladığı üzere bunun bir nedeni dil engeliydi. Ancak tüm süreçlerde bunu bir engel olarak görmek açıkçası hiç de makul bir neden olarak gözükmüyor.

Tüm yapılaşma faaliyetleri kadar, Açe bu süreçte canlı bir laboratuar işlevi de gördü. Sosyal bilimlerden mühendisliğe kadar çeşitli sahalardan bilim insanları Açe’de araştırmalarda bulundu. Bu dönemde kurulan Açe ve Hint Okyanusu Çalışmaları Merkezi’nin öncülüğünde gerçekleştirilen uluslararası konferanslar kadar, yerel ve ulusal kamu ve özel kuruluşlarının düzenlediği seminerler, konferanslar Açe gibi uzun dönem dünyaya kapalı bir toplumda değişimin izlerini sürüyordu.

Geçen dokuz yılda iç ve dış faktörlerle değişimin alabildiğine yaşayan Açe toplumunda önümüzdeki yakın ve orta vadede kayda değer değişikliklerin gerçekleştirilmesi için çabalar sürüyor. Özellikle Açe’nin ekonomik varlıkları kadar insan gücünü de aktive edecek önemli yapılaşmalar mevcut yerel yönetimin katkılarıyla gündeme gelecek.

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/284660/tsunaminin-dokuzuncu-yilinda-ace

Jumat, 27 Desember 2013

Bangladeş Siyasetinde Gerçeklere Bakış / Some Facts in the Politics of Bangladesh

Mehmet Özay                                                                                                       24 Aralık 2013
Seçimlere az bir süre kala Bangladeş’de neler olacağı konusunda farklı görüşler var. Bu süreç, hiç kuşku yok ki, Başbakan Şeyh Hasina’nın son dönem başbakanlığında yani, 2009’dan bu yana neler oluyor sorusuyla irtibatlı. Şeyh Hasina örneğin, ülkede ana akım siyasal yapıların kökleriyle ilgili kayda değer bilgiler açılımlar sağlamasıyla da dikkat çekicidir.
Hasina’nın, Halkçı Parti (Awame League)’in başına geçmesi, zannedilebileceği gibi demokratik rekabetin bir sonucu değildir. Aksine farklı siyasi fraksiyonları içinde taşıması nedeniyle parti içi birliği sağlayamamanın doğurduğu bir zorunluluğun akabinde, bir tür köklere dönüş olarak da kabul edilecek şekilde ordu marifetiyle ortadan kaldırılmış ve ardından idolleştirilmiş babasına referansla kızının parti başkanlığına getirilmesi sürecidir. Bu işin ülke içi siyasal yapılaşmasını ortaya koyarken, Hasina’nın hangi dış güçlerce manipülasyona açık olduğunu da ortaya koymak lazım. Çünkü son birkaç yıldır ülkede sürgit devam eden baskı ve zulüm ortamının salt Bangladeş iç siyaseti ile açıklamak mümkün değildir.
Bu noktada, kuruluş yıllarının ardından ülke yönetimini eline geçiren ve tek parti ideolojisi ile hareket eden babası Muciburrahman’ın öldürülmesi süreci yeniden hatırlanmalıdır. Muciburrahman’ın niçin ve hangi güçler tarafından öldürüldüğü üzerinde uzun uzun durulabilir. Ancak burada sadece özetle şu hususa değinebiliriz. O da demokratik seçimlerle başa geçmiş olan Muciburrahman’ın bir süre sonra ülkede siyasal partileri ve medyayı kısıtladı. Tüm memurların kendi partisine üye olmasını mecbur kılacak denli Sovyet sistemine eklemlenme hevesi taşıyordu. Bu ise giderek tek parti tek adamı misyonuyla hareket etmesinin ibareleriydi. Üstüne üstlük, kendine bağlı özel silahlı birlikler oluşturması da bağımsızlıkta ‘rolü’ olan ordu içerisinde huzursuzluklara yol açıyordu. Ancak öldürüldükten sonradir ki, kurduğu parti mensuplarının bile eleştirilerine hedef oldu.
Bu süreçte, arkasında ordunun olduğu güçler tarafından Muciburrahman, eşi ve üç erkek çocuğu ile saldırıda hayatını kaybetmesinin ardından Hasina’nın neler yaptığı önemlidir. 1981 yılında, dönemin devlet başkanı Ziyaurrahman’ın davetine kadar Hasina’nın kadar Hindistan’da olduğu biliniyor. Bu süreçten bağımsız ele alınamayacak bir diğer husus Hasina’nın ülkeye döner dönmez yaklaşık bir ay içerisinde Ziyaurrahman’ın öldürülmesi hadisesidir. Ziyaurrahman’ın kurduğu Milliyetçi Parti içinde de benzer bir sürecin gündeme geldiği görülüyor. Yani, ortadan kaldırılan Ziyaurrahman’ın yerine kızı Halida Zia parti başına getirilecektir. Bu anlamda ülkenin kısa siyasal tarihinde bu iki kadının mücadelesi şeklinde geçtiğini söylemek mümkün. Ancak bu kadın ‘liderlerin’ partileri içerisinde var oluşlarını  demokratik temayüllerle açıklamak mümkün olmadığı gibi, birbiri yerine Başbakanlık makamına gelirken ki süreçlerinde de pragmatik bir yönelim sergiledikleri aşikardır... Bu sürecin vazgeçilmez aktörü olarak ortaya çıkan Cemaat-i İslami’de partileşmeden ziyade bir sivil/toplumsal hareket öncellendiği görülür. Ancak Cemaat-i İslami ikincil bir düzeyde gördüğü siyasal süreçlerde yer alışında önce parti içinde demokratik yöntemleri ardında da ulusal düzeyde mevcut koşullar içerisinde mümkün olan azami düzeyde demokratikleşmeyi öncelleyen bir siyasi yaklaşımı ortaya koymasıyla belki de bazılarınca ‘ilerici’ denilebilecek bir akıma öncülük ediyordu. Cemaat-i İslami’nin daha 1980’lerden itibaren dillendirmeye başladığı seçim hükümetleri uygulamasına yukarıda zikredilen iki siyasi hareketin liderleri dönemin şartlarına göre destek vermiş veya vermemişlerdir. Bu anlamda siyasi ‘ikiyüzlülük’ malul oldukları açıkça ortadadır. Cemaat-i İslami, ülkenin belki de bağımsızlığı öncesinden başlayan bir anlayışla, siyasi hayatın yolsuzluklara kapı aralayan vechesini iyi okumuş, çatışmadan uzak ve halka arzu edilen liderlik konumunu taşıyacak en iyi mekanizmayı ortaya koymaya çalışmıştır. Öyle ki, Prof. Dr. Gullam Azzam’ın liderliği döneminde seçimler öncesinde ‘geçiş hükümetlerine’ vurgu sürekli gündeme getirilmiştir. Bunun temel nedeni de seçim süreçlerinin iktidar odaklarınca manipülasyona açık yapısıdır. Özellikle bu tür ülkelerin modern tarihinde neredeyse istisnasız denilebilecek süreçler Bangladeş’te de gerçekleşmiştir. Öyle ki, 1991 seçimlerinde geçiş hükümetine yanaşmayan Ulusal Parti lideri Halida Ziya, iktidar oluyordu. Akabinde yani 1995’de, iktidarın nimetlerini gören Halida Ziya, Cemaat-i İslami’nin seçim hükümeti kurulması talebini reddederken, iktidara gelmek için bundan ve Cemaat-i İslami ile ittifak olmaktan başka yol olmadığını gören muhalefette bulunan Halkçı Parti ve lideri Şeyh Hasina, Cemaat-i İslami’nin seçim hükümeti yaklaşımını desteklemiş ve kurduğu ittifakla iktidara taşındı. Aynı süreç, seçim hükümeti uygulaması sonucu Şeyh Hasina iktidarı kaybederken, Ulusal Parti ve Cemaat-i İslami seçim ittifakı iktidara gedi. Cemaat-i İslami’nin nasıl bir rol oynadığını burada iyi tahlil etmek gerekir. Tek başına iktidar ol(a)mayan, belki de böyle bir siyasi hırsdan yoksun Cemaat-i İslami ülkenin mevcut şartlarda en iyi yönetilmesinin yollarını arıyordu. Bu noktada öncellediği sosyal faaliyetleri ile üzerine düşeni yaparken, bir siyasi organizasyon olarak da azami katkısını ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Ana akım siyasi partiler diyebileceğimiz Halkçı Parti ve Ulusal Parti’nin neredeyse birbirine eşdeğer oy oranları ki bunu %40 olarak zikretmek mümkün, parlamentoda çoğunluğu sağlamak için mutlak surette bir siyasi ittifak yapmaları gerekiyordu. Cemaat-i İslami bu noktada ortaya çıkıyor, sadece %10’a tekabül eden oy oranıyla değil, belki de bundan da öte ittifak yaptığı partiye katma değer katacak sosyo-siyasi mobilizasyonu üstleniyordu. Bu güçlü yapısı, üyelerinin ‘satın alınamazlığı’ ve güç karşısında ‘tehdit edilemezliği’ ile önemli bir yapıyı oluşturuyordu.
İşte bugün gelinen noktada, Başbakan ve Halkçı Parti lideri Şeyh Hasina, kısaca özetlediğimiz yukarıdaki süreci sona erdirecek ve ülke siyasal yaşamında yeni bir evreye girilmesine neden olacak ‘siyasi karalama kampanyasını’ yürürlüğe koymaya başladı. Temelleri 2006 yılı seçimlerine dayanır. Daha o dönemde Halkçı Parti’nin ordu desteğiyle Cemaat-i İslami üyelerine yönelik baskı ve sindirme operasyonları hapisler ve ölümlerle sonuçlandı. Gene ordunun desteklediği sivil hükümetlerin iki yıllık yönetim ülke siyasal yaşamında rol aldı. 2007-2008 yıllarındaki ordu destekli sivil yönetim sırasında Şeyh Hasina’nın “Bu bizim hareketimizin başarısıdır” açıklaması manidardır. Bu, Halkçı Parti ile ordu arasındaki bir ittifakın varlığını ortaya koymaktadır.
2009 yılı Ocak ayındaki seçimlerin hemen akabinde Şeyh Hasina çoktan hazırlanmış planını icraata geçirme şansı buldu. Ve Cemaat-i İslami’nin önde gelen dokuz liderinin ölüm cezasıyla çarptırılması gibi vahim bir duruma ulaştı. Şeyh Hasina’nın seçimlerde önceden hazırlanmış oylarla ve mevcut seçim sandıklarının sayılmamsıyla gerçekleşen manipülasyona dayanır. Öyle ki, hangi parti’nin kaç sandalye alacağı önceden belirlenmişti. Buna göre Cemaat-i İslami’yeye sadece iki sandalye verildi. Ancak normal şartlarda Cemaat-i İslami’nin 15-20 arasında milletvekillik kazanıyordu. Örneğin, en son en yüksek milletvekili sayısı 18’di. Hasina’nın partisi ise sandayelerin %80’ini kazandı.
Yakın dönemde başlayan ve bugüne kadar devam eden süreç, Cemaat-i İslami ile Ulusal Parti arasındaki ittifakı ortadan kaldırmaya yöneldi. Uzmanların ifade ettiği üzere Şeyh Hasina, Ulusal Parti’ye saldıramazdı. Çünkü Halida Ziya’nın babası, General Ziarurrahman partiyi kurarken ordu güçlerinden destek aldığı hatırlanırsa partinin köklerinin ordu artıklarına dayandığı ortaya çıkar. Cemaat-i İslami’yi kolay lokma yapacağı düşünülen argüman ise hazırdı... Yani bağımsızlığa karşı çıkan bir yapıydı...
Halkçı Parti’nin ülke siyasi haritasını değiştirecek girişimlerinde üç temel hedef vardır. İlki orduda değişiklik yapmak. Çünkü ordu ailesini öldürmüştü. Bu orduya beslenen bir intikamdı ve 2009 şubat ayında paramiliter bölümündeki ayaklanma ile uygulamaya konuldu. 57 üst düzey ordu mensubu öldürüldü.. Kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere Hindistan komandoların yönettiği bir operasyondu. Ordu mensupları vahşice katledildi ve cesetleri kanalizasyona atıldı... Olayı araştırmak üzere üç komisyon -ordu, içişleri ve hükümet kanadından- kurulduysa da raporlar yayınlanmadı. Buna ilave olarak, pek çok asker herhangi bir neden gösterilmeksizin ordudan atıldı. İkinci hedef yargı sistemiydi. Halida Ziya yönetiminin atama yapmadığı 251 yargıç partiye mensup yargı üyelerince dolduruldu. Bu süreçte tek kriter parti mensubu olmaktı. Ayrıca, gene boş olan kontenjanları doldurmak amacıyla 30.000 kişi polis gücüne alındı... Öyle ki, sağlık bakanı bile açıkça parti üyesi olmayanların alınmayacağını aleni olarak dile getirdi. Üçüncü hedef ise muhalefet bloğunu ortadan kaldırmaktı. Bununla, muhalefet ittifakına zarar vermek mümkünse ortadan kaldırmak amaçlandı... Cemaat-i İslami ortadan kaldırılırsa Ulusal Parti siyasi mücadele ortaya koyamazdı... Çünkü Ulusal Parti organize bir yapı arz etmiyor. Ulusal Parti’yi etkisiz kılmanın yolu Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmaktı. Bunun en kestirme yolu da, Cemaat-i İslami liderlerini ‘savaş suçu’ işledikleri yaftasıyla pasifize etmek veya gerekirse ortadan kaldırmaktı. Şimdi bu süreç yaşanıyor.
http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/284240/banglades-siyasetinde-gerceklere-bakis

Oğlu Prof. Dr. Gullam Azzam'ı Anlatıyor

Mehmet Özay                                                                                                        20 Aralık 2013

Bir süredir Bengaldeş’te “Cemaat-i İslami Partisi”nin önde gelen liderlerine yönelik yargılamalar ve idamlar gündemde yer alıyor. Hareketin 1969-2000 yılları arasında yani 31 yıl boyunca liderliğini yürütmüş 91 yaşındaki Prof. Dr. Gullam Azzam da bu süreçte yargılananlardan... Prof. Azzam bir süredir başkent Dakka’daki bir hapishanenin hastane koğuşunda tutuluyor... Hakkındaki yargılamalar sonunda ölüm cezasına çarptırılan ancak daha sonra ilerlemiş yaşı göz önüne alınarak 90 yıl hapsi istenen Prof. Azzam’ın oğullarından Mamoon al-Azzami ile yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.
Mehmet Özay: Sayın Mamoon al-Azzami, babanız yani Prof. Dr. Gullam Azzam kimdir?
Mamoon al-Azzami:  Prof. Dr. Gullam Azzam’ı, pek çok kimse bilir. Kimi onu sever kimi nefret eder... 91 yaşında ve hapiste ve 1971’deki olaylardan sorumlu tutuluyor. 90 yıl hapis cezasına çarptırıldı... Babam ve dindar bir siyasi lider... Prensip sahibi bir insan... Tüm yaşamını davasına adamış bir kişi.. Altı oğlu için çok iyi bir rol model... Çevresine ilham veren bir kişi... İslam davacısı... Entellektüel bir zekâ... 138 kitabı kaleme almış bir bilim adamı... Olağanüstü bir insan....
Babanızın Cemaat-i İslami ile tanışması, ilk yılları ve sonrası hakkında neler söylersiniz?
Gullam Azzam, 1955 yılında bu harekete katıldı. Cemaat-i İslam’a girişi, bu hareketin bütünlüklü bir İslami hareket olması nedeniyledir... Yani, bu hareket sadece şahsi yaklaşımı ele alan bir İslam anlayışı değil, aksine, siyasi İslam’ı benimsemiş bir hareket... Babam bu nedenle bu hareket katıldı yanılmıyorsam. Üniversite’de öğrenci birliğinin ‘seçilmiş’ başkanıydı... Cemaat-i islamiye katılmasından iki yıl sonra doğu pakistan bölge temsilci yardımcılığına getirildi. 1969’da parti lideri oldu... Kuzey Bangaldeşte bir devlet üniversitesi’nde siyaset bilimi öğretim görevliliği yaptı... Ardından Cemaat-i İslami’nin bölge lideri oldu... Bildiğim kadarıyla hareket içerisinde en hızla kademeleri yükselen kişi oldu... Öyle ki, iki yıllık süre zarfında genel sekreter yardımcısı oldu...ve birkaç yıl sonra da liderliğe yükseldi... Cemaat-i İslami siyasi hanedanlığa dayanmıyor... Her kademeye seçimle geliniyor... Ve seçimler her üç yılda bir ve gizli oyla yapılıyor... Ve babam her seferinde bu süreçlerin akabinde başkanlığı kazandı... Ve 31 yıl boyunca bu görevi sürdürdü... Cemaat-i İslami içinde demokrasi anlayışı köklüdür... Daha önce dediğim gibi, parti içi seçimlerde gizli oy uygulanır... Ki bunu diğer partilerde görmek mümkün değil... Babam, 2000 yılında bu görevden ayrılmak istedi... Çünkü yaşlanmıştı... Ve artık bu sorumluluğu taşıyamıyorum dedi ve ayrıldı... Bu aslında babamın Cemaat-i İslami’deki görev süresi, sadece bangaldeş’in değil, bölgenin siyasi hareketleri içerisinde sıradışı bir liderlikdi... Cemaat-i İslami Hareketi’nde doğal bir lider(di). Tüm yaşamı bu liderlik çerçevesinde geçti...
Ebu’l Ala al-Mevdudi’yle tanışması nasıl oldu?
1964’de Eyüp Han, Batı Pakistan’da Cemaat-i İslami’yi yasakladığında, babam merkezi şura toplantısı için Lahor’da bulunuyordu... Ve Mevdudi ile birlikte hapsedilenler arasındaydı... İki ay boyunca hapiste Mevdudi ile aynı koğuşta kaldı. Ardından Doğu Pakistan’a (yani Bangladeş’e) gönderildi.. Ve yeniden hapse atıldı... Hapisten çıktıktan sonra, hapis günlerinde Mevdudi’den neler öğrendiğini konu alan bir kitap kaleme aldı... Bir Pakistanlı Hıristiyan mahkeme başkanı Cemaat-i İslami’ye karşı yürütülen bu koğuşturmaları sona erdirdi.
Bağımsızlığın gerçekleştiği 1971 yılı, aynı zamanda Cemaat-i İslami için de bir dönüm noktası. O döneme dair kısaca neler söylemek istersiniz?
1969’da Cemaat-i İslami’nin liderliğine getirildi. Doğu Pakistan’da iki seçime katıldı... Her iki seçimde de devletin kurucusu ve ilk başkanı konumundaki Muciburrahman çoğunluğu elde etti... Ve Pakistan siyasi eliti, Muciburrahman’a siyasi liderliği vermemesi üzerine sorunlar başgösterdi... Özellikle, Zülfikar Ali Butto, Muciburrahman’ın siyasi meşruiyetini kabul etmedi... Ve baskılar sonucu ordu komutanı Yahya Han da sürece destek verdi... Sonunda Bengaldeşte bağımsızlık süreci başladı...
Bağımsızlığa giden süreçte Cemaat-i İslami’nin siyaseten nerede duruyordu?
Başta Cemaat-i İslami olmak üzere tüm İslami organizasyonlar Pakistan’dan ayrılma taraftarı değildi... Çünkü Hindistan’ın Bangaldeşi kontrolü altına almakta olduğu görüşü hakimdi... Hindistan bu bağlamda gelişmelere müdahale taraftarıydı... Cemaat-i İslami ve diğer yapıların ayrılmama nedeni ise, Müslümanların tek bir ülke ve çatı altında yaşamaları talebinden kaynaklanıyordu... Tüm İslami partiler ayrılmaya, bölünmeye karşıydı... Arada 1000 millik mesafe olsa da... Çünkü ayrılık maddi ve ordu gücü sayesinde hindistan tarafından müdahale söz konusuydu... Bu yapıların tereddütleri daha sonraki yıllarda gerçek oldu ve Bangaldeş halkının büyük bir kesimi hindistan’dan nefret etmeye başladı... Hindistan’ın bir parçası olmak onun nüfuzu altında olmak istemiyordu kimse...
Babanız ve Cemaat-i İslami’nin Bangladeş’in kurucusu ve ilk başkanı Muciburrahman’la bağımsızlık öncesi ve sonrasındaki ilişkisine dair neler söylemek istersiniz?
Babam o zaman Cemaat-i İslami’nin lideriydi... Ve başa geçecek yöneticinin çoğunluğun desteğini alması gerektiğini söylüyordu... Ancak Batı Pakistan’daki siyasi elit bu görüşü kabul etmedi... Sonuçta, savaş kaçınılmaz bir hâl aldı... Babam, tamamıyla şiddete ve savaşa karşıydı... Adaletsizliğe ve demokratik olmayan uygulamalara karşıydı... Biz ve cemaat kadar, örneğin Muciburrahman da babamı övmüştür bu ilkelerinden ötürü... Babam zamanında seçimi kaybetmesine rağmen, “Muciburrahman başbakan olmalıdır” demiştir... Çünkü özgürlük ve demokrasiye inanıyordu... “İnsanlar özgür seçimle onu seçti... O zaman bırakın yönetsin” demiştir...  Ancak Pakistan siyasi eliti bu görüşe yanaşmamışdır... Sonunda savaş yaşandı.. Ne oldu? Kim kazandı? Ne Pakistan ne de Bangaldeş kazandı...
Tüm bu siyasi hayatı içerisinde babanızı, aile yaşamında nasıl bir kişi olarak hatırlıyorsunuz?
Babam aile ve kamusal yaşamı hep aynı ilkeler üzerine inşa edilmişti... Babam’da her şeyden önce rasyonel bir duruş bulurum... Öyle ki, kabul edilmeyen bir görüşe söz verilmesi taraftarıdır... Ve bunu tartışma cesareti gösterir... Herkesin de görüşünü ortaya koymasından yanaydı... Bizi yetiştirirken bu ilkelerle hareket etmişti... Ve çocukları olarak biz ondan pek çok şey öğrendik... Ve bize herhangi bir şeyi dikte etmezdi... Bizi de dinlerdi... Biz böyle yetiştik.. Örneğin beni ve beş erkek kardeşimi İslami harekete girme yönünde zorlamamıştır... Fakat biz altı kardeş kendi seçimimizle harekete katıldık... Bu aslında nasıl bir babamız olduğunu açıkça ortaya koyuyor...
Kamu yaşamında insanlarla iletişiminde onlara söz hakkı vermesi, tartışması, yeni fikirleri dinlemesi bizi yetiştirirken de ilkeleri oldu... Cemaat-i İslami’yi nasıl demokratik ilkelerle yönettiyse aile ve özel yaşamında da böyleydi... Şunu memnuniyetle söyleyebilirim ki, hiçbir baskı sergilememiştir... Ya da tehdit.. Ya da bana şiddet uygulamak zorlamak suretiyle onun izinden gitmeme neden açmamıştır... Fakat ben onun izinden gittim... Çünkü onu ve prensiplerini seviyordum... Çünkü bu doğru yoldu... Çünkü o peygamberin izinden gidiyordu... Bu nedenle ben onun izinden gittim... Bu nedenle ona saygı gösterdim...
Cemaat-i İslami başlangıcından itibaren barıştan yana bir hareket ve ülkenin demokratikleşme sürecine destek vermiş gözüküyor. Nasıl oldu da Cemaat-i İslami kurban seçildi?
Tüm bunlar siyasi konular... Birini sevmiyorsunuz... Ancak bir sebep de göstermiyorsunuz... Burada bir kıskançlık olabilir... Çünkü bu Cemaat-i İslami dürüst, herhangi manipülasyona açık değil... Belki de böyle bir nedeni var Cemaat-i İslamiye’ye saldıranların... Ancak şiddet hiçbir zaman sorunu çözmez... Görüşmeler, tartışmalar anlaşmayla sonuçlanmayabilir, ancak nihayetinde şiddet yoktur bu süreçte... Şiddet, ise kesinlikle sorunu çözmez, terörizm kesinlikle sorunu çözmez, ekstremizm kesinlikle sorunu çözmez... Biz bunları Allah ve Resul’ünün öğretilerinden biliyoruz. Ve babam her zaman bu ilkelerle hareket etti...
Cemaat-i İslami sadece siyasi hareket değil, sosyal bir organizasyon da...
Aslında Cemaat-i İslami’nin siyasi yapısı en sonda gelir.... Önce bir ‘dava’ organizasyonudur... İslam mesajını yaymadır temel hedeftir... Allah ve Rasulu’nün mesajını iletmek... Babamı da bu çerçevede gördüm hep...
Son gelişmelere gelirsek, babanız neyle suçlanıyor?
Aslında, açıkça bir suçlamayla karşı karşıya. İlginç olan günümüzdeki Başbakanın babası tarafından iki yasa çıkartıldı 1970’lerin başlarında... İlki, “savaş suçları yasası” ki ordu ve paramiliter grupları kapsıyordu... İkincisi de “işbirlikçiler yasası”... Bu da askerle işbirliği yapan sivilleri içeriyordu... Ancak babam  ve de Cemaat-i İslami’nin bugün yargılanan liderleri bu iki yasa çerçevesinde bugüne kadar hiçbir zaman koğuşturmaya tabi tutulmamıştır, suçlanmamıştır... Bu durum, son döneme kadar böyle gelmiştir... Mevcut iktidar partisi bu döneme kadar asla babamı savaş suçlusu olarak suçlamamıştır, yargılamamıştır... Ve kırk yıl boyunca babam bir kez olsun karakola düşmemiştir... Nasıl olurda bu suçlamaya maruz kalan kişi 40 yıl boyunca bir kez olsun karakola düşmemiş, iktidarda olmamasına rağmen, koğuşturmaya maruz kalmamıştır... Şunu söyleyeyim... Savaş suçları yargılamaları, uluslararası kurumlarca gerçekleştiriliyor. Ruanda, Bosna, Kamboçya’da hep uluslararası otoritelerce yapılmıştır... Şayet babama veya liderlere yönelik savaş suçları bağlamında bir suçlama varsa, buyrun uluslararası mahkemeye gidilsin... Kaldı ki, bu kurumlar İslami kurumlar çalışanları da Müslüman değil... Buyrun o kurumlara müracaat edelim... Buyrun uluslararası savaş suçları mahkemesine gidelim. Açık yargılama olsun...
Şu anki yargı sürecinin meşruiyeti yok diyebilir miyiz?
1973 “savaş suçları yasası” ve de ardından kurulan mahkeme ordu mensupları içindi...  Ve şu anki Başbakanın babası tarafından gündeme getirildi... Bir diğer deyişle, şu anki başbakan babasının icraatıyla çelişiyor... Çünkü şu anki Başbakan söz konusu askeri savaş suçları mahkemesi kurallarını sivillere uyguluyor... Babası böyle yapmadı... Burada büyük bir çelişki var... Babasına referans yapıyor vs. Ancak uygulamada çelişkiler var... Ve 40 yıl yargılanmamış insanları şimdi mahkemeye çıkartıyorsunuz.... Daha da ötesi... Yargılamadan önce tutuklamalar yapılıyor... Normalde nasıl olması lazım... Önce soruşturma, suçlamaları kanıtla ve mahkeme tutuklama yapar... Ne ev hapsi ne başka birşey var. Doğrudan tutuklamalar söz konusu... Babam şu anda yardıma ihtiyacı var... Yaşlı... Ailesinin bakımına ihtiyacı var... Ve bu inkâr ediliyor...
Kıymetli bilgilerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Gullam Azzam’ı bir nebze olsun tanıtmama vesile olduğunuz için ben teşekkür ederim.

Jumat, 20 Desember 2013

Bangladeş’te Sistematik Kıyım

Mehmet Özay                                                                                                                 20 Aralık 2013

Bangladeş, muson yağmurlarıyla, sokak gösterileriyle ve de daha çok 160 milyonluk nüfusunun önemli bir bölümünün yoksullukla mücadelesiyle gündeme gelir... Bu süreçlerin hiç kuşku yok ki, vazgeçilmez ögelerinden biri de siyaset arenasında verilen mücadeledir. Bir kadın başbakan gelir diğeri giderken, pek de kimseden ‘Ne kadar güzel... Çoğunluğu Müslüman bir ülke kadın(lar) tarafından yönetiliyor’ ifadesini pek de nedense duymayız...

Ancak öyle gözüküyor ki, ülkenin maddi yoksullukla mücadelesinde Nobel Ödüllü (2006) Prof. Dr. Muhammed Yunus gibi, bir de siyasi yolsuzluklarla mücadele edecek sivillere ihtiyacı var... Bu ihtiyacın bugünlerde biraz daha aciliyet kesbettiğine kuşku yok... Yaşı kemale ermiş, topluma liderlik etmiş sivil insanlara yönelik cezalar ve idamlar furyasının sürdüğü şu günlerde ülke siyasetindeki açmazlara, karalamalara ve siyasi yolsuzluklara ışık tutacak, yol gösterecek erdemli bir siyasetçiye ihtiyaç her zamankinden daha çok hissediliyor.

Kimilerinin ifade ettiği üzere, belki de bu idamlar bu sürecin başlatıcısı olacak... Yani Cemaat-i İslami, bugüne kadar ülke siyasal yaşamında tek başına iktidar olma şansı yakalayamasa da, mevcut siyasi aktörlerle etkileşimindeki varlığıyla, organizasyon gücüyle ve sadece siyasi parti olmakla kalmayıp, sivil bir girişim olmasıyla Bangladeş toplumuna kazandırdıklarına bir yenisini ekleyecek.

İdamların niçin bugün gündeme getirildiğini anlamak için ülkenin kırk yıllık geçmişindeki siyasi erk ilişkilerini dikkate almak gerekiyor... Ayrıca bunu sadece Bangaldeş toplumu ve siyaseti bağlamıyla sınırlandırmamalı, kökleri İngiliz sömürgeciliğine ve akabinde ulus-devlet yapılaşmasına, bölgesel güçlerin Müslüman toplumlar ve siyasi yapılar üzerindeki dönüştürücü etkileriyle birlikte değerlendirilmeli. Bugün Şeyh Hasina ve hükümeti Cemaat-i İslami’yi suçladığı 1971 Bağımsızlığı’na giden süreçte dokuz ay süren Pakistan-Bangladeş aslında -bunun gerçeği Pakistan-Hindistan Savaşı’dır- bağımsızlığa karşı durmasını gerekçe gösteriyor... Evet doğrudur... Cemaat-i İslami bu bağımsızlığa karşıydı. Çünkü öncelikleri bölge Müslümanların birliğiydi..

Aynı ırktan olmasa da, ümmetçi anlayışı ile öne çıkan bir hareket olması dolayısıyla aynı coğrafyada yüzyıllarca beraber yaşadığı etnik unsurlar arasındaki işbirliğini siyasi birliktelik şeklinde ortaya koymasından öte meşru bir yaklaşım olamaz. Buna ilâve olarak Bangladeş bağımsızlığı olarak öne sürülen olgunun ne denli sahici, Bangladeş milliyetçiliğinden beslendiği de sorunludur. Bağımsızlık Savaşı’nı konu alan eserlerde çok net bir şekilde ortaya konduğu üzere ve de kendisiyle röportaj yaptığımız Mamoon al-Azzami’nin de belirttiği üzere, Hindistan’ın sürekli manipülasyonlarına maruz kalmış bir Bangladeş siyasi ve askeri eliti ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla, zaferi kendine mal etmiş bir komşu ülke yani Hindistan, akabinde, bölgenin tarihsel kültürel ve dini yapılanmasıyla tezat içerek şekilde dönemin Sovyetler Birliği eksenli bir sekülarizmi benimsemiş ve bu süreçte desteğini Hindistan’dan almış bir Bangladeş siyasi eliti karşısında Cemaat-i İslami’nin duruşu dün olduğu gibi bugün de bir birikime dayanıyor.

Ancak Şeyh Hasina ve destekçileri ile uluslararası kamuoyunun önemli bir bölümünün gözden kaçırdığı husus, Cemaat-i İslami’nin varlığının 1971 yılındaki bağımsızlıktan hemen önceki gelişmelerle ortaya çıkmış bir hareket değil... Bir başka deyişle, Cemaat-i İslami kuruluşu 1940’lara dayanan, o dönem Batı ve Doğu Pakistan olarak adlandırılan coğrafyada çeşitli sosyo-siyasi faaliyetleri olan bir oluşum. Süreçte bu birliktelik içerisindeki ilk siyasi rekabete sıra geldiğinde, Doğu Pakistan’ın belli ölçüde demografik yapısından kaynaklanan ‘üstünlüğü’ ile öne çıkması, Batı Pakistan siyasi ve askeri elitinin kabul edebileceği bir olgu değildi. Tam da bu noktada Cemaat-i İslami’nin o dönemki lideri Prof. Dr. Gullam Azzam, Doğu Pakistan’da Bengalli Muciburrahman liderliğindeki Halkçı Parti (Awame League)’in seçimlerden üstün çıkması karşısında Batı Pakistan’daki siyasetçilere “Bırakın, Muciburrahman yönetsin ülkeyi... Demokrasi bunu gerektiriyor... Çoğunluk onu istiyor...” diyordu.

Ancak Pakistan elitinin Cemaat-i İslami’nin bu olgun yaklaşımını tercih yerine reddiyesi, Bangladeş’te dini ve toplumsal bağlılıktan etnik ayrışmaya giden süreci körükleyen önemli nedenlerden biriydi. Zaten ne olduysa bundan sonra oldu... Öte yandan etnik, dil farklılıklarının yani sıra coğrafi ve siyasi ayrışma zamanla nihayetinde 1971’de Bangladeş adıyla yeni bir devletin kurulmasina yol açtı. Tabii, bir de Güney Asya’da siyasi gücünü demografik özelliği, dini ve coğrafi genişliğiyle pekiştiren Hindistan’ın önce bölgesel ardından küresel güç olmasının yolunu açacak şekilde komşu ülkeler üzerindeki siyasi ve de askeri hakimiyetini tesisinde, Bangladeşin sözde milliyetçi çevreleri ile kurduğu işbirliği ve desteği göz ardı etmemek lazım.

1975 yılına kadar yasaklı kalmış, Muciburrahman’ın öldürülmesinin ardından değişen siyasi ortamın imkânları doğrultusunda siyasi meşruiyetini yeniden kazanmış olan Cemaat-i İslami 1977 seçimlerinden itibaren ülkenin önemli siyasi aktörleri arasında kabul edilmiştir. Diğer iki güçlü parti, yani Halkçı Parti ve Ulusal Parti ile kıyaslanmayacak ölçüde seçmen kitlesinin azlığına rağmen, siyasi bir hareketten öte sivil, toplumsal bir hareket olması ile öne çıkan ve bu anlamda son derece organize bir yapı olmasının verdiği güçle neredeyse her seçimde yukarıda zikredilen iki parti tarafından ‘seçim ittifakına’ davet edilen bir siyasi parti oldu.

Öyle ki, bugün iktidardaki Şeyh Hasina’nın 1995 yılında, mensuplarının suçlamalar, yargılamalar ve infazla yüzyüze kaldığı Cemaati- İslami ile seçim ittifakı yaparak iktidara geldiği ne çabuk unutuluyor! Bugün yargılanan liderlerin bir bölümü, örneğin Prof. Dr. Gullam Azzam, o dönem aktif siyasi yaşamın içindeydi. Şeyh Hasina bu liderlerle sohbet ediyor, tokalaşıyor, koalisyon ittifakı çerçevesinde seçimlere birlikte giriyordu. Bunun ötesinde, yargılamalar sürecinde iktidardaki Halkçı Parti’nin icraatlarında başka çelişkiler de görülmeli.

Başbakan Şeyh Hasina’nın babası, yani Muciburrahman 1973’de iki yasa çıkarttı. İlki, “Savaş Suçları Yasası” ki bağımsızlığa karşı çıkan ordu mensuplarını; “İşbirlikçiler Yasası” olarak anılan ikincisi ise süreçten sorumlu tutulan sivilleri kapsıyordu. Birinci yasa çerçevesinde 195 Pakistan askerinin yargılanması gündeme gelirken; ikinci yasa çerçevesinde önce yüz bin kişi tutuklarınken, büyük bir bölümü Muciburrahman’ın genel af yasasından istifade ederken, sadece 731 kişini yargılanması sürdü. Ve süreç 1973-74 yılında tamamlandı... 

Ancak o dönem, söz konusu bu iki yasa çerçevesinde yargılananlar arasında Cemaat-i İslami’nin bugün yargılanan ve hapsedilen liderlerinin hiçbiri bulunmuyordu. Üstelik bu insanların ülke güvenliğini tehlikeye atacak girişimleri de bulunmamakta. Mamoon Al-Azzami’nin babası Gullam Azzam örneğinde dile getirdiği üzere kırk yıl boyunca bu liderler bir kez olsun karakola düşmemiş, iktidar olmamasına rağmen, koğuşturmaya maruz kalmamıştır. Bugün ortaya konan politikaların gerçeklerle iler tutar bir yanı bulunmadığı aşikâr. Siyasi bir intikam sürecinden geçildiği anlaşılıyor. Bunun öncülleri daha 2006 yılındaki seçimlerde belirmiş akabinde, 2009’da Şeyh Hasina’nın Halkçı Partisi’nin iktidara gelmesiyle pratiğe dökülmeye başladı. Gözlemcilerin dile getirdiği üzere burada üç aşamalı bir plan var. Birincisi, orduda tasviyeye gitme. Bu açılım, Hindistan destekli bir icraatla üst düzey 57 ordu mensubunun katledilmesiydi. İkincisi, yargı sistemindeki ve emniyet teşkilatındaki boş makamlara Halkçı Parti yandaşlarının yerleştirilmesiydi. Üçüncüsü de Cemaat-i İslami’nin Ulusal Parti olan seçim ittifakı sürecini baltalamaktı... Şeyh Hasina ve ekibi ilk iki aşamayı tamamladı. Şimdi üçüncüsünde. Koğuşturma ve hapislerin sadece önde gelen yaşlı liderlerle sınırlı olmadığı, gelen haberlere göre, Cemaat-i İslami’nin neredeyse tüm unsurları üzerinde baskı ve sindirme operasyonunun sürüyor oluşu mevcut iktidarın maalesef bu üçüncü sürecide tamamlayacağına inancını gösteriyor.

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/283844/bangladeste-sistematik-kiyim

Selasa, 17 Desember 2013

ASEAN-Japonya İlişkilerinde 40. Yıl / 40th Anniversary of ASEAN-Japan Relations

Mehmet Özay                                                                                                                 16 Aralık 2013


Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği (ASEAN) ve Japonya arasında daha çok ekonomik ve de siyasi alanda gelişme gösteren ilişkilerin 40. Yılı... Bu münasebetle Tokyo’da gerçekleştirilen ASEAN-Japonya Zirvesi’nde vurgu, “Ortak Vizyon, Ortak Kimlik ve Ortak Gelecek” bağlamındaydı. Dört gün boyunca gerçekleşen toplantılarda Birlik ve Japonya arasında geçen 40 yılda gerçekleştirilen ilişkiler değerlendirmeye tabi tutulurken, ilişkilerin yakın ve orta vadede daha da geliştirilmesinin yolları arandı. 40 yılı bulan ilişkilerin bugün, sadece kendi içinde değerlendirmekten ziyade bölgesel ve küresel gelişmeler ışığında çok farklı açılımlara konu olduğu gözlemleniyor...  40. Yıl Zirvesi ve bu zirvede alınan kararlar, Çin Devlet Başkanı’nın geçen Ekim ayı başlarında, Malezya ve Endonezya gibi ASEAN’ın iki önemli ülkesine gerçekleştirdiği ziyaretler ve imzaladığı çeşitli anlaşmaların ardından gerçekleşmesi önemliydi. Bu, hiç kuşkusuz ki, bölgenin ne denli dinamik bir yapıda olduğunu ortaya koymaktadır..

Bu nedenle, ASEAN-Japonya Zirvesi, bölgedeki son gelişmeler dikkate alındığında göz ardı edilemeyecek bir önem taşıyor. Özellik de, Güney-Çin Denizi’nde süregelen ve aralarında Malezya, Filipinler, Vietnam’ın da bulunması dolayısıyla ASEAN’ı da içine alan bir küresel kriz ortamı varlığı sürdürürken... Daha önceleri dile getirdiğimiz üzere, bir anlamda Çin-ABD barışının ASEAN üzerinden geçtiğini bir kez daha tekrarlamakta fayda var. ASEAN’ın, bugüne  kadar varlığını güçlü bir şekilde dünya kamuoyuna duyaracak siyasi ve ekonomik girişimleri gerçekleştir(e)memiş olduğu doğrudur. Ancak, ABD’nin ‘Asya Yüzyılı’ konsepti çerçevesinde 2009’dan bu yana giderek agresif bir şekilde gündeme getirmeye başladığı politikanın doğrudan yansıması karşılığını ASEAN’ın da içinde bulunduğu bir jeo-stratejik bölgede karşılığını buluyor.

Bu nedenledir ki, ABD politika yapıcıları ASEAN’ı Pasifik’in bir kolu olarak değerlendirmek suretiyle Birliği kendi içine kapalı bir yapı olmaktan da çıkartıyor. Bu aslında çok önemli bir gelişme... ASEAN’ın belki de hayal edemeyeceği çapta bir jeo-stratejik genişleme olduğuna dikkat çekmek gerekir. Söz konusu Pasifik ekseninde var olan Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) ötesinde, Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması (TPPA)’nı gündeme getirmekle ABD bölge ülkeleri üzerinde ne denli yönlendirici olabileceğini de göstermiş oluyor. Tüm bunları ABD önderliğinde bir Batı eko-politik açılımı olarak değerlendirirken, bu sistemin örneğin Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bağlamında tıkandığı gözlemlenen kimi yönelimlerini TPPA, APEC ile bölgesel bağlamları ile gidermeye çalışıyor. İşte tam da bu noktada, ABD’nin bölgede kelimenin tam anlamıyla en önemli müttefiki konumundaki Japonya’nın ASEAN’la ilişkilerini tüm bu perspektif içinde ele almakta gerekir.

Gelelim 40. Yıl Zirvesi’nin ne anlam ifade ettiğine... Önce ASEAN’ın Japonya’yı niçin önemsediğine değinmekte fayda var. Bölge halkları için Japonya, endüstrileşmiş bir Asya ülkesi olmanın öncesinde Batılı Beyaz Adam’a karşı verdiği ‘mücadele’ ile önem kazanır. Bu ‘önemseme’, bölgede Asyalıların, ‘Beyaz Adama’ karşı koyabileceğinin ilk emaresi 1905’de Japonya-Rus savaşında ortaya çıkmıştı... Evet Rusya -her ne kadar Asya’nın azınmanamayacak bir coğrafyası üzerinde yükselse de - bu anlamda Batı’nın temsilcisidir. (Gerçi Japonya’nın bu zaferinden önce, bugüne kadar pek çok akademisyen ve politikacının göz ardı ettiği Açe topraklarında kırk yıla varan bir Hollanda Savaşı var ki, bu Hollanda Krallığı örneğinde ‘Beyaz Adam’ın sömürge topraklarında karşı karşıya kaldığı en uzun erimli bozgun olarak ortada durmaktadır...)

Kaldı ki, Rusya karşısındaki bu ‘askeri’ galibiyet, Japonya’ya şekillenmekte olan modern dünya sahnesinde siyasi bir konum kazandırmasıyla dikkat çeker. Akabinde bölgede Pasifik Savaşı adıyla bilinen 2. Dünya Savaşı’na giden süreçte, bölge ülkelerinin bağımsızlığına vurgu yapan ve yüzyıllar boyu Malay-Budist dünyasının, özellikle İngiltere-Hollanda tarafından bölüştürülmüş topraklarda, “Asya Asyalılarındır” siyasi sloganını pratiğe döken Japon Krallığı’nın vurgusundan bu yana Japonya bölge ülkeleri için farklı bir anlama sahiptir. Kaldı ki, savaştan mağlubiyetle çıkan Japonya’nın gerçekleştirdiği ve Asya Kaplanları serisinin ilki olduğu ileri sürülebilecek modern-endüstriyel kalkınma hamlesiyle bugüne kadar bir ‘model’ olduğu da aşikârdır.

Bu noktada Malezya ve Tayland gibi, bölgenin görece geç bir dönemde ekonomik kalkınma sergileyen ülkelerinde Japonya vurgusu çok belirgin bir şekilde ‘Doğu Politikası’ adıyla literatüre geçti ve geçmeye devam ediyor... Örneğin, Malezya 1983 yılında Dr. Mahathir Muhammed’in ülke politikası olarak uygulamaya koyduğu ‘Look East Policy’den bu yana otuz yıl geçti. Bu dönemde Malezya kazanımlarının arkasında Japonya ve bir ölçüde de Güney Kore’nin varlığını sürekli hissetmiştir... Bu nedenledir ki, bugün Başbakan Necib, 40. Yıl Zirvesi vesilesiyle Japon Başbakanı Shinzo Abe ile yaptığı ikili görüşmelerde Malezya’nın “Look East Policy”de ikinci safhayı büyük bir istekle başlatma arzusunu dile getirdi.

Siyasi süreçleri ve kalkınma arzuları ile Birlik içindeki diğer ülkelerden ayrılan bu iki ülkenin, yani Maleyza ve Tayland dışındakilerin de kalkınma yönünde en azından niyet beyan etmeleri Japonya’nın önümüzdeki süreçte çok daha agresif bir şekilde kalkınma ve yatırım ile bölgede varlığını hissettireceği şeklinde yorumlanabilir... Bu bağlamda Mymanmar başta olmak üzere, Mekong Nehri’nin suladığı geniş coğrafyayı oluşturan Laos, Kamboçya, Vietnam’ı da kalkınma hamlelerinde komşu ülkelerle aynı düzeye çıkarma çabasına tanık olunacaktır. Zaten Zirve nedeniyle gerçekleştirilen ikili görüşmelerde de bu ülkelerle daha yakın işbirliklerine kapı aralayacak bağlamlar ortaya çıkmaya başladı.

Özellikle Myanmar’ın bugüne kadar dünyaya kapalı olmasının doğurduğu cazibe merkezi tek başına her şeyi açıklamaya yetiyor... Çeşitli Japon yatırımcılarının bölgedeki varlıklarının temelde ucuz iş gücü ve hammadde kaynakları olduğu biliniyor. Kalkınmacı politikaların sonucunda sosyo-ekonomik değişimlerle tüketimci toplum özelliği kazanan ASEAN toplumunda elbette ki, Japon ‘harikalarına’ yönelme konusunda kendiliğinden bir eğilim de söz konusu olacaktır... ASEAN’ı Japonya’ya yaklaştıran bir diğer neden ise, 2015 yılında imzalanacağı plânlanan ASEAN Ekonomik İşbirliği Anlaşması... Dolayısıyla bölgenin çehresini değiştirmeye aday bu girişimde Japonya’nın katkıları herhalde küçümsenemez.  

Japonya için ASEAN’ın ne anlama geldiğini belki de en iyi ortaya koyan husus Başbakanlığa seçilir seçilmez yaptığı gezilerde Shinzo Abe’nin ASEAN ülkelerinin tümünü ziyaret etmesiydi. Bu ziyaretlerin birbiri ardına gerçekleşmesindeki başat faktör ise gene hiç kuşkusuz ki varlığı ortaya çıkmaya başlayan bir Çin tehdidine karşı bölge ülkeleriyle stratejiler geliştirme. Öte yandan, son dönemde Japon ekonomisindeki durgunluğun aşılması ve yeniden ‘eski günlere dönüş’ çabası bağlamında agresif bir politika izlenmesi. Ekonomi alanındaki etkileşim 40. yıl Zirvesi’nde de önemli konuların başında geliyordu. Bu hususa aşağıda kısaca değineceğim...
ASEAN ve Japonya arasında neler konuşulduğuna bakalım... Konuların başında Güney Çin Denizi ve güvenlik stratejilerinin geldiğine kuşku yok. Her iki tarafda Çin’in kıta sahanlığını artırmasından endişe ettiğine göre, ortada bir anlamda ‘ortak düşmana’ karşı tavır alma sürecini yaşandığı ileri sürülebilir. Nitekim öyle de oldu... Geçen Cumartesi günü yapılan görüşmelerde bölge denizlerinde güvenlikli seyir olgusu üzerinde duruldu. Bu anlamda, Çin’in ‘şimşeklerini’ üzerine çekmeme adına, açıkça Güney Çin Denizi referansına başvurulmasa da, uluslararası yasalar çerçevesinde güvenli deniz seyri ve uçuz özgürlüğüne atıf önemliydi.

Güvenlik konusunun akabinde, bir yanda Japonya’daki ekonomik durgunluğu çare olacak, öte yandan ASEAN’ın ihtiyaç duyduğu ‘know how’ başta olmak üzere kalkınma odaklı programlarına destek olacak anlaşmalar imzalandı. Bunların en önemlisi önümüzdeki beş yılda Japonya’nın ASEAN’a yaklaşık 20 milyar Dolarlık yardım taahhüdünde bulundu... Bu yardım, bölge ülkeleri arasındaki ekonomik kalkınmışlık farkını ortadan kaldırmaya yönelik olduğu gibi, bölge ülkelerinin sık sık doğal afetler karşısındaki zaafiyetini giderecek yardımlar da bulunuyor. Bunun somut örneği ise, Japon ve Filipinler yetkililerin ikili görüşmeleri sonunda geçen ay Filipinleri vuran tayfun sonrası yeniden yapılanma faaliyetlerinde kullanılmak üzere 287 milyon Dolarlık kredi anlaşması oldu...

Japonya’nın ASEAN’a ilgisinde ekonomik yatırımlar, bölgenin altıyüz milyona varan görece bâkir tüketimci eğilimleri kadar bölgesel güvenlik konularındaki ittifak arayışları başta geliyor. Bu anlamda Güney Çin Denizi ve çevresinde güvenli koridorların varlığını sürdürmesi konusunda ABD’nin bölgedeki üssü konumundaki Japonya’nın varlığı önemli olmakla birlikte tek başına yeterli değil... Kaldı ki, ASEAN bağlamında karşılıklı bir çıkar ilişkisi olduğu çok belirgin... Çin’in söz konusu Adalar Krizi’nde Birlik’i değil de, Adalar’da hak iddia eden tek tek ülkelerle görüşme isteğinde ısrar etmesi ve ilgili ülkelerin de buna yanaşmamaslarının ardında Çin’e karşı koyabilecek stratejik ve siyasi derinlikten yoksun oluşları yatıyor... Bu açığı kapatacak olansa ABD destekli bir Japon gücüdür...

Hammadde ve insan işgücü zengiliğiyle giderek artan bir şekilde gündeme gelen ASEAN’ı çevreleyen küresel siyasi ve ekonomik koşullar önem kazanıyor.. ASEAN-Japonya ilişkilerinde 40 yılı bu şekilde değerlendirmek ve yakın ve orta vadedeki gelişmeleri de bu perspektiften değerlendirmek gerekiyor...

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/283369/asean-japonya-iliskilerinde-40-yi
l