Kamis, 21 Maret 2013

Çin’de Yeni Dönem ve Beklentiler


Mehmet Özay                                                                                                                    17 Mart 2013

Xi Jinping, yaklaşık dört ay önce Komünist Parti Başkanlığı'na atandı. 14 Mart'ta da Ulusal Halk Kongresi üyelerinin katılımıyla Çin Parlamentosu'nda yapılan seçimin ardından resmen devlet başkanlığı görevine başladı. Geçen yıl, özellikle ABD'ye yaptığı geziyle dünyaya 'güler yüzlü başkan' modeli çizen Jinping değişim/dönüşüm (reform) mesajları vermesiyle dikkat çekiyor. Dört ay önceki atamalarda sadece Jinping değil, politbüro'nun üst düzey kadroları da yenilenmiş ve adları 'reformcu' sıfatıyla anılan isimlere dikkat çekilmişti. Neredeyse her ülkede hiç de eksik olmayan bir popülerliği olan 'reform' sözcüğünün Çin için ve bünyesinde barındırdığı çoğunluk ve azınlık halklar için değil, küresel bağlamda kaçınılmaz bir önem ifade ediyor. Aşağıda söz konusu bu reform sürecinin biri Çin diğeri ABD olmak üzere iki kanadı olduğunu ileri sürerek, reformu kim, ne için istiyor bağlamına kısaca değineceğim.

Jinping, Komünist Parti Başkanlığı'na atanmasından bu yana geçen dört aylık süre zarfında henüz 'elini taşın altına' koymasa da, Devlet Başkanı sıfatıyla yeni dönemde nasıl bir performans sergileyeceği merak konusu. Çin'de parti liderliği ülkede neredeyse her şey demek. Devlet Başkanlığı pozisyonu ise iç politikadan ziyade uluslararası arenada Çin'i temsil makamında kabul edilen bir kurum. Jinping'in gücünün sınırlarına baktığımızda karşımıza ordudan birinci dereceden sorumlu olması kadar -ki bu daha önceki başkanların da görev ve yetkileri içerisindeydi-, selefi Hu Jintao'nun sorumluluk alanından radikal bir değişim olarak Merkezi Askeri Komisyon'un başkanlığını da bir üst düzey askerden devralması, onu önümüzdeki süreçte daha güçlü bir lider kılacak faktörler arasında sayılabilir. Çünkü bu ikinci sorumluluk alanının, Jinping'i siyasi ve askeri karar mekanizmasının odağına yerleştirdiğini unutmamak gerekir. Böylesi bir farklılık, bir anlamda onu ülkede yegâne söz sahibi yapmaya aday nitelikler olarak dikkat çekiyor.

Jinping'in 'kimdir' bir bakalım...  Babası devrim liderlerinden biri olması onun, diğer özelliklerinin yanı sıra dikkat çekilen bir yönü. Haddi zatında, bu özellik devrimci bir babayla, reform sürecinin başlatıcısı bir oğul arasındaki ilginçliği ortaya koymasıyla da önemli. Çin'de değişim/dönüşüm (reform) derken tabii olarak akıllara 1989 Tiannenmen Meydanı gösterileri ve sonuçları geliyor ilk olarak. Bununla birlikte, dünyanın bu dev ülkesinde geniş halk kesimleri kadar uluslararası kesimlerin de önümüzdeki süreçten beklentileri büyük.

Jinping'den devrim ilkelerine -her neyse onlar- muhalif bir yönelim beklenmiyor elbette. Ancak özelde ülkede ve bölgede genelde ise küresel anlamda değişen şartlar, yeni talepler ve zorlamalar ekonomi alanındaki 'sağlıksız' genişlemeden başlayarak bir dizi önemli 'kontrol' mekanizmalarını hayata geçirmeyi; toplumsal mobilitenin artmasıyla kitlesel göç/şehirleşme dolayısıyla orta sınıflaşmanın ve bunun doğurduğu -özellikle üç dört büyük şehirde-  sivilleşme yönündeki 'talepleri' göz önünde bulundurmayı da gerektiriyor. İç çelişkiler bağlamında genel itibarıyla Batı standartlarında 'insan hak ve özgürlükleri' gelirken, bunun hem geniş anlamıyla Çin vatandaşlarını hem de Tibet ve Uygur gibi etnik azınlıkların taleplerini hatırlamak gerekir. Bu çerçevede Uygur Türkleri, Budist Tibet içerde reformun sonuçlarını bir an önce gerçekleşmesini arzulayan kesimler olarak dikkat çekiyor.

Sorunlar bununla bitmiyor tabii ki. Tıpkı Batı'nın tipik örneğini 19. yüzyıl ikinci yarısından itibaren tecrübe ettiği sorunlar, Çin'in sanayileşme ve kalkınma hamlelerine paralel olarak özellikle ilerlemecilik yarışında liderliğe oynayan şehir ve bölgelerinde nükseden ve son dönemde artış gösteren sorunlar silsilesi çözüm bekliyor. Neler yok ki... Hava kirliliği, yoğun trafik, doğa katliamı, yaşlı nüfusun artışı, istihdam vb. Konu 'milyarlık' bir ülke olunca, kapitalist sistemin ürettiği yukarıda zikredilen sorunlar da o ölçüde 'devasa' oluyor. Dikkatlerden kaçmasın, Çin'in henüz hakkıyla yüzleşmediği bu sorunlar 'can yakacak' cinsten... Tabii, tam da bu noktada, kapitalist üretim araçlarını manipüle etmekle birlikte, nihayetinde 'maddeyi' kullanma bağlamında 'Batılı' yöntemlerden pek de bir fark olmadığına göre ortada ciddi bir ideolojik sarsıntı ihtimaline dair söylemler geliştirmeye müsait bir alan doğuyor. Bu çerçevede,  'komünizmin' bu alanda ne söylediğine dair ortada elle tutulur bir yol haritası olmadığına göre, çözümün gene 'Batı tandanslı' geçici modellemelere endeksleneceği öngörülebilir.

Gelecek on yıla damgasını vuracak lider gözüyle bakılan Jinping bu süreçte yukarıda zikredilen sorunlarla baş etmede oynayacağı rolde yalnız değil elbette. Parti kadrolarından süzülerek gelen ve Başbakan seçilen, Li Keqiang başta olmak üzere 25 kişilik üst düzey yönetimin atılacak her adımda yakın dirsek teması gözlemleneceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Peki, Batı'nın Çin'e bakışı bağlamında ne söylenebilir? Genel itibarıyla bakıldığında, Çin'in 'gelişmesinden' değil, 'kontrolsüz' gelişmesinden rahatsız olan Batı için sorun yok. Sorun, 'kontrolü' sağlayacak mekanizmanın 'Çin'de devreye sokulması. İşte Amerika'nın özellikle Jinping'den tüm beklentisi bu... Çin siyasal yapısında ve bürokrasisinde bir 'niyetin' hasıl olması safhasını, ülke içinde bir mekanizmanın ve bu mekanizmayı destekleyecek ithal Batılı kurumların varlığı izleyecek. Böylesi bir tedbir, Amerika için bir zorunluluk. Ocak ayında Ankara'da yapılan 'Büyükelçiler' toplantısına davetli olarak katılan Singapur Dışişleri Bakanı K. Shanmugam'ın konuşmasında Çin-ABD bağlamında dile getirdiği hususiyetler bunu kaba hatlarıyla ortaya koyuyor. Ekonominin merkezinin coğrafi sınırını değiştirmesi ABD'yi pek etkilemez, öyle değil mi? Küresel ilişkiler ağında, tüm mali işlemlerin sanal alemde yürütülmesi kadar, ulus-devletlerin değil, ulusaşırı dev şirketlerin başat varlığı dikkate alındığında merkez'in New York olmasıyla Beijing olması arasında pek de bir fark olduğu söylenemez. Sistemin varlığına hayat kaynağı olacak veya güç katacak ne türden 'mali ilişki' varsa -ki buna 'İslam Bankacılığını da eklemekte bir sakınca yok-, mevcut sistemin değil, genişletmesi anlamına gelir. Bu hususu, bir vesileyle Singapur Maliye Bakanı'ndan kayda değer bir alıntıyla gündeme getirmiştik. Tekrara gerek yok...

Ekonomisindeki gelişmişlik nedeniyle çoğunlukla dikkat çekmese de, Çin'in en önemli toplumsal sorunu olarak dikkat çeken, parti yönemitinin elinin uzandığı hemen her alandaki yolsuzluklar bu dönemde üzerine gidilecek ve yeni bir 'Çin etiği' oluşturulmasına zemin hazırlayacak politikalara gebe. Çünkü bu yolsuzluklar zinciri, önceki Başkan Hu Jintao'nun samimiyetle dillendirdiği üzere "partinin ve de dolayısıyla devletin çöküşü anlamına gelebilir". Artık bu bağlamda ülkede 'inşa edilecek' bir 'etik' sistem, Budizmden mi, Konfüçyüscülükten mi, ya da Batı'dan ithal 'Protestan Ahlakı'ndan mı beslenir veya 'üçüncü yol' olarak Lee Kuan Yew ve Dr.Mahathir Muhammed'in 'Asyalılık Değerleri' kavramından mı birşeyler üretir bunu zamanla göreceğiz. Öyle ya, bu arada kimseden 'dini özgürlükler' sayfasını açtığı henüz duyulmuş değil.

Tüm bu iç ve dış taleplerin oluşturduğu perspektifin ötesinde, acaba Çin 'devlet aklı' dönüşümü kendisi için istiyor olamaz mı? Öyle bir akıl kı, Mao Zedong'un 'Kültür Devrimi'nden sonra ideolojik olarak Batı sistemine kafa tuttu, Sovyet Bloku'nun dağılması ve Soğuk Savaş sona ermesiyle küresel sistem içerisinde varlığını sürdürmenin 'pragmatik' yolunu 'ekonomide liberalleşerek' buldu. Şimdi Çin Devlet Aklı, aradan geçen çeyrek yüzyıl sonrasında 'Asya Çağı' sinyallerinin kuvvetle gündemde tutulduğu günümüzde yeni bir çıkışla, devlet ideolojisinde bulacağı uygun kanallarla 'liberal' açılımlarını zamana yayarak ortaya koymaya çalışacaktır. Bu noktada başka bir şansı var mı diye sorulabilir?

Çin'de başlayan yeni dönemin Doğu ve Güneydoğu Asya ilişkilerinde rolü ne olur kısaca bakalım. Bu süreçte hemen yanı başındaki tarihi rakibi Japonya ve güneye doğru genişleyen coğrafyadaki komşu ve bölge ülkeleri de farklı bir heyecana büründükleri söylenebilir. Çin milliyetçilerinin sığınağı olan, ancak her daim Çin'in soluğunu ensesinde hisseden Tayvan ile, ASEAN bağlamında Çin'le başı dertte olan ülkeler sıralamasında başı çeken Vietnam'la yaşananlar Soğuk Savaş döneminin eseri. Jinping'li dönem, aslında Çin'in bizatihi kendi halkıyla ve bölge ülkeleriyle olan 'Soğuk Savaşı'nın bitip bitmeyeceği anlamına geliyor. Peki Japonya'yla sorun nedir dendiğinde sadece birkaç küçük adadan ibaret sürtüşmeyle sınırlandırmak hata olur. Adalar krizi, iki ulus arasında var olan husumeti görünür kılan araçlar konumunda büyük ölçüde. Bu süreç özellikle Çin'de önemli yatırımları olan Japon firmalarını etkileyeceği dikkate alındığında, -aşağıda değinileceği üzere- Çin'den beklenen reform çabalarının liberal sisteme endekslemeye matuf olduğu görülecektir. Milliyetçi damarı ağır basan Çin'in, başta Japonya olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkisinde 'törpülenmesi' gereken bir tür 'ur' mesabesinde.

Bu, elbette ki Pasifik'in öte yakasındaki ülke, yani ABD'nin beklentilerinin ne kadar karşılanıp karşılanmayacağının da sınanacağı bir süreç olacağına kuşku yok. Bu 'beklentilerin' önemli bir bölümünü sadece kapitalizmin değerleriyle değil, 'Batı'nın ürettiği siyasi ve sosyal değerleri de içine alacak bir kapsam genişliği sunduğu gözlerden kaçmıyor. Başta ABD olmak üzere genelde Batı'nın Çin'e yönelik 'konsep dayatması'nın odağında "küresel sisteme" tümüyle entegrasyonu geliyor. Bu entegrasyonun sağlanamaması, kolay olmasa da, Çin'le şu veya bu şekilde 'yüzleşmeyi' gerektiriyor.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=251928

Minggu, 17 Maret 2013

Güneydoğu Asya: Algı Odağı ve Sınırları


Mehmet Özay                                                                                                                    10 Mart 2013

Uluslararası bir kuruluşun Açe’de uygulamaya koyduğu ‘ciddi’ bir projenin yarı ömrüne gelindiği şu günler eleştirel bir yaklaşım sergilemeyi gerektirecek boyutta. Söz konusu eleştirellik, arzu edildiği taktirde iyiliği emir kötülükten sakındırma ilkesi bağlamında da anlaşılabilir. Projenin çeşitli boyutları olduğuna kuşku yok. Kanımızca bu boyutun en önemli ayağını, pek de uzak da kalmış bir coğrafya olarak Güneydoğu Asya Müslümanlarına yönelik bir çalışma olması kadar, bu çalışmadan hasıl olacak tecrübe, bilgi vb. birikimlerle benzer sorunların depreştiği coğrafyalara ‘modellik’ konusunu içinde taşımasıyla da önem taşımaktadır. Benzer sorunların depreştiği coğrafya derken, aslında pek de uzağa gitmeye gerek yok. Açe’nin yanı başında halen savaş halinin sürgit devam ettiği bir Patani, Barış’a dair ilk adımın atıldığı ve atılması gereken daha pek çok adımın olduğu bir Bangsamoro, öte yandan neredeyse son bir yıldır gündemde yoğun bir yer işgal eden Myanmar’daki (Burma) Arakanlı Müslümanlar sırada bekliyor. Bununla birlikte, henüz gündeme girmemiş Kamboçya’da, Vietnam’da, Irian Jaya’da (Papua) azınlık konumundaki Müslüman kitlelerin varlığı Açe’de mevcut ‘model’ projenin ne denli ehemmiyet arz ettiğini ortaya koymaktadır. Ufkumuzu sadece sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel mağduriyete maruz bırakılmış, ezilmiş, yetimleriyle ortada bırakılmış çeşitli İslam toplulukları ile sınırlamamak; aksine bunun ötesine geçerek, Güneydoğu Asya’nın animist, Budist ve Hindu toplumlarını önce anlama, ardından ‘hakiki’ İslamı irşad bağlamında yapılacak pek çok iş olduğunu da aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var.

Bu girişin ardından konunun özüne değinmeden önce Güneydoğu Asya’nın neye tekabül ettiğine kısaca değinmekte fayda var. Çünkü bugüne kadarki tecrübelerimiz, Güneydoğu Asya’yı, Güney Asya ile Doğu Asya ile örtüştürme gibi bir zaafiyete dûçar olunduğunu ortaya koyuyor. Kimi bağlamlarda coğrafi sınırların önemli olmadığı ifade edilebilir. Ancak tarihi, sosyal ve kültürel ilişkiler mesabesinde konuya baktığımızda bunun pek de öyle olmadığını görüyoruz. Bir yanıyla Bengaldeş-Hindistan, öte yanıyla Çin’e komşu olan Myanmar’dan başlayan ve Mekong Vadisi boyunca güneye doğru ilerleyen coğrafyadaki modern zamanların ulus devletlerinin varlığı söz konusu Bu devletlerin sınırları, doğuda Güney Çin Denizi’ne, batıda ise Andaman Denizi’ne açılır. Kara parçası bağlantısı, Tayland dolayımında Malay dünyasına eklemlenmekte farklı bir sosyo-kültürel iklime geçiş yapar. Malaka-Sunda-Sulu Boğazları kuzey-güney istikametinde Filipinler’den Endonezya ve Doğu Timor’a uzanan bir yelpaze sergiler.

Güneydoğu Asya toprakları, Ortadoğu merkezli İslam varlığı dışında ve bu varlıkla ilintili olarak yüzyıllar boyunca hüküm sürmüş devletlerle dikkat çeker. Bu süreçte bölgeki site devleti yapılanmasından, bölgesel güç unsuruna kadar irili ufaklı Müslüman devletler varlıklarını şu veya bu şekilde yerli animist, Budist, Hindu toplumlara karşı sürdürmekle kalmamış, bunun ötesinde 16. yüzyıl gibi erken bir dönemden başlayarak Avrupalı sömürgeci güçlere karşı da hiç de azımsanmayacak bir mücadelenin ortaya konmasına neden olmuştur. Tüm bu coğrafi ve siyasi bağlantılardır ki, önümüze sadece İslam toplumlarını değil, farklı dini-kültür çevrelerine mensup ve sayıları belki binleri bulan irili ufaklı etnik çeşitlilikle alabildiğine zenginlik taşıyan topluluklar zincirini koyar.

Bu noktada “Türkiyeli Müslümanlar olarak bu coğrafyaya bakışımız nasıldır?” sorusu gündeme gelmeli elbette. 20. yüzyılda, Türkiye’nin içinde bulunduğu özel durumlar, tıpkı diğer bölgeler gibi Güneydoğu Asya’nın da ‘uzakta bir diyậr’ olarak algılanmasına ve en azından kimi çevrelerce arzu edilse bile istenen iletişimin, ilişkinin büyük ölçüde kurulamamasına yol açmıştı. Aynı yüzyılın ikinci yarısı boyunca Güneydoğu Asya topraklarında başgösteren özgürlükçü hareketlerin bölgeyle tanışmamız noktasında kaçınılmaz bir önceliği söz konusu olduğuna kuşku yok. Öyle değil mi? O zaman, “Niçin Açe’ye gitmeye niyetlendik?”, “Niçin Açe’de ‘pilot’ mahiyetinde yetim projesi”? gibi soruların cevabını aramak gerekir. Bu sorular önemli, çünkü adına İslam coğrafyası denilen bütün içerisinde öyle yerler var ki, kimi ölçülerde tsunaminin yol açtıklarını aratmayacak düzeyde kabul edilebilir.
Bu noktada Açe’nin neye tekabül ettiğini, yakın döneme Türk basınında çıkmış ve artık ‘arşiv’ niteliği kazanmış belgelerle ortaya koymak mümkün. Çünkü bu belgeler, sadece içeriğiyle değil, yazarıyla da ‘onaylanabilecek’ bir güvenilirlik taşıdığından kıymet-i harbiyesine kimsenin şüphe duymayacağı muhakkak. Tsunamiden hemen birkaç gün sonra kaleme aldığı bir yazıyla, başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere Türk kamuoyuna Açe’yi hatırlatmayı bir sorumluluk kabul etmişti bu yazar. O günkü referansları da 1984’de yayımlanan röportajlarına gönderme yapıyordu. Bu çerçevede kaleme alınan yazı da, Açelilerle Türkler (Osmanlı) arasındaki bağdan hareketle geçmişte yaşananlara tekabül etmese de, geçmişin anısına ‘harekete geçilebileceğine’ vurgu yapıyordu. Öyle ki, bu vurguda “…Bugün bile, cihad bayrakları günümüzdeki Türk bayrağının tıpkısı” ve “Açe Sumatralıların İslam'a bağlılıkları bugün bile aynı şiddetiyle sürmekte” diyerek sembolik etkileşimi güçlü ‘İslamcı’ bir detaya da özellikle yer verildiği dikkat çekiyordu. Gerçi Açe ile Sumatra arasında kopuş gerçekleşeli neredeyse birkaç asır olmuşsa da önemli değildi. Hasan di Tiro’nun ‘Açe-Sumatra’ çıkışından ilhamla İstanbul’da bir gazetecinin de benzer bir söylemi dile getirmesinde mazhur olamazdı. Üstüne üstlük yazıya güvenilirlik katması açısından dünyanın basın ve ekonomi merkezi Londra’da yayımlanan ‘Economist’ Dergisi’nin 7 Kasım 1982 tarihli nüshasından bir alıntı yapılarak “Açe, dünya üzerinde her bakımdan İslam toplumu denilebilecek hemen tek yerdir” ifadesine yer veriliyordu aynı gazeteci tarafından. Tam da yeri gelmişken, kimi çevrelerin “Açe mücadelesi İslami mücadele değil, milliyetçilik esaslı bir hareket” söylemini seslendirenlere hayretle tanık olduğumu söylemeliyim. Bu hususun, ileride önemli bir çalışmanın konusu olacağını şimdiden haber vereyim.

Tabii burada Açe’de ‘proje gerçekleştiren’ tüm kuruluşların yukarıda zikredilen yazı(lar)dan -en azından birincil derecede- ne kadar ilham aldıkları da tartışılabilir. Ancak Açe toplumsal gerçekliğinde karşılaştığımız tüm hususlar, yukarıda sunulan tarihsel bağa vurgunun Açe ‘faaliyetlerinde’ öne çıkarıldığını ve aradan geçen yıllar boyunca sürekli gündemde olduğunu kanıtlamaya yetiyor. Bu noktada, ‘pilot proje’nin neye tekabül ettiği üzerinde durmakta fayda var. Bu proje, Genel Sekreter Yardımcısı ve Büyükelçi makamını işgal eden kişinin 12 Mart 2007 tarihinde ilgili metni imzalamasıyla yürürlüğe girdiği anlaşılıyor. Bu gelişmenin, mutlaka tarihe not düşülecek bir yanı olduğunu da belirtelim. Bu tarih, ilgili uluslararası kuruluş tarafından tsunami sonrasında Açe’de başlatılan ve aralarında Türkiye’nin bulunduğu bazı ülkelerin destek verdiği ve tüm dünyaya “pilot proje“ olarak duyurulduğu önemli bir icraatının resmen başlamasına tekabül eder.

2008 yılı sonlarına doğru söz konusu bu pilot projenin vaad ettiklerine dair kaleme aldığım metin o dönem bir başka haber sitesinde gündeme gelmişti. Çoğunlukla yapıldığının aksine, niyetim kimi kurumlar arasındaki bir ‘yarıştan’ bahsetmek değildi o yazıda. Aksine, projenin geniş kapsamlı olmasından hareketle bu gelişmenin neye tekabül edebileceğine dair birşeyler söylemekti. Üstüne üstlük, kimilerinin düşündüğü gibi yukarıda zikrettiğim makale ‘ısmarlama’ bir yazı da değildi. Tıpkı, bu yazının da gündeme gelmesinin birilerini onere etme veya yerme anlamı taşımadığı gibi. Birileri kalkıp niçin böyle bir metni kaleme alındığını sorabilir. Aslında cevabı giriş paragrafında bulmak mümkün. Gene de konuyu biraz daha anlaşılır kılmaya çalışacağım. Ancak öncelikle 2008’deki yazının nasıl gündeme geldiğini unutanlara aktarayım. O dönem, ofiste danışman olarak çalışmam talep edildiğinde bazı tereddütlerle birlikte kabul etmiştim. Akabinde, bazı Açeli arkadaşlarla birlikte projenin selamati için sağlam adımlarla önemli girişimlere başlamak üzereydik. Bu gelişmenin sunduğu imkậnla projeye dikkat çekmek istemiştim. Ancak daha sonraki aylarda karşılaştığım güçlükler karşısında başlangıçta taşıdığımız iyi niyet, maalesef yerini olumsuzluğa terk etti. Bunun nedenleri üzerinde durmak bir kitap boyutunda olacağından burada bahsetmeyeceğim.

Ancak bu proje neydi, nasıl bir içeriğe ve kapsama sahipti üzerinde durulması gerekiyor. Bunu, giriş paragrafında açıklanan nedenlerle doğrudan ilintisi olduğundan bugüne, geleceğe dair bir yeniden yapılanma için önem arz ettiğini de vurgulamakta yarar var. İlgili kurumun yetkililerince değişik tarihlerde yapılan ve Açe yerel medyası ve Endonezya ulusal medyasında çıkan basın açıklamaları pilot projenin mahiyeti bağlamında yeter miktarda bilgi sunuyor. Bu anlamda ortaya konulacak hususların objektif kriterler olduğuna kimsenin şüphesi olmayacaktır. Projenin pilotluğu sadece ilgili kurumun, ilk defa hayata geçirilen yetim projesi olmasından ibaret değil di elbette. Aynı zamanda, kapsayacağı ileri sürülen yetim sayısı ve proje süresiyle de ilintili(ydi). Yani, proje 25.000 yetimin 15 yıl süreyle desteklenmesini içermesi dolayısıyla dikkat çekiyor(du). Öyle ki, proje sadece söz konusu kurumun yazışmalarında, resmi toplantılarda değil, kamuoyuna yapılan açıklamalarda da sürekli gündeme geliyordu. Açıklamalara dikkat kesilindiğinde özellikle yerel ve ulusal medyada çıkan haberlerin öncelik taşıdığı görülüyor. 

Bu bağlamda, Açe Eyaleti’nde yayımlanan önemli bir gazete olan “Serambi”nin 5 Aralık 2006, gene aynı gazetenin 9 Temmuz 2008 nüshası; diğer yerel gazetelerden “Harian Analisa”nın 6 Aralık 2006; “Harian Aceh”nin 31 Ocak 2008 ve Rakyat Aceh’nin 31 Ocak 2008 tarihli nüshalarının yanı sıra, Endonezya’da ulusal yayın yapan en önemli gazetelerden “KOMPAS”ın 7 Aralık 2006 ve 15 Şubat 2007; “Republika Online” ve “Tempo Interaktif”de 14 Şubat 2007 tarihli haberler; Endonezya ulusal haber ajansı “Antaranews”de 14 Şubat 2007 ve Açe Eyaleti’nde faaliyet gösteren “Endonezya Cumhuriyeti Devlet Kalkınma Ofisi (Bappenas) Açe şubesi sitesinde  15 Şubat 2007 tarihli haber yayınları dikkat çekicidir. Aradan geçen sekiz yıla rağmen, bu ‘pilot proje’nin ahvaline dair bir bilgi mevcut mu? Bu geçen sekiz yılda kimler elinde projenin yürütüldüğü, Açe Eyaleti genelindeki yaklaşık 120.000 yetime; Eyalet’teki ilgili kurumların kafi miktarda yetim dosyasını ‘hazırladıkları’ ve ilgili uluslararası kuruma ‘sundukları’ yönündeki verilere ve projenin ilk birkaç yılında 25.000 yetimi kapsayacağı ilânına rağmen, bugüne kadar nasıl bir gayret ve çabanın ortaya konduğu üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Bu önemli gelişmeyi gören dönemin Açe Valisi İrvandi Yusuf’un kurumun elçisiyle yaptığı görüşmede Açe Özgürlük Hareketi (GAM) mensuplarının ekonomik bağımsızlıklarını kazandırmaya yönelik çalışma konusunda talebi 11 Temmuz 2008 tarihli gazetelerde haber olarak çıkmıştı. Yusuf’un bu talebi sıradan bir talep olarak algılanamaz. Çünkü Açe Barışı’nın en önemli, belki de ilk aşaması, söz konusu eski savaşçıların topluma kazandırılması konusunda ulusal ve uluslararası kuruluşların üstlerine düşen görevlerdi. Bu noktada, yetim projesi ile Açe’ye girmiş olan kurumun, sosyal, ekonomik kalkınma bağlamında elinin yeter güce sahip olmasına rağmen Vali’nin bu talebine aradan geçen sürede olumlu cevap alınamaması da ilgiyle izlenen bir gelişmeydi. Aslında bu konuda söz konusu savaşçıları biraraya getiren “Açe Rehabilitasyon Kurumu” (Badan Rehabilitasi Aceh-BRA) ile yakın işbirliği sayesinde önemli sayıda kişinin ekonomik ve sosyal haklarının kazanımında ciddi bir rol oynamak söz konusu olabilirdi.

Bu yaşanan tecrübe, Güneydoğu Asya’daki diğer ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıklar sorununa, savaş halinin devam ettiği veya barışın yürürlüğe girmekte olduğu coğrafyalardaki yetimler kadar, dulların, eski savaşçıların sosyal ve ekonomik kalkınmalarına yönelik projelere nasıl bakılması gerektiğine dair ciddi bir duruşun sergilenmesini gerektiriyor. Bu hususu, bir ‘meslek’ olarak icra etme durumuna indirgemiş olanlara terk edilemeyecek kadar önem arz ettiği ortada. Sorumluluğun ya da ‘audit’ işinin konuyla ilgilenen her bir fert tarafından yerine getirilmesi, gelecekte yapılacak çalışmaların sağlıklı yürütülmesinde başat rol oynayacağına kuşku yok.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=250992

Rabu, 13 Maret 2013

“Preliminary Thoughts Upon The Policies of The Ottoman State In the 16th Century Indian Ocean”


Mehmet Özay                                                                                                                   13 Mart 2013

For a new perspective to understand the involvement of the Ottoman State into the political issues in the Indian Ocean in the 16th century. Further the function of the Sultanate of Aceh Darussalam must be revisited to conceive the salient developments in the eastern and western parts of this ocean.

Abstract 
This article aims to sketch concisely about the relationships between the Ottomans and the Portuguese pertaining to the developments in the Indian Ocean in the first half of the 16th century. The purpose of the Portuguese Kingdom to establish hegemony in the eastern seas occurred in an era when Ottoman State’s borders reached nearly the central Europe. After annexing the Mamluk Sultanate, the Ottomans expanded its borders and became adjacent to the Indian Ocean. After having great efforts to be a vigorous power in the Black, Aegean and Mediterrenean Seas from the mid of the 15th century onwards, the Ottomans gave prominence on the advancement of the navy which was considered as complementary to the conventional army in the expansion of the state. Nonetheless, there are disputed accounts among the academicians pertaining to assessment of the Ottoman sea-power against its challenge to the Portuguese sea power in terms of the developments in the Indian Ocean.

World Journal of Islamic History and Civilization, History and Civilization, Academy of Islamic Studies, University of Malaya, 3 (1): 09-20, 2013, ISSN 2225-0883, IDOSI Publications, 2013, DOI: 10.5829/idosi.wjihc.2013.3.1.3102.

Senin, 11 Maret 2013

‘Sulu’dan ASEAN’a Güvenlik Olgusu


Mehmet Özay                                                                                                                    4 Mart 2013

12 Şubat’tan bu yana, Malezya’nın Sabah Eyaleti kıyı şeridinde süren ‘ilhak’ girişimi tahmin edilenin ötesinde önem kazanmaya başladı. Sorun, kendilerini Sulu Sultanlığı mensubu olduğu iddiasıyla birkaç yüz kişilik silahlı grubun bir ülkenin egemenlik haklarını ihlâlinden öte anlamlar taşıması da, sürecin uzamasıyla birlikte daha net bir şekilde belirginlik kazanıyor. Malezya yönetiminin temkinli yaklaşımına rağmen, belki de kaçınılmaz olarak yaşanan silahlı çatışmalar, Malay Yarımadası’ndaki bazı ordu birliklerinin bölgeye sevkini gerektirecek öneme yükselirken, ‘henüz’ güvenlik güçlerinin  ‘topyekûn’ müdahale seçeneğini gündeme almamış olması da, az da olsa sorunun barışçıl bir şekilde çözümleneceğine dair umudun taşınmasından kaynaklanıyor.

Kimi çevreler bu gelişmeyi, ülkenin son dönemde karşı karşıya kaldığı en önemli güvenlik krizi olarak lanse ediyor. Bununla birlikte, bu gelişmenin seçim arefesindeki Malezya’da iktidar ve muhalefet arasında sürgit devam eden sürtüşmeye çok farklı bir boyut kattığı gözlemleniyor. Bu bağlamda, yaşanan gelişmelerin doğası gereği, güvenlik krizinin bir tür siyasi ve hatta toplumsal krize evrilme potansiyelini taşımadığı pek de ileri sürülemez. Bu, üzerinde durulacak önemde bir konu olmakla birlikte, sorunun bölgesel niteliğine dikkat çekmekte fayda var. Bölgesel derken elbette kastımız ASEAN... Söz konusu bu birliğin bünyesinde bir yılı aşkın bir süredir giderek ivme kazanan ilişkiler ağı sadece birliğe üye ülkeleri içermiyor. Bunun ötesinde, birliği dünya kamuoyu gündemine oturtan belki de, geleceğe dair bölgenin küresel ölçekte yeniden yapılandırılmasındaki kazanımları göz önünde tutan uluslararası  çevrelerin de stratejik işbirliği veya siyasi müdahele arasındaki yelpazede bölgedeki gelişmelere katılımlarında ortaya çıkıyor.

Öte yandan, Birliği hem kendi içerisinde ‘safları sıklaştırmaya’, hem de Batılı güçlerle zaten var olan dirsek temasını sağlamlaştırmaya zorlayan bölgesel gelişmeler bu süreçte elbette ki katalizör rolü oynuyor. Bununla kastımız, Çin’in ekonomi gelişmişliğinden devşirdiği gücü siyasi ve askeri alana evirme çabaları olduğudur. Tam da böylesi bir niyete mebni olarak Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki Adalar üzerinden geliştirdiği agresif yaklaşıma aynı düzeyde karşılık vermekten kaçınmayan ilgili ülkeler arasındaki Soğuk Savaş yıllarını andıran gelişmeler yerini biraz da -en azından şimdilik- süpriz bir olguya terk etti.

Filipinler-Malezya arasındaki bölgedeki Adalar topluluğunda tarihsel varlığının devamlılığı konusunda ‘iddia sahibi’ olan Sulu Sultanlığı hanedanlığına mensup kişilerin post-modern girişimi şaşkınlıkla birlikte bölgede siyasi egemenlik ve güvenlik meselesinin ne kadar sürpizlere açık olduğunu ortaya koyuyor. Daha dün Moro İslami Özgürlük Cephesi’nin (MNLF) Manila Hükümeti ile barış görüşmelerinde kayda değer rol oynayan Malezya’nın belki de şu veya bu şekilde bu hareketin içerisinde yer almış Sulu kökenli silahlı bir grubla karşı karşıya kalması gözardı edilecek bir mesele değil. Bu gruba, tarihe referansla yapmak suretiyle söz konusu teritoryal hak iddiasını pekiştirerek, ilgili coğrafyaya ‘çıkarma’ yapma cesareti veren bölgedeki nüfus potansiyeli unutulmamalı. Zaten, daha önce yüksek sesle dile getirilmeyen, ancak bugünlerde belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlayan kaygılar da bununla ilintili. Bu nedenle kimi gözlemciler, Mindanao ve diğer küçük adalardakilerin yanı sıra şu veya bu statüyle Sabah Eyaleti’nde yaşayan Sulu ve Mindanaoluların geliştirebilecekleri bir refleksleri olduğu üzerinde duruyorlar. Bu hassasiyeti açıkça dile getiren Sulu Sultanı olduğu iddiasındaki III. Cemal’ul Kiram ve kızı Manila’da yaptıkları açıklamalarda bağlılarını sukunete davet ederek bir anlamda yayılma sirayeti gösterebilecek farklı boyuttaki bir şiddetin önünü almak istedikleri düşünülebilir. Yaşananlarda, Bangsamoro’nun elde ettiği ‘Barış’ ve akabinde geleceği öngörülen ‘otonom’ bölge statüsünün de etkisi var şüphesiz. Bu noktada, Bangsamorolularla Suluların farklı etnik kimliğe sahip oldukları hatırlandığında, Sulu hanedanlığına mensup liderlerin niçin bugün böylesi bir icraata başvurdukları tahmin edilebilir.

Sulu halkı, Mindanao’da yaşayan ve Morolu olarak bilinen Bangsamorolulardan farklı ve çeşitli küçük toplulukların bir araya gelmesinden oluşan bir yapı. Aynı şekilde, bu halkın yoğun olarak yaşadığı bir Ada’nın bugün dahi ‘Jolo’ adıyla anılması gene böylesi bir ‘dil oyununun’ etkisi. Asıl adları Tausung olan Sulular, bugün sadece Mindanao Adası’nın güneyinde değil, Mindanao ve Borneo/Kalimantan Adaları arasındaki irili ufaklı adalar topluluğunda yaşam sürdüğü gibi, azımsanmayacak bir nüfus da Malezya’nın Sabah Eyaleti’ndeki bulunuyor. Bu nedenledir ki, söz konusu bölgede konuşulan ve ‘Suluk’ adı verilen dilin Jolo Adası’nda konuşulan dille oldukça benzer olması tarihsel ilişkinin bir diğer kayde değer boyutunu ortaya koyuyor. Böylesi bir arka planı olan gelişme karşısında bölgeyi yakinen bilen akademyadan da ses gelmeye başladı. Örneğin, Farish A. Noor, olan biteni ulus-devlet sınırları bağlamında değerlendirmeyi yeğliyor.  Noor, bu son gelişmeden hareketle, zaten çok katmanlı ilişkiler ağına sahip olan bölge halklarının teritoryal haklar noktasındaki taleplerinin -uzak da olsa- bitmek bilmez bir boyuta ulaşabileceği tehlikesine vurgu yapıyor. Bunun yerine, başka coğrafyalarda ‘dar gelen’ ulus-devlet yapısına ASEAN özelinde kurtarıcı bir rol biçiyor. Noor, siyasi bir model olarak sömürge sonrasında ‘kararlaştırılan’ ulus-devlet çerçevesinde kimlere hangi roller verildiğini deşmek yerine, sorunu -yukarıda kısmen değindiğim- Çin ‘heyulası’ üzerinden değerlendirmeyi yeğleyerek, Birliğe mensup ülkelerin, bu tip atomik sorunlara imkân tanımak yerine, aralarındaki ittifakı güçlendirici açılımlarla geleceğe sağlam adımlarla ilerlemelerini salık veriyor. Sabah Eyaleti’ndeki gelişmede Malezya ve Filipinler Hükümetlerinin bugüne kadar söylemlerindeki yönelim de bu minvalde olduğu gözlemleniyor. 

Selasa, 05 Maret 2013

Arakan Sorunu Devam Ediyor


Mehmet Özay                                                                                                                    1 Mart 2013

Haziran saldırısından bu yana aylar geçti. Bildiriler, konferanslar, tavizler, ödüller hiçbiri ama hiçbiri Myanmar yönetimini Arakanlı Müslümanlara yönelik politikasında olumlu bir değişikliğe yol açmaya yetmedi. "Tamam, kayıt altına alıyoruz" diyerek çözüm diye sunulan göstermelik inisiyatifin arkasındaki oyunu gören Arakanlı Müslümanlar, kayıt sürecine destek vermediler. Çünkü kayıt diye önlerine konulan Burmaca yazılı metindeki aidiyeti konu alan başlıklarda Arakanlı/Rohingyalı diye bir seçenek bulunmuyor. Kendilerine dikte ettirilen tek seçenek Bangladeş göçmeni olmaları...  Bu gören toplum liderleri kayıt sürecini bloke etmeyi yeğlediler ki, yapılabilecek en doğru iş buydu. Daha önce kısmen üzerinde durmuştuk, kayıt işinin bir aldatmacadan öte yanı yok. 'Bangladeşli göçmen' statüsü vererek, süreçte bu insanları yaşadıkları anavatanlarından rahatça kovma işini gerçekleştirebileceklerdi.   Peki onlarca saldırı, yakıp yıkılan haneler, tarlalar sonrasında ne oldu? Kamplara tıkıştırılan Arakanlılar çaresizliğe, hiçliğe terk edildiler... Kimi çevrelerin 'şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz' diye umut dağıtan yaklaşımlarından kayda değer bir ses çıkmadı. Çünkü bu konuda ne tumturaklı bir politikadan ne de buradan elle tutulur bir icraata yönelecek girişim bulmak mümkün değil(di).

Arakanlı Müslümanlar çözümü gene kendileri üretti! Nasıl mı? Myanmar ordusu ve polis güçlerinin kontrolündeki sığıştırıldıkları kamplardan bir şekilde okyanusa açılabilecekleri bir 'aralık' buldular. Aslında bu zaten sorunun başından beri kullanageldikleri bir yöntemdi. Bugün aynı işi farklı bir strateji ile yapıyorlar. Çevre ülkelerde yaşayan aile fertlerinin bir şekilde yolunu bulup gönderebildikleri paralarla başlarındaki zalimleri tatmin edecek parayı sağladıklarında soluğu okyanusta alıyorlar. Süreçte, "Sorunu çözüyoruz, umutluyuz vs.." diye yaklaşanların yüzünü kızartacak bir başka gelişme de yaşandı. Her türünden uluslararası insan mayfası mağdur ve mazlum Arakanlı Müslümanların kanını emmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Orada burada 'vasıfsız' işlerde çalıştırılmak, organlarını satmak, kadınlarını köle etmek için gerek Myanmar'da gerekse çevre ülkelerde önemli 'organizasyonlar' faaliyetlerine ara vermeden sürdürüyor.

Yeni yılın ilk günlerinden itibaren yine teknelerle aç ve susuz okyanus yolculuklarına çıkan Arakanlıların bir bölümü hayatlarını kaybederken, karaya çıkabilenler ise farklı tehlikelerle yüzleşmek zorunda kaldı ve kalmaya devam ediyorlar. Ocak ayında Patani'de depolarda saklandıkları tespit edilen -843- Arakanlı'nın insan kaçakçılarınca bir komşu ülkeye çalıştırılmak amacıyla götürülmek üzere bekletildiklerine şahit olduk. Şubat ayında önce Sri Lanka sahillerine çıkan Arakanlıların ardından, daha geçen gün yeni bir vakıa'ya tanıklık ettik. Aralarında ikisi çocuk, altısı kadın toplam 121 Arakanlı, Açe'nin Kuzeyinde Lhokseumawe'ye bağlı Krueng Mane'de sahile çıktı. Hedeflerinin Malezya'da sahile çıkmak olduğunu ifade eden gruptaki bazı kişiler, okyanustaki seyahatleri sırasında 96 kişinin hayatını kaybettiğini ifade ediyorlar. Ayrıca, aynı teknede bulunan, ancak Tayland sahillerinde ordu mensuplarınca kendilerine ateş edilmesi sonucu aralarından 12 kişi hayatını kaybetmiş.

Yukarıda dile getirilen örneklerin tümünde yadsınamayacak bir başka gerçek var ki, o da Tayland yönetiminin halen Arakanlı göçmenlere karşı sınırlarını kapatma konusundaki icraatını sürdürmesidir. Bu yaklaşımın, ASEAN İnsan Hakları Belgesi'ne imza atmış bir ülkenin bu belgeyi pratikte nasıl gündeme getirdiği şüpheleri artırmıyor değil. Tekne skandallarının devamı, Myanmar yönetiminin Arakan Eyaleti'nde sürdürdüğü 'istikrarlı' politikalarına örnek olmaya devam ediyor. Amacın Eyalet'teki Müslüman nüfusunu dağıtmak, başka ülkelere göçe zorlamak olduğu bilinen Naypyidaw yönetimi öyle gözüküyor ki bu süreçte hiçbir bölgesel ve uluslararası baskıyı üzerinde hissetmiyor. Tüm bunlar olup biterken, Suu Kyi'nin "Devlet başkanı olmak istiyorum" çıkışı ve Myanmar orduyla Kachin Bağımsızlık Ordusu arasındaki çatışmalarda "Arzu edilirse arabulucu olurum" söylemi, Arakan konusuna ne türden bir çifte standartla yaklaştığını ortaya koyuyordu. Öte yandan,  Avrupa Birliği Myanmar Büyükelçisi, David Lipman Şubat ayı başlarında 'Myanmar'da Hukukun Üstünlüğü" konulu seminerde ülkede yaşanan demokratikleşme, ekonomik kalkınma, insan hakları, barış ve ulusal uzlaşma konularındaki gelişmelerden AB adına duyduğu memnuniyeti dile getirmesi de şaşkınlık vericiydi. Arakan Eyaleti'nde yaşayan Müslümanların ahvaline dair kalıcı çözüm bulunmadıkça, Arakanlıların yaşadıkları zulme dair tanıklığımız devam edeceğe benziyor.

Bu durumda, Arakan Müslümanlarının 'hikayesi' bitmeden yapılabilecek en sağlıklı çıkışı bir kez daha yinelemekte fayda var. 2011 yılında Cidde'de bir araya 'getirilen' 25 kişiden müteşekkil Arakan Müslümanları arasından oluşumu temsil makamına seçilen kişinin bugüne kadar ne tür icraatlarda bulunduğu konusunda ciddi kaygılar var. Sorunun sadece bu şahsın soruna vukufiyeti, ehliyeti ile sınırlı olmadığı, bu kişiyi öneren kişi veya çevrelerin de benzer sorumluluğu taşıdığı gözlemciler tarafından ifade ediliyor. Söz konusu toplantılar sonrasında liderin icraat geçirmesi planlanan birkaç ülkede ofis açma çalışmaları, hareketin 'manifestosu', fon oluşturulması gibi acil kurumsal yapıyı bugüne kadar gündeme getirmemesi kaygıları artırıyor. Sorunun nüksettiği geçen Haziran ayından bu yana dile getirdiğimiz hususu tekrar edelim. Arakan Müslümanlarının sorununu çözebilecek bir kitle var sa o da öncelikle Arakanlıların kendileridir. Zaten bu nedenledir ki, Cidde toplantısı organize edilmişti. Öte yandan, bugüne kadar çeşitli uluslararası kurumlarca verildiği ifade edilen maddi kaynakların kimler tarafından nasıl kullanıldığı da şüpheleri üzerine çeken bir konu olmaya devam ediyor.

Ancak aradan geçen iki yıllık süreye rağmen, oluşumun lider kadrosundan kayda değer hiçbir icraatın ortaya konmaması sürecin acilen yeni baştan ele alınmasını gerektiriyor. Bu konuda 'dışarlıklıların', Arakanlı Müslümanları çeşitli sıfatlarla tanımlamadan, bölmeden ve parçalamadan bir bütün halinde haklarını dünya kamuoyu önünde savunacak girişime destek olmaları gerekiyor. Bu süreç, acilen Avrupa Burma Ofisi, ABD'deki Burma Rohingya Birliği, İngiltere'deki Rohingya Birliği ve Malezya'daki benzer oluşumları biraraya getirecek uluslararası bir inisiyatife ihtiyaç duyuyor. Yeni oluşumun, Amerika'dan değil, bölge ülkelerinin birinde -ki bunun için en uygun zemin Tayland'dır- ofis kuruluşunun acilen hayata geçirilmesinde fayda var.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=249501

Jumat, 01 Maret 2013

Kuzey Borneo’da Neler Oluyor?


Mehmet Özay                                                                                                                   1 Mart 2013

Borneo/Kalimantan Adası’nın kuzeyinde birşeyler olup biterken, Türkiye’den meseleyi ‘yakalamaya’ çalışanların, herhalde coğrafi uzaklıktan olsa gerek, gerçekleri yansıtmayan haberlerine rastlanıyor bugünlerde. Adına iletişim çağı da denilen içinde yaşadığımız zaman diliminde demek ki arzu edilen bilgilere ulaşmak her nasılsa pek de mümkün olmuyor. Kadim Sulu Sultanlığı’nın varisleri konumundaki kişilerce Malezya’ya ait bir toprak parçasına konuşlanılması karşısında nasıl bir tepki vermeli? Önce bazı basit, ancak önemli hataları bir düzeltelim ardından silahlı grubun iddiasında olduğu üzere Sulu Sultanlığı’nın söz konusu bu topraklarda niçin hakkı olduğuna kısmen de olsa açıklık getirelim.

Sulu halkı, Mindanao’da yaşayan ve Morolu olarak bilinen Bangsamorolulardan farklı ve çeşitli küçük toplulukların bir araya gelmesinden oluşan bir yapı. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken husus, Sulu adının kökeni Tausug’dur. ‘Sulu’, tarihin bir döneminde bölgeyi sömürgeleştirmeye çalışan İspanyolların Tausug’lara verdiği ve bugüne kadar kullanılagelen bir isim. Aynı şekilde, bu halkın yoğun olarak yaşadığı bir Ada’nın bugün dahi ‘Jolo’ adıyla anılması gene böylesi bir ‘dil oyununun’ etkisi. Yedi farklı kültür grubundan oluşan Tausuglar, bugün sadece Mindanao Adası’nın güneyinde değil, Mindanao ve Borneo/Kalimantan Adaları arasındaki irili ufaklı adalar topluluğunda yaşam sürdüğü gibi, azımsanmayacak bir nüfus da Malezya’nın Sabah Eyaleti’ndeki örneğin Lahat Datu bulunuyor. Bu bölgede konuşulan ve ‘suluk’ adı verilen dilin Jolo Adası’nda konuşulan dille oldukça benzer olması tarihsel ilişkinin bir diğer kayde değer boyutunu ortaya koyuyor.

Malezya ve Filipinler arasında, Bangsamoro Barışı vesilesiyle henüz yeni kurulmuş başarı atmosferini lekeleyebileceği düşüncesiyle iki tarafın da soğukkanlı hareket ettiğine tanık olunuyor. Malezya düne kadar, sınırlarının egemenlik haklarının ihlâl edildiği gibisinden uluslararası hukuk ilkeleri çerçevesinde bir çıkış yapmadığı gibi, Filipinler de geçen yüzyılın ikinci yarısında “toprak alış verişinden” neşet eden ve halen süren iddiasını da yüksek sesle dile getirmemeyi yeğliyor. Öyle yazıldığı gibi, Malezya ordusu veya polisinin söz konusu silahlı gruba -en azından henüz- müdahale etmiş falan da değil… Maddi olarak olan biten, söz konusu grubun içinde bulunduğu mekânın güvenlik çemberine alınarak hareketlerinin izlenmesinden ibaret. Grubun Sabah Eyaleti’nin bir ucunda bulunan sakinlerinin balıkçılıkla geçindiği Tanduo Köyü’ne yaptığı çıkartma Lahat Datu olarak veriliyor ki bu yanlış. Lahat Datu, sadece köyün bağlı bulunduğu önemli bir kasaba. Yani öyle şehre, kasabaya girilmiş falan değil… Grubun sayısı konusunda çelişkili rakamlar verilmekle birlikte, ‘silahlı’ kişilerin yanı sıra, kadınların da yer aldığı sivillerin varlığı, Malezya güvenlik güçlerinin ‘girişimlerinin’ önündeki engellerden birini olduğuna kuşku yok.

Önceki yazıda bu girişimin zamanlamasına dikkat çekmiş, öte yandan nicelik olarak dikkate alınamayacak olsa da niteliğine hiç şüphe olmayan bir gelişme olduğuna değinmiştik. Malezya’nın seçim atmosferine iyiden iyiye girdiği şu haftalarda ülkenin bir köşesine bir başka ülke vatandaşlarınca silahlı girişime niçin karşılık verilmediği sorgulanabilir. İşin başından beri, Malezya yetkilileri grubun, bölgede varlığı bilinen Al-Maunah, Abu Sayyaf ve Cemaah İslamiye gibi gruplarla bağlantısının olmadığı, aksine Sulu Sultanlığı’nın torunları olduğundan hareketle ‘yumuşak’ tepki vererek, ikna yoluna gitti. Bu durum bile, Malezya yönetiminin Sulu Sultanlığı gibi tarihi bir gerçekliğe ve bugünkü varislerinin varlığını yadsımadığını ortaya koyması bağlamında önemli.

Aslında grubun bu iknaya olumlu yaklaşım vermemesi bir ‘sürtüşmeye’ yol verecek türden… Çıkarmanın ilk günlerinde Malezya hükümetinin grup lideriyle doğrudan temasına olumlu yanıt alınaması üzerine, Filipinler hükümeti devreye girmişti. Filipinli yetkililerinin, Sulu Sultanlığı varisi konumundaki Jamal’ul Kiram nezdindeki ikna girişiminin de bugüne kadar karşılıksız kalması bölgede gerginliği artıran bir faktör.

Filipinler Dışişleri’nin silahlı grubun iknası konusunda biraz daha süre tanınması talebi İçişleri Bakanlığı’nın inisiyatifi olmaktan çıkıp ‘Wisma Putra’ya, yani Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmesi Malezya içinde gelişmeye karşı bir ‘yoğunlaşma’ olarak düşünülebilir. Durumun hassasiyeti, Sabah ve Saravak’ın 1963 yılında Malezya Federasyonu’na dahil edilmesinden itibaren başlayan bir süreçle bağlantılı kuşkusuz. Her ne kadar, iki ülke Bangsamoro Barışı konusunda olumlu adım atmış olsalar da, Sabah Eyaleti’nin kuzeyindeki ‘teritoryal haklar’ meselesini gündeme getirmemeyi yeğliyorlar(dı). Ancak söz konusu grubun bu girişimi, öyle gözüküyor ki iki ülkeyi de bir an önce kesin çözüm konusunda masaya oturtmaya zorlayacak nitelikte. En azından Malezya’da kimi çevrelerde ‘bitirin bu işi artık’ türünden söylemler gündeme gelmiyor değil.

Sulu Sultanlığı topraklarının Filipinler’e devrini öngören Filipin yönetimi, Fidel Ramos’un Başkanlığı’ndan bu yana, Malezya ile ilişkileri yumuşatma ve geliştirme adına ‘Sabah’ sorununu hasır altı etmişti. Bu son girişim, işte böylesi bir ‘sıcak’ noktaya temas etmesiyle sadece iki ülke değil, ‘toprak alış verişine’ konu olan yapıları da içine katacak bir genişlikte. Bu noktada bugünkü noktaya nasıl gelindiğini göstermesi açısından bazı tarihi verilere atıfta bulunmakta fayda var.

Derin tarihe gitmeye gerek yok burada. Şu belli başlı hususlar bile Taugusların ve siyasi varlıkları hakkında bir fikir vermeye kafi şimdilik… İngilizlerle-Amerikalılar arasında varılan ve Kuzey Borneo/Kalimantan’ı konu alan ‘Lease Anlaşması’nda (1878) Sulu Sultanlığı’nın varlığını sona erdirecek bir madde yoktur. İspanya-ABD arasında imzalanan Paris Anlaşması da (1898), sadece Luzon Adası’nın devri söz konusudur, Mindanao ve Sulu Adaları değil… Ne de 1899’daki Kiram-Bates Anlaşması’nda Sulu’nun siyasi varlığının sona erdiğine dair bir ibare vardır… Bu ve benzeri tarihi veriler ışığında bölgenin tarihini modern anlamda değiştiren süreç II. Dünya Savaşı’ndan sonra başladığı görülür. İşte bu noktada geçen iki hafta boyunca Sabah Eyaleti’nin kuzeyine çıkarma yapan küçük grubun tarihsel dayanak noktası II. Dünya Savaşı öncesinde bu toprakların Sulu Sultanlığı’na bağlı olmasıdır.

Zaten Malezya ve Filipinler hükümeti söz konusu grubu ikna çabalarında, ‘silahları bırakın, yasal yollardan hakkınızı arayın’ demeleri yukarıda sıraladığımız anlaşmalara gönderme yapmıyor mu? 

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=250095

Singapur Singapurlularındır!


Mehmet Özay                                                                                                                   21 Şubat 2013

Singapurlular yeni yılla birlikte yepyeni bir sorunla yüzyüzeler. Hükümet, kimi ülkelerin gelecek yirmi otuz yıl sonrasına dair projeksiyonlarına benzer bir çalışma ile Ada gündemini belirledi. Ada’nın dinamik varlığının nasıl bir nüfus yapısıyla sürdürülebileceğiyle alâkalı ‘Beyaz Rapor’ adı verilen 2030 yılı projeksiyonu parlamentoda yapılan tartışmalar sonunda birkaç hafta önce kamuoyuna açıklanmıştı.

Yirmi yıllık süre zarfında nüfusun %30’luk artışını ve bu oranın da yarısının yabancılardan olmasını öngören adı ‘Beyaz’ olan bu rapor, Ada halkı üzerine tabiri caizse ‘kara’ bir bulut gibi çöktü. Sorunun temelinde nüfusun kendini yenileyememesi, üretken nüfusun azalması karşısında çarenin ‘yabancı işçilere’ kapı açılması yatıyor. Bu kapı açılırken, ‘nitelikli yabancıların’ Singapur vatandaşlığına geçişlerinin sağlanması da bardağı taşıran son damla mesabesinde. İşte bu nokta, Ada’da bir milliyetçilik dalgasının yavaş yavaş uç vermesine neden oluyor.

Aslında son bir yıldır üzerinde sadece bakanlık odalarında değil, halka giderek toplum merkezlerinde halkla da temas içinde yoğun mesai harcanarak ortaya konan yol haritasının açıklanmasının ardında Ada’da ciddi bir muhalif söylem ve eylem dalgası baş gösterdi. Bu nedenle, son haftalarda parlamento’dan toplum merkezlerine kadar her yerde sohbete konu olan 2030’da ne olacağız sorusunun cevabı aranıyor. Uzmanların çıkışlarında temel nokta, insan ve çevre faktörünü göz ardı eden Rapor’un ‘niceliğin egemenliğine’ terk edilmiş olması yatıyor. Örneğin, milli aidiyet, kimlik gibi hususların hiç tartışılmaması büyük bir eksiklik addediliyor. Bunda haklılık payı yok değil... IT’ci dahi olsa, bir Hintlinin, bir Almanın, bir Avustralyalının Singapurlu olmaklığının neye tekabül edeceği tartışmalı.

Özellikle son yarım yüzyıldır gerçekleştirilen agresif gelişimci politikalar sayesinde Ada’nın sadece yatırımcılar için değil, nitelikli ve de azımsanmayacak ölçüde düşük nitelikli iş gücü akını karşısında nüfus hareketliliği Singapurluların aleyhine işleyen bir sürece işaret ediyor. 1965 yılındaki bağımsızlıktan bu yana Ada’yı yöneten Halkın Eylem Partisi (PAP)’nin bugünkü hükümeti, Ada’nın bitip tükenmek bilmeyen kalkınmacı ve de yüksek yaşam standartlarını sürdürme gibi hedeflerinden ferâgat etmeyeceğine vurgu yapıyor. İşte bu nedenle Başbakan Lee Hsien Loong, konuyla ilgili olarak geçenlerde yaptığı bir açıklamada, 6.9 milyonluk hedefin ‘agresif’ bir senaryo olduğunu yani, tüm çalışmaların böylesi bir olumsuz senaryoya hazırlık babında olduğunu ifade etti. Aslında Lee’nin bu açıklaması, halktan gelen tepkileri yatıştırmaya matuf bir çıkış olduğu aşikâr ve temelde hükümetin ‘agresif’ kalkınmadan vazgeçmeyeceği dikkate alındığında hükümetin bu nüfus hedefinden asla sapmayacağı hakim bir görüş. Bunun resmi kanıtı da, parlamentoda uzun süren tartışmaların ardından tüm PAP milletvekillerinin ‘Evet’ oyuyla Rapor’un kabul edilmiş olması.

Bu gelişme, hükümetin 2030 yılı nüfus plânlamasını resmen kamuoyuyla paylaşmasıyla alevlendi desek yeridir. Bir yıl gibi uzun bir süre çalışılan bir projenin bugün geldiği nokta, Ulusal Aile Konseyi Başkanı’nın da dile getirdiği üzere, yönetim ile halk arasında büyük bir görüş ayrılığını ortaya koyuyor. Bu nedenle, hükümetin nüfus politikasını içeren seksen sayfalık ‘Beyaz Dosya’... projesini kabul etmeyen muhalefet sadece parlamento görüşmelerinde yoğun eleştiriler yöneltmekle kalmıyor, aynı zamanda, gözlemcilerin ifade ettiğine göre, muhalefet tarafından uzun yıllar sonra doğrudan hükümeti hedef alan protesto yürüyüşlerine tanık olunuyor. Eleştirilerin başında ise, böylesine önemli bir çalışmanın parlamentoda yeterince tartışılmadan hükümetin bir oldu bittiye getirdiği görüşü geliyor.

Gelişmelerin özeti şöyle: Hükümet 2030 yılında nüfusun 6.9 milyon olmasını hedeflerken, bu nüfusun bir bölümünün göçmen işçi statüsündekilere ayrılacağını açıkladı. Tabii bunun rasyonalitesi Ada’nın gelişimci politikalarında önemli yer tutan ve mevcut alt yapı çalışmalarını günün gerektirdiği koşullara taşıyacak yapılanmalar kadar, son derece komplike kamu ve özel yatırım sektöründe kimi çalıştırılacağıyla ilgili. İşçi Partisi’nin (WP) başını çektiği muhalefet ise, fahiş nüfus artışına karşı çıktığı gibi, ülkede yabancıların varlığına bir an önce kısıtlama getirilmesi ve çalışma hayatında Singapurluların istihdamına ağırlık verilmesi görüşünü dillendiriyor. İstihdam derken, ‘ak saçlıların’ da ilerlemiş yaşlarına rağmen, iş hayatında yer alabilmelerine olanak tanıyacak çalışmaları öncelliyorlar. Parti başkanlığını yürüten Sylvia Lim, hükümetin ekonomik büyüme adına, öncelikler arasında yanlış bir seçim yaptığını dile getiriyor. Öte yandan, protesto yürüşlerinde gençlerin “Singapur Singapurlularındır!” yazılı pankartlar taşıması, sorunun giderek ‘milliyetçi’ bir damara doğru kaydığını gösteriyor. Tabii bu bağlamda içinde Çinlisi, Malayı, Hintlisi, Sri Lankalısı, Endonezyalısı ile etnik çoğulculuğa dayalı Singapur’da milliyetçilik de neyin nesi diye sorulabilir. Ancak bunu tartışmayı bir başka yazıya erteleyelim ve Dosya’ya bakalım...

Dosya’da, üst düzey üretkenliği sağlayacak şekilde mevcut işgücünün %30 artışı öngörülüyor. Bu ne demek? Şu an 5.3 milyon olan nüfusun 6.9 milyona çıkartılması demek. Ortada giderek doğurganlık oranının düştüğü -ki bu oran Ada’da 1.2 civarında-bir durum söz konusu. Yani bu oranla Ada’nın nüfusunu yenilemesi mümkün değil. Hükümet bu sorunun üstesinden gelmek için bir çalışma yapmış olsa da, halkın derdi başka. Konut ve ulaşım sorunu, Eğitim düzeyinin dolayısıyla yaşının yükselmesine paralel olarak evlilik yaşının yükselmesi kadar, evlilik olgusunu gündemlerine almayan bekârların çoğalması, öte yandan ‘ak saçlılar’ toplumuna evrilmesi gibi yepyeni toplumsal sorunlar karşısında hükümetten büyük beklentiler içerisindeki halk, yukarıda dile getirilen işgücü açığa dolayısıyla dışarlıklıların bu açığa dolduracak yoğun kapasitelerini gündeme getirilmesine tepkili.

İşte sorunun temeli de burada ortaya çıkıyor. Her ne kadar, 1960’dan bugüne Gayri Safi Hasıla’da 48 kat arışla ultra-kalkınmış bir ekonomi, alt yapısı çağ üstüne çağ atlamış bir görünüm sergileyen Ada gerçekliğine karşılık, bu fotoğrafın görünmeyen yüzünde işsiz, az gelirli, düşük eğitimli vb. niteliksizlerle boğuşan bir kitlenin sözcülüğünü İşçi Partisi üstlenmiş gözüküyor. İş nüfus olunca sadece politikacılar konuşmuyor Ada’da. Biyologlar, sosyologlar, nüfus ve şehir plânlamacıları kısaca ilgili her kesimden görüşler gelmeye başladı. Bu profesyonlerin neyi tartıştığını aşikar kılma adına şu günlük gözlemleri paylaşmakta yarar var. Ada’da lüks üstüne lüksün binmesiyle ev fiyatlarının fahiş seviyelerde seyretmesi nedeniyle yolunu bulan Causeway’ın öte yakasına, yani Cohor Bahru’nun yeni iskân alanlarına kaçıyor. Cohor Bahru-Ada arasında her gün yaşanan gidiş-gelişlerin neden olduğu yoğun trafik kadar, Ada’nın çeperlerinden merkezdeki iş merkezlerine büyük bir akının yaşandığı sabah ve akşam saatlerinde bırakın üçer dörder şeritli otobanları, yer üstüsü yer altısı ile her türlü kamu ulaşım araçlarındaki inanılmaz kalabalık zaten bugünden Singapurluların nasıl bir ızdırap yaşadıklarını ortaya koyuyor. Hele bir de Ada’nın kaçınılmaz işgücü pörtföyünde azımsanmayacak bir yeri bulunan Malezyalıların sabah akşam Cohor Bahru-Ada gidiş gelişlerinde Causeway’da yaşanan hercümerc, eğitimli eğitimsiz yüksek sesle ‘eleştirel bir mentaliteye sahip olmayan’ bu işçi gürûhunun “çile bülbülüm çile” şarkısının Mandarince, Malayca ve Tamilce versiyonunu dillendirmeseler de içlerinden geçirmelerine neden olduğuna kuşku yok.

Ada halkı önümüzdeki haftaları ve ayları da nüfus, eğitim, kalkınma, yabancı işçi göçü, vatandaşlık, yaşlanan toplum, düşük doğum oranları, yükselen milliyetçilik gibi konular çerçevesinde epeyce tartışmayla geçireceğe benziyor.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=248261