Senin, 22 September 2014

Malezya 57 Yaşında / Malaysia in 57th Anniversary of Independence

Mehmet Özay                                                                                                                   22 Eylül 2014

31 Ağustos 1957 tarihinde İngiliz sömürgeciliğinin sona erdiği ve Malay Federasyonu adıyla yeni bir devletin dünya sahnesine çıktığı gün olarak tarihe geçti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında o dönemki adıyla Malaya topraklarına yeniden giren İngilizler, diğer sömürgelerinin aksine Malaya’ya bağımsızlık verme yanlısı değildi. Bunda çeşitli nedenler aranabilir. En başta gelen neden bu toprakların Çin ve Hindistan arasındaki su yollarının üzerinde kayda değer bir öneminin olması. Yani jeo-stratejik olgu... Bir diğeri, İngilizlerin 1876 tarihinde başlayan Malay topraklarındaki varlığına karşı bölge halklarından -yani Müslüman Malaylar ve göçmen azınlıklardan- kayda değer siyasi veya askeri direnişin ortaya çıkmamış olması. Üçüncü sebep ise nüfus yoğunluğu düşük ancak –kaynaklar bakımından zengin ve üretim kapasitesi yüksek bir belde olarak dikkat çekmesi.

Bu girişimde aslında İngilizler gönderilen özel vali ile neredeyse arzulanan hedefi gerçekleştirmek üzereydiler. Bu topraklarda hüküm süren dokuz sultana sunulan, aslında empoze edilen Malay Birliği projesine imzalar da toplanmıştı. Ancak Malay sivillerin/entellektüellerin siyasilerin belki de koca Malay tarihinde ilk defa böylesine büyk çaplı bir karşı çıkışla Sultanların elini kolunu bağladığına tanık olundu. Bu girişim, aynı zamanda, tüm bölge tarihçilerinin hem fikir olarak dile getirdikleri üzere, geç de olsa Malay milliyetçiliğinin yükselişi anlamını taşıyordu. Dato Onn bin Cafer önderliğindeki Malay milliyetçileri çeşitli toplantıların ardından Cohor Eyaleti’nin başkenti Cohor Baru’da “Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nu (UMNO) kurdu... Umno’nun kuruluşu, yüzyıllardır süren monarşi hakimiyetinin de ülke siyasetinde tek güç ve ses olmasının sonu anlamı taşıdığına kuşku yok.

Bununla birlikte, İngiliz sömürgeci yönetimi Malaya topraklarına bağımsızlık verilmesi fikrinde gene inisiyatifi elden bırakmadı. Bunun üzerine, İngiliz yönetimi ülkeye bağımsızlığın ancak üç etnik yapının aralarında anlaşması şartına bağladı. Malay milliyetçileri arasında Çin ve Hint kökenli etnik yapılarla birarada yaşamanın koşulları konusunda görüş ayrılıkları çıktığına kuşku yok. Bu bağlamda, dönemin Malay lideri Dato Onn, UMNO’ya Çin ve Hint kökenli politikacıların da alınması ve etnik temelli siyasetten vazgeçilmesi çağrısı kimi Malay çevrelerinde şok ve korku etkisi yaratması bir anlamda Dato Onn’un liderlik kariyerinin de sonu anlamı taşıyordu. Böylece, 1951 yılında Dato Onn, görüşlerinin kabul görmemesi üzerine UMNO’dan ayrıldı. Yerine geçen isim ise bugün adı çokça duyulan Tunku Abdulrahman oldu. İngiltere’de hukuk eğitimi görmüş olan Tunku Abdul Rahman’ın Kedah sarayına yakınlığı, İngiltere’de öğrenim görmüşlüğü gibi özellikeriyle İngilizler tarafından ‘seçilmiş’ bir lider olduğu intibaı vermiyor değil. Tunku, Çin ve Hint etnik yapılarını temsil eden liderlerle uzun süren görüşmelerin ardından İngilizlerin şartlarının yerine getirilmesiyle bağımsızlığı ülkeye kazandıran lider olarak tarihe geçti.

Tabii bu noktada, Malaya topraklarında bağımsızlık ve ulus-devlet sürecinin bittiğini söylemek mümkün değil. Öyle ki, 1963 yılında Brunei, Singapur, Sabah ve Sarawak gibi şu veya bu şekilde İngiliz sömürgeciliğinde uzun süreli yer almış bölgelerin Malaya Federasyonu ile birleşmesi gündeme geldi. Süreçte Brunei’nin dışarda kaldığı, ancak Singapur-Sabah ve Saravak’ın katılımıyla bugünkü Malezya Federasyonu kurulmuş oldu.

Burada Singapur’un özel konumuna değinmek gerekir. Lee Kuan Yew ile Tunku Abdulrahman arasında somut bir şekilde takip edilebilecek Singapur ve Malezya merkezi yönetiminin kimi siyasi konulardaki anlaşmazlığı, 1965 yılında Singapur’un Federasyon’dan ayrılarak -Ada’nın o dönemde karşılaşabileceği tüm potansiyel tehditlere rağmen - Singapur Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kuruldu.

Bu ikinci kuruluş sürecinin ardından adı Malezya Federasyonu olan devlet, geleneksel Malay devletleri olarak da bilinen Malay Yarımadası’ndaki dokuz eyaletin başındaki dokuz ayrı sultan ile Penang Adası, Malaka şehri, Sabah ve Sarawak merkezden atanan dört özel vali ile yönetiliyor. Federal hükümetin başında ise dokuz Malay sultanı arasında beş yılda bir yapılan dönüşümle bir kişi Federal Sultan olarak ülkenin başında bulunuyor.

Federal Sultan, ülke siyasetinde sembolik rol oynasa da, ülkenin var oluşunu sağlayan üç önemli maddeden biri sultana bağlılık olması dolayısıyla dikkat çekiyor. Sultan, aynı zamanda ordunun başı kabul ediliyor. Eyalet sultanları ise eyaletlerde İslam dini ve Malay geleneğinin hamisi konumunda bulunuyor.

1957 yılında bağımsızlık kazanan o dönemki adıyla Malaya Federasyonu, 1947-1960 yıllarında özellikle kırsal bölgelerde etkin olan ‘Malaya Komünist Partisi’nce gerçekleştirilen gerilla savaşına konu oldu. Savaş sırasında Japonlara karşı İngiliz birlikleriyle yanyana savaşmış olan komüsit gerilla hareketinin temel hedefi bölgede komünist bir devlet tesis etmekti. Bağımsızlık öncesinde başlayan ve sonrasında da bir süre devam eden bu gerilla savaşında İngiltere Krallığı, Avustralya, Yeni Zelanda ve Malaya topraklarında çeşitli ırklardan oluşturduğu askeri birliklerle karşılık verdi.

Ülkenin modern tarihinde dikkat çeken bir diğer önemli gelişme ise etnik azınlıklar arasında zaten var olan hoşnutsuzluğun pratikte anarşiye döndüğü 13 Mayıs 1969 ve sonrasındaki olaylar oldu. Komünist gerilla hareketinin ardından ülkedeki en önemli süreç kabul edilen 13 mayıs 1969 anarşi olaylar yüzlerce kişinin ölmesiyle sonuçlandı. Çinliler ve Malay müslümanlar arasında gerçekleşen çatışmalar başkent Kuala Lumpur olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerine yayıldı.

Bu olayların temelinde bağımsızlıktan itibaren Malayların ekonomik gelişimden pay alamamaları, Çinlilerin giderek artan rollerine dikkat çekilmektedir. Gelişmelerin siyasi sorumluluğu ülkenin kurucu babası ve ilk başbakan Tunku Abdulrahman’a çıkartıldı. Ülke iki yıl boyunca başında Başbakan yardımcısı Tun Razak bin Hüseyin’in olduğu özel bir komite tarafından yönetildi. Malezya entellektüellerinin bir bölümü, bu dönemde ordunun değil de sivillerin ülkeyi yönetmesini benzer ülkelerdeki gelişmelerden farklılık olarak öne çıkarmaktadırlar. Ancak bu süreçle birlikte, ülkenin siyasi ve toplumsal yapısının yeniden yapılandırıldığına tanık olundu. Bu anlamda, eğitimden, ekonomiye ve siyasi idareye kadar Malay haklarının ve azınlıkların konumunun belirlendiği 1970 yılında yapılan Anayasa’daki düzenlemeler, ülkede ırklar arası etkileşimi belirlemesi nedeniyle dikkat çeker. Bu etkinin bugüne kadar sürdüğünü söylemekte fayda var.

1970-1975 yıllarında Başbakan olan Tun Razak bin Hüseyin kalkınma hamlesine, Müslüman Malay nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerler olan kırsaldan başladı. Temelde Tun Razak’ın bu kırsal kalkınma politikasının ardından ekonomik geri kalmışlıkla malul Malay kitlelerinin ‘diriltilmesi’ amaçlanmıştı. Bu süreç, Felda gibi önemli devlet kurumlarının yeşermesine ve gelişmesine konu oldu.  

1981 yılında Başbakan olan ve 2003 yılına kadar bu görev sürdüren Dr. Mahatir Muhammed ülkenin kalkınmasında başat rol oynadı. Küresel gelişmelere paralel olarak neo-liberalizme kapılarını açan Malezya, bir yandan da ekonomi de devlet kontrolünü bırakmadı.

Batıyla ilişkiler kadar, Japonya-Çin gibi bölge ülkeleriyle de ticari ve yatırım ilişkilerini sürdüren Malezya, zamanla ucuz emek ve yatırım imkânlarıyla Japonya-Güney Kore-Çin-ABD ve AB ülkelerinden önemli yatırımlarına konu oldu. İmalat sanayiindeki gelişmelere paralel olarak endüstriyel kalkınma hamlesi bu dönemde dikkat çeker. Ülkenin siyasi angajmanlarına bağlı olarak ‘devlet eliyle İslamlaşma’ süreci de Dr. Mahathir döneminin dikkat çeken hususiyetlerindendi. İslam bankacılığı, helal gıda, hac kurumu gibi kayda değer yapılaşmalar bu dönemde ortaya kondu.

Malezya’nın hem ekonomik hem de islami kurumsallaşma noktasında kayda değer başarısı üçüncü dünya ülkeleri için bir model ülke olarak sunulmasına neden oldu. Uluslararası ilişkilerde bağlantısızlar grubunda yer alan Malezya, önce ‘ASAa’ ardından ASEAN adını alan alan birliğin kurucu ülkeleri arasında yer alıyor.


Güneydoğu Asya ve Enerji Olgusu /Southeast Asia and Energy Case

Mehmet Özay                                                                                                                  22 Eylül 2014

ASEAN adıyla bilinen Güneydoğu Asya birliği, altı yüz milyona varan nüfusuyla ekonomik kalkınmanın son dönemdeki adı olarak dikkat çekiyor. ASEAN’da enerji sorununa dair kıs abir değerlendirme olan bu yazıda, aynı zamanda bölgenin en önemliticaret partneri konumundaki Çin ve bir ölçüde de Hindistan’la ilgili bağlamlara değineceğim. Çünkü ASEAN’ın kalkınma süreçlerindeki bölgenin en önemli iki ülkesi Çin ve Hindistan’la ilişkilerde de bazı gelişmeler/gerilimlerden bahsetmek mümkün.

1990’lardan bu yana ASEAN’da dikkat çeken kalkınma hamleleri, enerji kullanımında 2.5 kat artışı gündeme getirdi. Mevcut büyüme oranları ve nüfus artışı göz önüne alan uzmanlar, gelecek birkaç on yıl içerisinde bölgenin çok büyük enerji yatırımlarına ihtiyaç duyacağı noktasında hem fikir. Bu durum, ekonomik kalkınma ve yatırımlarda Batı’dan Doğu’ya yönelen değişim dalgasının enerji alanındaki yansımasının da o oranda büyümesi anlamı taşıyor.

Endüstrileşme ve şehirleşmenin son dönemde artış göstermesi, aynı zamanda birlik içersinde enerji talebinin de artması anlamı taşıyor. Bu tespitin ardından şu soruyla devam etmek gerekir: Bu talep artışını karşılama noktasında bölge ülkelerinin kapsamlı bir gelecek projeksiyonu bulunuyor mu?

Bölge yer altı ve yer üstü enerji kaynakları bakımından zengin olduğuna kuşku yok. Konvansiyonel enerji kaynaklarına ilâve olarak alternatif kaynaklar da potansyiel olarak bir değer taşıyor. Bu anlamda, kömür, petrol gibi yer altı enerji kaynakları kadar, rüzgâr, dalga ve güneş enerjisi gibi alternatif enerji kaynaklarına da sahip. Genel kullanıma bakıldığında elektrik üretiminde kömür önemli bir rol oynuyor. Petrol vb. ürünlerle kıyaslandığında kömürün daha ekonomik olması bölge ülkelerinin tercihlerindeki temel neden. Elektrik üretiminde ikinci sırada ise ‘hidro elektrik santralleri’ yer alıyor. Mekong ve İrawadi (Irrawaddy) nehirleri gibi önemli su yolları üzerinde baraj yatırımları Laos, Kamboçya, Vietnam ve Myanmar için hayati önem taşıyor. Örneğin kamboçya’nın 2010-2019 yılları arasında 10 adet hidroelektrik santralini planladığı biliniyor.

Öte yandan, alternatif enerji kaynakları bağlamında henüz kayda değer üretim süreçlerine geçilememiş olsa da, orta ve uzun vadede bu alanda yatırımları beklemek mümkün. Bu alanda gerek yatırım maliyetleri gerekse teknoloji açısından Çin bölge ülkeleriyle önemli ilişkileri bulunuyor.

Bununla birlikte bölge ülkelerinin enerji kaynaklarına erişim konusunda Birlik içerisinde keskin ayrımlar olduğu gözleniyor. Malezya-Singapur-Tayland-Brunei bir yana, diğer altı ülkede enerji erişimi noktasında sıkıntılar bulunuyor. Bölge ülkeleri arasında Malezya, Singapur, Vietnam ve Brunei %95 ortalama ile elektrik erişiminde ön sırada yer alıyor. Bu noktada şu gerçeği ortaya koymak gerekir. Dünya genelinde elektrik erişimi olmayan 1.3 milyar kişiden 127.4 milyonu ASEAN ülkelerinde. Ülkeler içinde en çok dikkat çekenler ise Endonezya ve Filipinler. Tabii bunda her iki ülkenin -ki biri 240, diğer 100 milyon gibi- kalabalık bir nüfus yapısına sahip olmasının ve birbirinden bağımsız adalar üzerinde kurulu olmasının rolü büyük.

ASEAN içerisinde Malezya’ya ve Myanmar’a değinmekte fayda var. Malezya bölgenin en önemli ikinci petrol ve doğal gaz ihraçatcısı konumunda. Petrol rezervleri daha çok açık denizlerde bulunan ülkenin, 2013 yılı Ocak ayı verilerine göre tahmini 4 milyar varil rezervi bulunuyor. Malezya ürettiği petrolün yarısını ihraç ediyor. Bu ihraçta hedef ülkeler ise Avustralya, Japonya, Tayland ve Hindistan. Bu rakaml, Malezya’yı Asya-Pasifik bölgesinde Çin-Hindistan, Vietnam ve Endonezya’dan sonra beşinci sırada yer alıyor.

Enerji yatırımları bakımından bölgenin son birkaç yıldır en gözde ülkesi ise Myanmar (Burma). Neredeyse tüm modern tarihi boyunca dışa kapalı bir rejime sahip ülkedeki son dönemdeki ‘demokratikleşme’ süreçlerine paralel olarak, batılı şirketlerin yatırımlar noktasında önemli anlaşmalar imzaladıkları biliniyor. Soğuk Savaş döneminden bu yana Çin’in Myanmarla olan yakın ilişkisi bugün potansiyel enerji kaynaklarının aktivasyonu noktasında işbirliği olarak yerini alıyor. Çin’in bölge enerji koridorunda Myanmar’ın ayrı bir önemi var. Çin’in ‘tek kuşak-tek yol’ (one belt/one road) adını verdiği Hindistan, Myanmar, Bangladeş rotasında hem kara hem deniz bağlantısıyla dikkat çekiyor.

ASEAN bağlamında genel yaklaşımın yanı sıra, dikkat çekilmesi gereken önemli bir alan da Hint Okyanusu’na komşu olmasından kaynaklanan husus. Bu durum, bölgeyi enerji konusunda çok daha hassas kılmaya yetiyor. Bu noktada, Güneydoğu Asya’yı enerji alanında dikkatlere sunan bir diğer olgu ise, Çin ve Japonya gibi ekonomik kalkınmada dünya sıralamasında ikinci ve üçüncü sıradaki ülkelerin enerji ihtiyaçlarının artarak devam etmesi. Bu iki temel özellik Güneydoğu Asya’yı enerji sektöründe küresel dikkatlerin üzerine çevrildiği bir bölge kılıyor.

Hint Okyanusu’ndan geçen petrol tankerleri Çin’in toplam petrol ihtiyacının %80’ini, Japonya’nın %60’ını, Hindistan’ın ise %65’ini karşılıyor.  Dolayısıyla bu su yolunun güvenliği sadece bu üç ülke özelinde dikkat çekilmiyor. Küresel ekonomi ve kalkınma süreçlerini kontrol eden ABD’de bu sularda kimin egemen olacağı konusunda ciddi düşüncelere sahip.  Çin’in bu ana deniz yolunu çeperlere bağlayan yakın bölgede Andaman Denizi, Bengal Körfezi ve gönece uzak bölgede  Basra Körfezi gibi sularda da etkin olma çabası son dönemde gündemde önemli yer işgal ediyor.

Çin’in karadan komşusu olan Myanmar’ın Bengal Körfezi’ne bakan ve birkaç yıldır küresel medyaya konu olan Arakan Eyaleti açıklarında petrol sondaj çalışmaları, liman inşaatı, petrol boru hattı gibi organik kalkınma ve yatırım işleriyle meşguliyeti sabit. Bu girişimde, Çin’in özellikle son otuz yılda sergilediği ve süreklilik arz eden büyümesi, ortadoğu eksenli enerji ithalinin yanı sıra orta ve uzun vadede kendi kaynaklarını oluşturma noktasında çabalar olarak da zuhur ediyor...


Bu amaçla, ASEAN’a komşu olmanın ve tarihsel ilişkilerin getirdiği avantajlarla hareket eden Çin, Endonezya, Myanmar, Laos, Kamboçya’dakiler başta olmak üzere, bölge enerji kaynakları üzerinde batılı şirketlerle girdiği bir tür rekabetin giderek artacağını öngörmek mümkün. 

Jumat, 19 September 2014

Malezya’da Sömürgecilik ve Ulus Devlet Sorunu (I)

Mehmet Özay                                                                                                                   20 Eylül 2014

Malezya, 1957 yılındaki bağımsız kararından bu yana, ulus-devletleşme sürecine konu oldu ve olmaya devam ediyor. Hemen burada hatırlatmakta fayda var. Bugün adına ‘Malezya’ denilen ülke aslında iki aşamalı bir ‘bağımsızlaşma’ ve ‘ulus-devletleşme’ sürecine konu olmuştur. İlki 31 Ağustos 1957 tarihinde dönemin Malay lideri Tunku Abdul Rahman’ın ilân ettiği bağımsızlık tarihsel olarak Malaya toprakları kabul edilen Malay Yarımadası’nı içine alıyordu. İkinci süreç ise 16 Eylül 1963 tarihinde Borneo Adası’ndaki -ki bu ada Endonezya tarafından Kalimantan Adası olarak adlandırılmaktadır- Sabah-Sarawak ve Singapur’un katılımıyla gerçekleşen ikinci süreç. Uzun uzun konuşulması gereken bu süreçleri başka yazılara havale ederek, burada temel soruna dönelim.

Bu süreç, lineer bir yayılım göstermediği gibi, kendi haline terk edilmiş bir yapı da değil. Bu anlamda, söz konusu sürecin, bağımsızlık öncesinde sömürgeci gücün, yani İngilizlerin belirleyiciliğine konu olduğunu görmek gerekir. Bu belirleyicilik nedeniyledir ki, bugüne değin ulus-devlet olamama da bu dış gücün tesiri göz ardı edilemez.

Bu girişin ardından sömürgecilik-ulus devlet ilişkisi üzerine kısaca bir şeyler söylemekte fayda var. Eski sömürge topraklarında II. Dünya Savaş’ı sonrasında bağımsızlık eğilimlerini körükleyen ‘milliyetçiliğin’ başat bir ideoloji olarak öne çıktığı ileri sürülür. Ancak, bu görüşte haklılık payı kadar, süreçte ‘bağımsızlık eğilimleri’ ve belki de ondan çok daha fazla rol oynamış sömürgeci güçlerin süreci yönetme kararlılığında oluşu ise pek dikkate alınmaz.

Öyle ki, kimi bölgelerde yüzyıllar süren sömürgeci ve ardından emperyalist yönetimler ve uygulamaları, küresel gelişmelere paralel olarak, artık yeni bir sürece evrilme arefesinde olduğunu 20. Yüzyılın ortalarında kendini iyice ortaya koymaya başladı. Bu bağlamda, adına ulus-devlet denilen sürecin nasıl yönlendirildiği konusunu anlamada, sömürgeci ve emperyalist güçlerin yerli işbirlikçilerle bağının da bir yere not edilmesinde fayda var.

Avrupa eksenli sömürgeci hareketler, gene bu kıtada nükseden ideolojik ayrışmalar, bunun sosyo-ekonomik ve siyasi yansımaları sömürge topraklarını yönetmede sömürgeci güçlere ekonomik anlamda bir ‘yük’ olarak yansıdı. Ancak bu ‘yük’ten kurtulma niyeti ve sürecinin, tam anlamıyla yerlilere terk edilebilecek bir alan açtığını söylemek mümkün değil. Bunun böyle olmadığının en açık göstergesi, sömürge toprakları yönetiminden aktif olarak çekilme süreci, sömürge yönetimlerinin şekillendirdiği ulus-devlet yapıları olarak belirmesidir.

Çokça zikredildiği şekliyle, II. Dünya Savaşı ve sonrasındaki milliyetçileşme süreçleri çeşitli kurumlar vasıtasıyla aslında çok daha önceleri başlatılmıştı. Örneğin, 19. Yüzyıl ikinci yarısında İngiltere’de ‘üniversal eğitim’ anlayışı daha pratiğe dökülmemişken, Güneş Batmayan İmparatorluğun Güneydoğu Asya’daki sömürgesi Malaya topraklarında, eğitimin konuşlandırılış biçimi bu noktada dikkat çekicidir. Eğitim kurumu bağlamındaki bu hazırlık, gelecekte neler olabileceğini kestiren keskin zekâların ürünü müydü, yoksa şartların doğurduğu tesadüfi bir kurumsallaşma mıydı tartışılabilir. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da, sömürge topraklarında doğması arzu edilen siyasi yapının bu eğitim süreçlerinde ‘takibe alınmış’ kadrolar eliyle gerçekleştirilmesi niyetiydi. Ki böyle de oldu. Ancak sanıldığı gibi geniş kitlelerin bu eğitim olanaklarından istifadesi söz konusu değildi. Eğitim sürecine konu olan toplum kesimi, İngilizlerin siyaseten kendileriyle anlaşma yolu aradığı -ve de bulduğu- saray çevresi ve elitlerdi.

Tüm bu özellikleri dikkate alarak yeniden Malaya topraklarına dönebiliriz. Malaya topraklarının çok etnikli/çok dinli yapısı modern zamanların algısı çerçevesinde bir ‘kültürel zenginlik’ olarak zikredilse de, bu zenginliğin ulus-devlet yapılaşmasına ne denli katkıda bulunduğu sorunu hâlâ tartışılmaya devam ediyor. Öyle ki, bağımsızlık sürecinde baş gösteren etnik ayrıma dayalı siyasi oluşumlar, bugün dahi ülkeyi idare eden siyasi yapının, aynı etnik ayrıma dayalı siyasi partilerince yütürülmesinin tarihsel temelini teşkil ediyor. Bunun bir başka ifadesi, bağımsızlık öncesi yapılan ‘toplumsal sözleşmeye’ matuf bir şekilde, 57 yıldır ülkede iktidarın aynı eller tarafından yürütülüyor oluşu.

Söz konusu bu ayrım, toplumsal kurumlar içerisinde sadece politik kurumlarda görülmüyor sadece. Her bir etnik yapının çoğunluk gruplarınca benimsenen farklı inanç sistemleri ile dil farklılaşması da geniş kitlelerin biraraya gelmesi önündeki önemli bir etken.

Bu ayrışmada, gene sömürge dönemindeki belirlenmişlik rol oynuyor. Çinlilerin ekonomik kazanımlarına paralel olarak çocuklarını Çince eğitim veren okullar kadar imkânlar ölçüsünde giderek artan bir şekilde İngiliz okullarına göndermeleri; tarım plântasyonlarının değişmez işçi kitleleri olan Tamillerin, işletmecilerin insafına kalmış -derme çatma da olsa- eğitim kurumları oluşturmalarıyla Tamilce eğitime tabi tutulmaları; Malay Müslümanların ise, çoğunlukla ‘seçkinlerin’ çocuklarının gönderildiği Malay okulları...


Eğitim kurumları boyutundaki bu ayrımın bağımsızlık sonrasında da sürmesi modern ulus-devletlerin dil birliğini eğitim kurumları vasıtasıyla tanımlama ve pratiğe geçirmenin Malaya topraklarında ne kadar karşılık bulduğunun da göstergesidir açıkçası. Her ne kadar, bu yaşanan süreçlerin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıktığına şüphe olmayan 13 Mayıs 1969 tarihinde baş gösteren anarşi ortamının ardından topluma yeniden ‘çeki düzen’ verme sorumluluğunun bir sonucu olarak 1970 yılında yapılan düzenlemelerle, ‘Malay diliyle eğitim’e ağırlık veren eğitim kurumları, Çinlileri ve Tamil/Hintlileri ‘ulusal devlet okullarına’ yönlendirmedeki başarısı sorgulanmayı hak ediyor. Dolayısıyla, bugün bu yapının ulus-devlet yapılaşmasına ne denli kayda değer katkı yapacak boyutlara ulaştığı da gündemdeki tartışmalar arasında yerini koruyor. 

Kamis, 18 September 2014

Malezya’da İsyan’a Teşvik Yasası ve Tepkiler / Sedition Act and Reactions in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                    19 Eylül 2014

Malezya’da ‘özgürlükler’ konusu tartışmalarında gündem ‘İsyana Teşvik Yasası’na kilitlenmiş durumda.

Malezya’da İsyan’a Teşvik Yasası  uygulamalarının devamı sömürge dönemi yasası ile günün gerektirdiği ifade özgürlüğü çatışmasını gündeme taşıyor. 2009 yılında Başbakanlık koltuğuna oturan Necib Bin Razak’ın demokratikleşme adını verdiği süreçte yeri olan bu yasa aradan geçen süreye rağmen hala yürürlükte. Bu yasa çerçevesinde politikacı, akademisyen, gazeteci ve aktivistlerin, yani ‘sivil alanda’ söz ve görüş beyan etme makamındaki kişilerin kimi yazıları ve ifadeleri nedeniyle mahkemeye çıkartılması devam ediyor. Bunun en son örneği ülkenin köklü yüksek öğretim kurumu Malaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Azmi Sharom’un mahkemeye çıkartılması daha yüksek sesle tartışmalara neden oluyor.

Özellikle 5 mayıs 2013 seçimlerinin ardından dini/etnik ayrımcılık noktasında dikkat çeken kaygılar, kimi  çevrelerden ‘tehdit’ yüklü söylemler sömürge dönemi yasalarından kalma ‘isyana teşvik yasası’nın kaldırılacağı söylemine rağmen uygulamada yer tutmasının temel nedeni olarak görülüyor. Başbakanlığa bağlı olarak çalışan “Ulusal Birlik ve Entegrasyon Müdürlüğü” çeşitli birimler vasıtasıyla yasaya aykırı olabilecek ifade ve eylemleri izlemekten sorumlu.

Sivil yaşama getirilen bu kısıtlamanın ortadan kaldırılmasına tepkiler tekil bireylerin tepkisiyle sınırlı değil. Baro eski başkanı ve aktivist S. Ambiga ve edebiyat dünyasının önemli ismi A. Samad Ahmad’ın da içinde bulunduğu bir grup “İsyana Teşvik Yasası’nın Kaldırılması Hareketi” adıyla yeni bir oluşumu hayata geçirdiler.

Bu tartışmaların yoğunluğunun artmasında yakın geçmişte kaldırılan İç Güvenlik Yasası’nca -ki ülkede ISA olarak biliniyor- soruşturmaya ve kovuşturmaya uğramama korkusunun artık yer almamasının etkisi bulunuyor. Hemen hemen aynı kişi ve gruplar yakın geçmişte kaldırılan İç Güvenlik Yasası’na -ki ülkede 1960 yılında uygulamaya giren ISA olarak biliniyor- karşı da benzer bir oluşumla mücadele vermişti. Tepkilerin başında hiç kuşku yok ki, söz konusu yasanın sömürge döneminden kalması geliyor.

Söz konusu bu tartışmaların bugünlerde süregitmesi, 16 Eylül ‘Malezya Günü’ kutlamaları öncesine denk geldi. Malezya Günü, 1963 yılı 16 Eylül’ünde Borneo Adası’ndaki Sabah-Sarawak ile Singapur’un katılımıyla Malezya Federasyonu’nun kuruluşu anlaşılır. 51. yılı kutlanan Federal siyasi yapıda, siyasi ve toplumsal alanı meşgul eden önemli konuların başında isyana teşvik yasası geliyor. Bu iki olgunun ortaya koyduğu iki alan bulunuyor. İlki, kimi çeverlerce yüksek sesle dile getirildiği üzere, ülkenin ‘birlik ve beraberliğine’ kast edenlerin varlığı. İkincisi ise, ülkede çok etnikli/çok dilli yapının oluşumunda yapısal anlamda noktayı koyan ’16 Eylül 1963’ tarihli anlaşmasının yıldönümünde Sabah ve Sarawak’da ortaya konan birlik ve beraberlik nosyonu. ‘Ulusal barış’ olgusunun yapılandıran sömürgeci İngiliz yönetiminin Malay liderleriyle Çin ve Hint etnik yapısının liderleri arasında gerçekleştirilen ve adına ‘sosyal anlaşma’ denilen açık/gizli sözleşmeydi. İngiliz yönetiminin benzer bir siyasi yapılaştırma örneğini 1960’lı yılların başlarında da ortaya koyduğu gözlenir. Bunun açılımı da yukarıda zikredilen üç bölgenin Federasyon’a dahil oluşudur.

Süreçte iki farklı tarihde ‘kodlanan’ bu federatif siyasi yapının ulus-devlete evrilmesinin yollarının neler olup olmadığı konusu ayrı bir husus. Ancak bugüne kadar bu evrilmenin ne denli başarılı gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin tanıklığını yapan unsurlardan biri ise İsyana Teşvik Yasası. Çünkü, geçmişte, ‘Malay Yarımadası’nda ulus-devlet yapısı olmasa da, siyasi ve toplumsal huzur ve suküna kast eden komünist gerilla hareketine karşı kullanılmak amacıyla yapılan yasal düzenleme aradan geçen yarım yüzyıllık süre sonrasında günün şartları çerçevesinde ancak bu sefer bir siyasi açılım olarak ulus-devlet’e karşı işlendiği ileri sürülen suçlarla mücadelede işlevselleştiriliyor.

Bugün yaşanan sıkıntı yeni değil. Öyle ki, tartışmalara konu olan ‘İsyana Teşvik Yasası’yla ilgili eleştirel yaklaşım, 2012 yılında bizzat Başbakan Necib bin Razak tarafından gündeme getirilmiş ve ilgili toplum kesimlerince heyecanla karşılanmıştı. Bugüne kadar ilgili yasanın kaldırılmamış olmasında sadece dış faktörler değil, iktidarın büyük ortağı konumundaki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO) içerisindeki fraksiyonların görüş ayrılıklarının yeri büyük.


Bunun doğrudan uzantısı bugünlerde yaşanan söz konusu bu tartışmalarda Başbakan’ın nerede durduğunu gösteren bir başka yaklaşım idi. O da, Başbakan’ın, özgürlüklere sınır konmalı ki, ülkedeki barış ve ahenk ortamı zarar görmesin yönündeki açıklamasıydı. Söz konusu yasa çerçevesinde iktidar ile muhalefet ve sivil çevreler arasındaki mücadele kadar iktidar içerisinde de sınırları belirlenmesi güç bir ayrışmasının olduğunu söylemek mümkün. 

Jumat, 05 September 2014

Dünya Hattaları Sergisi / Calligraphers in Kuala Lumpur

http://www.videomak.com/videos/5253/dunya-hattatlari-kuala-lumpurda

<iframe width="560" height="315" src="http://www.videomak.com/v/?vid=1Kx5FsVlc05KbMAUW3uK" frameborder="0"></iframe>

Kamis, 14 Agustus 2014

Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Güneydoğu Asya’ya Yansımaları / Turkish Presidential Election and Reflections in SEA

Mehmet Özay                                                                                                              14 Ağustos 2014

Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminin geçmişteki seçimlerden farkının sadece ulusal boyutu olmadığı, aksine yakın coğrafyadan uzak coğrafyalara kadar çeşitli saiklerle yakından izlenmekte olduğuna şahit olduk. Bu bağlamda, 10 Ağustos’da gerçekleştirilen seçimin Malezya ve komşu ülkelerde yankı bulup bulmadığı, bulduysa bunun nedenleri üzerinde ve de önümüzdeki yakın dönem için beklentilere hem gözlemlerimiz hem de gerçekleştirdiğimiz bazı mülâkatlar üzerinden değinmekte fayda var.

Öncelikle şunu söylemekte fayda var. Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimini yakından izleyen kitleler sadece Malezya ile sınırlı değildi. Bu anlamda sınırlarını Bangladeş’den Arakan (Myanmar), Patani (Tayland), Mindanao (Filipinler), Açe ve Endonezya’ya kadar uzatabileceğimiz geniş bir coğrafyada Türkiye’de olup bitenlere kulak kabartan kitleler var. Ve bu coğrafyalara mensup STK yöneticileri, entellektüeller, akademisyenler ve sıradan insanlar seçim sonrasında ortaya çıkan manzaradan oldukça memnun olduklarını ortaya koyuyorlardı.. Daha seçim öncesinde görüştüğümüz kimi bireyler, Türkiye’deki gelişmeye ‘dualarıyla’ katkıda bulunduklarını ortaya koyuyorlardı. Temelde bu kitlelerin, salt Malay ve diğer Müslüman gruplar olmadığını, dünyanın ‘gelişmekte’ olan ekonomileri arasında yer alması dolayısıyla ülke yönetimleri, iş çevrelerince de pragmatik dolayımda dikkate alındığına kuşku yok. Ancak, yukarıda saydığım bölgeler özelinde durmak, işin ekonomik boyutunun dışında söz söylemeyi gerektiriyor.

Başbakan Erdoğan niçin bu coğrafyalarda olumlu tepki alıyor sorusu önemli. Öncelikle güçlü liderlik vasfına atıfta bulunuluyor. Türkiye’nin ekonomik kalkınmışlığında alınan yol; siyasi istikrar; bölgesel ve küresel sorunlara dair cesaretle görüş beyan etme gibi hususiyetler öne çıkıyor. Bir akademisyenin dile getirdiği üzere, Başbakan Erdoğan’ın son 12 yılda sergilediği güçlü liderlik yapısı onu sadece Müslüman toplumlar için değil, küresel anlamda bir rol model olmasına neden oluyor. Bu noktada, Başbakan’ın Myanmar, Filistin, Somali gibi coğrafyalara ilgisi ve pratikteki müdahale etme gayreti öne çıkıyor. Malezya’dan bir milletvekili ise Erdoğan’ın bu duruşunu ‘moral otorite’ olarak kavramsallaştırarak, benzer coğrafyalarda ihtiyaç duyulan liderlik olgusuna dikkat çekiyor.

Bu coğrafyalarda ilginin temel nedeninin siyasi bir figür olarak Başbakan Erdoğan olduğuna kuşku yok. Başbakan’ın, gerek küresel anlamda gerekse bölgedeki kimi gelişmeler çerçevesinde yüksek sesle görüşlerini dile getirmesi ve bazı inisiyatifler almakla eylem kabiliyetinde oluşu onun bölgedeki kitleler nezdinde dikkate alınılırlığını gündeme getiriyor. Bu anlamda, bu bölgeler ile Türkiye arasındaki ilgiyi, sadece Başbakan üzerinden okumak eksiklik olur. Ortada kayda değer bir toplumsal ve tarihsel bilincin ortaya çıkması gibi azımsanmayacak bir durumun da varlığına işaret etmeliyim. Bu bilinç noktasında bölge topluluklarının kimi ölçeklerde biz Türklerden çok daha canlı ve diri olduklarını gözlemlemek mümkün. Bu noktada, ortaya bir sinerji çıkıyor veya çıkacaksa bu toplulukların neye-niçin dikkat çekmekte olduklarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmekte fayda var. Ancak bu husus, burada değerlendirilemeyecek kadar geniş.

Bu topluluklar bir anlamda içinde yüksekdikleri kendi coğrafyalarında bulamadıkları bir lideri Başbakan Erdoğan’ın şahsında buluyorlar. Bangladeşli bir akademisyenin dile getirdiği bir hususu paylaşarak ifade edecek olursam, Başbakan, diğer liderlerin aksine ciddi anlamda bir risk alıyor. Örneğin, ırkçılık, siyonizm, İslam korkusu gibi konulardaki yaklaşımıyla Başbakan Erdoğan’ın sadece Müslüman toplumlar nezdinde değil, dünya kamuoyunun bilincinin şekillenmesinde de bir rol oynuyor. Bu anlamıyla, “Başbakan Erdoğan dünya kamuoyunun ilgisini çekmeyi başarmış bir lider”. Bu hususta, örneğin 26 Aralık 2004’de Açe’de büyük tahribata yol açan deprem ve tsunami; 2012 yılında Myanmar’ın Arakan Eyaleti’nde yaşananlar; geçen Aralık ayında ve devamında Bangladeş’te yaşananlar karşısında Erdoğan’ın sergilediği tutum ve eylemlere işaret etmek ve hatırlatmak gerekir. Bu yaklaşımın günü kurtarmaya yönelik bir ‘el çabukluğu marifeti’ olmadığı, Başbakan’ın benzer durumlarda aynı tepkileri tekrarlamasıyla ortaya koyduğuna tanık olunuyor ve gelişmeleri takip etme konusunda da bir ciddiyet sahibi olduğu görülüyor. Yine görüştüğümüz kişiler, bu insani ve siyasi tutumun Başbakan’ın liderlik kalibresinin niteliğini gösterdiğine değiniyorlar.

Seçim sonucundan memnuniyetini dile getiren çevreler, aynı zamanda önümüzdeki beş yıllık süre zarfında ne türden beklentiler içinde olduklarını da açıkça ortaya koyuyorlar. Örneğin Arakanlı bir STK yetkilisi Arakan Eyaleti’ndeki zulmün devam ettiğine, bu noktada Türkiye’nin -her ne kadar bölgeye yabancı olsa da- çeşitli araçlar vasıtasıyla arzu edilebilir bir çözüme katkıda bulunacağından emin olduklarını dile getiriyor. Tabii burada ‘suçlu’ aranacaksa, sadece işaret parmaklarının ‘Myanmar’ın merkezi hükümetine çevrilmekle sınırlı olmamasına da dikkat çekilmeli. Malezya, Endonezya, Suudi Arabistan gibi ülkelerde yasadışı göçmen statüsüyle yaşayan Arakanlı Müslümanların adına ‘İslam ülkeleri’ denilen bu coğrafyalarda ‘insanca yaşama standardını’ yakalamalarında Türkiye’nin başat rol oynaması konusunda da ciddi bir beklenti var. Arakanlıların bir diğer talebi ise, Avustralya, Kanada, ABD ve kimi Avrupa ülkelerinin bu insanları ülkelerine çekme konusunda resmi kanallarıyla ciddi çalışmalar sergilerken, Türkiye’nin niçin böylesi bir politika gütmediği de gündeme getirilen sorular arasında. 

Öte yandan, ortaya çıkan bu algı ile sahada mevcut sorunların ne kadar çözüme kavuşturulup kavuşturulmadığı ise bir başka konu. Bu noktada, inisiyatif ve risk alan Başbakan’ın yaklaşımının kurumsal boyutu ile ilgili bölgelerde icraat bulması ise devlet kurumlarının uluslararası yapılaşma noktasındaki gücü veya zaafiyetiyle alâkalı. Ancak görünen o ki, Başbakan bugüne kadar kurumsal yapılaşmaların önünde seyrediyor. Tabii bir de bu noktada, düne kadar kendilerini ‘biz devletiz’ diyerek bu ve benzeri topluluklar üzerinde bir tür manevi baskı kurmakta yarışan ve çeşitli imkânları kendi ‘hedefleri’ noktasında kazanıma dönüştürmeyi amaçlayan kimi çevrelerin önümüzdeki dönemde yeri olmamalı. Devlet doğal akışı içerisinde sivil toplum ile etkileşimi sağlarken, temellerini sağlam atmalı. Bu sağlam temellerin atılıp atılmadığını ise zamanla göreceğiz. 

Sabtu, 09 Agustus 2014

Malezya Belirsizlik Tuzağında /Malaysia in Uncertainty Trap

Mehmet Özay                                                                                                                 8 Ağustos 2014
8 Mart’ta Malezya Havayolları’na ait bir uçağın kaybolmasının ardından 17 Temmuz’da Ukrayna’nın doğusunda Donetsk’de düşürülen uçak Malezya’da tam bir şoka neden oldu. İlk uçağın akibeti bir yana, somut bir tek bulgunun bile ortaya konmadığı ve ailelerin acısı dinmemişken, ikinci bir vak’a haberi oldukça sarsıcıydı. Özellikle bugüne kadar hiçbir havayolu şirketi dört ay gibi çok kısa aralıklarla iki uçağını birden kaybetmemişti. Bu iki uçak kazası havacılık sektörü, ulusal ve uluslararası güvenlik, dış politika, ekonomi vb. oldukça farklı bağlamlarda araştırılmayı hak edecek boyutlarda. Aynı zamanda, bu iki vak’a çok farklı açılardan dünya havacılık tarihine çoktan girdi bile.

Ancak bununla birlikte, her iki kazaya dair belirsizlik devam ediyor. Birinci kazanın ardından yirmialtı ülkenin katıldığı arama faaliyetlerinden sonuç alınamamakla birlikte, Malezya hükümetinin ‘uçağı mutlaka bulacağız’ açıklamasının bir devamı olarak bugünlerde hazırlıkları tamamlanmakta olan ikinci süreç başlayacak. İkinci kaza ile birlikte ise, Malezya epeyce yabancısı olduğu bir jeo-politik çekişmenin odağında buldu kendini. İlk saatlerden şu ana kadar, Malezya yönetiminden ‘bizi jeo-politik anlaşmazlıklarınıza alet etmeyiniz’ açıklaması yapılsa da, açıkçası Malezya şu veya bu şekilde tam da bu anlaşmazlığın ortasında yer alıyor.

İlkinin aksine, bu sefer bizzat Başbakan Necib Bin Razak’ın inisiyatifi ele aldığına tanık olundu. İlk kazanın ardından gerek ülke içinde gerekse, yolcuların çoğunun Çinli olmasından dolayı Çin resmi makamlarından gelen tepkilerle zor durumda kalan hükümetin, bu sefer nasıl müdahale edeceğini açıkçası iyi tespit ettiği söylenebilir. Başbakan’ın girişiminin ne olduğuna kısaca değinelim. Necib bin Razak, önce ABD, ardından Rusya Devlet Başkanları olmak üzere Ukrayna, Hollanda, Avustralya başkan ve başbakanlarıyla görüştü. Bu görüşmelerin içinde biri vardı ki, o da ayrılıkçı liderlerden Alexander Borodai’ydi. Başbakan’ın Borodai’yle doğrudan telefon teması kurması, bugüne kadar nasıl gerçekleştirildiğine dair herhangi bir açıklamanın vaki olmadığı bir gelişmeydi.

Birkaç gün içerisinde Borodai’ya ulaşılması ve akabinde ortada bir ‘anlaşmadan’ bahsedilmesi sadece Malezya’da değil, konuyla ilgilenen tüm ülkelerde süprizle karşılandı. Öyle ki, bu girişim, bugün artık bir iç savaş olduğu konusunda görüşlerin serdedildiği Ukrayna’nın doğusunda ve Ukrayna makamlarınca ‘terörist’ olarak adlandırılan grubun veya gruplardan birinin lideriyle yapılması uluslararası ilişkiler boyutuyla dikkat çekiyordu. Başta bazı batılı ülkeler ve Ukrayna olmak üzere bu girişimin pek de ‘hoş’ karşılanmamış olması bundan dolayıydı.

Malezya Başbakanı’nı bu tür bir iletişime sevk eden ise, mutlak anlamda bir ‘insani’ duruştan kaynaklanıyordu. Yani, birinci uçak vak’asında özellikle hayatını kaybeden yolcu ailelerinin baskısını yakından tecrübe eden Başbakan Necib bin Razak, bu sefer ilk andan itibaren performansını ‘cesetlerin bir an önce ailelere ulaştırılması’ konusuna yoğunlaştırdı. Bu nedenle, adına terörist dense de, ayrılıkçıların liderine ulaşma konusunda bir tereddüt yaşadığını söylemek güç. Malezya, bu konuda savunusunu ‘biz bu jeopolitik savaşın dışındayız’ mesajının yanı sıra, dış ilişkilerde izlediği ‘tarafsızlık’ politikasının da kayda değer bir yeri bulunuyor. Bir başka coğrafyada süregiden jeopolitik kutuplaşmada Malezya’nın bir dahli ol/a/mayacağı gibi, uçağın kim/kimler vasıtasıyla ne amaçla düşürüldüğünü sorgulama ve bu minvalde bir yerleri hedef gösterme çabasında olmamasının ardında, kimi yetkililerin de açıkça dile getirdiği üzere Malezya’nın küçük bir ülke olmasından kaynaklanıyor. Başbakan’ın Borodai’yla yaptığı görüşme üç madde üzerine kuruluydu: Cesetlerin iadesi; Kara kutuların tahribata uğramadan teslimi ve uçağın düşdüğü bölgede uluslararası araştırma ekibinin çalışmasına olanak tanınması. Bu haberden birkaç gün sonra -eksik de olsa- cesetlerin ve iki kara kutunun iadesi bir anda Başbakan’ı dünya gündemine oturttu.

Ülke içerisinde ise akademisyenler, stratejistler arasında tartışılan bu girişimin ardında iki temel prensibin yattığı belirtiliyor: ilki pragmatiklik, ikincisi ise ilkeli duruş. Hayatını kaybeden yolcu yakınlarının bir an önce cesetlere ulaşmasına olanak tanıyacak pragmatik bir tutum; Ukrayna-Rusya yanlısı ayrılıkçılar ve -büyük ölçüde de- Rusya’yı hedef almayan ilkeli bir ‘duruş’. Kimileri ise Başbakan’ın girişimini Malezya dış ilişkilerinin temeli kabul edilen ‘tarafsızlık’ ve ‘denge’ politikasını hatırlatmayı yeğledi. Tabii bu iki maddenin yerine gerilişine karşılık, üçüncü maddenin yani uluslararası heyetin uçağın düştüğü bölgede arama faaliyetlerinin bütünlüklü ve sonuca ulaştıracak bir şekilde gerçekleştiril/e/memiş olması dikkat çekiyor. Ancak, henüz kimse bu başarısızlık veya olumsuzluk üzerine görüş beyanında bulunmuyor.

Tam da bu noktada, iki uçağını birbiri ardına kaybetmiş bir ülkenin her iki kazayla ilgili belirsizlikler tuzağına ‘çekildiği’ görülüyor. Dış politikasındaki tarafsızlık ilkesi, dengeli politikalar elbette rasyonel temellere dayanıyor. Bunların arasında ülkenin uluslararası arenada oynayabileceği, bir tür gücünü sergileyebileceği yapıda olmamasının azınsanmayacak bir yeri var. Görüştüğüm kimi stratejistlerin dile getirdiği gibi, her iki vak’ada da birtakım güçlerin Malezya’yı ‘hedef’ aldığını gündeme getirmek işte bu nedenle mümkün gözükmüyor. Bunu mümkün kılan tek kişi olsa olsa Dr. Mahathir Muhammed olurdu ve o da ilk uçak vak’asından sonra sosyal medya üzerinde kısmen tartışılan bir hususu açıklıkla dile getirme cesareti gösterdi.


Yukarıda bahsettiğim ‘belirsizlik’ iki uçağın da kayboluşu/düşürülüşü konusunda bir bilginin mevcut olmaması. İkinci uçak vak’asından bu yana pek fazla süre geçmemiş olması, araştırmaların şu veya bu şekilde devam ediyor oluşunu dikkate alarak temkinli konuşmak mümkün. Ancak, konuya taraf olduğu aşikar olan iki ülkenin, yani Ukrayna ve Rusya Büyükelçileri ile yaptığım görüşmelerde birbirini suçlayan ifadeler ile birilerinin kimi nedenlerle Malezya’ya ders vermek isteyebileceği görüşünü birleştirdiğimizde vak’alaraın belirsizliğe terk edilebileceği ihtimaline kapı aralanıyor. Ortada biraz ‘Amerikancı’ duruşun başat olduğu dikkate alınarak herkesin uçağın düşürülüşünden sonra ABD makamlarının işaret ettiği noktanın doğruluğuna inanılacağı gibi bir düşünce hasıl olabilir. Ancak kimi çevreler bu durumda ABD’nin bizzat kendisinin maruz kaldığı ve bazı ülkeleri maruz bıraktığı gelişmelerde ‘işaret edilen sözde ‘gerçekliklerin’ zamanla olmadığına tanıklık edilmesinden hareketle bu sefer temkinli olmayı yeğliyorlar. Bununla birlikte, bu tutum, temelde Malezya’yı hedef aldığını düşündüğüm ‘belirsizlikler’ tuzağına biraz daha yaklaştırmaya da hizmet ediyor.