Rabu, 25 Mei 2016

Tekne Dramının 1. Yılı: Arakanlılar Nerede? / 1st Commemoration of Boat Crisis: Where are the Rohingyanese?

Mehmet Özay                                                                                                            25 Mayıs 2016
Geçen yıl Mayıs ayı ortalarında Bengal Körfezi ve Malaka Boğazı’nda yaşanan insanlık dramından bu yana bir yıl geçti. Binlerce Arakanlı Müslümanı taşıyan teknelerin önce Tayland ardından Malezya ve Endonezya sahil güvenlik yetkililerince ülke sınırlarına girmesine izin verilmemesiyle Arakanlılar konusu bir anda yeniden dünya kamuoyunun gündemi oturmuştu. Arakanlıların okyanusun ortasında yaşam savaşı vermelerinin doğurduğu dramın yanı sıra, Malezya ve Endonezya gibi Müslüman Malay dünyasının temsilcisi olduğu iddiasındaki iki ülkenin sergiledikleri tutum da bir başka drama tekabül ediyordu.
Öte yandan, Tayland’ın Patani bölgesindeki Müslümanlara yönelik tavrından hareketle, sınırlarına dayanan diğer Müslümanlara bu şekilde muamele etmesinin, temel insanlık duruşu açısından sorunlu olduğuna kuşku yok. Bu noktada, Arakanlıların kendi ülkeleri Myanmar’da vatandaşlık statüsünden başlayarak temel insan haklarından mahrum edilmeleri ve toplumsal linçle karşı karşıya kalmalarıyla, bu üç ülkenin yaklaşımları arasında genel itibarıyla nasıl bir fark olup olmadığı da sorgulanmayı hak ediyor.
Tekneler sürecinin durulmaya yüz tuttuğu bir anda 2015 yılı Haziran ayında bu sefer Malezya-Tayland sınırında, insan kaçakçılarının ağına takılan onlarca Arakanlı sığınmacının mezarları bulundu. Uzunca bir süredir dile getirdiğimiz ve bölgedeki insan kaçakçılarının faaliyetine doğrudan gönderme yapan bu gelişme bile, ilgili ülkeler ve ASEAN içerisinde hakkıyla ele alınıp, kalıcı bir şekilde çözümlenebilmesi umudu verecek istikrarlı bir şekilde ele alınmadı. Sadece birkaç görevli ve sivil suçlanıp konunun üzeri kapatılması çözüm olarak sunuldu. Vakıanın Tayland tarafında üst düzey bir subayın can güvenliğini ileri sürerek Avustralya’ya sığınması ve akabinde insan kaçakçılarıyla ilgili ifşasının da kapsamlı bir karşılığı olmadı.
Öte yandan, aradan geçen bir yıl sonrasında bu vakıayla ilgili akıllarda ne kaldı sorusuna cevabını, denize açılan Arakanlılara ne oldu sorusuyla birlikte cevap aramak gerekiyor. Aslında o günlerde muğlak kalan sorulara bir yıl içerisinde cevap bulunabildiğini söylemek zor. Örneğin, 4500 kişinin ‘karaya çıktığı’ ileri sürülüp, Birleşmiş Milletler 2000 kişinin açık denizde bulunduğunu söylese de, sığınmacıların gerçekte toplam kaç kişi oldukları, nereden ve hangi koşullarda denize açıldıkları, bu ‘mağdur’ insanları kimlerin ne şekilde teknelere bindirdiği ve kaç tekne ile okyanusa açıldıkları gibi verilere ulaşılamadı. Bu noktada, Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo, vicdan yaralayıcı ilk tepkilerin ardından deniz kuvvetlerine bağlı birkaç geminin uluslararası sularda bulunduğu belirtilen tekneleri arama çalışması yapması emrini verse de, bu girişimin nasıl gerçekleştirildiği ve nasıl bir sonuca ulaşıldığına bilgi mevcut değil. Yukarıda verilen sayılar dikkate alındığında bile, onlarca teknenin bu işte kullanıldığını göstermesi, son derece organize bir ‘müdahalenin’ varlığını gündeme getiriyor. Konuyla doğrudan ilintili ülkeler ve geneli itibarıyla ASEAN’ın bu işin üzerine giderek kesin bir çözüme ulaşması beklenirken, herkesin kaçamak davrandığına ve adeta hiçbir ülkenin sorumluluk almak gibi bir niyet taşımadığına tanık olundu. Bu durum, 2012 yılından itibaren Myanmar’da yaşananların birilerinin ekmeğine yağ sürdüğünü konusunda ciddi şüphelerin oluşmasına neden oldu ve aşağıda görüleceği üzere olmaya devam ediyor.
Yukarıda zikredilen üç ülke yetkilileri, ilk günlerde sergiledikleri çekingen duruş sonrasında, uluslararası kamuoyundan gelen tepkiler karşısındaki mahcubiyetlerini gidermeye yönelik olarak yaptıkları toplantı sonrasında, Arakanlı sığınmacıların ilgili ülkelerde ‘bir yıl boyunca  kalmalarına izin verilmesi’ kararı çıktı. Ancak bu karar, karaya çıkan Arakanlılar için günün getirdiği bir umut olarak karşılık bulurken, konunun ne ilgili ülkeler ne de bu ülkelerin üyesi oldukları ASEAN nezdinde kalıcı bir çözüme kavuşturulamayacağının bir örneği şeklinde tezahür etti.
Arakanlı sığınmacılarla ilgili en somut konu öyle gözüküyor ki, Açe Eyaleti’nin kuzey ve doğu sahillerinde karaya çıkmaları; önce bölge halkı ve yönetiminin ve ardında merkezi hükümet ve bazı uluslararası kuruluşların katkılarıyla kurulan üç kamp bir yıl boyunca ‘sessiz sakin’ bir yaşam sürmeleriydi.
Yukarıda Endonezyalı yetkililerin tepkisini söylerken burada Açe’de sahile çıkmaları arasında acaba bir çelişki var mı diye bir soru insanın aklına gelmiyor değil. Çünkü Arakanlıları taşıyan teknelerle Malaka Boğazı girişinde karşılaşan ve akabinde tekneleri karaya çeken Açeli balıkçılardı. Açeli balıkçıların verdiği ‘vicdani’ tepkiyle, Cakarta merkez hükümetinin ve onun Açe’deki temsilcisi konumundaki ordu yetkililerin verdiği ‘resmi’ tepki arasında önemli bir fark bulunuyordu. Açeli balıkçılar üzerinde bir baskı kurma şeklinde beliren bu tepkiye karşılık Açeliler, geçmişten bu yana geleneksel olarak uygulayageldikleri ‘deniz yasalarına’ atıfta bulunarak, denizde kim olursa olsun hayatı tehlikede olana yardım edilmesi ilkesini gündeme taşıyarak sadece merkez yönetime değil, başta Malezya ve Tayland makamları olmak üzere tüm dünyaya mesaj veriyordu. Aslında Açeliler bu tepkiyi ilk defa vermiyordu. 2008, 2009 ve 2013 yıllarında da Eyalet’i çevreleyen sulara vuran Arakanlıları taşıyan tekneleri gene karaya çekerek, onlar için yapılması olağan, ancak mevcut küresel şartlarda bir insanlık dersi olmaya aday bir eyleme dikkat çekiyorlardı.
Arakanlılar Kuzey ve Doğu Açe’de önce sosyal hizmetelere bağlı binalarda konuk edildi. Ardından bölgede kurulan üç kampta daha düzenli bir yaşamı teneffüs etmeye başladılar. Öyle ki, burada çeşitli kurumların katkılarıyla dini eğitim, bahçecilik, terzilik gibi bu insanları hayata bağlayacak ve bir anlamda psikolojik tedavi görevi görecek etkinliklerle günlerini geçirmeye başladılar. Ancak yıl sonuna doğru bu üç kampta yaşayan Arakanlıların sayısında azalma olduğu konusunda bilgiler gelmeye başlaması, yukarıda dile getirilen sorunların ne denli ‘derin’ olduğunu ortaya koyuyordu. Emniyet, ordu, sivil birimlerin, STK’ların var olduğu ve ‘güvenlik tedbirlerinin’ alındığı bu kamplardan dışarı çıkmanın normal şartlarda mümkün değil. Ancak kimi yetkililer ve kamptan bazı kişilerin yaptığı açıklamalarda, özellikle Malezya’da yakını olan Arakanlıların gönderilen paralar karşılığında kamplardan çıkartılıp, önce Medan şehrindeki limana oradan da gene kaçak yollarla Malezya’nın batı sahillerine ulaştığını ortaya koyuyor. Bu sürecin, örneğin bölgede yaşayan sıradan halk tarafından yapılmayacağı, aksine son derece organize bir yapının yeniden harekete geçirildiği sonuca ulaşmak mümkün.
Burada durup, Arakanlılar hedefinde niçin sürekli olarak Malezya’ya gitmek var sorusu gündeme getirilmeli. Görece gelişmiş ekonomisiyle Malezya hükümetinin bu insanlara kucak aç/a/madığı biliniyor. Ülkelerinde karşı karşıya kaldıkları durum bu insanları siyasi mülteci statüsünde ele alınmalarını gerektirirken, Malezya’nın BM’nin mülteciler konusundaki ilgili sözleşmelerine imza atmaması, doğal olarak Malezya hükümetinin bu konuda elini kolunu ‘bağlayan’ bir haklı gerekçe olarak gösteriliyor. Buna rağmen, Arakanlıların Malezya’yı hedef ülke seçmesi, neredeyse bu ülkenin gündelik sorunlarının başında gelen yabancı işçi talebi ve bu talebin nasıl karşılanacağı konusuyla doğrudan bağlantılı. En düşük ücretle, en ‘kirli’ işlerin yapılması yönündeki gizli/açık talep, resmi kanallardan işçi getirtilmesinin maliyetleri gibi ekonomik nedenler, yabancı işçi göçünü yasal olmayan yollardan yürütülmesine neden oluyor.
Arakanlı Müslümanların içinde bulunduğu durum ise, bu alanda her nev’inden ‘at oynatan çetelerin’ işine yarıyor. Kalkınmış ülke hedefine ulaşmasına dört yıl kalmış Malezya’nın, özellikle Malay Yarımadası’ndaki topraklarının ‘genişliği’ dikkate alındığında, her karışında ne olup bittiğini yakinen bilebilecek bir sivil, emniyet ve askeri gücü bulunuyor. Buna karşın, aynı ülkede resmi kayıtlara göre yaklaşık iki milyon, resmi olmayan rakamlara göre ise, bunun iki katı kadar kaçak göçmen/işçinin varlığı ise bir çelişki olmaktan öteye geçmiyor. Tam da bu noktada, kimileri çıkıp ‘Ne var bunda. Alan razı veren razı’ diyebilir. Ancak özellikle Malezya başta olmak üzere, Endonezya, Tayland gibi ülkelere geçen Arakanlıların, şayet temel insanlık kriterlerini baz alacaksak, karşı karşıya kaldıkları zorluk öyle sanıldığı gibi Myanmar’da maruz kaldıklarından pek fazla farklılık arz etmiyor.

Bu bağlamda, anavatanlarında merkezi hükümetin Arakanlıları resmi bir etnik yapı olarak tanımlamamasından kaynaklanan ve bu kitleyi hiçliğe terk eden yaklaşımıyla yukarıda kısmen tasvir edilen durum arasındaki benzerlik mevcut sorunun henüz daha anlaşılamadığını açıkça ortaya koyuyor.

Senin, 23 Mei 2016

ABD’nin ASEAN’da Gözde Partneri: Vietnam / Vietnam: A Favourite Partner of the US in ASEAN

Mehmet Özay                                                                                                                  23 Mayıs 2016

ABD Başkanı Barack Obama’nın G-7 Zirvesi öncesinde Pazartesi günü başlayan iki günlük Vietnam ziyareti, iki ülke ilişkilerinin 21. yılında yeni bir evreye adım atılması anlamı taşıyor. Obama’nın gündeminde, iki binli yılların başında gelişme gösteren ve 2013’de kapsamlı stratejik ortaklığa evrilen ilişkilere vurgu ve sürecin devamı konusunda irade ortaya koymak olacak. 20. yüzyılda iki ülke ilişkilerine damgasını vuran ‘Vietnam Savaş’nın ardından, son dönemde çeşitli alanlardaki istikrarlı gelişme gösteren ilişkilerin bir devamı olarak ‘Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’na (TPPA) taraf olma ve ABD’nin askeri ambargosunun kaldırılması kuşku bölgesel ve küresel önemiyle dikkat çekici bir özellik gösteriyor.

Savaşın Tetiklediği İlişki
Vietnam Savaşı’ndan ötürü, iki ülke ilişkilerinin geliştirilmediği gibi yaygın bir kanı olabilir. ANcak gerçekte durumun böyle olmadığı ve her iki ülke toplumunda derin izler bırakan bu savaşın ardından iki ülke ilişkilerinin kısa sürede böylesine önemli bir ivme kazandı. Bu noktada, bu savaşı bir handikap olarak değerlendirmek yerine, bu savaşın, ilişkilerin bugünkü geldiği noktada bir başlangıç oluşturması dolayısıyla yeni bir fırsata olanak tanıdığı söylenebilir. Öyle ki, iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik inisiyatif, söz konusu savaşta hayatını kaybeden, ancak cenazeleri kayıp olan ABD askerlerine ulaşılması konusundaki işbirliği çabasına dayanır. ABD yönetimi açısından, kendi ulusuna bir sorumluluk olarak algılanan bu yaklaşım, Vietnam devletinde de işbirliğine el veren bir yaklaşımla karşılık buldu.

Çoğul Faktörler
Bu başlangıç noktasından farklı olarak, iki ülke ilişkilerinin nasıl olup da istikrarlı bir gelişme kaydettiği üzerinde durulmayı hak ediyor. Bu noktada, ideolojik rejim farklılığı gibi önemli bir unsura rağmen, Vietnam-ABD ilişkilerinin istikrarlı bir gelişmeye konu olmasında temel faktör nedir sorusu ortaya çıkıyor. Bu noktada, ABD’nin ‘bilinçli politikaları’nın ötesinde, bir başka faktöre dikkat çekilmeli. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik iddiasını tarihe referanslarla meşruiyet kazandırması gibi, Vietnam ve Çin’in benzer bir rejimle idare edilmelerine rağmen, iki ülkenin arasının yapılamaması, kökleri bin yıl öncesine dayanan tarihi hafızasının ‘dayattığı’ bir durum olarak ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda, Vietnam Çin’le yakınlaşmak yerine, kontrollü bir mesafede durmayı tercih ediyor. Ekonomide ise uyguladığı liberal politikalar sayesinde, bölgedeki diğer ülkeler kadar, küresel güç ABD ile de yollarının kolayca buluşturabiliyor. Öte yandan Çin, Güney Çin Denizi’ndeki teritoryal egemenlik sahasını genişletme çabasıyla, Vietnam dahil komşularıyla arasına mesafe koymayı ve bu ülkeleri -en azından bazılarını- şu veya bu şekilde, ‘karşı’ blokla işbirliğine itiyor. Bu ise, kendi aralarında siyasi ve askeri birlik göstermekte başarılı olamayan bölge ülkelerini ABD ile yakınlaşmaya ve ilişkilerin, bu tehditin boyutları ölçüsünde yenilenmesine ve geliştirilmesine yol açıyor.

Bu bağlamda, söz konusu ilişkinin, Çin gibi bölgesel ve küresel bir dış faktörün etkisiyle anlam ve hız kazandığı görülüyor. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki agresif yaklaşımının belki de ‘niyetlenilmemiş sonucu’, diğer bölge ülkeleri kadar, komünist ideolojiyle yönetilen Vietnam’ın ABD ile yakınlaşması oldu. Bununla birlikte, Vietnam-ABD yakınlaşmasını son dönemde Güney Çin Denizi’ndeki gelişmelerle sınırlandırmak mümkün değil. Vietnam’ın Çin’le son bin yıldır şu veya bu şekilde hasmı olmasının da yeni dönemde Çin’in yükselişinde Vietnam’ı uluslararası ilişkilerini ‘çeşitlendirme’ sürecine zorluyor. İşin içine tarihi bağlam oturtulduğunda, Çin yönetiminin bir süredir tarihi referanslarla Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik haklarını meşrulaştırma girişimine karşılık, Vietnam’ın yukarıda değinilen Çin’le alan tarihi husumeti de, bu ülkeyi Çin’e karşı bir başka güçle dengelemeye sevk ediyor.

ABD: İdeolojik Önyargısızlık veya Hoşgeldin Liberal Ekonomi
İki ülke ilişkilerine ABD vechesinden bakıldığında, temel ideolojik ayrışmaya rağmen, başat bir ekonomi işbirliği ile tedrici bir siyasi gelişmeye konu olan bir modelle karşı karşıyayız. Bu anlamda, Vietnam komünist ideolojinin hakimiyetindeki bir ülke olmakla birlikte, ABD’nin bölgede pek çok alanda istikrarlı bir süreçte işbirliği gerçekleştirebildiği bir ülke hüviyetinde. ABD’nin 1994 yılında Vietnam’a uyguladığı ekonomi ambargosunu kaldırmasının ardından, 1995 yılı iki ülke ilişkilerinde ‘Normalleştirme’ denilen açılımla bir dönüm noktası oldu.

Bu süreç çoğul faktörlerin birleşmesinin bir ürünüydü. Bu bağlamda Soğuk Savaş’ın sona ermesi gibi tarihi bir dönüm noktasını; ABD’nin küresel ilişkiler ağında daha da kapsayıcı bir rol oynamak istemesini ve Vietnam’ın kalkınmacı ekonomi anlayışında sergilediği istikrarlı yapılaşması gibi hususları hesaba katmak gerekir. Bu faktörlerin birleşimi, ABD’nin giderek önem kazanan Güneydoğu Asya bölgesinde yeni bir ülkeyle ittifak ilişkilerine yol açtı. Bu anlamda, Çin’le tarihsel husumeti bulunan Vietnam’la, 1970’lerde yaşanan savaşın acılarını ve kayıplarını bir kenara bırakıp masaya oturulmasının, temelde ABD’nin ‘Asya Yüzyılı’ perspektifinde de önemli bir yeri var. ABD Dışişleri Bürokrasisi, Vietnam’ın ideolojik yapılaşmasını bir engel olarak görmüyor. Ve özellikle ekonomi ve deniz güvenliği alanları başta olmak üzere, diğer alanlardaki gelişmeleri ilişkilerde öncelikli yere oturtuyor. Vietnam yönetiminin ideolojik yapılaşmasın da bir değişiklik olacaksa da, bunu zamana yaymayı tercih ediyor. 

Ekonomi İşbirliği
Vietnam, 1980’li yıllarda kapılarını yabancı yatırımcılara açmasıyla birlikte, ucuz iş gücü ve hammadde kaynakları nedeniyle kısa sürede imalât sanayiindeki gelişmelerle, Asya Kaplanları’nın izinden giden bir ülke oldu. 2000 yılında, dönemin ABD Başkanı Clinton’ın tarihi ziyaretinin ardından, 2001 yılında ABD ile imzaladığı ikili ticaret anlaşması Vietnam’ın küresel ekonomi sistemine entegrasyonunda önemli bir aşamaydı. 2011 yılında ‘Savunma İşbirliği’nin Geliştirilmesi Anlaşması’, kuşku yok ki, ABD yönetiminin komünist bir rejimle işbirliğinin farklı boyutlarını göstermesiyel dikkat çekiyor.

Bu sürecin ‘Kapsamlı İşbirliği’ne dönüşmesi ise Obama döneminde gerçekleşti. 2013 yılında yapılan görüşmelerde her iki ülke önemli bir dönemin başlangıcına imza atarken, anlaşmanın belki de bildik unsurlarının dışında en dikkat çekici yönü, her iki ülkenin bir diğerinin siyasi yönetim yapısına saygı göstermesiydi. Bu durum açıkçası, ABD’nin Vietnam’daki komünist rejimin varlığının çeşitli bağlamlarda ilişkilerin geliştirilmesinin önünde engel olmadığı anlamı taşıyor. Bununla birlikte, genel itibariyle tanık olunduğu üzere ABD’nin, Vietnam gibi benzeri ülkelerle ilişkilerindeki şartlardan biri olan insan hakları konusu, Vietnam yönetiminin dikkate aldığını gösterme eğilimi sergilemesiyle bir tür ortak anlayış geliştirildiğine işaret ediyor.

ABD yönetimini bir blok olarak düşünmekle birlikte, insan hakları konusunda Senato ile Obama yönetimi arasında temel bir ayrım dikkat çekiyor. Vietnam gibi hem kalkınma hedeflerinde başarılı, hem dinamik ve yoğun nüfusa sahip bir ülkeyle ilişkilerin ekonomik boyutu kadar, Çin faktöründen neşet eden bir zorunlulukla Vietnam’ın bu insanlık ‘kusurunu’ görmezden gelme eğilimi sergileyebilir.

Tabii insan hakları denilince akla gelen basın ve siyasi muhalefete yönelik baskılar gelse de, sivil toplum, akademik özgürlükler, kadın hakları, çalışanların hakları gibi alanları da unutmamak lazım. Bu anlamda, ABD’nin TPPA görüşmeleri çerçevesinde işçi hakları üzerinden diğer üye ülkeler gibi Vietnam’la da gerçekleştirildiği dikkate alındığında, Vietnam yönetiminin ‘haklar’ konusunda işbirliğine açık bir politika takip ettiği söylenebilir. Tam da bu noktada, Vietnam’ın izinden gittiği siyasi ideolojinin temelini oluşturan ‘işçi’ ve bu kitlenin hakları meselesinde verdiği ‘açıklar’ ise, önemli bir tartışma alanını oluşturuyor.

Obama Yönetimi ve Amerika’nın Asya Yüzyılı
Vietnam’la ‘Kapsamlı İşbirliği Anlaşması’ (KİA) imzalanması, Obama yönetiminin ‘başarı’ hanesine yazılmayı hak edecek bir gelişmeydi. Vietnam gibi Güney Çin Denizi’ne 2000 mil sahili olan ve neredeyse yüz milyona varan nüfusa sahip stratejik bir ülkeyle askeri ve teknolojik işbirliği, ‘çevresel faktörler’ dikkate alındığında hiç de azımsanacak bir gelişme değil. Dünya deniz ticaretinde önemli bir yeri olan Güney Çin Denizi, Tayvan ve ASEAN’a üye diğer ülkeler gibi Vietnam için de hayati öneme sahip. Bu noktada, Çin’in sadece hak iddiasıyla kalmayan, giderek somut ve kalıcı alt yapı girişimleriyle giderek bölgede endişeleri artırması Vietnam’ı, sadece bölgesel değil, diğer bazı küresel endişelere de sahip ABD’yle ortak hareket etmeye sevk ediyor.

KİA’nın ekonomi ve ticari ilişkiler dışında en dikkat çekici yanı, bölge deniz trafiğinde nükleer donanıma sahip gemileri kontrol kapasitesine sahip teknolojinin Vietnam’a aktarılması kadar, bu ülkenin sahil güvenlik alt yapısının geliştirilmesine yönelik yardım öne çıkıyordu. Bu noktada, ‘deniz polisi’ yapısını, ‘sahil güvenlik’e dönüştürülmesi, Vietnam’ın Güney Çin Denizi’ndeki etkinliği kadar iki ülke askeri ilişkilerinde de temel bir adım olduğu düşünülebilir. Hiç kuşku yok ki, askeri işbirliğinde küçük adımlar olarak adlandırılabilecek bu gelişme, uzun yıllardır Vietnam’a uygulanan silah satışı ambargosunun kaldırılmasına matuf bir yönü de var. Güney Çin Denizi’nde son birkaç yıldır giderek ivme kazanan çatışmacı yaklaşımlar dikkate alındığında, ABD’nin deniz güvenliği bağlamındaki bu ‘yatırımının’ ne denli rasyonel bir öngörüye ve zamanlamaya dayandığı anlaşılır.

ABD’nin Asya Yüzyılı projesi çerçevesinde ASEAN ülkeleri arasında Filipinler’den sonra Çin’e karşı denizlerdeki seyir güvenliği bağlamında işbirliğine bu denli yakın bir ülke bulması güçtü. Bunun pratikteki karşılığını ise, Güney Çin Denizi’nin doğu yakasındaki sahillerin Filipinler, batı yakasındaki sahillerin genişçe bir bölümünün de Vietnam’a ait olmasında aramak gerekir. ABD bu yakınlaşmayla, bölgede kurulmakta olan ittifak gücüne Vietnam’ın da katılımını sağlarken, Vietnam’da kadim rakibi Çin’e karşı ABD’ye bir denge unsuru olarak bölge siyasetinde yer veriyor.
Obama’nın ziyaretinde gündeme getireceği ve sadece ekonomi alanıyla da sınırlı kalmayacağı anlaşılan TPPA oluşturuyor. Bu bağlamda, Endonezya gibi ASEAN’in sözde de olsa lideri konumunda ve bir numaralı ekonomisi veya Tayland gibi daha köklü bir geçmişe sahip müttefikini ve de iki numaralı ekonomisi yerine, ekonomik gelişmişliğindeki istikrar, üretken ve dinamik toplum yapısıyla Vietnam’ı dahil etmesi oldukça anlamlıdır.


Senin, 16 Mei 2016

Çin’de Kültür Devrimi’nin Ellinci Yılı / 50th Anniversary of China’s Cultural Revolution

Mehmet Özay                                                                                                                  16 Mayıs 2016

16 Mayıs 1966’da başlayan Kültür Devrimi’nin ellinci yılı. Kültür Devrimi, 1949 Komünist Devrimi’nden sonra, aradan geçen on altı yıllık süre zarfında Çin’de meydana gelen ve lider kadronun kültür yozlaşması olarak yorumladığı gelişmelerin önünü almak için gerçekleştirilen ve her yönüyle yıkıcı bir süreç oldu. Aradan geçen yarım asra rağmen, ne Kültür Devrimi ve ne de onun lideri Mao Zedong ülkede değerlendirilmeye tabi tutulmadı. Ancak, Kültür Devrimi’ne konu olan burjuvazi eğilimlerinin benzeri ve hatta daha ileri düzeyde yansımaları 21. yüzyıl başlarında Çin toplumunun başat özelliği haline geldi.  

Kültürel Dejenerasyon ve Çözüm
Kültür Devrimi, Batı burjuvazisinin tesirinden kaynaklanan ‘kültür dejenerasyonuna’ son verilmesi kadar, komünist devrimi yozlaştırıcı olduğu ileri sürülen kadim Çin geleneklerine ve dini yapılaşmalara, yani geniş anlamıyla Çin toplumsal kültürüne karşı da işletilerek, Maocu komünist ideolojiyi yeniden yapılandırma anlamı taşır. 1949 devrimi üzerinden pek fazla süre geçmemişken ve devrim lideri Mao da hayattayken ortaya çıkan bu “sosyo-kültürel erozyona” çözüm bulmak da ona düşüyordu. Biri içerden diğeri dışardan iki kültürel yapı ve göstergeleri, Mao ideolojisi ve bu ideolojinin temsilcilerince düşman ilân edildi.

Bu anlamıyla, dönemin Batı burjuvazisinin kültürel objelerinin ve kısmen de olsa ideolojisinin Çin’e nüfuz etmesine karşı verilen devlet merkezli bir devrimci kalkışma. Ve dönemin lideri Mao Zedong ile yardımcısı Lin Piao’nun öncülüğünde on binlerce gencin tüm ülke sathında mobilize edilmesiyle gerçekleştirildi. Lin Piao’nun yürüttüğü süreç, ülkede fiziksel baskılar, ölümler, intiharlar kadar bugüne kadar sarılamamış psikolojik yaralar açmasıyla modern Çin tarihinde yerini alıyor.

Hedefte Kadim Çin Kültürü de Var
Kültür devriminin doğurduğu ‘şiddet’, sadece ithal burjuvaziyi hedef almadı, aksine yalnızca Çin’de değil neredeyse tüm Doğu ve Güneydoğu Asya’ya nüfuz etmesiyle dikkat çeken kadim Çin kültürel unsurlarına da yöneldi. Çin devletinin, dönemin kültürel etkileşimi bağlamında ortaya çıkan burjuvazi eğilimli toplumsal değişimlere verdiği ideolojik tepkinin Mao ideolojisie bağlı yüz milyonlarca köylü kitlesinin var oluşsal dayanağı olan Çin gelenek ve kültür unsurlarını da kapsaması, hiç kuşku yok ki, devrim yapıcıların açmazlarından biriydi.

Mao, Batı toplumlarında ortaya çıkan ‘proleter’ sınıfına ait olmayan, ancak proleter yerine ikame edilen ve bir anlamda sanal ‘işçi sınıfı’ olarak da karşılık bulan köylü kitlelerini, ideolojisinin en önemli unsuru kabul ederek anlamlandırıyordu. Bunun dışında toplumsal yaşamın üretebileceği tüm unsurlar ikincil, hatta var olma şansı dahi tanınmayan olgular bütünüydü.

Kültür Odaklı Toplumsal Kıyım
16 Mayıs 1966’da başlayan bu süreç, Kızıl Muhafızlar adı verilen milis güçler tarafından ülkenin dört bir yanındaki ‘operasyonlarla’ gerçekleştirildi. Komünist Partisi başta olmak üzere tüm kurumlar, buralara nüfuz ettiği iddia edilen ‘burjuvazi’ ideolojisiyle bağlantılı kişilerden ‘temizlendi’. Yerlerinden, işlerinden olan milyonlarca insan kadar, yaklaşık bir buçuk milyon kişi hayatından oldu. Devrimin ruh halini ortaya koyması açısından bir örnek vermekte fayda var. Suçlananlar arasında, bugünkü Çin devlet başkanı Xi Jinping’in babası ve Mao dönemi bakanlarından Xi Zhongxun da vardır. Suçlanma nedenlerinden biri, o dönem Doğu Almanya’ya yaptığı seyahat sırasında dürbünle Batı Almanya’ya bakması gösterilir. Zhongxun işkence görürken, üvey kızkardeşi de baskılar karşısında intiharı yeğlemişti. 

Kültür Devrimi Tabusu
Aradan geçen elli yıl sonrasında Kültür Devrimi bugün Çin yönetiminde ve toplumunda neye tekabül ediyor sorusuna doğru bir cevap bulabilmek mümkün değil. Ellinci yıl dolayısıyla Çin’de bir süredir olduğu gibi kutlamalar yapılmazken, o döneme ait akademik, siyasi ve kültürel hesaplaşmaya da tanık olunmuyor. Sokaktaki vatandaş ve medya, komünist partisi  korkusundan konu hakkında görüş belirtmezken, Komünist Partisi organlarında da Mao’nun başında bulunduğu Kültür Devrimi girişiminin gerçekliği, nelere yol açtığı ve sonuçları gibi hususlarda derslerin çıkartılmasına matuf bir çabadan söz edilemiyor.

Özellikle Komünist Partisi açısından bunun ideolojik bağlamda anlaşılır yönü, Mao’nun Parti’nin ideologu ve kurucusu olması nedeniyle parti ile özdeşleştirilmesidir. Mao’ya veya onun Kültür Devrimi’ne yöneltilecek bir eleştirel yaklaşım, kuşkusuz ki, Çin halkı nezdinde partinin meşruiyetinin de zedelenmesi anlamı taşıyacaktır. Mao’nun kendisi ve bütüncül anlamda ideolojisini eleştirmek bile şimdilik Çin nezdinde dokunulmaması gereken bir tabudan başka bir şey değil. Bu nedenle, Çin yönetimi ve aydınları hem korkuya neden olan hem de kortukan bu tabuyla başbaşa yaşamayı tercih ediyor.

Komünist Partisi: Bir Varoluş Sorunu

Bir liderin ve bir ideolojinin tabu haline gelmesinin nedenleri olmalı. Bu noktada, Komünist Partisi’ni büyük kitleler için bu kadar önemli kılan sebeplerin kaynağını 19. yüzyılda aramak gerekir. Yanı başındaki komşusu Japonya gibi modernleşme sürecine adım atamamış; yönetim zaafiyetleri karşısında köylü kitlelerinin isyanları ve yaşanan devrimler; Batılı sömürgecilerin varlığı ve Japon ordularının Çin’i işgali gibi süreçlerin akabinde Çin’i ‘kurtaracak’ bir ideolojinin önderlik ettiği toplumsal ve siyasal hareket gelecek yüzyıla damgasını vuracaktı. Özellikle İngiliz ve Japon emperyalizmine karşı, Çin’in kadim geçmişinin bir karşılık veremeyişi, aksine çözümün Batı’nın ürettiği anarşizm, sosyalizm ve akabinde Marksizm’de bulması, uzun bir dönemin ardından bu ideolojinin, ‘Çin birliği’ni sağlayan yegâne siyasi yaklaşım olarak algılanmasını sağladı.

Marksizme biçilen bu kurtarıcılık ve ulusal birliğin sağlanmasındaki rol, yukarıda dile getirilen sürecin önüne kesen bir yöne işaret ettiğine kuşku yok. Şayet Kültür Devrimi ve akabinde Komünist Parti ideolojisi bir sorgulamaya tabi tutulursa, ortaya çıkacak ideolojik boşluk Çin devleti ve bu devletin yüz milyonlarca bağlısını, terk edilmiş Çin geleneksel yapısına dönüşünü olanaklı kılacak bir dönüşüme mi götürecektir, yoksa Batı kapitalizmine teslim bayrağı mı çekecektir soruları gündeme gelecektir. Bu nedenle Çin yönetimi, böylesi varoluşsal bir boşluğa sürüklenmek yerine, yukarıda dile getirilen tabunun şu veya bu şekilde ‘güç verici’ yapısına bağlılığını yeğliyor.

ABD ile Eğitim Kültür Anlaşması
60’lı yılların ikinci yarısında devrime neden olan ve ‘kendiliğinden’ bir sosyo-kültürel akışkanlık olarak da kabul edilebilecek olan burjuvazi nüfuzunun, bir başka düzeyde Çin toplumuna ‘enjektesinde’ devriden sadece birkaç yıl sonra iktidarın siyasi bir tercihi olarak
gündeme gelmeye başladı. Bu bağlamda, ABD Başkanı Richard Nixon’un 1972 yılı Şubat ayında Pekin’e yaptığı ziyaret, iki ülke ilişkilerinin etkisi bugüne kadar sürecek bir seyrin ilk ipuçlarını oluşturuyordu. Nixon’un, Çin’in dönemin belki de en önemli siyasi konusu olarak algıladığı Tayvan’ı siyasi bir argüman olarak da olsa kendi sınırları içerisinde tanıma söylemini kabul ederken, ABD ve Çin arasında sadece ekonomik değil, eğitim ve kültür alanlarında işbirliği konusunda anlaşma sağlandı. Çin, niçin bu kadar çabuk bir sürede ABD ile masaya oturdu acaba sorusu hakkıyla araştırılmaya muhtaç. Bu noktada, Kültür Devrimi’nde, milyonlarca insanın mağduriyeti kadar, ülke ekonomisinin aldığı yara ve gerileme, bir sonraki jenerasyonun pragmatik bir açılım ihtiyacını ortaya koymuş olmalı.

2000’li Yıllar ve Çin Orta Sınıfı
Şöyle bir kıyaslama yapmak da mümkün. 1960’lı yıllarda kültür devrimine yol açan ve bazı yönleriyle sadece sembolik düzeyde kaldığı kabul edilebilecek burjuvazi eğilimleri şeklinde tevarüs eden toplumsal değişimlerin içeriğiyle, 2000’li yıllarda artık bir orta sınıfın yaratıldığı ve bu sınıfın neredeyse tüm taleplerinin sınır tanınmaksızın karşılandığı bir Çin toplumu var karşımızda. Bu gelişmeyi, 1990’lı yıllardan itibaren baş gösteren ‘küreselleşme’ olgusu karşısında Çin’in tutunamadığı şeklinde yorumlamak mümkün. Tam da bu noktada, Çin zaten kültür devrimini bu nedenle yapmamış mıydı sorusu gündeme getirilebilir. Kimi sosyal bilimcilerin ileri sürdüğü üzere, her dönemin kendi şartları çerçevesinde bir tür küreselleşmeden bahsetmek mümkün. Bugün olsa olsa bunun hızı ve kapsam alanının umulmadık şekilde gelişmiş olmasıdır farklı olan. 1960’lı yıllarda Kültür Devrimi’ne giden süreçte ‘burjuvalaşma’ eğilimi sembolik ve pratik düzeyde karşılığını bulur ve Çin sınırlarında yer edinirken, bu gelişmeyi dönemin bir tür küresel etkileşimine bağlamak mümkün.

Dünkü devrimden bugüne kalan nedir sorusuna iki yöntemle cevap bulmak mümkün. İlki, Çin halkı nezdinde bu konunun nasıl algılandığının tespitidir. Çin resmi politikası, araştırma ve soruşturmaya yer verilmesine olanak tanımayan bir yapı olduğundan, halk katmanlarına inip bu noktada cevap bulmak mümkün değil. İkincisi ise dış gözlem. Ne kadar sağlıklı olduğu tartışmalı kabul edilse de, dışardan gözlemler Çin’in 1960’lardaki kültür devrimine neden olacak unsurları çoktan içselleştirdiğini ortaya koyuyor.

Bu içselleştirme, yurt dışında öğrenim gören Çinli öğrencilerden uluslarararası medyaya; sadece orta sınıflar için değil, belki daha çok ‘proleter’ sınıf için ‘yeni bir kazanım olarak’ futboldan, Çin devletinin reform olarak değerlendirilebilecek ekonomi alanında aldığı kararlara kadar bir dizi araçlarla gerçekleştiriliyor. Örneğin, 2015 rakamları dikkate alındığında, üç yüz bin civarında Çinli öğrencinin ABD yüksek öğrenim kurumlarında okduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Bu eğilimin orta dereceli okullara kadar da yaygınlık kazanarak, ebeveynlerin yaşları küçük olan bu gruptaki çocukları için özel Katolik okullarını tercih etmeleri dini-kültürel boyutunda işin içine girdiğini gösteriyor. 2005 yılında orta dereceli okullarda okuyan Çinli öğrenci sayısı binin altındayken, 2013 yılında bu rakamın yirmi üç bine çıkması gibi hususiyetler dikkate alındığında, Çin’in 1960’lardaki Kültür Devrimi’nin gündeme taşıdığı argümanla çelişkiler taşıyan kayda değer sosyo-politik değişimler yaşandığı gözlemleniyor. Kültür Devrimi olgusu üzerinde ‘Çin Komünizmi ve Toplumsal Değişme’ veya benzeri pek çok çalışma yapmak mümkün. Ancak bu çalışmaların Çin toplumunun nabzını tutabilecek şekilde ortaya konulabilmesi için Çin’in biraz daha değişim geçirmeye ihtiyacı var.

Komünist Partisi Yola Devam
Bu durum, bizi artık ‘Komünist Partisi etkin değil’ sonucuna götürmüyor elbette. Ancak bugün Çin rejiminin savunabileceği alanların sınırının daraldığı da ortada. Örneğin, Batı kapitalist sisteminin ürünü kabul edilen sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte dini gruplara yönelik yasa düzenlemesinin bir tür ‘demir yumruk’ göstergesi olduğuna kuşku yok. Xi Jinping’in parti mensuplarının yolsuzluklarıyla mücadelesi de takdire şayan. Ancak tüm bunlar Çin’in Kültür Devrimi günlerinden çok uzakta olduğunu görmeyi engellemiyor.

Aradan geçen yarım yüzyıl sonunda, Çin’de yaşanan Kültür Devrimi, kurucu liderin ve resmi ideolojinin ‘haklı eylemi’ olarak o günden bu yana meşrulaştırılıyor. Ancak devrimin başlarında, dört genç Kızıl Muhafız tarafından dövülerek öldürülen mühendis Chen Yangrong’un oğlu, “Geçmiş beş bin yıllık Çin tarihi böyle zulüm görmedi” diyerek Kültür Devrimi’nin neye tekabül ettiğini kısaca ortaya koyuyor.


Selasa, 10 Mei 2016

Saravak Seçimleri UMNO’yu Memnun Etti / Sarawak Election Makes UMNO Happier

Mehmet Özay                                                                                                               10 Mayıs 2016
  
Malezya’nın Saravak Eyaleti’nde Cumartesi günü yapılan Eyalet parlamento seçimlerinde, Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu’nun (UMNO) başını çektiği Ulusal Cephe koalisyonu yüzde 87.8’lik oy aldı. Bu zafer, Ulusal Cephe koalisyonuna 82 üyeli parlamentoda 72 milletvekilliği kazandırırken, üçte iki çoğunluğu da beraberinde getirdi. Ülkenin en büyük eyaleti olması, zengin doğal kaynaklarıyla öne çıkan Saravak, on yıllarca Ulusal Cephe iktidarlarının oy deposu özelliğiyle de ülke siyasal yaşamında başat bir rol oynuyor. Saravak’da elde edilen bu son başarı, sadece Saravak’da mevcut iktidar yapısının devamını getirmekle kalmıyor, aynı zamanda ulusal politikada da Başbakan Necib bin Razak’ın elini güçlendiren oldukça önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

Saravak Eyaleti halkı sergilediği siyasi eğilimle, bu seçimlerde de kimseyi yanıltmadı ve ulusal çapta bir seçim olmasa da, iki yıl sonra yapılması beklenen 14. Genel seçimler için federal hükümet iktidar çevrelerinde moral destek oluşturdu. Ve bu anlamda, bir kez daha Saravak’ın Ulusal Cephe koalisyonunun can simidi olduğu tasdik edildi. Bu seçim zaferi, 2011’den bu yana Eyalet başbakanlığını yürüten ‘Birleşik Bumiputra Partisi’ (PBB) başkanı Adnan Satem’in başbakanlığının devamı anlamı taşıyor. Ancak bu seçim sonucunun hiç kuşku yok ki ulusal düzeyde etkisi ise, Başbakan Necib bin Razak ve federal hükümete verilen büyük destek olarak değerlendiriliyor.

Cumartesi günü yapılan seçimde, hem Eyaleti yöneten siyasi partilerin hem de  merkezin, yani UMNO’nun istediğini aldığı görülüyor. Seçim öncesinde en önemli kaygı, bir yılı aşkın bir süredir gündemi meşgul eden “1 Malezya Kalkınma Fonu”ndaki (1MDB) usulsüzlüklerdi. Bu usulsüzlüklerin doğrudan muhatabı ise, kurucusu olması sıfatıyla Başbakan Necib bin Razak ve hükümetiydi. Başbakanın bu konudaki sorumluluğunu artıran bir başka unsur ise, Maliye Bakanı sıfatını da taşıyor olması. Sadece ulusal siyasi gündemi belirlemekle kalmayan, çeşitli para transferleri nedeniyle ülke sınırlarının dışına taşarak uluslararası bir nitelik kazanan 1MDB konusuna paralel yürütülen bir başka süreç ise, Başbakan’ın kişisel hesabına yatırılan yaklaşık 681 milyon Dolarlık meblağın kaynağıyla ilgiliydi. Her ne kadar, başta Başsavcılık olmak üzere ülkenin önde gelen kurumlarınca başlatılan soruşturmalarda Başbakan’ın kişisel banka hesabıyla ilgili soruşturma sonunda ‘usulsüzlüğe’ rastlanmadığı sonucuna varılsa da, beş farklı ülkede bu fonla ilgili para transferlerine yönelik incelemeler sürüyor.

Yukarıda dile getirilen bu kaygı nedeniyle, en azından kimi çevrelerin beklentisi, Saravak halkının bir ‘ders’ vereceği yönündeydi. Bu ‘ders’, 2013 yılında Çinli seçmenin muhalefet partilerini tercih etmesiyle oluşan ‘siyasi tsunami’ şeklinde ortaya çıkması değil de, en azından muhalefet partilerinin alacakları oy oranlarında ve çıkaracakları milletvekilleri sayısında kısmi bir artışla bile mümkündü. Ancak bunun aksi olduğu görülüyor. Saravak seçmeninin tüm bu gündem süreçlerine ‘tepkisiz’ kaldığı şeklinde yorumlanabilecek siyasi eğilimi, temelde Saravak Eyaleti’nin ulusal siyasetle bağı veya bağlantısızlığını ortaya koyması bakımından da ele alınacak özellikler taşıyor.

Saravak Seçti UMNO Kazandı
Ancak seçim sonuçlarına bakıldığında, Saravak halkının kahir ekseriyetinin, yukarıda dile getirilen gelişmelere kayıtsızlığı ve de bu gelişmelerin Eyalet siyasetinde bir karşılığının olmadığını ortaya koydu. Elde edilen bu seçim zaferi, hiç kuşku yok ki, en başta Başbakan’ın rahat bir nefes almasını sağladı. Alınan seçim sonucu nihai olarak iktidardaki Ulusal Cephe, daha doğrusu UMNO’nın kazanç hanesine yazıldı. Bu zafer, hiç kuşku yok ki, Başbakan’ın parti ve iktidar koalisyonundaki yerini sağlamlaştırırken, iki yıl sonra yapılması beklenen 14. Genel seçimler için de önemli bir moral destek anlamı taşıyor. Saravak halkının genel seçimlerde bugüne kadar verdiği oylar gibi, bir sonraki genel seçimlerde de vereceği oylar, merkezi hükümet için var oluşsal bir önem taşıyor. 2000’li yılların başında muhalefetin başlattığı ‘reform hareketi’, özellikle 2008 ve 2013 yıllarında yapılan genel seçimlerde Malay Yarımadası’nda beş eyaletin yönetiminin kazanılması ve önemli oy artışına yol açmıştı. Öyle ki, 2013 seçimlerinde muhalefetin toplam oyunun yüzde 52’yi bulması 58 yıldır iktidardaki UMNO ve ulusal cephe’nin gidişinin yakın olduğunun işaretiydi. Bu süreçte, UMNO öncülüğündeki Ulusal Koalisyon’un seçimleri kazanmasında tek amil ise Saravak oldu. Bu nedenle hem iktidar hem de muhalefet için Saravak seçmeninin siyasi eğilimlerinde yaşanacak herhangi bir değişiklik ulusal siyaseti doğrudan etkileme gücüne sahip. Son seçimde bu etkinin halen UMNO lehine olduğu görülüyor.

Muhalefet İç Çatışmaların Gölgesinde Kaldı
Bu seçimde, muhalefet istediği oy artışını sağlayamadı. Muhalefet bloğundaki ‘Halkın Adaleti Partisi’ (PKR) sahip olduğu üç milletvekilliğini yeniden kazanırken, ‘Demokratik Eylem Partisi’nin (DAP) beş milletvekilliğini kaybedip sadece yedi milletvekilliği kazanması açıkçası bir siyasi erozyon. Bu durumda, muhalefet önceki seçimlerde olduğu gibi seçim komisyonuna yüklediği bazı usulsüzlükleri, merkezi hükümetin Eyalet’e yönelik 1.19 milyar dolarlık yatırım ilanının arkasındaki maddi ilişkiler, kampanya döneminin demokratik eğilimden uzak oluşu gibi faktörleri dile getiriyor. Önde gelen muhalefet liderlerinin Saravak Eyaleti’ne girmelerine izin verilmemesi ve muhalefetin kampanya araçlarından mahrumiyeti gibi özellikler dikkate alındığında bunda haklılık payı yok değil.

Ancak muhalefetin kendi içinde yaşadığı sorunlar da Saravak seçimlerinde arzu edilen oy patlaması yapamamasının nedenleri arasında bulunuyor. Özellikle geçen yıl Malezya İslam Partisi’nin (PAS), ‘Halk Cephesi’ (Pakatan Rakyat) koalisyonundan ayrılması; ardından PAS’ın içindeki ‘Erdoğancılar’ adı verilen grubun bir partiden ayrılıp, Emanet Partisi (Amanah) adıyla yeni bir siyasi parti çatısı altında siyasete devam etmeleri; DAP ve PKR arasında yeni bir muhalefet koalisyonu oluşturulsa da, iki siyasi parti liderleri arasında bitmek bilmeyen ve Saravak’da aday belirleme sürecine kadar tevarüs eden sürtüşme; bir süredir muhalefet kanadında işlerin iyi gitmediğinin göstergesiydi. Temelde muhalefeti birarada tutan yegâne unsur olarak dikkat çeken Enver İbrahim’in hapsedilmesinin de, muhalefet içerisindeki çatışmacı tablonun ortaya çıkmasına sebep olduğuna dikkat çekmek gerekir.

Etnik Gruplar Ulusal Siyasete Mesafeli
Saravak halkının ulusal siyasette yaşanan çalkantılardan niçin uzak kaldığı üzerinde kısaca durulmalıdır. Hiç kuşku yok ki, Saravak Eyaleti pek çok yönüyle merkezden, yani Malay Yarımadası’ndan farklılıklar taşıyor. Bu farklılığı kısaca açıklamak, Saravak siyasetinin Kuala Lumpur siyasetinden farklılaşmasını anlamayı da bir ölçüde kolaylaştıracaktır. 1963 yılında Malezya Federasyonu’na bağlanan ve o süreçte yapılan anlaşmalara göre, Saravak Eyaleti yönetim, göçmen ve hukuki alanda otonom özellik gösteriyor. Bu idari yapılanmanın siyasetteki karşılığıyla, Eyalet seçimlerinde daima olarak yerel partilerin öne çıkmasıdır. Eyalet’te yaşayan çok farklı etnik toplululara mensup kesimlerin Malay Yarımadası’yla siyasi ve kültürel ortak noktalarının azlığı da yerel partilere teveccühün süreklilik arz etmesine yol açıyor. Bunun dışında, örneğin geniş yüz ölçümüne rağmen, nüfus yoğunluğunun azlığı; sayısı kırka varan etnik yapılara ev sahipliği yapması, tarım ve ormancılık kaynaklarına dayalı ekonomisi gibi dikkat çeken bazı hususlar da var.  

Son seçimde de görüldüğü üzere, Eyalet’teki yerel siyasi partilerin ve de seçmenin Malay Yarımadası’ndaki merkez siyasete yaklaşımlarında ‘kayıtsızlık’ dikkat çekiyor. Eyaleti yöneten siyasi elit, UMNO liderliğindeki iktidar ile, PKR öncülüğündeki muhalefet koalisyonu arasında 2000’li yılların başından bu yana devam eden mücadelede yer almadığı gibi, bu konuda herhangi bir ilgi de sergilemiyor. Bu anlamda Saravak’ın ekonomik kalkınması siyasi elit için birincil öncelik oluyor. Tabii bu noktada sıra, Eyalet’te ekonomiyi ayakta tutan ve ortaya çıkan kalkınma hamlelerinden kimler faydalanıyor diye sormaya geldiğinde karşımıza gene bu siyasi elit ve uzantıları çıkıyor.

Saravak Kalkınmaya Aç
Öte yandan, UMNO öncülüğündeki merkez siyasi yapılaşmanın Saravak Eyaleti’yle bağı sorgulandığındaysa, karşımıza birincisi siyasi ikincisi ekonomik olmak üzere iki temel olgu çıkar. Bu eyaletin her seçimde büyük bir oy potansiyeli olması ve dolayısıyla Ulusal Cephe koalisyon hükümetleri için bir kurtarıcı rolü oynaması, merkez siyasi elit için bu Eyaletin ‘kontrol altında tutulmasını’ ve bu sürecin devamlılık arz etmesini gerektiriyor. Saravak’ın bu öneminin farkında olan Başbakan hükümet üyeleriyle birlikte, yaklaşık son bir aydır, Saravak’a kamp kurması da bunun somut göstergesiydi. İkincisi ise, Eyalet’te çıkartılan petrol başta olmak üzere orman ürünlerinden elde edilen gelir. Özellikle petrol gelirlerinden elde edilen gelir konusunda, Eyalet yönetiminin tatmin olmadığı ve bir süredir merkez ve eyalet yönetimleri arasındaki paylaşımdan daha fazla hak elde etme istiyor. Başbakan Necib bin Razak, seçimlerden sadece iki gün önce, Eyalet başkenti Kuching’de yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında Saravak yönetiminin petrol gelirlerinden talep ettiği artışın küresel petrol fiyatlarına atıfta bulunarak mümkün olmadığını söyledi. Ancak bunun yerine, Saravak’ı maddi anlamda kalkındıracak milyar dolarlık yatırım desteğini eyalet halkına müjde olarak sundu.

Saravak’da, ulusal siyasete ilgi yerine, yerel sorunların ve bunlarla ilgili çözümlerin öne çıktığı bir seçim yaşandı. Elde edilen sonuç, Eyalet’te iktidar aygıtını elinde tutan yerel siyasi partiler ve elitlerin varlığını pekiştirirken, federal hükümet için de yakın geleceğe umutla bakmasını sağlayan bir sonuç çıkardı.


Senin, 09 Mei 2016

Filipinler Sandık Başında / Election in the Philippines

Cihan Kurtaran                                                                                                               9 Mayıs 2016

Filipinler bugün seçime gidiyor. Yüz milyon nüfuslu ülkede yaklaşık elli dört milyon kayıtlı seçmen gelecek altı yıllık dönemde ülkeyi yönetecek başkan, başkan yardımcısı, ulusal ve senato ve yerel liderleri belirleyecek. Seçimlerde rekabet eden beş başkan adayı şunlar: senatör Grace Poe, Davao Belediye Başkanı Rodrigo Duterte, şu anki başkan Benigno Aquino’nun yardımcısı Jejomar Binay, eski İçişleri bakanı Manuel Roxas ve bir başka senatör Miriam Santiago. Seçimlerde yarışan beş başkan adayından senatör Grace Poe kampanya döneminin başlarında kamuoyu yoklamalarında önde gidiyordu. Ancak agresif çıkışları ve söylemiyle 71 yaşındaki Duterte bir anda yarışın en önündeki isim haline geldi. Başkan Aquino ise Manuel Roxas’ı destekliyor. Seçimde bir süpriz olur ve Duterte yerine Grace Poe seçilirse, Filipinler üçüncü kez bir kadın lidere emanet edilecek.

Filipinler toplumu geçmişten tevarüs eden yoksulluk, yolsuzluk ve organize suçlarla mücadeledeyle yüzleşmeye devam ediyor. Başkan Aquino’nun ‘reform’ dönemi olarak anılmayı hak eden son altı yıllık yönetiminde, ekonomik anlamda kalkınma hamlelerinin, geniş toplum kesimlerinde karşılık bulup bulmadığının da sorgulanmasını gündeme getiriyor. Örneğin Filipinler’in, Uluslararası Şeffaflık Kurumu’nca yolsuzluk konusunda 135 ülke arasında halen 95. sırada yer alması, yapısal problemlerin devam ettiği anlamı taşıyor. Öte yandan, son dönemde istikrarlı büyümesiyle ASEAN içerisinde öne çıkan ve Güney Çin Denizi’nde Çin’le ‘karşılaşmalarda’ agresif tutumuyla dikkat çeken Filipinler’in, ABD’nin Asya çağı projesinde aktif bir şekilde yer almasına rağmen, bu sürecin ne şekilde devam edeceği veya ettirileceği de merak konusu.

Filipinler’deki seçim, sadece yukarıda dile getirilen sorunlar bağlamında ülke iç politikası için değil, Çin ve ASEAN’la ilişkiler başta olmak üzere, bölgesel ve görece uluslararası siyaset için de önem taşıyor. Bu nedenle ülkedeki seçim çeşitli çevrelerce yakından izleniyor. Son altı yıldır, başkanlığı yürüten Benigno Aquino, geniş kamuoyu nezdinde başarılı kabul edilmesine rağmen, başkanlıkta tek dönem şartı nedeniyle aday olmadı. 2010’dan bu yana ülkeyi yöneten Başkan Aquino halefine, ‘işlerin iyiye evrildiği’ izlenimi veren bir ülke bırakacak. Bu süre zarfında yüzde altılık büyüme oranı, sadece son kırk yılda Filipinler ekonomisinin gördüğü en başarılı dönem olarak anılmayı hak etmekle kalmıyor, ASEAN içerisinde de en başarılı birkaç ülkeden biri olarak öne çıkıyor. Aquino’nun bu dönemde, hem bölgesel ve hem de uluslararası kamuoyu nezdinde popülaritesinin artmasında ülkenin güneyinde Mindanao’da barış sürecini pratiğe dökmesi oldu. Aquino’nun büyük çaba sarf ettiği barış süreci nihai noktada senato tarafından onaylan/a/madığı için, Mindanao siyasetini belirleyecek şekilde büyük ölçekte yürürlüğe girmese de, gelecek için umudun devam etmesi anlamı taşıyor. Bu nedenle, Aquino, bugün yapılacak seçimlerde Filipinli seçmenin Mindanao barış sürecini de dikkatlerden uzak tutmaması yönündeki çağrısı kayda değerdi.

Aquino’lu yıllardaki politikalar eklenecek bir başka husus ise, Çin’in Güney Çin Denizi’nde tartışmalı bölgeler meselesindeki agresif çıkışları karşısında ezilmeyen bir duruş sergilenemesidir. Bu çerçevede, Filipinler yönetimi, uluslararası kamuoyunun da ilgisini ve takdirini kazanacak şekilde Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne taşımak suretiyle konuyu barışçıl çözüm sürecine taşıdı. Bu gelişmeler, Filipinleri bir anda ASEAN içerisinde ekonomisiyle, ülke içerisinde barışa giden sürece adım atılmasıyla ve Çin’le ilişkilerde dikkat çeken bir konuma getirdi.

Bu girişimlerin önemli adımlar olmakla birlikte, kısa vadede sonuç vermek yerine süreklilik arz edecek şekilde yapılandırılmaya muhtaç konular olduğu da gerçek. Bu nedenle söz konusu bu girişimlerde, örneğin Mindanao barışı ve geniş yoksul kesimlerinin sorunlarının çözülememesi bağlamında son adım/ların atılamamış olmasını da yadırgamamak gerekir. Aquino’nun tüm çabalarına rağmen, Mindanao barış süreci hayata geçirelemediği gibi, ekonomik kalkınmanın ülkenin geniş yoksul kesimlerinin sorunlarını çözdüğünü söylemek de güç. İşte tüm bu hususlar dikkate alındığında, bugün yapılacak seçimlerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda, seçimler hem Filipinler hem de bölge istikrarı için önem taşıyor. Ülkenin bitmek bilmeyen mafya ve yoksulluk sorunu, son noktası konulmamış Mindanao Barış süreci ve Çin’le yaşanan deniz sınırları meselesi de yeni başkanın masasında karşı karşıya kalacağı ilk konular olacak. Peki bu konular başkanlığın en büyük adayı konumundaki Duterte tarafından gerektiğince yönetilebilecek mi?

Davao Belediye başkanı Duterte’nin kampanya sürecinde ağırlığı kamu güvenliğine verdi ve bu anlamda başarılı olmak için maftayik organizasyonlarla mücadelede ‘demir yumruk’ söylemi gündemde yer tuttu. Öyle ki, suçluların yargılanmadan infazına kadar giden bu söylem son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında kendisine ‘destek’ olarak yansıdı. Amerika’da seçim sürecinde yer alan Cumhuriyetçi aday Trumpvari kampanya yürüttüğü şeklinde yorumların yapılmasına neden olan Duterte, bu duruşudan taviz vermek yerine, giderek söyleminde sertlik yanlılığını ön plâna çıkardı. Duterte’nin bu uslübu, Filipinli seçmenler üzerinde güç oluşturmanın yolu olarak değerlendirildi. Ve bunda da başarılı olduğu görülüyor.

Başkan Aquino ise, Duterte’nin “gerekirse Senato’yu kapatırım” yollu açıklamaları gibi söylemlerin, ülkede demokratikleşme sürecine olumlu katkısından ziyade, negatif etkileri olacağı kanaatini yüksek sesle dile getirdi ve diğer adaylara biraraya gelerek koalisyon oluşturulmasını önerdi. Başkan’ın, Duterte’nin önünün alınması çağrısı yapmasına rağmen, adayların böylesi bir girişimi yadsımaları, bir anlamda Filipinlerin yakın geleceği için nasıl bir tehlikenin oluşacağının ipuçunu veriyor.

Duterte’yi bu denli agresif kılan husus, ülke genelinde yaygın olan çeşitli suç unsurlarıydı. Bu tür toplumlarda yaygın olan mafya türü yapılaşmaların genel kamu güvenliğini tehlikey sokması, geniş kitlelerin bu sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması umuduyla Duterte gibi agresif politikacıları güç merkezine taşıyabilir. Halk bu yönelimiyle sağlıklı bir karar vermiş gibi olsa da, temelde var olması gereken ‘demokratik’ temayüllerle ve şeffaf ve sürdürülebilir bir adalet mekanizmasıyla hareket kabiliyetinin de böylesi toplumlarda sınırlandırıldığının bir başka göstergesidir.

Duterte’nin neredeyse herkesi kılıçtan geçirecekmişcesine yaptığı açıklamaların sadece ‘adi suçlarla’ bağlantılı yönü bulunduğunu düşünmek yanlış olur. Bugün Filipinler toplumunun birinci meselelerinden biri kamu güvenliği ise, bir diğer önemli konu ülkenin güneyindeki Mindanao Barış Süreci’dir. Uzun yıllar sonrasında gelen Bangsamoro Kapsamlı Anlaşması ve buna dayalı olarak çıkartılan Bangsamoro Temel Yasası’nın parlamentodan geçirilmeyişi bile kendi başına yakın ve orta vadede ülkenin hangi zorluklarla karşı karşıya kalacağının habercisi.

Uzun yıllar Filipinler yönetiminin zulmü altında yaşamış olan Mindanao halkının barışla buluşmasına ramak kala ilgili yasanın senatodan geçirilmemesi bu kitle içerisindeki kimi çevrelerde ümitsizliğin oluşmasına neden oldu. Mindanao’yu önemli kılan bir diğer husus ise, bölgede küçük gruplar halinde kendi başına hareket eden, mobilite kabiliyeti yüksek silahlı grupların varlığı. Filipinler’de iktidara gelecek aşırı milliyetçi söylemi kendine kalkan yapacak siyasi elit, özellikle Sulu Denizi ve çevresindeki faaliyetleri, Malezya’nın Sabah Eyaleti’ne nüfuz edebilecek kadar yaygın ve saldırgan tutumları bu yapılar ile Mindanao halkının meşru temsilcisi konumundaki Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin (MILF) birbirine karıştırılmasına yol açabilir. Bu ise tüm barış çabalarının çökmesi ve yeni bir ‘alevli’ dönemin ortaya çıkması anlamı taşıyacaktır.


Minggu, 08 Mei 2016

Jokowi’nin Avrupa Ziyareti / Jokowi’s Visit to Europe

Mehmet Özay                                                                                                                     8 May 2016
Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo başkanlığının ikinci yılında rotasını Avrupa’ya çevirdi. Jokowi’nin 17-23 Nisan günlerinde Almanya, İngiltere, Belçika ve Hollanda’ya gerçekleştirdiği ziyaretleri çeşitli açılardan ele alınmayı hak ediyor. Ziyaretlerin öncelikle AB’nin önde gelen bu ülkelerinin davetiyle gerçekleşti. Ziyaretin arka plânında ise, Endonezya ile Avrupa Birliği arasında varılan Stratejik İşbirliği Anlaması’nı pratiğe dökmek amacı bulunuyor. AB’nin Endonezya gibi geniş bir coğrafyaya ve halen oldukça önemli yer ve deniz altı değerlerine sahip olması Birliğin bu Adalar ülkesine ilgisini ortaya koyuyor. İşin bir diğer yanında, Çin’in kendini gösterdiği bir  bölgede, ASEAN içerisinde de potansiyel liderliğe sahip oluşu da yabana atılır bir neden olmasa gerek.
AB ve Endonezya arasındaki Stratejik İşbirliği Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle Endonezya AB piyasalarına doğrudan ulaşabilecek. Ancak hangi nitelikli ürünle ve hangi ulaştırma yolları ve araçlarıyla Avrupa piyasasında yer alacağı ise henüz belirsizliğini koruyor. Öte yandan, ziyaretin belki de en can alıcı yönü ilgili ülke iş çevrelerinin Endonezya topraklarında yatırımlara davet etmekti. Taraflar arası görüşmelerde ticaret, yatırım, denizcilik ve su idaresi gibi konular öne çıktı. Ticaret ve yatırım gibi geniş çerçeveli alana karşılık denizcilik ve su idaresi gibi spesifik konular öne çıkması önemliydi. Bu noktada, Jokowi tıpkı birinci yılında Japonya, Singapur, Güney Kore’dekine benzer söylemle ülkesinin ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunu gündeme taşıdı. Böylece Avrupalı liderler ve ilgili yatırım ve ticaret şirketleri yetkilileri de bildikleri bir gerçeği bir kez daha hatırlamış oldular.
Bu noktada, AB ile Endonezya arasındaki ticaret hacmine kısaca bakalım. Geçen yıl Endonezya ve AB arasındaki ticaret hacmi 26.14 milyar Dolar civarında gerçekleşti. Bu ticaret hacmi, AB’yi Endonezya ile ticaret yapan ülkeler/gruplar arasında dördüncü sıraya yerleştiriyor. 2010-2015 yılları arasında AB ülkelerinden Endonezya’ya yaklaşık 11 milyar dolarlık yatırım yapılırken bunun üçte ikilik bölümü Jokowi’nin ziyaret ettiği dört ülke tarafından gerçekleştirildi. Bu da zaten, niçin Jokowi’nin özellikle bu dört ülkeyi ziyaret etmek istediğinin maddi nedenini oluşturuyor. 
Jokowi, Londra’da yaptığı konuşmada ülkenin ekonomik değerlerinin geleneksel tarım ve orman ürünleri ağırlıklı ihraç ürünlerine dayandığını belirterek, adalar ülkesi Endonezya’nın bugüne kadar deniz varlıklarının değerlendirilemediğine dikkat çekiyordu. Jokowi’nin bu vurgusu temelde bir çelişkiye de işaret etmesiyle önem taşıyor. Birincisi, Endonezya topraklarını oluşturan coğrafya, sadece Endonezya adı verilen modern ulus devlet döneminde değil, Avrupalıların varlığı dikkate alındığında 16. yüzyıl başlarından itibaren tarımsal ürünlerin ihracıyla daha doğrusu sömürüsüyle biliniyor. Uzun sömürgecilik döneminde yatırımları kendi talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yapan sömürgeci Hollanda’nın ardından modern dönemde ülke siyasetini elinde tutan güçlerin bu tarım ve orman ürünlerinden artı pay çıkartacak yatırımları yapmamaları sorgulanmayı hak ediyor. Kalkınmanın babası olarak adlandırılan Suharto dönemin de, dahi yatırımların çok sınırlı siyasi ve ekonomik elit için gerçekleştirildiği hesaba katıldığında Endonezya’nın bir devlet olarak bugüne kadar kaybeden ülkeler listesinde yer aldığını söyleyebiliriz.
Bugün ise, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in dile getirmesiyle Endonezya siyasetinde ve bürokrasisinde kısmen karşılık bulduğu gözlenen ‘denizcilik işleri’ de, aslında temel bir yapılanmadan yoksun. Jokowi’nin Hollanda ziyaretinde bu eski sömürgesini denizcilik işlerindeki yatırımları üstlenmeye çağırması da çelişkinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Aslında Jokowi hükümetinin denizcilik alt yapılarını geliştirme politikası oldukça yerinde. Yanlış olan, bugüne kadar ülkenin değişik bölgelerinde örneğin, tsunami sonrasında üç tarafı denizlerle çevrili olan Açe’de inşasına başlanan limanların, balıkçı barınaklarının, vb. Weh ve Batam Adaları serbest bölgelerinin alt yapı süreçlerinin ne şekilde akamete uğratıldığı ve bunun üzerine gidilemediğidir.
Açe’nin içinde yer aldığı Kuzey Sumatra, Endonezya’nın Güney Çin Denizi’ni Malaka Boğazı üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan ve bu anlamda oldukça stratejik bir coğrafya olduğuna kuşku yok. Pek yüksek sesle dile getirilmese de Malaka Boğazı’nın yoğun trafiğine alternative olarak Sumatra Adası’nın Batı sahilleri boyunca uzanan ‘atıl’ deniz rotası da alternative yatırım bölgesi olarak dikkat çekiyor. Tüm bunlar dikkate alındığında, yıkıcı bir doğal afetin ardından yeniden yapılandırma gibi önemli bir süreçte arzu edilen gelişmenin sağlanamadığı bir bölgeden başlayarak ‘denizcilik kaynakları bakımından’ ülkenin sürekli kaybeden noktasında olduğu görülüyor.
Yaşanan bu kayıpları artıda çevirmek için Jokowi’nin gündeminde Hollanda’yı denizcilik işlerinde yatırıma davet vardır. Birkaç yıldır gündemde olan Deniz İpek Yolu projesi çerçevesinde ülkenin denizcilik gücünü harekete geçirme politikaları bağlamında yatırım talebi Hollanda tarafından memnuniyetle karşılandı. Bundan başkası da beklenemez di zaten. Şunun şurasında 1945’e kadar yaklaşık Hollanda’nın üç yüz elli yıllık sömürgesi olmuş Cava Adası siyasi elitinin bugün aynı Hollanda’yı ülkenin en önemli varlığı denizcilik sektörünü emanet etme girişiminde şaşılacak bir yan bulunmuyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, Jokowi’nin Avrupa ziyaretinin gerçekleştiği günlerden sadece birkaç gün önce İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel toplantısı olmasına rağmen, Jokowi’nin yolunun İstanbul’a düşmemesi dikkat çekiciydi. İstanbul’daki toplantı sadece İİT dönem başkanlığının Türkiye geçmesi vesilesiyle yapılan bir toplantı olma hüviyeti taşımadığı yapılan görüşmeler ve daha çok da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği görüşler çerçevesinde ortaya konmuş oldu. Endonezya gibi, yeri geldiğinde -ki Jokowi’nin Avrupa ziyaretinde gene dillendirildi- en çok Müslüman nüfusu barındırmasıyla öne çıkan ve bundan şu veya bu şekilde bir tür siyasi kazanım elde etme sürecini yaşayan bir ülke devlet başkanının İstanbul’da olmaması düşündürücüydü. Kaldı ki, bundan sadece bir ay önce Küdus özel gündemiyle İİT’yi Cakarta’ya toplayan Jokowi’nin İİT Genel Kurulu’na katılmaması hem Cakarta zirvesini hem de genel anlamda İslam coğrafyasında olan bitene karşı Endonezya hükümetinin duruşunda bir yanlışlık olduğunu ortaya koyuyor. 
Jokowi’nin Avrupa ziyareti kapsamında gerçekleştirdiği yatırım ve ticaret anlaşmalarının da Kudüs gündemiyle Cakarta’da gerçekleştirilen toplantıda alınan kararların başında gelen, ‘İsrail mallarının protesto edilmesi’ çağrısıyla çelişen yönlerinin olmadığı söylenemez. İsrail ve bu devlete eklemlenmiş uluslararası şirketlerin öyle sıradan ürünler değil, gündelik yaşamın her boyutuna ulaşan üretim süreçleriyle İslam coğrafyasının en ücra köşelerine kadar nüfuz ettiği de herhalde malumdur. Bu gerçekliğe ragmen, İİT gibi önemli bir organizasyon olduğu söylenen bütünün Kudüs gibi bir gündem toplantısında alınan kararı ‘metaların protestosuna’ indirgeyen veya bunu öne çıkartan bir sonuç bildirgesi, olsa olsa konunun İİT tarafından da sulandırılma vechesini ortaya koymaktadır. Bunu da Cakarta’da Endonezya siyasi eliti vasıtasıyla yaptığı da ortaya konmuş oldu. Kaldı ki, Cakarta Deklarasyonu adı verilen bildirgenin İİT’nin 57 ülkesi bir yana Endonezya veya yanı başındaki Malezya’da dahi yankı bulduğunu söylemek güç.
Jokowi’nin ülke gündemini öncelleyerek Avrupa’ya yaptığı ziyaret yatırımların kapısını aralayabilir. Ancak bu yatırımların ne denli stratejik önemde olduğu ve ne kadarının Endonezya’nın egemenliği çerçevesinde yapılaştırılacağı da bir o kadar önemli. Bölgesinde bir güç olma potansiyeline sahip bir Endonezya’nın, önce ülke içindeki potansiyelleri değerlendirme ardından da kendine yakın ülkelerle işbirliğine öncelik vermesi gerekiyor.