Jumat, 04 Oktober 2013

Çin Devlet Başkanı Malezya’da / Chinese President in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                    4 Ekim 2013

While the superpowers, say, The US and China, are competing with each other in global level, the gravity seems to be determined in Southeast and East Asia. Owing to this reason, member countries of ASEAN attract more attention. As a reflection of this development, Barack Obama and Jinping have scheduled to pay official visits to Malaysia. Though the internal problems in the US, Obama had to cancel the trip, Jinping has already arrived in Kuala Lumpur...

Malezya Ekim ayında küresel güçlerin ağır toplarını konuk ediyor. ABD Devlet Başkanı Obama’nın çok önceden plânlanmış gezisi ülkesindeki olağanüstü gelişmeler nedeniyle -şimdilik- ertelense de, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping üç günlük resmi ziyaret amacıyla Kuala Lumpur’a indi bile. Çin Devlet Başkanı’nın bu ziyaretinde Dışişleri Bakanı Wang Yi ile Ticaret Bakanı Gao Hucheng eşlik ediyor.

Dünyanın iki önemli liderinin Malezya ziyaretleri haftalar öncesinden Kuala Lumpur çevrelerinde büyük heyecana yok açmıştı ve bu heyecan bugünlerde dorukta. Aslında bu heyecan dalgası, Başbakan Necib’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ilk defa konuşma yapmasıyla başlamış ve ardından yukarıda zikredilen ziyaretlerle Malezya’nın bugüne kadar tanık olunmamış yeni bir jeostratejik boyuta yöneldiğinin işareti olarak gündemde yer işgal etmişti. Öyle ki, söz konusu bu ziyaretler Malezya’nın bölgesel ve uluslararası arenadaki gelişmelere paralel olarak alacağı yeni bir konumlanış olarak değerlendiriliyor.

Jinping’in Malezya ziyareti devlet başkanlığına seçilmesinden sonra gerçekleştirdiği ikinci önemli ziyaret dizisi olduğu görülüyor. Malezya’dan önce Endonezya’yı ziyaret etmesi Kuala Lumpur temaslarının ardından Bali’de yapılacak Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği toplantısı için yeniden Endonezya’ya geçecek olması Çin yeni yönetiminin bölge ülkeleriyle ilişkilerine yeni bir biçim kazandırma yolunda atılan ciddi adımlar olduğuna kuşku yok. Jinping dün akşam Çin Ekonomik Forumu Gala yemeğine katılırken, bugün de Parlamento’da bir konuşma yapacak ve Malezya-Çin Ekonomi Zirvesi’ne konuk olacak. Ardından Sultan tarafından kabul edilecek ve onuruna verilecek yemeğe katılacak. Yarın ise eski Başbakanlar Dr. Mahathir Muhammed ve Abdullah Badawi ile görüşmelerde bulunacak. Jinping’in sadece ‘Putrajaya’ ile değil, Saray ve ‘emekli olmakla birlikte’ ülke siyasetinin odağındaki iki isim Mahathir ve Badawi ile görüşmesi Malezya adına bir birlik gösterisi olarak değerlendirilebilineceği gibi, şahsına ve bu ziyarete verilen önemin de bir kanıtı hiç kuşkusuz ki. Dr. Mahathir, Çinle ilişkilerin geliştirilmesinde önemli bir isim. Ayrıca, son dönemde Asya-Pasifik Ticaret İşbirliği Anlaşması’na hükümetin ihtiyatlı yaklaşması konusundaki görüşlerine kimi çevrelerin bu anlaşmanın Malezya’nın Çin’le ticaretini ‘bloke etmeye’ yönelik bağlamları olduğuna vurgu yapmaları Jinping’in Dr. Mahathirle görüşmesinin ana noktasını oluşturacağını düşünebiliriz.

Malezya’nın uluslararası ilişkileri dendiğinde akla öncelikle ‘ekonomik’ kazanımları ve çıkarları geliyor. Çin’le olan ilişkilerde de başat konu iki ülke arasındaki ekonomik işbirlikleri oluyor. İki medeniyet, yani Çin ve Malay dünyası arasındaki bağlar erken yüzyıllara dayansa da, Malezya’nın Çin’le olan ikili ilişkilerinde de ideoloji, kültürel benzerlikler vb. gibi yaklaşımlardan bahsetmek  yerine neredeyse tümüyle ekonomik çıkarların başat rol oynadığı görülüyor. Bu noktada, iki ülke arasındaki ticaret hacminin geçen yıl değerleriyle ifade edecek olursak yaklaşık 95 milyar Doları bulması önemli bir veri. Konunun özellikle Malezya açısından daha da önemli bölümü ise Çin’in son dört yıldır Malezya’nın en büyük ticaret ortağı olmasında yatıyor. Toplam da ise Çin’le ticaret ortaklığı Malezya dış ticaretinin %20’sine tekabül ediyor. Bu noktada Malezya’nın Çin için karşılığı nedir sorusu ortaya atılabilir. Bunun cevabını küresel boyutta değil, ancak bölgesel düzeyde görebilmek mümkün. Öyle ki, Çin’in Güneydoğu Asya ülkeleri arasında son beş yılda en büyük ticaret ortağı Malezya. Bir yanda Malezya’nın 2020 Vizyonu yani kalkınmış ülke statüsüne erişme arzusu, öte yanda Çin’in bölgesinde ayrımdan değil, tümüyle işbirlikten yana açılımının göstergesi olarak iki ülke arasında ticaret hacminin 2017’de 160 milyar Dolar’a çıkartılması hedefleniyor.

Söz konusu ekomonik işbirliklerinin yanı sıra, bugün gelişmekte olan Asya-Pasifik dengelerinde gözle görülür müdahaleler bağlamında Çin’in ekonominin yanı sıra, askeri ilişkileri de öncellediğine dair ipuçları dikkat çekiyor. Öyle ki, Jinpign bu sabah yapılan görüşmeler sonrasında yaptığı açıkmalarda Jinping “kapsamlı stratejik işbirliği” konusunu çerçevesinde sadece ekonomiyi değil, askeri işbirliğini de gündeme getirdi. Başbakan Necip, Jinping’in bu önerisine iki ülke arasında ortak askeri tatbikatlar da dahil olmak üzere çeşitlendirilmesi konusundaki görüşüne katıldığını açıkladı.

Bu ziyaret yaklaşık 40 yıl önce başlayan Malezya-Çin ilişkilerinde yeni bir aşama olarak yorumlanıyor. Bunun temel nedenini üç alt başlıkta değerlendirmek mümkün. İlki, Çin’de yeni bir Başkan ve yeni bir yönetim anlayışının gündeme gelmesi; ikincisi, Malezya’da Güneydoğu Asya ve Doğu Asya’da nükseden teritoryal sorunların önemli ölçüde içinde bulunması ve bu bağlamda Putrajaya’da Barışçıl yöntemle çözülmesini öncelleyen bir görüşün hakim olması; üçüncüsü de bölgenin ABD önderliğinde NATO çerçevesine oturtulabilecek siyasi ve bundan arî olmayan ekonomik bir yeniden yapılanmaya konu olması. Uluslararası siyasette pragmatikliği ile tanınan Malezya’nın bugünün küresel güç dengelerini temsil eden Çin-Amerika eksenindeki gelişmelerin her birine kapısını aralayabilecek ‘siyasi kabiliyete ve maharate’ sahip olduğu söylenebilir. Hiç kuşku yok ki, bunun en somut göstergesi Ekim ayında hem Obama hem de Jinping’in Kuala Lumpur ziyaretlerine hasredilmiş olması geliyor.

Peki Jinping’in gelişi Malezyalı Çinliler arasında nasıl yankı buluyor? Elbette ki, Jinping’in Malezya’ya gelişi, sadece Putrajaya çevrelerinde değil, ülke ekonomisinin bel kemiğini teşkil eden Çin kökenli Malezyalılar arasında da heyecan belli bir bölümünde de ‘gurur’ kaynağı olduğu gözlemleniyor. Amerika’ya kafa tutan, bölgesel güç olmanın ötesinde küresel güç politikalarında etkin olan bir ülkeden neşet eden Çinli azınlık açıkça söylenmese de psiko-kültürel olarak Çin’le azımsanmayacak bir yakınlıkları var. Bu yakınlığın görünür yanında ise, sadece Güneyodoğu Asya’daki Çin kökenli azınlıkların başat rol oynadığı ekonomi çevreleriyle değil ilişkilerinde değil, aynı zamanda Çin’le süre giden ekonomik etkileşimleri bulunuyor. Bu anlamda, tarihin doğurduğu çeşitli yapılanmalarla Malaya’yı vatan seçmiş olmaları Çin’e yönelmelerine engel değil. Fırsat ayaklarına gelmişken de bunu ‘iyi değerlendirmek’ herhalde hakları olsa gerek. 

Öyle ki, ülkedeki son genel seçimlerde aldığı büyük darbeye ve tüm tepkilere rağmen, halen istifa etmeyen Malaya Çin Birliği (MCA) Başkanı Dr. Chua Soi Lek ikili ilişkilerin dışında işin Malezya iç siyaseti ve toplumsal yapılaşmasına etki yapacak açıklamalar bulunmaktan geri kalmıyor. Dr. Chua, Malezya-Çin ekonomik ilişkilerinin gelişmesine atıfla bunun Malezya için büyük bir kazanım olduğuna vurgu yaparken, açıkça adlandırmamakla birlikte hedefindekilerin Malay Müslümanlar olduğu aşikâr olan bir demeci dikkat çekiyor. Dr. Chua, Çin’le ilişkilerde sadece Çin kökenli Malezyalıların değil, Müslüman Malayların da istifade edebilmesinin yolunun Çin resmi dili Mandarinceyi öğrenmelerinden geçtiğine vurgu yapıyordu. Bu açılım, temelde Malezyalıları çok dilliliğe, yani Malayca, İngilizce ve Mandarince öğrenmeye sevk eden bir naif bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak Malezya’nın hassas etnik ve siyasi unsurlarından biri olan “Dil” olgusu üzerinde yorum beyan etmenin öyle hafife alınacak bir yanı bulunmuyor. Öyle ki, bu konu Malezya’nın resmi dil politikası olarak kalmayan, aynı zamanda ulusal birliğin olmazsa olmazı kabul edilen Malaycanın ‘öncellenmesi’ projesine yeni ‘eklemelerin’ gündeme getirilmesi şeklinde yorumlanabilir. Dr. Chua’nın bu yaklaşımına henüz resmi ve gayri-resmi çevrelerden tepki gelmese de eli kulağında olduğuna şüphe yok. Mandarince ve Çin kültürünü öğrenme konusunda sadece resmi hükümet çevrelerinin değil akademyanın da uzak durduğu dikkate alındığında Dr. Chua’nın bu agresif yaklaşımının belki bu yönde provokatif bir etkisi olabilir.

Girişte değindiğimiz üzere, Malezya düyanın iki devi arasında Güneydoğu ve Doğu Asya’da başgösteren rekabetinde söylendiği gibi kayda değer bir rol üstlenebilir mi? Gene sıklıkla vurgulandığı üzere Malezya’nın uluslararası ilişkilerini ekonomi merkezli ve pragmatik yönelimli gerçekleştirdiği dikkate alındığında bölgesel ve küresel meselelerin çözümünde kapsamlı bir siyaset felsefesi ve ideolojiyle donanınıma sahip olup olmadığı süreçte önemli tartışmalara konu olacaktır.


Selasa, 01 Oktober 2013

6. Açe Kültür Festivali / 6th Aceh Culture Festival (PKA-6)

Mehmet Özay                                                                                                                    30 Eylül 2013


20-29 Eylül tarihleri arasında “Açe Kültür Festivali” (Pekan Kebudayaan Aceh) gerçekleştirildi. Bu festival çerçevesinde düzenlenen iki günlük ‘Tarih ve Kültür Semineri’ne davetli olarak katıldık. Bu vesile ile bir ölçüde festival etkinliklerini çokça da semineri izleme olanağı bulduk.

Altıncısı düzenlenen festivalin ilk etapta göze çarpan özelliği yerel, ulusal ve uluslararası katılımda artışın gözlenmesiydi.  Bunun yanı sıra, bazı ilkleri de içinde barındırıyordu bu festival. Buna aşağıda değineceğim. Ayrıca, festivalin üst başlığı “Birlikte Açe” diye çevirebileceğimiz “Aceh Satu Bersama” oluştururken alt başlığını ise ‘Kültürde ve Tarihde Birlik’oluşturması kayda değerdi. Bu başlık üzerinde kısaca durmakta fayda var.

Açe sosyo-siyasi bağlamını dikkate aldığımızda festival konseptinin öyle sıradan olmadığını anlamak pek de zor değil. Özellikle 2012 Valilik seçimleri sonrası mevcut Eyalet yönetiminde söz sahibi dolayısıyla da iktidarı hedefleyen siyasi parti, yani Açe Partisi (Partai Aceh) içerisinde yaşanan değişim ve dönüşümler kadar, bu siyasi parti ile Açe toplumunda azımsanmayacak bir yeri olan kimi sivil oluşumlar ve kampüs çevreleri arasında ortaya çıkanbir tür siyasi farklılaşmanın ve ayrışmanın kısa ve orta vadede Açe siyaseti ve toplumu üzerindeki etkisinin hiç de olumlu sayılmayacağının fark edilmiş olduğu anlaşılıyor.

Festival, 20 Eylül günü Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono ve eşinin yanı sıra,merkezi hükümetten bazı bakan ve üst düzey bürokratın katılımı sembolik olmanın ötesinde anlamlar yüklüydü. Aslında bu Yudhoyono’nun festivale ilk gelişi de değil. Devlet Başkanlığı dönemine tekabül eden bir önceki, yani 5. Kültür Festivali’ne de katılmış ve açılışını yapmıştı. Yudhoyono’nun bir Eyalet Festivali’ne katılımı, elbette ki Açe’nin Endonezya merkezi yönetimi için farklı anlamlar içermesiyle bağlantılı. Yudhoyono açılış konuşmasında Açe’nin neredeyse her boyutuyla kültürel zenginliğine değinmesi dikkat çekiyordu.

Altıncısı olduğunu vurguladığım bu festivalin dört yılda bir yapıldığı dikkate alındığında ne zaman başladığına da değinmek gerekir. Çünkü bu durum, bu yılkı festival konseptinin yanı sıra, Açe’deki politik durumla ilintisini de ortaya koymaktadır. Festivalin (PKA-1) ilki dönemin dini ve siyasi lideri Davud Beureuh’in önderliğinde Dar’ul Islam hareketinin sona ermesinin ardından, 1958 yılında gerçekleştirilmiş. Bu ilk festival, merkezi hükümetle çatışmaların ardından Açe’ye verilen ‘otonom’ hakkının yerel düzeyde birliğin göstergesi anlamına geliyordu. Bu ilk inisiyatiften bu yana yaklaşık 55 yıl geçmesine rağmen, festivalin sadece altı kez yapılması geçen süreçte yaşanan çatışma döneminden kaynaklanıyor. Zaten bunun içindir ki, artık geçmişte kaldığı düşünülen çatışmalara ve bugünlerde gündemi oluşturan siyasi bölünmüşlüğe şu veya bu şekilde yapıldığı açık olan bir atıfla bugünkü Festival’de ‘Birlik’ mesajı güçlü bir şekilde vurgulanıyor.

Festival şehrin, yani Banda Açe’nin değişik yerlerinde gerçekleştirilen etkinliklere sahne oldu. Bunlar arasında, geniş halk kitlelerinin katılımı dikkate alındığında yerin şehir merkezinde Lampriet’de Taman Ratu Safiatuddin kültür merkezi dikkat çekiyordu. Bunun yanı sıra, Kültür Parkı (Taman Budaya), Sultan II. SelimToplum Merkezi gibi mekânlar da kimi etkinliklere konu oldu. Yeri gelmişken Açe idaresinde ve entellektüel çevresinde bir dizi değişime işaret etmesiyle dikkat çeken bir değişime tanık oldum. Etkinliklerin ana mekânı Safiatuddin Meydanı’nın adındaki değişimdi. Bu meydana ismini veren Ratu Safiatuddin, Sultanlığın yükseliş döneminin sona erdiği yıllarda hükümdar olan İskender Sani’nin eşidir. Bununla birlikte, Safiatuddin, eşinin ölümünden sonra tahtta çıkarak otuz yılı aşkın devleti yönetmiş bir kadın sultan aynı zamanda. Sultan’ın eşi anlamına gelen ‘Ratu’nun yerine, ‘Sultanah’ olarak değiştirilmesi uygun görülmüş. Kaldı ki, bu sultanlar dönemi Safiatuddin ile de sınırlı değil. Yaklaşık 60 yıl boyunca birbiri ardı sıra tahta çıkan ve devleti yöneten üç kadın sultan bulunuyor. Mevcut tarihi referanslar dikkate alındığında ve de ‘Yeni Açe’ adıyla anılan içinde bulunduğumuz süreçte Açe’de kaybedilmiş kimliğin ve aidiyetin yeniden kazanımının sembolik işareti olması bakımından şu veya bu şekilde bir kıymet-i harbiyesinden söz edilebilir.

Genelde yıl boyu küçük çapta etkinliklere sahne olmanın ötesinde pek de kullanılmayan Taman Ratu Safiatuddin’de Açe’nin kültür zenginliğini yapısal anlamda gösteren her bir bölgeye ait ahşap mekânlar ve çevrelerinde kurulan standlar Eyalet’e ait neredeyse tüm değerlerin sergilenmesine el veriyordu. Bunlar arasında kıymetli dostumuz Tarmizi Hamid’in özel kolleksiyonundan örneklerin yer aldığı Açe el yazmalarından geleneksel tedavilerde kullanılan ilâçlara, kınalara, kimi zanaatkârlıklara kadar her şeyi bulmak mümkündü. Her yaş ve toplum grubundan geniş kitleleri bu sergi merkezine çeken ise hiç kuşku yok ki, akşam namazından sonra başlayan folklor ve müzik etkinlikleriydi. Geleneksel dansları ve müziğindeki canlılık ile tanınan Açe folklorü bir kez daha göz doyurdu desem yanılmış olmam. Malay dünyasının değişik bölgelerinde ‘soft’ özellikleri ile öne çıkan folklor Açe’de, hiç kuşku yok ki Açe halkının karakteristiklerini yansıtacak şekilde canlılık ve dinamizm yer buluyor. Bu gösterilerin yerli ve yabancı konukların ilgisinin çekmesi kadar, küresel öneme sahip örneğin UNESCO gibi kültür kurumlarının da dikkatini çekiyor.Bunun somut bir ifadesi olarak UNESCO kısa bir süre önce, Saman Dansı’nı (Tari Saman) dünya kültür mirası olarak kabul etti. Açe müzik ve folklorunun ayırt edici özelliklerinden biri hiç kuşku yok ki, bölge halkının dini inancını ve yaşamını yansıtması. Bunlar arasında yukarıda değindiğim Saman Dansı’nın yanı sıra Seudati, Tarik Pukat vb. bölge İslami anlayışı içerisinde kayda değer bir yeri olan Sufizmin sanatla buluştuğu bir alan olmasıyla dikkat çekici. Tam da bu noktada, şayet Naqib Al-Attas’ın “Bilginin İslamileştirilmesi” kavramından hareket ederek ifade edersek, Açe kültürel dokusunun yüzyıllar boyunca İslamlaştırıldığını açıkça ileri sürebiliriz. Zaten bu nedenledir ki, Açe folklor, müzik ve danslarının ‘spirituel’ boyutundaki yoğunluk ilgili herkesin dikkatini çekiyor. Bu bağlamda, festival vesilesiyle görüşlerine başvurulan Açe Gelenek Meclisi (Majlis Adat Aceh) başkanı Badruzzaman İsmail ve Açe Alimler Birliği (Majlis Permusyarawatan Ulama-MPU) Başkanı Prof. Dr. Muslim İbrahim de Açe kültürünün bu yönüne vurgu yapıyorlardı.

Eyalet’in 22 bölgesininn temsil edildiği standtların her biri önünde kurulan küçük sahnelerde folklor, el zanaatları vb. gibi bölgesel değerler sergilenirken, burası aynı zamanda Banda Açe’de yaşayan bölge halkının bir anlamda ‘hemşehrilerin’ buluşma noktası işlevi gördü. Meydanın köşesindeki büyükçe sahne ise hem ‘artistik’ hem performans olarak çok daha nitelikli işlerin sergilendiği mekan işlevi gördü. Bu bağlamda bu sefer denk gelmesem de, birkaç yıl önce gerçekleştirilen 5. Sanat Festivali’nde tanık olduğum kıymetli Rafli’nin unutulmaz performansını bir kez daha hatırlatmak isterim.

Ziyaretlerimiz arasında Tamiang ve Bireun Belediyesine ait stantlar da bulunuyordu. Burada ilgi çeken husus Tamiang -ki coğrafi konumu itibarıyla Doğu Açe’de kalmaktadır- standındaki folklor gösterilerinin Kuzey Açe veya Güney Açe’ye göre farklılığıydı. Bu farklılık, Tamiang’ın bir yandan modern öncesi dönemde Deli Sultanlığı’na ev sahipliği yapmış Medan ve çevresi ile Malaka Boğazı’nın öte yakasındaki Malay dünyasıyla etkileşimlerini ortaya koyuyordu.  Bireun Belediyesi standındaki gösterinin ardından, Belediye Halkla İlişkiler Müdürü Fauzan Bey’le ve bölgenin yüksek öğrenim kurumu “Al-Muslim Üniversitesi” Rektörü Dr. Saifullah Bey’le sohbet etme fırsatı bulduk. Sohbetimizde Bireun’un endüstrileşmede oynadığı öncü rolün yanı sıra, yüksek öğretimde giderek daha fazla ses getirecek bir yapılanmanın kaçınılmazlığına değindik. Bu vesileyle, her iki yetkiliden yakın gelecekte bölgeyi ziyaret ederek doğrudan temaslarda bulunma yönünde davetiye aldık. Aslında hem aile bağımızın hem de önde gelen kimi politikacıların ve Hocaların mekanı olması bağlamında hiç de yabancı olmadığımız Bireun’a yapacağımız ziyaret süregiden ilişkilerimiz anlamında kapsayıcı olacak.

Burada, Festival kapsamında gerçekleştirilen ve bizim de davetli olduğumuz seminere değinmek istiyorum. 25-26 Eylül tarihlerinde iki gün boyunca süren seminer Festival hareketliliği içerisinde entellektüel boyutun hiç kuşku yok ki, öne çıktığı bir etkinlikti. Festival konseptinin aynısı yani, Kültürde ve Tarihde Birlik, seminerde de canlı bir şekilde öne çıkıyordu, hem de kanıtlarıyla. Sadece Açe Eyaleti’ndeki akademisyen ve entellektüellerin değil, Cakarta, Cogcakarta, İngiltere ve Malezya’dan katılımlarla uluslararası boyuta varan bir yönü vardı. Katılımcılar arasında ilk akla gelen isimler, University of Malaya’dan Prof. Dr. Othman Yatim, Endonezya Üniversitesi’nden (UI) Prof. Dien Majid, Şah Kuala Üniversitesi’nden Dr. Husaini İbrahim, Prof. Dr. Fachry Ali, Prof. Dr. Alyasa Abubakar. Akedemyanın yanı sıra, daha önce Açe Partisi sözcülüğü de yapmış olan ve bir süredir Vali danışmanı olarak görev yapan Fachrur Razi ve Bireun hocalarından Tgk. Muhammed Yusuf Wahab içinde yer aldıkları perspektiften Açe’de birlik konusuna katkıda bulunmaya çalıştılar. Fachrur Razi, bugünlerin önemli gündem maddelerinden biri de olan Helsinki Barış Anlaşması ve Açe’nin geleneksel liderlik makamı olarak görülen Wali Nanggroe konusuna değindi. Bu iki konunun kamuoyu önünde dikkatlere sunulması geniş bir tartışma platformu oluşturulmasına vesile olması bağlamında önemliydi. Tgk. M. Yusuf ise birliğin temelinin ‘İslam’da olduğuna dair yaklaşımını Açe tarihinde alimlerin oynadıkları rolle ortaya koymaya çalışarak bugüne bir yansıtmada bulunuyordu.

Açe Hint Okyanusu Çalışmaları (ICAIOS)’un organize ettiği uluslararaı konferansların çapına ulaşmasa da, Açe Eyaleti Kültür İşleri Müdürlüğü Tarih Bölümü Başkanı Teuku Zulkairnain’ın öncülüğünde gerçekleştirilmesi sadece ‘kampüste’ değil, bürokraside de Açe tarih ve kültürüne kayda değer bir yönelme olduğunu ortaya koyması açısından önemliydi. Bu açılımın süreklilik arz etmesi konusundaki acizane görüşlerimizi Zulkarinain Bey’le paylaştığımız gibi, bu konuda kurucusu olduğumuz Açe-Türk Kültür Enstitüsü (PuKAT) ile ortak çalışmalara imza atacağımızın ipuçlarını zaten çoktan vermeye başladık bile. Böylece Açe’yi ve Açelileri yanlışa sürüklemeyecek; ‘yeni sömürgecilik’ izinden gitmeyecek; yerel değerleri, anlayışları, kıymetleri öne çıkartacak; önceliğin ‘ben/biz’ değil, Açe olması gerektiği konusunda yeni bir algı biçiminin oluşturulmasının önemine bir kez daha vurgu yapmak istiyorum.

Alanında uzman öğretim görevlileri ve araştırmacıları bir araya toplayan seminerde ‘Açe Entellektüel Mirası’ (Warisan Intellektual Aceh) başlıklı oturumda moderator olarak bulunmak ayrı bir kıvançtı bizim için. Oturumda iki kıymetli akademisyen bulunuyordu. İlki Nusantara’daki yani Malay Takımadaları’nda el yazmalarını konu alan çalışmalarıyla tanınan Dr. Oman Faturrahman ile Açe tarihine ışık tutan önemli arkeolojik çalışmalarıyla tanınan Scotlandia’lı Prof. Dr. Edward McKinnon’du. İki günlük seminerin kapanış bölümü olması dolayısıyla büyük salonda gerçekleştirilmesi ve de katılımcılarla geniş bir dinleyici kitlesine hitap etme imkânı doğdu. 1975’lerden başlayan arkeoloji serüveninde McKinnon, Kuzey Açe’de Samudra-Pasai’den, Çin kaynaklarında adı ‘La-muri’ olarak geçen, bugün Banda Açe’rin kuzey ucunda kalan Krueng Raya’daki Lamreh kalıntılarına oradan şehrin diğer ucuna, yani Batısı’na düşen ‘Ujung Pancu’ya kadar uzanan arkeolojik araştırma serüvenine tanık olduk.McKinnon’un Malay dünyasının gelmiş geçmiş en önemli sufisi ve edebiyat insanı olma özelliğini taşıyan Hamzah Fansuri’nin yaşadığı mekana dair yaptığı açıklamalarla Fransız arkeologlarına meydan okuyuşu uzun süre gündemden düşmeyecek gibi. Her ne kadar kıymetli McKinnon ilerlemiş yaşına ortaya koyduğu performansla genç akademisyenleretaş çıkartırken, özellikle Açeli genç dinleyiciler nasıl bir arkeoloji zenginliğine sahip olduklarını umarım fark etmişlerdir.

Bu çerçevede acizane biz de uzun süredir ileri sürdüğümüz bir argümanı bir kez daha yüksek sesle dile getirme imkânı bulduk. O da, üç tarafı denizlerle çevrili ve tarihin erken dönemlerinden itibaren doğu-batı ticaretine konu olmuş bir ticaret havzası olarak öne çıkan Açe’nin sahil şeridinde acilen ‘su-altı arkeolojisi’ çalışmalarının başlatılmasıdır. Tıpkı benzer konularda olduğu gibi bu konuda da, Türkiye’de ilgili kurum ve kuruluşların olumlu bir tepkisi -en azından bugüne kadar- gelişmemiş olsa da, biz söz konusu kurumların duyabileceği şekilde görüşlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz. Yoksa, özellikle çıkarlar söz konusu olduğunda ilgili ilgisiz her kesimin kullanmakta sakınca görmediği Açe’de ‘var olduğu ifade edilen’ Türk varlığının, duygusal ve duygulanımlar çerçevesinde sömürülmesine sıkıştırılmış bir sürece tanıklık etmenin ötesinde,Açe’nin değerlerini tarihin namusu adına olduğu kadar akademik ve entellektüel sorumluluk adına rasyonel argümanlara dayandırma paralelinde ifade etmeye devam edeceğiz. Bu vesile ile 1985-1988 yılları arasında görev yapmış Endonezya Büyükelçimiz merhum Metin İnegöllüoğlu’nun daha o yıllarda Cakarta’dan kalkıp Açe’ye gitmesi ve Açe tarihinin bir bölümüne dair ortaya koyduğu çabalar olduğunu hatırlayınca bugün böylesi çabalara gerçekleşmemesine üzülmemek elde değil. Umulur ki, ilgili çevreler Açe konusuna hakkıyla eğilir ve gereğini yaparlar. Böylece biz de yakın gelecekte gerçekleştirilecek 7. Açe Festivali’ne aktif olarak katılma olanağı bulmuş oluruz.

http://www.dunyabizim.com/Manset/14612/turkiye-ace-festivaline-aktif-olarak-katilmali.html

Senin, 30 September 2013

Padang Depremi’nin 4. Yıldönümü / 4th Year After The Padang Earthquake

30 Eylül 2013
Bugün 30 Eylül... Padang Depremi’nin 4. Yıldönümü... 30 Eylül 2009’daki depremin üzerinden dört yıl geçti. Endonezya merkezi hükümetinin uluslararası yardım çığlıklarına cevap veren STK’lar birer birer Batı Sumatra Eyaleti Başkenti Padang’a akmaya başladı. Kimi anında hareket etti, kimi gecikerek geldi... Kimisi de ‘onlar gidiyor bari bende gideyim’ hesabıyla meseleye yaklaştı... Sahadan sağlıklı bilgiler almak yerine bu tip durumlarda görüşlerine pek de iltifat edilmeyecek merkez birimlerin verilerine odaklandılar...

Depremin ilk günü Padang’a ulaşan Türk olarak ilk gözlemlerimizi sadece Padang’da değil, önemli kayıpların olduğu söylenen Parimana’a da giderek yaptık... Acaba büyük bir kayıptan söz etmek mümkün müydü Padang’da? Birleşmiş Milletler’in yardım birimleri birbiri ardına ‘ölü sayılarını’ verirken, şehirde yaşam devam ediyordu. Elbette yıkılan binalar, yıkıntılar arasına sıkışmış bedenler vardı. Ancak durum ulusal ve uluslararası medyanın işlediği ve resmettiği gibi değildi... Bu depremin altında kalkamayacak bir ülkeyse Endonezya o zaman G-20’de ne işi var diye sormak gerekmez mi? İnsan kaynakları konusunda yeterli donanıma sahip değilse, onca bakanlık, müdürlük, eyalet birimleri, üniversiteler, cemaatleri ne iş yapar diye sormaz mı insan? Zaten öyle de oldu... Avrupa’dan gelen kimi yardım ekipleri ki aralarında özel eğitimli köpekleriyle gelenler bile vardı- Valilik binasında oluşturulan Kriz Yönetim Merkezi’nin önünde ‘esnemiyorlar mıydı?’

Peki Padang depremi İslam Konferansı Teşkilatı (OIC) için ne anlam ifade ediyor? Söz konusu teşkilatın Banda Açe’deki sözde yetim çalışmaları yapan bürosunda yetkililer ne iş yapıyordu o dönem? Sözde müdürü Türkiye’de geçirmekte olduğu tatilden anında döndü mü dersiniz? Ya da Güney Afrikalı yedeği, elindeki imkanlara rağmen, hemen depremin birinci günü Padang’a ulaşabilmiş miydi? Bu cevaplara biz hayır diyoruz kanıtlara, tanıklara bakarak... Ya Cidde’den verilen deprem mesajlarına ne demeli o zaman? ‘Hemen elemanlarımızı gözlem heyetimizi gönderiyoruz’ diyen Cidde bürokrasisi, zaten orada bir çalışanı olduğundan habersizdi... Ne işler dönüyordu Padang’da? Teşkilat’a üye ülkeleri ayağa kaldırma bağlamına girecek ‘yardım söyleminin’ ne kadarı gerçekleştirildi? Öte yandan, İstanbul’da “Asya Masaları”na konuşlanmış zevat, sahadan birinci elden duydukları ve aldıkları bilgilere inanmak yerine, uluslararası ajansların sunumlarına alâka gösteriyorlardı. “Gelmeyin yapabileceğiniz neredeyse hiçbir şey yok” argümanına ‘ısrarla’ karşı çıkıyorlardı...

Çünkü artık ‘kan isteyen’ medya yoktu ortada sadece, adına şu bu denilen STK’lar da vardı... Velhasıl geleniyle gelmeyeniyle deprem gerçekliğine odaklanmak yerine, Benedict Anderson’dan ilhamla söylersek ‘kurgulanmış’ gerçeklikleri üzerinden iş yürütmeyi yeğliyorlardı... Bu işlerde maharet yaptıkları zannedilen zevat ise zamanla o kurumdan bu kuruma atlayarak dünyalıklarını kazanıyorlardı...

Nihayetinde bir eleman göndermekle yerinde ‘uzmanlarınız’ bir de gözlem yapsın talebine atlıyorlardı... Uzman gelip bizzat gözlem yapıp akabinde “Asya Masaları”nda kurulmuş olan zevata yukarıdaki aynı cevabı yolladığında kendilerini binlerce dolarlık masraf yapmaktan kurtaranlara dönüp bir ‘teşekkür’ bir etme nezaketi, duyarlılığı sergilemekten acizdiler... Bunların yüzleri de kızarmıyor artık... Edebin ne büyük nimet olduğunu bu gibi zamanlarda idrak ediyor insan... Tıpkı Padanglılara ‘veriyoruz’ dedikleri yüzer bin dolarlık yardımları gerçekleştirmedikleri gibi... Nasıl olsa kimse yutmaz... Alırsın açık olan marketten bisküit, su ve de bölgenin olmazsa olmazı pirinci dağıtırsın biter gider... Eyvallah!


Bugün Padang Depremi’nin dördüncü yıldönümü.... Padang Depremi gerçeklerini her yıl hatırlatmaya devam edeceğiz... 

Filipinlerde Zamboanga Çatışmaları ve Bangsamoro Barış Süreci / Clashes in Zamboanga and Bangsamoro Peace Process

Mehmet Özay                                                                                                                  30 Eylül 2013


Moro Barış süreci devam ederken, birden 9 Eylül’de Zamboanga şehrinde ortaya çıkan çatışmalar gözlerin yeniden Filipinlere çevrilmesine yol açtı.

Mindanao Barış sürecinde Ekim ayında devam edecek görüşmeler öncesinde Mindanao’nun güneyindeki Zamboanga’da silahlı bir grubun girişimi bölgede gündemin baş sıralarında yer aldı. Barış sürecinin başladığı 15 Ekim 2012 tarihinden itibaren taraflar arasında herhangi bir çatışmanın olmaması işlerin yolunda gittiğinin bir göstergesi olarak okunuyordu. Ancak geçenlerde yaşanan çatışma hadisesi yakın geçmişte neler olduğunu bir kez daha gözler önüne serilmesini gerektiriyor.

Önce Manila’nın silahlı grubun girişimine verdiği tepkiye bir bakalım. Öyle ki, bu gelişme sadece Zamboanga’da güvenlik güçlerini harekete geçirmekle kalmadı, üstüne üstlük Filipinler Devlet Başkanı Benigno Aquino sorunu çözme adına bölgeye gidip haftalarca kalarak çatışmaların sonlandırılmasını bizzat takip etti. Aquino’nun bizzat bölgeye giderek ‘krizi yönetmesi’, senato seçimlerinden sonra elinin daha da kuvvetlenmiş olduğundan hareketle, Mindanao sorununu kesinlikle çözme kararlılığında olduğunu gösteriyor. Buna ilâve olarak, Sulu Sultanlığı’na bağlı olduklarını ifade eden silahlı bir grubun geçen Mart-Şubat aylarında Malezya’nın Sabah Eyaleti’ne ‘çıkartma yapmasından’ ders alan Malezya Hükümeti Zamboanga’daki gelişmeleri yakından takip ederken, sınırlarındaki güvenlik önlemlerini de artırdığını açıkladı.

Peki Barış’ın öte yanında yer alan Moro İslami Özgürlük Cephesi (MILF) ne diyor? MILF, silahlı grubun eylemine başından beri mesafeli durdu ve gelişmeyi barışı kösteklemeye yönelik bir ‘fitne’ olarak değerlendirdi. Kendileriyle görüştüğümüz kimi yetkililer, grubun herhangi bir ‘ideolojisi’ olmadığını, sadece ‘kimi çevrelerin’ girişimine alet olduklarını ifade ediyorlar. Mindanao gibi, benzer çatışma bölgelerinde ‘özgürlük savaşçıları’nın yanı sıra, bölgede süregiden istikrarsızlıktan nemalanan resmi kurumlar ve bireylerin yanı sıra, çeşitli türden illegal işlere karışmış maftatik organizasyonların varlığını dikkate almakta yarar var. Tam da bu noktada geçen yıl Moro’da barış sürecinin başlamasından kısa bir süre sonra kendisiyle görüştüğümüz MILF lideri Hacı Murad İbrahim’in bir ifadesine göz atalım. Hacı Murad, Mindanao’da Müslüman gruplar arasında birliğin sağlandığını, bununla birlikte sadece azınlık bir grubun bu sürecin dışında bulunduğunu ifade etmişti. Yani ortada küçük bir ihtimal de olsa, kendi başına hareket edebilecek grupların varlığına atıf yapıyordu. Nitekim geçen bir ay zarfında böylesi bir gelişmeye yakinen tanık olduk.

Çeşitli kaynaklar, özellikle de Bangsamoro adına Barış sürecine katılan bazı çevrelerle yaptığımız görüşmelerde Moro Ulusal Özgürlük Cephesi (MNLF) lideri Nur Musairi faktörü üzerinde duruyorlar. Her ne kadar silahlı grup Bangsamoro adına hareket etse de, MILF Barış sürecinin akamete uğramaması adına gelişmeler karşısında kararlı bir duruş sergileyerek Barış’a ne denli katkı yapabileceğini gösteriyor. Kaynaklar, silahlı grubun Bangsamoro tarafında bulunmakla birlikte, ‘hata’ yaptıklarını açıkça belirtiyorlar ve bu noktada, Nur Musairi’nin başını çekmesi dolayısıyla da bazı tereddütlerini ortaya koyuyorlar.

Bu noktada Nur Musairi’nin daha önceki barış girişimine ve akabinde yapılan bazı görüşmeleri hatırlatmakta fayda var. Nur Musairi’nin Mindanao’da ortaya çıkmış özgürlük hareketlerinin önemli liderlerinden biri olduğuna kuşku yok. Ancak 1996 yılında aktörü olduğu Barış girişimi sonuç getirmemişti. Musairi’nin son dönemde bölgede yapılan seçimlerde de tabandaki desteğini yitirdiği konusunda görüşler bulunuyor. Bir dönem Mindanao hareketinin sözcüsü konusunda olsa da, Musairi’nin ilerlemiş yaşına ve müdahil olduğu önceki Barış sürecinden sonuç alınamamış olması 2000’li yılların başından itibaren inisiyatifin MILF’e geçmesine neden oldu. Bangsamoro özgürlük hareketleri içerisindeki bu dönüşümlere rağmen, bölgede ‘etkinliğini ortaya koymayı’ hedefleyen İslam Konferansı Teşkilatı, bugünkü adıyla İşlam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 2007 yılında Manila’ya bir heyet gönderdiği biliniyor. İlginçtir, yukarıda ifade ettiğimiz üzere o yıllarda inisiyatifin MILF’e geçmesine rağmen, İİT’nin ‘ısrarla’ Nur Musairi üzerinden barışı götürme çabasının anlaşılabilir bir yönü olduğunu ifade etmenin bir rasyonalitesi bulunmuyor. O dönem, İstanbul’da da yapılan görüşmelere davet edilen grup da yine Nur Musairi’nin ekibi olduğunu kimi çevreler açıkça ortaya koyuyor. Öyle ki, Genel Sekreter’in direktifleriyle ve içinde bir Türk çalışanın da bulunduğu İİT Heyeti’nin görüşmeleri Mindanao’da yapmak yerine Manila’dan dışarı çıkmaması da akıllarda soru işareti bırakan hususlardan.

Bu tip çatışma bölgelerinde çeşitli gruplarla sahada görüşmeler yapılması süreçlerin en önemli aşamasını teşkil ettiğini bu konularda çalışmalar yapan her kurum ve kuruluş bilir. Bu çerçevede İİT’nin sahaya gitme konusundaki çekincesinin ne olduğunu sormakta yarar var. Bugün, bir yanda Filipinler Devlet Başkanı Aquino’nun, öte yanda MILF’in bölgede ‘Normalleşme’ adına Barışı güden yaklaşımları ortadayken, kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere birdenbire silahlı grupların ortaya çıkması ve bu grubun arkasında da Nur Musairi’nin olması daha birkaç yıl önce -kimi uyarılara rağmen- bu liderle temaslar yürüten İİT’nin ‘Müslüman azınlıklar’ noktasında ‘sahayı okuma’, politika geliştirme, barış süreçleri vb. bağlamlarda elinin pek de kuvvetli olmadığını ortaya koyuyor. Zaten MILF’in ileri gelenleri de bu hususu dile getirmekten çekinmiyorlar. Nur Musairi’nin ‘işlevinin’ uzunca bir süre önce bittiğini ve tabanının olmadığı söyleniyor. Burada durup acaba adına ‘İslam ülkeleri’ denilen kimi ülke yetkililerinin MILF lider kadrosuna ‘adınızdan ‘İslam’ kelimesini çıkarın baskısını yapması da kayda değer bir husus olduğuna kuşku yok. Hem içinde adına ‘İslam’ ülkeleri denilen bütün içinde yer alacaksınız, hem de son derece meşru, tarihi ve adil bir hareketin referanslarını İslam’la ilişkilendirmesini ‘uluslararası çevrelerden çekinme’ adına eleştireceksiniz! Kaldı ki, buna en iyi cevabı gene Hacı Murad İbrahim’in verdiği de biliniyor. İbrahim, “Hayır, biz İslam’la barışın nasıl ortaya konulacağını kanıtlayacağız” diyerek şerefli ve haysiyetli bir duruşun nasıl ortaya konulacağını ilgili kesimlere gösteriyor.

Barış sürecinde karşılaşılan ‘garip’ hususlardan biri de, sürece müdahil olacak tarafların kimler olacağı noktasında. İlginçtir ki, Filipinler merkezi hükümeti İİT’yi masada görmeyi arzuladığını ifade etmesine rağmen, gene geçen yılki röportajımıza atfen Hacı Murad İbrahim’in “Malezya dışında, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdin barış sürecine o kadar da aktif katılımına şahit olmadık maalesef. Bunun arkasında neyin veya nelerin yattığını bilmiyoruz.” dediğini hatırlamakta yarar var. Ortada bir meşruiyet sorunu olduğuna kuşku yok. Bu sorunun ortadan kaldırılması için İİT’ye üye ülkelerin -ki bunlardan bugün kaçının konuya vakıf olduğu ve çözüme katkı yapabileceği şüpheli olsa da- vakit geçmeden bir dizi aktif süreçleri gündeme getirmesinde fayda var.

Bu noktada, bugünkü Barış sürecinde Filipinler hükümetinin İİT’yi masada istemesi de enteresan değil mi? Zaten yukarıda değindiğimiz üzere “halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin barış sürecine o kadar da aktif katılımına şahit olunmaması” İİT’nin gerek 2007’deki girişiminin gerekse 2012 Ekim ayında başlayan yeni barış sürecinin neresinde bulunduğuna dair çok net fikirler veriyor.

Barış görüşmelerini izleyen ve sahada çalışmalar yapan Uluslararası Gözlem Ekibi’ni (UGE) oluşturan Endonezya, Japonya, Norveç’in sürece katkısına kuşku yok. Ancak bununla birlikte, bazı ‘tuhaflıklarla da’ karşılaşılmıyor değil. Örneğin, bölgede Müslümanların çoğunlukta yaşadığı ülkelerden temsilcilerin olmaması manidar. Öte yandan, görüşmelerin sürdürüldüğü Malezya’da Bangsamoroluların hayata geçirmek istedikleri sivil oluşumların resmen kurulmasına yetkililerin ‘yeşil ışık’ yakmaması bir handikap olarak değerlendiriyor.

UGE’yi teşkil eden ülkelerin sadece ‘barış’ üzerinden bölgede bulunmadıkları, bölgeyi yakinen bilenlerin ifade ettiği üzere son derece önemli ekonomik değerlerin bulunması dolayısıyla özellikle, Norveç ve Japonya’nın bu sürece azami katkıda bulunmaktan çekinmedikleri de vaki. Japonların Mindanao’yu 2. Dünya Savaşı’ndan ‘bildikleri’ ve günün getirdiği stratejik çıkarlar üzerine kurulu uluslararası ilişkiler bağlamında Barış sürecinde oluşu oldukça anlamlı. Norveç nerede duruyor bu fotoğrafda diye bir soru yöneltilebilir. Norveç, ilk defa gelmiyor. Norveç, tıpkı diğer İskandinav ülkeleri gibi bölgenin önemli ülkesi Endonezya’da kayda değer faaliyetler yaptığı gibi, son dönemde öne ‘çıkartılan’ Myanmar’da Büyükelçilik açmakla kalmadı, kısa sürede yatırımlar, işbirlikleri noktasında ‘aktif’ süreçlere de geçti bile. Öyle ki, Norveç geçenlerde MILF üst düzey yönetimini resmi olarak Oslo’ya davet etmiş ve bir hafta süren görüşmelerde dahi bulunmuştur.

Bugüne kadar Manila yönetimi ve MILF liderlerinin izledikleri politikalar Zamboanga’daki girişime prim vermediğini ortaya koyuyor. Ekim ayında Kuala Lumpur’da yeniden başlayacak gelişmeler öncesnde Zamboanga’da sürecin neredeyse bitmiş olduğuna dair göstergelerin ortaya çıkması her iki tarafın masaya gene aynı kararlılıkla oturacakları izlenimi veriyor. Ancak barış sürecinde hangi ülkelerin aktif katılımcı olarak yer alacakları, yakın ve orta vadede Mindaano’da şekillenecek siyasi, ekonomik, kültürel yapılanmaların da rengini ortaya koyacağına kuşku yok.


Senin, 23 September 2013

Malezya’da Statüko mu ve Değişim mi? / Statusquo or Change in Malaysia?

Mehmet Özay                                                                                                                     23 Eylül 2013
Malezya’da seçim sonrasında oluşan yeni siyasi atmosferin ve çeşitli toplumsal kesimlerin talepleri ile bir dizi gerginliklere evrilmiş görünüyor. Bu noktada daha önce birtakım önemli gelişmelerin olacağına vurgu yapmıştık. Elbette bu gelişmelerin sadece siyasi elit ve dolayımıyla sınırlı olduğunu söylemek mümkün değil. Ülkenin etnik çoğulcu kimliği, siyasi ve sosyal tabanlardaki her türlü açılımın doğrudan öteki üzerinde etkisini göstermekte gecikmiyor.

Yeni oluşmuş parlamentoda hükümetin ve muhalefetin ‘rutin’ işlerini yapacakları savı, yerini seçim sonuçlarının ‘meşruiyeti’ noktasındaki dolayısıyla bunun toplumsal yaşama etkisi 5 Mayıs seçimleri sonrası siyasi yaşamda gerginliklerin bitmek yerine mevcutları üzerine yenilerinin eklendiği gözleniyor. Bir diğer açıdan bakıldığında söz konusu gerginliklerin bir tür değişim sancısı olarak değerlendirmek de mümkün. Bir yanda Ulusal Cephe koalisyonunun Parlamentoda çoğunluğu kazanmasına rağmen, aldığı oy oranı nedeniyle meşruiyet bağlamı sadece muhalefet, yani Halk Cephesi’nin sokak gösterileri, alternatif medya üzerinden cephe alışıyla sınırlı kalmadı ve kalmıyor. Aynı zamanda, Dr. Mahathir Muhammed’in ve UMNO içerisinde sesi gür çıkan kimi ‘eski tüfeklerin’ hükümete yönelik ‘dozu ayarlanmış’ eleştirileri de devam ediyor.

Sondan başlayacak olursak Dr. Mahathir’in UMNO’nun yenilenmemesi, yani gençleştirilmemesi halinde biteceği yollu açıklaması gündeme bomba gibi düşüyordu. Bu öneri aslında reform niteliği taşıyor. Bu noktada “UMNO’nun ne zaman yaşlandığı” gibi bir sorunun yöneltmesi de mümkün… Üst düzey yönetime baktığımızda UMNO Başkanı Necib, pek öyle ‘yaşlı’ da sayılmaz. Dr. Mahathir’in bu mesajı Ekim ayında yapılacak UMNO genel kurulu öncesinde denk düşmesi önemli. Genel kurul çalışmalarından önce yapılacak genel başkan, başkan yardımcıları, kadın ve gençlik kolları gibi sadece UMNO içerisinde değil, aynı zamanda Ulusal Cephe koalisyonunda da önemli rol oynayacak siyasetçileri belirleyecek parti için seçim bir kilometre taşı. Dr. Mahathir’in bu uyarı ya da öneriyle ne demek istediğini anlamak için önceki genel kurul toplantılarında yaşananları hatırlamak gerekir.

Bu çerçevede, 2008 seçimlerinde yaşanan siyasi erozyon sonunda 2009 yılındaki UMNO Genel Kurul toplantısında dönemin Başbakanı Abdullah Badawi, UMNO içi ittifakların yeniden şekillenmesinin bir sonucu olarak seçim yenilgisinden sorumlu tutulan isim olmuştu. Bu süreç, Badawi’nin yerine Necib’in UMNO dolayısıyla Ulusal Cephe hükümeti Başbakanı olmasının yolunu açmıştı. Acaba şimdi de benzer bir süreç mi gerçekleşecek sorusu gündemde. Seçimler öncesinde Dr. Mahathir, ulusal parlamentoda üçte iki çoğunluğun kaybedilmesi halinde Başbakan Necib’in meşruiyetinin sorgulanacağı üzerinde durmuş ve bir lider değişiminin kaçınılmazlığına vurgu yapmıştı. Ancak ne olduysa, seçimlerin hemen ardından Başbakan Necip-Dr. Mahathir görüşmelerinden sonra Başbakan Necib’in ‘rahat bir nefes’ aldığı yollu haberler medyada yer etti. Ne tür hesaplaşmaların olduğu konusunda ‘dışarıya’ bilgi sızmazken, son dönemde Dr. Mahathir’in yukarıda aktardığımız görüşünü sarf etmesi yeniden rota belirleme sürecine referans yapıyor. Gözlemcilerin, 5 Mayıs 2013 genel seçimlerinde ortaya çıkan tablonun ülke siyasetinin ‘Ulusal Cephe’ bağlamında ortaya çıkan görece bütünlükçü yapısından, etnik bağlam üzerine oturan bir yapıya doğru evrildiğinden pek de kuşkusu yok. İlginçtir, mevcut siyasi partiler de zaten birbirlerine yönelttikleri eleştirilerde birinci madde ‘karşı tarafın etnik temele dayalı siyaset yaptığı’ argümanı oluyor.

Açıkçası, Dr. Mahathir’in önceki hükümet döneminde Uluslararası Ticaret ve Endüstri Bakan Yardımcısı olan ve seçimlerin ardından Kedah Eyaleti Başbakanı olarak göreve başlayan oğlu 49 yaşındaki Mukhriz’in UMNO Genel Başkanı yardımcılıklarından birine seçilmesi konusunda lobi yaptığı konusu gündemde. Bu çaba sonuç verdi ve Mukhriz, başkan yardımcılıklarından birine seçilebilmek için yarışacak. Göz koyduğu sandalye ise üç başkan yardımcısından Hişamuddin Hüseyin Onn. Bu noktada gözlemciler, Başbakan Necib’in mevcut üç başkan yardımcısından ‘memnuniyetini’ dile getirerek stakükonun korunmasından yana olduğunu ve yardımcılarının yeniden seçilmesini arzu ettiğini açıkça ifade ediyor. Başbakan Necip ile Savunma Bakanı Hişamuddin Hüseyin Onn’un akbaralık bağı dikkate alındığında başkan yardımcılığı çekişmesi daha da önem kazanıyor. Dolayısıyla, Dr. Mahathir’in bu çıkışının Başbakan’ın yakın ve orta vadeli hesaplarını alt üst etmeye yönelik bir plânın izi olduğu yollu değerlendirmeler yapıyorlar.

Anılarında “Başbakanlığım süresince ailemden hiçbir ferdin politika yapmasına izin vermedim” diyen Dr. Mahathir, Başbakanlığı bırakmasının ardından oğullarından Mukhriz siyasete girmişti. Genç ve dinamik bir siyasetçi olarak tanınan ve belli çevrelerde sempati de bulan yaklaşımı ile Dr. Mahathir’in UMNO saflarında yükseliş yıllarını akla getiriyor. Bugün ilerlemiş yaşına rağmen, ülke siyasi ve ekonomi yaşamına verdiği demeçlerle rota çizmeye devam eden Dr. Mahathir, hiç kuşku yok ki ülkenin geleceğinin ‘sağlam ellerde’ kalması konusunda sonuna kadar mücadelesini sürdürecek. Bu noktada ‘aileden’ birinin yakın gelecekte bu görevi üstlenmesinin ne Malezya siyasi geleneği ne de bölge ülkeleri siyasi eliti gerçekliği bağlamında hiç bir mahzuru yok.

Temelde yukarıda zikredilen gelişmelerle ilintili olduğuna kuşku olmayan bir başka husus ise ülkede siyaset yapma tarzının ‘etnik milliyetçilik’ üzerine kurulu izlenimi veren gelişmeler. Her ne kadar hükümet ve ilgili çevrelerce tarafından ‘yalanlansa da’ gündeme getirilen politikalar ve geleceğe matuf kimi öneriler bu konuda ciddi sıkıntıların halen mevcut olduğunu ortaya koyuyor. Bu politikalar arasında geniş kitleleri ilgilendiren hiç kuşku yok ki, eğitim alanında Malay Müslüman gençlere tanınan haklar ile Çin ve Hint azınlıkların gerek kendi okullarını yönetme gerekse öğrencilerinin üniversitelere kaydedilmesi konusunda yaşadıkları sıkıntılar geliyor. Burada da ‘eski tüfeklerin’ yanı sıra, UMNO içerisinde aşırı milliyetçi eğilimliler olarak anılan grup içerisinden seçim ‘kayıplarının’ birinci derecede sorumlusu tutulan Çinli etnik kitleye yönelik bir tür ‘siyasi intikam’ söylemi kendini belli ediyor. Zaten seçim öncesinde Başbakan Necip, yeniden oylarını kazanmaya çalıştığı Çin etnik kitlelerine yönelik vaadlerinin önemli bir kısmını -tıpkı Kelantan ve Terengganu’da Malay Müslüman seçmene yönelik seçim kampanyası söyleminde olduğu gibi- seçim sonrası oluşacak atmosphere göre belirleneceğinin işaretini çok açık seçik bir şekilde ortaya koymuştu.

İşin ekonomi boyutunda ise her yıl bütçeden belli bir payın Malay (bumiputra) işadamları çevrelerine tahsisinin mevcut siyasi ve sosyal gelişmeler içerisinde değerlendirilmeyi hak etmesi. Bu yıl, Bumiputra Ekonomik Kalkınma Planı çerçevesinde otuz milyar Ringgit (yaklaşık on milyar Dolar) ‘bumiputra’ iş çevrelerine gitti. Bu paranın ekonomide bir karşılığı var mıdır sorusunun anlamı üzerinde durmak yerine, bunu sömürgecilik döneminden nükseden ‘ırkların ekonomi temelli ayrımları’ ile modern dönemde ülkenin siyasi dinamiğini elinde tutan UMNO içerisinde güç dağılımının bir ifadesi olarak okumak gerekir. Dolayısıyla bugün yaşananlar, meseleye vakıf olanlar için hiç de süpriz değil. Dikkatlere sunulması gereken ise hiç kuşkusuz 13 Mayıs 1969 tarihinde yaşanan anarşi olayları… Bu önemli gelişmeye sebep, 30 Ağustos 1957 tarihinde kazanılan bağımsızlıktan sonra, Malayların bir türlü arzu edilen eğitim ve ekonomi alanındaki geri kalmışlıklarının halline gidilememesiydi. Ardından yasal değişiklikliklerle Malayları, yani Bumiputra’yı öncelleyen ve bugüne kadar uygulanagelen ekonomi politikalarının bu kitle arasında plânlanan ekonomik varsıllığa neden olmadığı söz konusu politikaların halen sürdürülmesinden anlaşılabilir. Zaten, Başbakan Necip, seçimler öncesinde buna atıf yapmıştı. Başbakan, elbette bu işi rasyonel temellere oturtma adına, Bumiputra’ya yapılan ‘devlet yardımının’ Malezya toplumundaki diğer kesimlere de etkisi olacağını ileri sürüyor. Malayların eğitim donanımı, çeşitli sektörlerdeki profesyonellikleri vb. dikkate alındığında, bumiputra şirketlerinin bu maddi desteği somut olarak kullanmalarında eni konu Çinli iş çevrelerine ihtiyaç duyacağı kesin. Zaten yetkililer de buna vurgu yapıyorlar… Yani ayrımcılık değil, paylaşım!

Aslında, yukarıda zikrettiğimiz Dr. Mahathir’in ‘güçlü bir UMNO inşası’ süreci olarak yorumlanabilecek girişiminin ardında da bu etnik yapının, yani Malay etnisitesini temsil makamındaki UMNO’da vaki olan zaafiyetin giderilmesine yönelik. Hiç kuşku yok ki, Dr. Mahathir seçim sonuçlarını oluşan siyasi dağılımı, bunun toplum kesimleri üzerindeki etkisini okuyabiliyor. 2008 ardından 2013 seçimlerinin getirdiği kayıpların, doğrudan UMNO ile bağlantısını kurmakta zorluk çekmiyor. Çünkü siyasetin ve dolayısıyla ülke yönetiminin motoru konumundaki UMNO’nun ‘siyasi varlığını’ tehdit eden her gelişmenin ülkeyi tehdit anlamı taşıdığını medya ve toplum ile paylaşmaktan da geri durmuyor. Bu nedenledir ki, gelecek seçimlerin neye gebe olabileceğini tahmin edebilen bir siyasi akıl olarak Dr. Mahathir, bir lider değişimi olacaksa onun şimdi olması gerektiği yolundaki kanaatini açıkça ortaya koyuyor. Zaten oğlu Mukhriz de yaptığı açıklamada, genel başkanlık yardımcılıklarından birine seçilmesinin 14. Genel Seçimlere hazırlık olduğunu açıklaması bunu teyid ediyor.

Öte yandan, UMNO ve hükümet çevrelerinin Hint kökenli seçmene hitap eden partileri bir tek parti çatışı altında toplanması çağrısı dikkat çekiyor. Bu gelişme, Ulusal Hükümet’te  yer almakla birlikte geçen seçimlerde büyük yara alan MCA (Malaya Çin Partisi)’nin bir diğer Çin azınlık partisi olan ‘Hareket  Partisi’yle (Gerakan) birleşmesi siyasi arenada safların sıklaştırılmasının bugün itibarıyla ancak etnik ayrımlara dayalı olarak gerçekleştirilebileceğini ortaya koyuyor. Temelde, bu önerinin dahi kendi içinde bir çelişkiyi barındırdığı ileri sürülebilir.

Tam da bu noktada altmış yıl öncesine baktığımızda Dato Onn bin Cafer’in her ırktan katılımlarla kurulacak bir siyasi parti gibi dönemine göre son derece ileri siyasi projesinin bugün dahi ülke siyasi elitince gündeme getiril(e)meyişini nasıl izah etmeli?

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=275252

Jumat, 20 September 2013

Patani Barışı ve Türkiye’nin Rolü (II) / Peace Process in Patani and Turkey’s Role

Mehmet Özay                                                                                                                    20 Eylül 2013

Patani’ye yaptığımız geziye dair anlatıya devam ediyoruz. Patani bölgesinin Tayland-Malezya arasında bölünmüşlüğünü belki de en iyi resmeden Padang Besar’ın (Büyük Meydan) coğrafi dağılımıdır. Malezya’nın en kuzey eyaleti Perlis’den Tayland’a giriş yapılan gümrüğün bulunduğu yerleşim yerinin adı hem Malezya’da hem de Tayland’da aynıdır, yani Padang Besar. Satun Eyaleti’ne bağlı bu kasaba, Tayland’a girdiğimizde karşımıza çıkan Patani Malay Müslüman kültürünün coğrafi kopuşunu aktarmakla birlikte, insan dokusunun benzerliği, ailelerin bir bölümünün Malezya diğer bölümünün Tayland’da hayat sürmesi, her gün sürgit devam eden sınır geçişlerine bağlı yaşam Patani hüznünü yansıtır biraz da.

Patani’de barış sürecine girildiği şu zamanda, dikkatleri sadece ‘Songkla, Patani, Yala, Narathiwa’ ile sınırlı dört eyalete endekslemenin hatalı olacağını hatırlatmak gerekir. Doğu Çin Denizi’ne bakan bu dört eyaletin yanı sıra, Batı’da Bengal Körfezi’ne bakan Satun’u ısrarla hatırlatmak istiyoruz. Satun bugün bölgeye şu veya bu şekilde ‘ilgi’ duyanlarca hatırlanmıyorsa ve hatırlatılmıyorsa, bunun büyük bir eksiklik olduğunu ifade edelim. Satun bir Patani Malay Müslüman bölgesidir ve öyle kalmalıdır.

Satun, aynı zamanda bize, Tay yönetiminin Patani üzerinde kurguladığı ve uygulamaya geçirdiği ‘büyük projenin’ neye tekabül ettiğine dair bir fikir vermektedir. Bangkok yönetimi, asimilasyon ve iç göçlerle Satun Patani Malay nüfusunu kırmakla kalmamış, bunun devamı mahiyetinde Eylate’in dini/kültürel ve sosyal yapısında kayda değer değişiliklere neden olmuştur. Öyle ki, bu iç göçlerde başvuru merkezi Budist Tay nüfusu ile ‘karışık’ Çin unsurlarının bölgede doğurulan ekonomik aktivitelere cezbedilmesininin bir ürünüdür.
Satun, diğer dört Eyalet’te devam eden mücadelenin neye tekabül ettiğinin de bir göstergesidir. Bu nedenledir ki, ısrarla diyoruz ki, siz Cidde’den ve İstanbul’dan  ‘Kimliğinizi koruyun’ çağrılarınızı yapmanızın hiç bir anlamı ve gerçeklikte de hiç bir karşılığı yok. Kimliğini korumak isteyen ve koruma konusunda her türlü araçları olabildiğince ortaya koyan Patanililer. Bu ve benzeri cümleleri sarf etme cüretini sizlere veren Patanililerin mücadelelerini, diyelim ki Açelilerin siyasi ve askeri yoğunlukta ortaya koymamaları mıdır? Öyle ya, aynı coğrafya, benzer sosyo-kültürel ve dini ‘iklim’ içerisinde aşağı yukarı benzer süreçlere konu olmuş iki mücadele bölgesinden birine diğerinden farklı muamele göstermenin bir açıklaması olmalı. Kaldı ki, Açe’yi de anlama konusuna ne kadar ilgi ve çaba sarf edildiğini, hangi insan ve maddi kaynakların seferber edildiğini de (!) yakinen gözlemliyoruz. Bu yaklaşımınızı, yoksa başka yerlerde olduğu gibi, diyelim ki Patani’de de barış olduğunda ‘Barış pastasından pay almanın’ bir aracı kılmak için değil de, hüsn-ü niyetle söylersek bir cehaletin ürünü olarak dillendirdiğinizi varsaymak gerekir. Eyaletlere değinmişken, Songkla’yı da dikkatlere sunalım... 

Songkla, Satun kadar olmasa da, benzer asimilasyon ve iç göç süreçlerine tabi olmuş ve bugün bütün bir eyalet olarak değil de, sadece üç/dört ilçesi Patani ‘kayd-ı şartına’ bağlıdır. Burada, daha önce bölge tarihine dair detaylı olarak dile getirdiğimiz hususlardan birine kısa bir referans yapma gereği duyuyorum. Meşhur Siam Ayuttha Krallığı’nın (1350) bölgede siyasi gücünü kazanmaya başladığı dönemi konu alan el yazma eserlerde Songkla’dan Malay Müslüman şehri olarak bahsedilmektedir. Bu coğrafi ve kültürel tanımlamaları gündeme getirmemizin nedeni Patanili dostlarla sohbet ederken, Patani neye tekabül eder sorumuza aldığımız karşılıkla alâkalıdır. “Patani bugünkü mevcut sınırlarından çok daha geniş bir coğrafyaydı”.

Yazının başından itibaren dile getirdiğimiz ‘coğrafya’ açılım bir şeye işaret etmek için elbette. Malay Yarımadası’nın Hint-Çini’ne doğru daralarak çıktığı bölgeyi içine alan ve bugünkü Eyaletlerin hiç kuşku yok ki gerçek Patani’yi yansıtmadığı ayan beyan ortada. Yala’da dostlarla sohbet ederken, Patani’nin coğrafi olarak neye tekabül ettiği yollu sorumuza aldığımız cevap, genç neslin nasıl bir Patani kimliğiyle teçhiz olduğunu da ortaya koyuyordu açıkçası. 

Patani mücadelesi yukarıda dile getirilen bu coğrafi bilinç üzerinde gerçekleştirilen yıkım projesine karşı yapılmaktadır. Bu yıkım projesinin en önemli ayağını ise Tay kimliğine eklemlenmedir. Patani’de Tayland kimliğinin -ki buna Tay kimliği demek daha doğru- neye tekabül ettiği önemlidir. Bu, aynı zamanda Patani halkının ait olduğu din ve kültür arenasındaki yerini de tespitte bir ipucu niteliğindedir. Tarihte önemli yer tutmuş Siam Krallığı’nın adını Tay’ olarak değiştirmesi karşısında Patanililerdeki karşılığını gene dostlara sorduğumuzda aldığımız önemli bir cevap vardı. Bu anlamda, Patani’de ‘Tay’ bir tür nötr karşılığa tekabül ederken, ‘Siam’ sömürgecilikle, baskı ve zorbalıkla eşdeğer negatif bir değer olarak karşımıza çıkar. Bu zorbalığın kavramsal karşılığına bulmak hiç de zor değil. Pek fazla derinlemesine girmeden ifade edeceğim. Ulus-devlet olgusunu popüler kılan, o dönemki İngiliz hakimiyeti karşısında varlığını koruma mücadelesi veren ve 20. yüzyıl ilk birkaç on yılında hüküm sürmüş Kralı Vajiravudh’dur. Kral, Tay ulusunu bir tür Hıristiyanlıktaki ‘Teslis’ inancını hatırlatacak şekilde ‘ulus-din-kral’ üçlüsüne bağlılık olarak zikreder. Bu üçlüden birine bağlılık, diğer ikisine bağlılığı gerektirmektedir. Bu bağlamda, bu kavram neye tekabül etmektedir? Yani, Tay ulusu/milliyetçiliği; Tay dini/Budizm ve de Tay Kralı’na. Peki Patani halkından yüzyıldır talep edilen nedir? İşte, tastamam bu ‘ulus’a eklemlenmesidir. Bunun pratikteki karşılığı ise okullarda, medyada Tay dilini, kültürü yaygınlaştırma çabalarıdır. Ana caddelerde, okullarda, resmi kurumlarda, Müslümanların açtıkları vakıflarıda dahi Tayland Kralı’nın ve de eşinin resmi Kral’ı öncelleyen bir kimlik inşasının aracıdır. Öyle ki, bir Tay kanalında aktörlerinin Patani Müslümanları olan, ancak Tayca konuşulduğu ve bir evin odasına asılı Kral’ın resmi önünde ailecek ‘kutsayıcı beden dilini kullanıldığı’ bir dizi filme rast geldiğimde yukarıda soyut açılımını verdiğim kültürel değişimin somut karşılığının ‘İşte bu olsa’ gerek dedim içimden.
Gelelim Türkiye’nin katkısına... Türkiye’nin bölgeye dair ilgisi en azından niyet olarak kısmen izhar ettiği ortada. Ancak aktif ve üretken politikalar ve icraatları henüz ortaya çıkabilmiş değil. Çünkü bunun alt yapısı konusunda niyet hasıl olmuş değil, çabalar da gözükmüyor. Ancak bunun böyle gitmeyeceğini bölge insanı bize hatırlatıyor. İşin tarihi, kültürel cephesi hazır... Yetkililer herhalde bundan haberdardır... Bu konuda ‘uyarıcı’ işaret Güney Sınır Eyaletleri Yönetim Merkezi”nde görevli Vali yardımcısı –ve de tek Patanili Malay olan- Dr. Maroning Salaming’den geliyordu. Öyle ki, Sayın Salaming’le görüşmemizde Osmanlı ile irtibatın dört yüzyıl öncesine dayandığı ifade ediyordu. Bununla ilintili olacağını düşünebileceğimiz tarihi karşılaşmayı ise, Portekizli meşhur tarih yazıcı Fernando Mendes Pinto’da bulmak mümkün. Pinto, 1556 yılına ait kapsamlı anlatısında Siam’da İslamiyeti yaymak amacıyla Mekke, Kahire ve ‘Constantinople’dan gelen Türk ve Arap tebliğcilerden bahseder.

Bu hatırlatmaya bir an önce kulak kabartmakta fayda var. Eğitimiyle, dış ticaretiyle, turizmiyle, denizciliğiyle vb. Patani’de ne yapılacaksa her şey yerli yerinde ortadadır. Bir yanıyla Doğu Çin Denizi’ne öte yanıyla Bengal Körfezi’ne bakan Patani toprakları tarihte oynadığı role oynamaya elbette ki adaydır. Bir yerlerde dile getirdiğimiz üzere, Malaka Boğazı’ndaki yoğun deniz trafiğine alternatif kılacak önemli bir proje Patani topraklarında hayata geçirilmeyi bekliyor. Burada açılacak bir kanal Hint Okyanusu’nu doğrudan Çin Denizi’ne bağlayacak önemli bir arter niteliğindedir. Ortada kaçınılmaz ve kendini açıkça ortaya koyan bir potansiyel güç vardır ve bu güç reaktive edilmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu noktada Başbakanlık özelinden başlayarak çeşitli kurumlar Patani politikalarına başlamalıdırlar.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=274972

Selasa, 17 September 2013

Ertuğrul Gemisi Faciasına Dair Bir Mülâhaza

Mehmet Özay                                                                                                                    17 Eylül 2013

1890 yılı Eylül ayından bugüne 123 yıl geçti... Dönemin oluşmakta olan yeni dünyasına ‘müdahale’ etme amacına matuf olarak Doğu denizlerine ‘yola çıkan’ ‘Ertuğrul’ adlı geminin serüveninin yıldönümü. Ertuğrul adı, Osmanlı Devleti’nin ‘kök babası’ olarak anılabilecek Ertuğrul Gazi’ye atfen verildiğine kuşku yok. Ertuğrul Gazi adı nasıl bir devletin kuruluşuyla birlikte anılıyorsa, ‘Ertuğrul’ adı verlien geminin serüveni de Uzak Doğu ile yeni ilişkiler ağının başlangıcı anlamına gelecekti.

Bu ziyaret vesiyeliyle neler akla geliyor? Öncelikle, Osmanlı Devleti ile Japonya arasında gerçekleştirilen ilk diplomatik ilişkiler olduğu, seyahat sırasında geminin Hindistan, Malaya ve Singapur’da uğradığı limanlarda Müslüman yöneticiler ve ahali arasında yarattığı ve kimilerinin Pan-İslamcılığın somut bir girişimi iddiasında bulunabilmesine yol açan bir ‘aura’nın yanı sıra, yaşanan felâketin ardından kazadan sağ kalabilenleri kurtarma ‘operasyonunda’ rol alan bölgedeki Alman gemilerinin rolünü unutmamak gerekir. Tüm bu unsurlar, aslında dönemin Osmanlı yönetiminin ilişkilerini ortaya koyması bakımından dikkat çekici. Ancak hasıl olması beklenen gelişmelerin, ki bunların başında belki Pan-İslamcı eğilimin kuvvet bulması, Rusya’ya karşı bir Osmanlı-Japon ittifakının geliştirilmesi geliyor. 

Bunlar gerçekleşmiş midir yoksa Osmanlı’nın küresel politikalar geliştirme arzusunun gemi kazasının sembolik olarak ortaya koyduğu üzere devletin kaçınılmaz sonunun bir göstergesi midir? Bu bağlamda, örneğin 1892 yılında Pahang Sultanlığı’nda gündeme gelen ve İngilizlerin Malay topraklarından çıkartılmasını amaçlayan İslamcı toplumsal hareketin Ertuğrul’un ziyaretiyle ilgisi var mıdır? Ya da bir başka soruyla devam edersek, bu resmi ziyaret vesilesiyle Güneydoğu Asya’ya bakarken ve de yazıp çizerken, bölgenin İslami entellektüel hareketlerinin doğurduğu veya o dönem doğurabileceği -diyelim ki- Pan-İslamcı kabul edilebilecek çıkışlarına değinildiğine rastlandığı söylenebilir mi? Biz burada birkaç tanesine değinelim hiç olmazsa... Singapur’da Malayca yayınlanan el ilanlarında Osanlı’nın Balkanlar’da Avrupa güçleri karşısındaki zor durumu karşısında İslam birliği dile getirilirken, dönemin Açe Sultanı Kırım Savaşı dolayısıyla toplanan on bin Doları gönderiyordu. Bölge liderlerinin ve halkının bu ve benzeri girişimlerini dikkate almayan yukarıda zikredilen  ‘duruş’, olsa olsa ötekini yadsıyan ‘tek tipçi’ bakış açısı olarak adlandırılmayı hak ediyor. Bu konuya dair kapsamlı görüşleri bir bütün içinde paylaşmaya başka yazılarda devam edeceğiz.

Geminin bu resmi seyahatinin ana sebebi Amiral Osman Paşa’nın dönemin Padişahı II. Abdülhamit’in iki ülke arasındaki dostluğun bir ifadesi olarak Japon İmparatoru’na gönderdiği İmtiaz nişanını ulaştırmaktı. Gemi, plânlandığı şekilde Japonya’ya ulaşmış ve görevini tamamlamıştır. Verilen ‘imtiyaz nişanı’ karşılığında, Japon İmparatoru Amiral Osman Paşa’yı İmparatorluğun 1. Sınıf Nişanı ve diğer bazı üst rütbeli subayları da değişik derecelerdeki nişanlarla taltif etmiştir.

Ertuğrul gemisi hakkında ilgili yazılıp çizilenler arasında Singapur’daki karşılamalar önemli yer tutar. Ancak bu karşılamaların ‘alkışlar’dan başka bir yönünün ortaya konulamadığı da malum. Bir de Japonya ziyaretini ‘başarıyla’ tamamlamasının ardından yaşanan felâket... Bir hüzün hikâyesi... Konsept farklı olsa da bu kaza biraz da Yemen’i hatırlatır bize. Osmanlı-Japon ilişkilerinin modern dönemde karşılığı olan Ertuğrul’un yolculuğu, Japon Prensi’nin İstanbul’a yaptığı ziyarete bir karşılıktı. Avrupayla ilişkilerinin giderek gerildiği, Osmanlı’nın siyasi kabiliyet sahasının daraldığı ve buna karşılık Güneydoğu Asya’daki Müslüman toplumların İngiliz ve Hollanda sömürgeciliği egemenliğinde bulunduğu bir dönemde, çağın küresel siyaset yapma biçimine örnek teşkil eder Ertuğrul’un ziyareti aynı zamanda...

Rotası üzerinde olmasına rağmen, Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe topraklarında süren Hollanda istilası nedeniyle Banda Açe limanına uğra(ya)mayan Ertuğrul gemisinin Singapur limanına demir atması, Singapur şehrinde ve yanı başındaki Cohor Sultanlığı’nda Müslüman ahalide heyecan vesilesi olduğuna kuşku yok. Halkın, gerek dönemin Singapur ve Malaya’sında yayımlanan gazetelerinden, gerekse özellikle Hacılar vasıtasıyla adını çokça duydukları Osmanlı Devleti başkentinden gelen bir geminin simgesel değeridir bu heyacana sebep olan.

Bölge kaynaklarında zikredildiğine göre, Ertuğrul gemisi Singapur limanına demir atmadan önce, Cohor Boğazı’na girerek Cohor Sultanlığı Sarayı’na nazır durduğu anlaşılıyor. Ertuğrul’un doğrudan Cohor limanına girmesine sebep ise Sultan Abdülhamit’ten dönemin Sultanı Ebu Bekir’e getirilen selâmdır. Sultan Ebu Bekir, bu vesile ile İstanbul’da kendisine sunulan Mecidiye Nişanı’na karşılık Ertuğrul gemisinin Amirali Osman Paşa ve diğer 8 üst düzey denizciye düzenlenen törenle Cohor Sultanlığı Nişanesi taktı. Bu üst düzey denizciler arasında geminin kaptanı Ali Bey’in de olduğunu düşünebiliriz. Cohor Sarayı’na konuk olan Paşa ve üst düzey subayın neler yaşadıkları, ne kadar kaldıkları, kimlerle nasıl etkileşim içine girdikleri konusunda -en azından şimdilik- bir bilgimiz yok... Örneğin, Sultanlıkta Başbakan konumundaki Dato Cafer bin Muhammed ve -henüz yaklaşık bir yıllık eşi- Rukiye Hanım’la görüşüp görüşmedikleri veya görüşmede neler geçtiği vb. konular aydınlatılmayı bekliyor... Burada hemen hatırlatmakta fayda var. Rukiye Hanım’ı bir çırpıda ‘Pan-İslamcı’ bütünün ortasına yerleştiren anlayış, ortaya çıkıp Ertuğrul’un ziyaretiyle birleştirirse hiç şaşmayacağız! Ayrıca, zaten pek de alt yapısı güçlü olmayan bir gemiyle çıkılan uzun deniz yolculuğunun doğurduğu zorluklar neticesinde Cohor’da herhangi bir bakım-onarımdan geçirilip geçirilmediği de muğlak konular arasında.

Cohor’daki karşılama ve törenin ardından geminin Singapur limanına geçtiği anlaşılıyor. Singapur, İngiliz Doğu Hint Sömürgeciliği’nin başkenti olmakla önem taşır. Ertuğrul’un limana girmesi, çokça ihtiyaç duyduğu lojistik desteğin sağlanmasının ve de Müslüman ahalinin bir ‘özlemle’ gemiye akın etmelerinin ötesinde, Sultan Abdülhamit’in Singapur’a ilk defa konsolos olarak atadığı el-Sagoff ailesinden ileri gelen bir ferdi vasıtasıyla İngiliz yönetimiyle, bölgede yaşayan Arap/Hint (Peranakan) kolonisiyle, Hollanda sömürgeciliği altında siyasi ve kültürel baskılara maruz kalan Müslüman unsurların temsilcileriyle görüşmeler yaptığını düşünmek mümkün. Ancak bu noktada gene detaylara ihtiyacımız olduğu muhakkak... Eldeki verilere bakarak ifade edersek, Ertuğrul gemisi 15 Kasım 1889’da Singapur limanına girmiş ve 22 Mart 1890 tarihine kadar yaklaşık dört ay kalmıştır. Bu süreçte gemi, halkın ziyaretine açılmakla kalmamış, aynı zamanda gemi mürettebatı içinde hazır olan 24 kişilik bir ‘bando’nun şehir merkezinde, yani Esplanade’de konser verdiği de vaki.

Felâket’e Doğru...

Ertuğrul’un Singapur’daki ziyaretinin akabinde seyahatin temel amacı olduğu varsayılan Japonya’ya doğru yol aldığı, dönemin Japon İmparatoru’nca kabul edildiği vaki... Medya organlarında çokça işlenen konu ise bu ziyaretten ziyade geminin dönüş yolculuğunun hemen başında maruz kaldığı felaket hadisesi. Bu hadise nasıl gerçekleştiği de değişik kaynaklarda farklı şekillerde ifade edildiği gözleniyor. Örneğin, Hongkong Daily Press’den alıntı yapan bir Singapur kaynağı başlığını “Ertuğrul’un Kaybı” olarak veriyor o tarihlerde. Hong Kong’a haberi getiren ise 25 Eylül 1890’da limana giren ‘Bellona’ adlı Alman gemisinin kaptanı Haesloop.

Kazadan yaralı olarak kurtarılabilen bazı mürettebat -ki sayısı iki olarak veriliyor- 19 Eylül günü Japonya’ya ait ‘Boji-maru’ adlı gemiyle Kobe’ye getiriliyorlar. Kazayla ilgili ilk bilgiler de bu mürettebatın verdiği bilgiye dayanıyor. Buna göre, mezkur kaza 17 Eylül’de gerçekleşmiş. Kimi kaynaklar kazayı 16 Eylül akşamı/gecesi vermesine rağmen, mürettebatın verdiği bilgi kazanın Yokohama’dan Kobe’ye yol alırken, 17 Eylül akşamı saat 21.30 sularında, bölgede birden ortaya çıkan fırtına nedeniyle geminin yakındaki Kiushiu Nosaki (Kashinosaki, Kiushiu) Adası -ki burası Yokohama’ya 250 mil mesafededir- civarındaki kayalıklara sürüklenerek çarptığı, kazanının patladığı ve gemideki 600 civarındaki mürettebatın tümünün alaborada denize düştüğünü ortaya koyuyor. Hayatta kalma mücadelesi veren denizcilerden altısı üst düzey subay ve 57’si mürettebat olmak üzere 63 kişi mezkur Ada’ya çıkmayı başarıyor. Bu sayıya, yukarıda zikredildiği üzere yakında geçmekte olan Japonya’ya ait Boji-maru gemisine alınarak Kobe’ye getirilen iki gemici de eklendiğinde toplam 65 kişinin kurtarıldığı anlaşılıyor.

Geminin kaptanı Osman Paşa’nın yüzerek kayalıklara çıkmaya çalıştığı, ancak başını bir direğe çarpması sonucu baygınlık geçirip denizde kaybolduğu, mürettebatın önemli bir bölümünün ölümüne, geminin kayalıklara çarpması sonucu kol veya bacaklarında meydana gelen kırıklar nedeniyle yüzememelerinin neden olduğu ifade edilir. Ertesi gün bölgeye ulaşan bir başka Alman savaş gemisi Wolf adaya çıkmayı başaran mürettebatı almaya gelir. Alman gemisinde yaralılara ilk müdahale için iki de Japon doktorun bulunduğu belirtilir. Hayatta kalmayı başarabilen gemi mürettebatının bilâhare İstanbul’a getirildiği ve Padişah tarafından kendilerine ve ölenlerin yakınlarına maaş bağlantığı biliniyor. Ertuğrul gemisini konu alan dramatik hikâyenin, bölgedeki olası kaynakların zamanla ortaya çıkmasına paralel olarak yeni gerçeklerle farklı perspektiften bakılmaya olanak tanıyacağına inanıyoruz.