Selasa, 07 Januari 2014

Bangladeş’te Seçimler Tamam. Şimdi Ne Olacak? / Elections Done. What’s Next?

Mehmet Özay                                                                                                                      6 Ocak 2014
5 Ocak Pazar günü yapılan 10. genel seçimler darbeler ve askeri vesayet altında hükümetler görmüş ülkenin belki de en çelişkili seçimleri oldu. Sadece ülke muhalefetinin değil, uluslararası çevrelerin de meşruiyeti konusunda ciddi kaygılar duyduğu ve çok düşük oranda katılımın gerçekleştiği seçimler kana bulandı. Muhalefet seçimleri boykot ederken, uluslararası çevreler gözlemci göndermeyerek tepkilerini ortaya koydular. 300 sandalyeli parlamentonun yeni üyelerini belirleyecek seçimde yaklaşık 200 bölgesinde oy kullanılmadı. Çok az sayıda seçmenin oy kullandığı gözlendi. ‘Seçim güvenliğini’ polisle sağlayamayan hükümet ordu birliklerini göreve çağırdı. Buna rağmen, pek çok seçim merkezine saldırılar gerçekleşirken, resmi rakamlara göre 18, muhalefet kaynaklarına göre ise 22 kişi hayatını kaybetti. Öldürülenlerin büyük bir bölümünün muhalefet destekçisi olduğu ve birinin de polis olduğu belirtiliyor. Hükümet şiddet olaylarından muhalefeti özellikle de Ulusal Parti Başkanı Begüm Halide Ziya’yı sorumlu tutuyor. Ziya’nin son beş gündür ev hapsinde olduğu da biliniyor.

Muhalefetin seçimleri boykot kararı almasının ardından seçim bölgeleri dağılımına göre 153 sandalye doğrudan iktidardaki Halkçı Parti’ye gitmiş oldu. Zaten Başbakan Şeyh Hasina da bunu seçimler öncesinde bir zafer edasıyla gündeme getirmişti. Seçimler sonrasında açıklama yapan Enformasyon Bakanı, seçmenlerin kaçta kaçının oy kullandığının öneminin olmadığını, önemli olanın boykot çağrısına uymayarak sandık başına gidenler olduğunu söylemesi akıllara durgunluk verecek düzeydeydi. Oysa seçimlerden daha bir hafta önce yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın %77’si, seçimlerin yapılmasına karşı oldukları çoktan beyan ediyordu. Muhalefet lideri ve Ulusal Parti başkanı Begüm Halide Ziya ise, seçimleri ‘şaka’ gibi bir gelişme diye yorumladı ve bu seçimlerin gerçekte hiçbir siyasi meşruiyeti olmadığını dile getirdi.

Aslında bu çelişkili ve belki de siyasi felâket olarak adlandırılabilecek bu gelişme aylar öncesinden ipuçlarını vermeye başlamıştı. Muhalefetin Hükümet’teki Halkçı Parti’ye (Awame League) seçim hükümeti kurulması yolundaki tavsiyelerine akabinde ABD ve İngiltere, Avrupa Birliği gibi güçlerce Hükümet kanadına yönelik muhalefetle işbirliği içerisinde seçime gidilmesi çağrısı da sonuç vermedi. Seçime gidilirken, Başbakan Şeyh Hasina’nın izlediği tehlikeli yollardan biri ‘seçim hükümeti’ kurmamaksa, bir diğeri de seçim ittifaklarındaki rolüyle iktidar değişikliklerinde önemli bir rol oynayan Cemaat-i İslamiye’nin liderlerini ve akabinde bu partiyi ve  hareketi ortadan kaldırmaya yönelik girişimi oldu.

Aslında bu iki süreç birbiriyle ilintiliydi. Çünkü son yirmi yılda yapılan seçimlere üç ay kala kurulan ‘seçim hükümeti’yle gidilmesini siyasi bir öneri olarak gündeme getiren Cemaat-i İslami liderleri olmuştu. Akabinde, gerek Halkçı Parti gerekse Ulusal Parti ile dönemin siyasi konjenktürlerine uygun olarak seçim ittifakları yapan Cemaat-i İslami her iki partinin eş değerdeki oy potansiyellerini ‘kırabilecek’ halk desteğine sahip olmasıyla öne çıkan bir anlamda dengeleri belirleyici siyasi bir güç olarak ortaya çıkıyordu. Şeyh Hasina’nın 2009 yılı başlarındaki seçimlerin ardından Başbakan olması ve hükümeti kurmasıyla birlikte ülke siyasal yaşamını baştan aşağıya değiştirme çabasında olduğu görülüyordu. Yargı sistemine ve emniyet kurumuna atamalar, ordunun önde gelen bazı subaylarının ‘ortadan kaldırma’ gibi icraatları nihayetinde adına bağımsızlık savaşı denilen süreçte Cemaat-i İslami üyelerinin ‘bağımsızlığa karşı çıkması’ ve o dönem Pakistan ordusuyla sözde ‘işbirlikçilik' yapması argümanını gündeme getirerek adına “Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi” denilen yapı ile Cemaat-i İslami’nin önde gelen liderlerini hapis ve ölüm cezalarına çarptırma süreci başladı.
 
Tabii 5 Ocak seçimlerine gidilirken ülke siyasal ve de toplumsal yaşamını kaosa sürükleyen gelişmeleri Bangladeş’in iç meselesi olarak yorumlamak, hele hele günümüz koşullarında son derece ‘naif’ bir yaklaşım olacaktır. Aslında ülkenin bugünkü siyasal ‘gerçekliğinde’ belirleyici olan ‘dış güçler’ daha bağımsızlığa giden süreçten ele alınmayı hak etmektedir. Kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere, son beş yılda Hindistan Bangladeş’den büyük bir kazanım elde etti. Sadece ekonomik anlaşmalar yoluyla değil, ticaret yollarıyla. Öte yandan bazı ayrılıkçı Hint eyaletleri üzerinde sağladığı kontrol de unutulmamalı. Tam da bu noktada Hindistan’ı sadece Bangladeş üzerinde değil, tüm bölgede siyasi temsilci atayan Batılı gücün rolünü göz ardı etmemek lazım...

Bütün bu konulardaki başarı Halkçı Parti’yi iktidarda tutulmasıyla sağlandı. Bu nedenledir ki, Şeyh Hasina’nın ana destekçisi komşu ülke Hindistan’dır. Hindistan, Halkçı Parti’yi iktidarda tutmak için büyük çaba gösterdi. Bugün ortaya çıkan gerçekler sadece Şeyh Hasina’nın politikasıyla açıklanamaz. Bu Hindistan politikalarının bir sonucudur. Bu yaklaşımı ‘komplo’ diyerek küçümsemek veya olan biteni iki kadın siyasetçi arasındaki ‘dalaşla’ ifade etmeye yerine, bölgenin tarihine derinlikli bir bakışla yaklaşmanın gerekli olduğuna kuşku yok. Belki bu iki kadın siyasetçi figüründen geriye doğru giderek de ülkenin görece kısa siyasi tarihini ve bağımsızlık öncesini incelemeye başlanabilir.

Şimdi Bangladeş’te ne olacak sorusunu sorma zamanı. Kimi gözlemcilerin dile getirdiği üzere, Başbakan Şeyh Hasina ülkenin Başbakanı değil, “Dakka’nın Başbakanı” olarak anılıyor. Bunun arkasında hiç kuşku yok ki, Başbakan ve hükümetin ülke genelinde muhalefetin yürüttüğü grev ve boykotlara müdahale edemediği ve güvenliği sağlayamadığına işaret eden bir tanımlama. Zaten bu nedenledir ki, Başbakan ordu birliklerinin güvenliği sağlamasını talep etti. Ancak bu güvenliği sağlamak yerine, toplumsal kaosu daha da artırmaya ve çatışmaların içine orduyu da çekmeye yönelik bir girişim olduğuna kuşku yok.

Bugün gelinen noktada Cemaat-i İslami liderlerine yönelik yargılamalar ve idamlar konusu hâlâ gündemde. Seçimlerin ardından bu konuda hükümetin tavrı ne olacağı merak konusu. Son yirmi yıllık tecrübenin ardından Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmadan Halkçı Parti’nin iktidarı elde etmesi mümkün gözükmediği anlaşılıyor. Cemaat-i İslami kimi desteklerse o iktidara geliyor. Bunun sonucu olarak, Halkçı Parti Cemaat-i İslami’yi ortadan kaldırmaya karar verdiği söylenebilir. Bunun öncelikli sebebi olarak da 40 yıl aradan sonra 1971 hadisesi gündeme getirildi. Şu ana kadar bir lideri astılar ve diğerleri sırada bekliyor, aralarında ulusalcı liderler de var. İdamlar başladığına göre, yönetim muhalefeti dikkate almıyor demektir. Düşük katılımlı seçimler ülkenin sözde demokratik meşruiyetini temsil etmiyor. Şeyh Hasina’nın önünde iki şık bulunuyor. Ya ordu destekli baskı rejimini giderek artırmaya devam edecek. Ya da Bangladeş halkının talep ettiği asgari demokratik yöntemleri hayata geçirme konusunda muhalefetle masaya oturacak... İlkini seçtiği taktirde, sadece Cemaat-i İslami mensupları değil, geniş kesimler gelişmelerden etkilenecek. İkincisini seçtiğinde ise Bangladeş halkı en azından kısa vadeli olarak derin bir soluk alacak.

Tidak ada komentar:

Posting Komentar