Selasa, 25 Maret 2014

Çin-Avrupa İlişkilerinde Gelecek On Yıl / The Coming 10 Years In Relations Between China and EU

Mehmet Özay                                                                                                                    24 Mart 2014

Çin Başbakanı Xi Jinping, tarihi Avrupa ziyaretine başladı. Cumartesi günü kalabalık bir heyette Hollanda’ya gelen Jinping, Nükleer Güvenlik Zirvesi ve G-7 toplantılarına katılacak. 1 Nisan’a kadar sürecek Avrupa ziyareti sırasında ABD Başkanı Barack Obama’nın yanı sıra, AB’nin öncü ülkelerinin başbakanları ile de görüşecek. Bunlar arasında özellikle Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Devlet Başkanı Francois Hollande, Hollanda Başbakanı Mark Rutte bulunuyor.

Jinping’in bu ziyareti G-7 ve Nükleer Güvenlik bağlamında olsa da, toplantıların Avrupa’da olması Çin için bu ziyareti özellikle ekonomik işbirliği boyutunda Avrupalı liderlerle ve iş çevreleriyle biraraya gelmek için önemli bir fırsat. Çin delegasyonunda 200’e yakın üst düzey iş adamının bulunması da haliyle bunun göstergesi. Çinli yetkililerin Avrupalı meslekdaşlarıyla yapacakları görüşmeler bazı açılardan önemli bir tarihi döneme işaret ediyor. İlki, Çin-Avrupa Birliği (AB) ikili ilişkilerinin başlamasından bu yana on yıl geçti. İkincisi, bu ziyaret, Çin’in gelecek on yılına damgasını vurmakla kalmayacak, belki de elli yıllık geleceğini şekillendirecek Xi Jinping’in ekonomik açılımını ilân etmesinden hemen sonra gerçekleşiyor.

Çin-AB ekonomik işbirliğini kapsayan önemli bir toplantı Jinping’in Başkan seçilmesinin hemen ardından geçen Kasım ayında Pekin’de yapılmıştı. Jinping’in önümüzdeki on yıl boyunca Çin’i yöneteceği dikkate alındığında AB ile ilişkilerde bütüncül bir yaklaşım gözlemleneceği düşünülebilir. Bu anlamda, Jinping’in Çin’de neredeyse ‘tek adam’ konumuna getirtilmeye çalışıldığı bu dönemde, AB ilişkilerinde belirleyici unsur elbette ki gene Jinping’in yöneteceği politikalar olacak.

AB’nin neredeyse her alanda “sürdürülebilirlik”, “şeffaflık” gibi kavramları öncellediği dikkate alındığında, Jinping’le birlikte Çin’de sadece bir ekonomi yönetimi değil, siyasi karar mekanizmalarında ve bürokraside bir ‘anlayış’ değişimin de ipuçlarının okunmaya başlandığını söyleyebiliriz. Peter Navarro’nun “kovboy kapitalizmi” uygulayıcısı olarak nitelediği Çin’i dizginleyecek olan da bu süreç olacaktır. Bu nedenledir ki, son bir yıl içerisinde Çin’de önemli bir kavram olarak “sürdürülebilirlik”e vurgu yapılıyor. Bu bağlamları dikkate alarak ifade etmek gerekirse, Çin-AB ilişkilerini gelecek on yılda şekillendirecek husus bu kavram etrafında örüntüleneceği aşikâr. Bu minvalde AB’nin gelir dağılımındaki eşitsizlik, işçi hakları, temel sağlık hizmetleri, çevre problemleri, bürokrasideki yolsuzluk gibi Çin’in üstesinden gelmek zorunda olduğu tüm ‘kara deliklerle’ mücadelede önemli katkılar yapacağı düşünülebilir.

Çin ve AB ilişkilerine bakıldığında, iki ‘güç’ arasındaki ilişkinin jeo-politik yanından ziyade jeo-ekonomik bağlamı ağır basıyor. Yani bu bağlamda, Çin-ABD ilişkilerinde gözlemlendiği üzere ağırlıklı bir jeo-politik etkileşimden ziyade, Çin-AB ilişkilerinde jeo-ekonomik hususiyetler öne çıkıyor. Çin-AB’nin ekonomi temelinde ciddi adımlar atmaları, kimi uzmanların dile getirdiği şekilde, içinde yaşadığımız dönemin jeo-ekonomik çağın göstergesi olarak okunuyor.

AB, Çin’in en büyük ticaret ortağı. Ancak bu ilişkinin yatırımlar boyutunun %3’lerde olduğu hatırlandığında, önemli bir zaafiyetin varlığı dikkat çekiyor. Çin’in “istikrarlı ve sürdürülebilir” kalkınma safhasına geçmesinin bir zorunluluk olarak hissedildiği şu dönemde, Avrupa gibi teknolojik yeterlilik sahibi bir bölgenin Çin’e neredeyse her alanda katkıda bulunabileceğine şüphe yok. Öte yandan, Çin’deki en önemli dış yatırımın ABD kökenli şirketlerce yapıldığı hatırlandığında, Çin’in önümüzdeki on yıllık ekonomik yapılanma projeksiyonunda dış yatırımda, yukarıda zikredilen minimal orandan da hareketle, AB’den olduğunca yararlanma gibi stratejik bir açılım peşinde olduğunu ileri sürebiliriz. AB’nin, Çin’de yatırım olanaklarını sağlamlaştırması Çin’in iki yegâne vasfıyla yani, hem sahip olduğu iş gücü piyasasındaki yeri hem de ‘tüketim gücü’ noktasında varlığıyla örtüşüyor. Çin, 1992’den bu yana ABD şirketlerini nasıl ülkeye çekmeyi başardıysa, AB şirketleri de bu imkânlardan olduğunca faydalanacaktır. Çin’in içinden geçmekte olduğu bu süreç, AB’nin ekonomik dar boğazda bulunduğu döneme denk gelmesi iki “ekonomi bloğunu” birbirine muhtaç kılıyor. Giderek artan sayıda kitleyi orta sınıflaşma heyecanının bürüdüğü Çin’de tüketimci ekonominin tam yol alması, Avrupalı yatırımcıların ‘üretim-ihracat-yerli tüketim’ süreçlerinde kayda değer rol oynayabileceklerini ortaya koyuyor.

Tabii AB’nin olası yatırım ilişkilerini salt ‘materyalist’ yatırım anlamında ele almamak gerekir. Nasıl ki, geçen otuz yılda Amerikan kültürel değerlerini özümseme konusunda pek de çekincesi olmadığı görülen Çin yönetimine ve de toplumuna, Avrupa değerlerinin eğitim, kültür, sanat, spor gibi çok farklı alanlardaki ‘yatırımlarla’ geleceğine kuşku yok. Çinli öğrencilerin Avrupa’da ana dili İngilizce olmayan ülkelere giderek artan ilgisi herhalde buna küçük bir örnek olarak kabul edilebilir. Bunu ayrıca, Politbüro’nun dokuz üyesinin kabaca “öğrenen hükümet” diye çevirebileceğimiz bir yaklaşımı hayata geçirerek periyodik olarak bir dizi ‘eğitim’ süreçlerine tabi olduklarından hareketle de görmek mümkün. Bu siyasi lider tabakasının bir süredir devam eden “taklitçilik”ten “yenilikçiliğe” geçme yaklaşımlarında kuşkusuz ki kayda değer bir çaba.

Son otuz yılda, özellikle 14 yıl süren görüşmelerin ardından 2001’de ‘Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğe kabul edilmesi ve yirmi yıl boyunca iki haneli büyüme sürecinde çıkış noktası Amerikan ekonomisi ve değerleri olan Çin, bu sefer, yeni bir ekonomi kalkınma eşiğinde jeo-ekonominin bir diğer önemli ayağı AB ile etkileşimi, kuşkusuz ki Çin’in küresel sisteme eklemlenmesi veya bu eklemlenmenin kökleşmesi yolunda kayda değer bir açılım. Bu noktada sözde sosyalist siyasi modelini, küresel kapitalist ekonomi modeliyle eklemlemesi kimilerinin gözünde bir ‘başarı’ olarak dikkat çekilse de, Lee Kuan Yew’a atıfla ifade edersek, Çin’in bu alanda başat bir güç olmaya niyeti varsa, başarıyla geçmesi gereken daha başka safhalar da var. İşte belki de, Çin’de bu safhalardan bazılarını AB ile ekonomik ilişkilerini derinleştirmede bulacağı yönünde bir inanç mevcut.

Çin Başbakanı Xi Jinping, geçen yıl sonlarında düzenlenen Komünist Partisi Kongresi’nin Üçüncü Plenium’unda alınan kararların ardından Çin’in ekonomisinde yeni açılımları hayata geçirme çabasında. Bu anlamda, son otuz yılda kayda Çin modernleşmesinin en önemli safhasını gerçekleştiren ülke şimdi farklı bir evreye girmeye hazırlanıyor. Aslında bu evrenin siyasi ayağını Xi Jiping’in 2012 yılı Kasım ayı’nda yönetime gelmesiyle başladı. Xi Jiping yönetimi önümüzdeki on yıla damgasını vurmakla kalmayacak, belki de gelecek yarım yüzyılda Çin’nin yöneliminde belirleyici olacak. Tıpkı 1970’li yıllarda, Deng Xiaoping başkanlığında olduğu gibi ABD’nin el vermesiyle piyasa ekonomisine adım atmakla bugünlere geldiyse, bugünkü çabalar da önümüzdeki kısa ve orta vadede yeni ekonomik ve belki de akabinde siyasi yapılaşmalara neden olacak.

Jinping, bu sürece hazırlanırken kendini tamamıyla Batı’ya teslim etmiş de değil. Aksine, Çin’in eko-politik dönüm noktasında, geçmişi kendine dayanak noktası kılıyor. Bu anlamda güçlü bir lider figürü çizme hedefinde kaynakları ülkenin özellikle 20. yüzyılda yetiştirdiği iki önemli liderin yaklaşımlarını meczedip kendi politikalarına yön verme şeklinde gerçekleşeceği düşünülebilir. Aslında bu dönem, Çin modernleşmesinde bir başka safhaya geçiş anlamı taşırken, Jinping önce Avrupa’daki gelişmelerden esinlenen Milliyetçi akım, ardından Mao ile komünizm ideolojisinin nereye gitmesi gerektiği konusunda kafa yoruyor olsa gerek. Çin’den İskandinav ülkelerindeki gibi bir ‘refah’ devleti açılımı beklemek mümkün olmadığına göre, dev nüfusu -ki burada homojen bir nüfustan da bahsetmek mümkün değil- birbirine eklemleyecek bir ideolojinin ne olması gerektiğini göz ardı etmeyecektir. Çin’i sadece “tüketim ekonomisi”nin cazibesi ile birarada tutamayacağı, bu anlamda Çin’in geçmişten getirdiği değerlere referans yapma zorunluluğu çok daha anlamlı olacaktır. Ortada bir Maocu tutumdan ziyade, Mao’nun liderliğindeki Komünist Devrim öncesi ile Mao sonrasında Deng Xiaoping liderliğinde ülkenin modern dünyanın kapitalist üretim ilişkilerine yönelmeye başladığı süreci birleştirme çabası görülüyor. Kimi gözlemcilerin ileri sürdüğü üzere Jinping, Maovari bir tek adamlık yaklaşımına doğru eğilim sergilerken, bunu örneğin yolsuzluk gibi, kapitalist sistemin getirdiği kötülüklerin kökünü kazıma bağlamında bir araç olarak kullanıyor. Bu geleneksel yapılaşmanın karşılığının kurumsal boyuta ihtiyacı olduğuna şüphe yok. Bu kurumsallaşmayı hayata geçirmede Çin’in bugüne kadar ekonomi yapılanmasını ‘taklit’ ettiği Batı’nın referanslarına ihtiyacı var. Bu ihtiyaç farklı gerekçelerle de olsa Çin ve AB’yi birbirine daha da yaklaştıracaktır.


Tidak ada komentar:

Posting Komentar